Öğrenmek Üzerine

“ Öğrenmekten başka bir zevk mi? Benim için geçerli değil…” diyordu Patrarca. Öğrenmeyi bir hazza, bir zevke, bir güzelliğe, bir istence çeviren anlayış…

Tüketmeyi bir zevk, bir eğlence aracına dönüştüren günümüz dünyasına, öğrenmeyi bir zorunluluk olarak gören bir zihniyete, aslında öğrenmenin bir zevk, bir haz olayı olduğunu anlatmak çok zor olsa gerek.

“ Ama kim akıllıysa şüphe yok ki düşmanlarından bile çok şey öğrenir.” derken Aristophanes, sanki bize derinlerden bir şeyleri fısıldar gibidir.

Bir Arap atasözü “ insanın öğrendiği yalnız kendi çabasıyladır.” diyerek, öğrenmenin bir azim, bir emek, bir bedel, bir uğraş işi olduğunu anlatırken, Goethe, buna paralel, bir eşdeğer olarak “ İnsan önce, öğrenmeyi kendi kendine öğrenir. Sonra başkasının öğrendiğini kavrar.” diyordu. Dışımızdakileri anlamak, bilinç edinmek için öncelik olarak,”kim”liğimizi, “ben”liğimizi anlamak gerekiyor anlaşılan. Bu aralar biz önce dışımızdakini eleştirip çürütmeyi amaç edinip erdem sanıyor iken, kendimizden bihaber mi yaşıyoruz? Kendi sığlığımızı, basitliğimizi hikmet zannediyor olmayalım…

B.Biritten, “ Öğrenmek akıntıya kürek çekmek gibidir. Bırakıldığı anda geriye sürüklenmekten kaçınılamaz.” derken, “ Durmadan öğrenmek zorundayız. En sonunda ölmeyi de…” sözüyle bize öğrenmenin bir süreklilik, bir daimilik olduğunu anlatır E.Eschenbach. Beşikten mezara kadar ilmin takipçisi olmamızı, ilim Çin’de bile olsa gidip alın diye söyleyen bir medeniyetin şimdilerde neresindeyiz?

Öğrenmenin bir yaşı var mıdır diye sorduğumuzda, “ağaç yaş iken eğilir.” atasözünü anımsarız hemen. “dans edecek ayı, yavru iken öğrenmeye başlamalıdır.” der bir Rus atasözü hemen ardından.

Konfüçyüs de öğrenme üzerine şöyle düşünüyordu:

“ En yüksek değerle insanlar çabuk öğrenir, bilge olur. Rütbesi sonra gelen çalışanlar da bilge olur ama geç öğrenir. İnsan çeşidinin sonunda kalanlar ise, olsa olsa sözcükleri öğrenirler ve yaşadıkça aptal kalırlar.”

Sadece sözcükleri ”söz” olarak öğrenen, öğreten günümüz eğitim sistemini düşünüyorum hemen bu sözün ardından. Sahi biz ne zaman bu çorak, bu tuzlu iklimden, Filibeli Ahmet Hilmi Efendi’nin “Amak-ı Hayal’deki mana iklimine geçeceğiz. Hepimiz yola çıktık fakat neden çok azımız erişti Simurk Anka’nın tahtına? Gırtlağımızdan aşağı inmeyen sözlerin kalabalığında mı yitirdik kendimizi? Ölürken yaşayanları anlayamadan, yaşarken ölenlerden miyiz şimdilerde? Mevlana’lar, Akif’ler, Yunus’lar hangi gereksiz ve bilinçsiz sözcüklerin karanlığında anılıyor şimdi?

Bu anlamsız, popüler çağın şuh aymazlığından öte, kalbe, gönüllere giden yolu nerede kaybettik? Biz şimdi hangi yolun zavallı yolcularıyız? Tekerleme gibi öğretilen bir öğrenimin sonunda cehaletimizi nasıl anlatacağız? Çok biliyoruz, çok öğreniyoruz ama yine de “kendimizi aşamıyoruz” çelişkisini nasıl anlatmalı ki?

Hani “Kuran”ın, o çok okunan kitabın ilk emriydi “oku”. Hani ilk inen sürelerdendi “kalem”… Ne kalem kaldı yazacak şimdi, ne de okunacak bir kitap. Akif’in Asım’ı beklediği gibi, bizde aslımızı beklemek zorundayız anlaşılan. Fikir çilesini hazza çeviren N. Fazıl gibi kendi yükümüzü yüklenmeden, Sakarya’nın köpüğüne mi yükledik bütün ağırlığımızı?

Mevlana’nın ölümü bile Şeb-i Arus’a çeviren derinliğini anlayarak, yaşamayı, bir hüznün tatlı şarabına çevirdiğimizde, işte o zaman, aslında hiç de yaşamamış olmayacağız. Hayat bize nokta koymadan, öğrenmeyi yaşayarak ve yaşamayı öğrenerek, kendi öğretmenliğimizde ve kendi öğrenciliğimizde hayata noktayı biz koyalım.

Yeni bir “ıkra” için ne dersiniz…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir