ONTOLOJİK ÇATIŞMA…

ONTOLOJİK ÇATIŞMA…
Türkiye’de tartışmalar, çatışmalar ve mücadeleler siyaset üzerinden yürüyor. Siyaset, fikir değil, fikrin kaynağı da değil, buna rağmen ölüm kalım mücadelelerinin siyaset üzerinden yürütülmesi çok sığ bir yaklaşım. Siyaset, fikrin (ideolojinin, dünya görüşünün) tezahür alanlarından birisidir, mühim olduğu doğrudur ama öncelikle kaynak olmadığı, netice olduğu hatırlanmalıdır. Siyaseti fikrin kaynağı olarak kabul etmek, konjonktürel dalgalanışlara göre fikri sahibi olmak sonra da onlarla dünya görüşü inşa etmek olur.
Siyaset tatbikat sahasıdır, bir fikir olmalıdır ki tatbik edilebilsin. Tatbikatı nazariyat yerine ikame etmek, insanı amuda kalkmış halde yaşamaya mahkum etmek ve normal olanın böyle bir hayat olduğunu iddia etmektir.
Siyasi tartışmaların yapılabilir hale gelmesi için çerçeve gerekir. Aynı dünya görüşünün farklı tatbikat şekilleri (yani farklı siyasetleri) olabilir, farklı heyetler, cereyanlar, teşkilatlar, aynı dünya görüşünü daha doğru, daha güzel, daha iyi tatbik edebileceklerini iddia edebilirler, bunun için farklı tatbik fikri ve programları geliştirebilirler, bunlar arasında siyasi tartışmaların olması tabidir, hatta lüzumludur, faydalıdır. Farklı dünya görüşleri karşı karşıya gelmişse, orada siyasi tartışma değil, fikri (ideolojik, felsefi) tartışma vardır, böyle olmalıdır.
Türkiye’de birbirine taban tabana zıt iki dünya görüşü var, İslami dünya görüşü ve batılı dünya görüşü… İlginçtir bu iki dünya görüşü, nazari sahalarını birbirine kapatmış, birbirini umursamıyor, birbiri ile tartışmıyor, aynı ülkede ve yan yana yaşamalarına rağmen emsali görülmemiş derecede her biri kendini diğerinden tecrit ediyor. Birbirleriyle fikri (ideolojik) tartışmaya girmiyorlar ama siyasi sahada birbirinin boğazına sarılacak kadar ağır çatışma halindeler.
Neden?
Fikri sahada (nazari çerçevede) birbirine kör ve sağır davranabilen iki ideolojik kamp, siyasi sahada bunu yapamıyor çünkü siyaset hayatın tamamını işgal ediyor. Çünkü siyaset hakimiyet mücadelesi yapılan bir arena… Çünkü siyaset servet ve iktidar kaynağı… Farklı fikirler birbiriyle temas etmeden yaşayabiliyor ama farklı siyasetler birbiriyle temas etmeden yaşayamıyor. Çünkü fikir tatbik edilmediği sürece diğer fikir ile karşılaşmıyor, siyaset ise fikrin (dünya görüşünün) en geniş tatbik ve tezahür alanı, bu sebeple fikirler karşılaşmadan siyasetler karşılaşıyor ve çatışıyor.
Tam da bu noktada çok ciddi bir problem var; sebebini tartışmadan neticesini tartışıyoruz, kaynağı tartışmadan eseri tartışıyoruz, mazrufu tartışmadan zarfı tartışıyoruz, fikri tartışmadan tatbikatı tartışıyoruz. Bir neticenin “doğru”, “güzel”, “iyi” olup olmadığı sebebinden müstakil değil ki. Sebebini tartışmaksızın neticesini tartışmak, asla bitmeyecek bir kör döğüşüdür. Bu sebeple değil mi, seksen yıldır aynı mevzuları tartışıyoruz ve hala yeni başlamış gibi tartışmaya devam ediyoruz. On yıl, yirmi yıl, kırk yıl, seksen yıl öncenin gazete ve dergilerine bakıldığında aynı konuların hemen hemen aynı şekilde ve aynı malzemelerle tartışıldığını görmek, yaptığımız işin fikir tartışması olmadığını anlamamıza kafi değil mi?
*
Tüm siyasi tartışmalar, satır aralarında nazari tartışmalara atıf yapıyor ama asla nazari (fikri) tartışmayı açıkça yapmıyor, buna yanaşmıyor. Siyasi tartışmaların gerekçeleri, sarih veya zımni şekilde ideolojik altyapıdan devşiriliyor ama o mevzuda iki tarafta tartışmak istemiyor. Tartışılmamış fikirler (ideolojiler) siyasi tartışmaların gerekçesi yapılıyor ama fikirler tartışma dışı tutulduğu için de dokunulmazlık kazanıyor. Dokunulmaz kılınan fikirler, “mutlak haklılık” duygusu oluşturuyor. Mutlak haklılık kaynağı haline gelen fikirler, tabii olarak siyaseti tayin ediyor, bir adım sonra herkes kendi fikri mensubiyetinin siyasetini de dokunulmaz kılıyor. Dokunulmaz fikir, dokunulmaz siyaset, tartışmayı ila nihaye kapatıyor, aklı sabitliyor ve çatışmayı kaçınılmaz ve yerleşik hale getiriyor.
İdeolojik altyapıları (kıymet ölçülerini) diğer kampa karşı dokunulmaz kılanlar, ilginçtir kendilerine karşı da dokunulmaz kılıyorlar. Karşı tarafla tartışmayan, karşı tarafla tartışmayacak kadar doğru olduğundan emin olduğu ideolojik örgüyü, kendisiyle de tartışmaktan kaçınmaya başlayanlar, mensup oldukları fikri dokuyu anlama çabasından uzaklaşıyor. Bir dünya görüşünü rakiplerine karşı dokunulmaz kılmak, onların anlamasına fırsat ve imkan sunmamaktır, kendisine karşı dokunulmaz kılmak ise anlama faaliyetinden uzaklaşmaktır. Hiç kimse farkında değil ama herkes anlamadığı fikrini, daha ziyade de o fikrin siyasetini rakiplerine karşı savunma telaşına düşmüş durumda. Zaten, fikrini rakiplerine karşı dokunulmaz kılmanın temelinde, onu anlatma zafiyeti var, kendisi anlamadığı için anlatma imkanına sahip değil, bu sebeple fikir tartışmasına girmesi beklenmez.
Mensubu olduğu dünya görüşünü anlamayan fikir adamlarının, mensubu olduğu dünya görüşünü anlamadan onun siyasetini yürütmeye çalışan siyasetçilerin kavga ettiği bir manzara ile karşı karşıyayız. Tarafların arasındaki fark ontolojik derinlik taşıyor ama kimse o çapta bir tartışmayı göze alamadığı için satıhta bir tartışma (aslında çatışma) devam ediyor. Tartışmanın özü ontolojik olmasına rağmen meselenin siyasi sahada tartışılıyor olması, mevzuu sürekli seviyesizleştiriyor.
Akıllar siyasetle o kadar meşgul ki, asla derinleşemiyor. Siyasi tartışmalarla inşa edilen akıllar, fikri tartışmalara ihtiyaç hissetmiyor hatta derin fikri mütalaalardan yüzüne tükürülmüş gibi kaçıyor. Hal böyle olunca, fikrin siyaseti değil, siyasetin fikri üretilmeye başlanıyor. Siyaset o kadar merkezi hale geliyor ki, “kıymet ölçülerinin” kaynağı zannedilmeye başlanıyor. İnsanlar fikri (ideolojik) karargahlarını siyasi sahada ve siyasetle inşa ediyor, siyasetin, fikrin tatbikatı olduğu unutuluyor ve fikrin yerine ikame ediliyor. Bu noktaya gelen zihni organizasyonlar, mesela “Anti-kapitalist Müslümanlar” türünden sentezlere (terkip değil) savruluyor. İslam’ın fikri ve ilmi derinliğinden habersiz hafif akıllılar, siyaseti her şey zannetmenin zihni tuzağına yakalanmış halde “ideolojik karargahlar” kuruyorlar. İslam’ın ne olduğunu söyleyemeyecek kadar fikri seviyesizliğe duçar olanlar, neye karşı olduğundan hareketle ideoloji üretmeye çalışıyor. Tamam da, anti-kapitalist olan İslam’ın, anti-sosyalist olmadığını mı söylemek istiyorsunuz? Ya da “ne olduğunu” değil de neden “ne olmadığını” anlatmaya çalışıyorsunuz, aklınızın ulaştığı derinlik o kadar mı?
*
Ülkedeki bu zihni süreci başlatan nedir? İnsanları fikre karşı körelten, fikri kıymetsizleştiren, fikri tartışmayı seksen yıldır bitiren nedir, kimdir?
Tabii ki Atatürk… Tabii ki Atatürk devrimleri… Çünkü Atatürk hiçbir fikri tartışmaya meydan vermemiş, batılı değerleri “mutlak hakikatmiş” gibi sadece tercüme ettirmiş, karşı çıkanları da darağacına göndermiştir. Fikirsiz ideolojinin bu ülkeye girmesinin sebebi Atatürk’tür, hiçbir tefekkür cehdi ve çabası olmaksızın, hiçbir fikir tartışmasına fırsat vermeksizin, hiçbir intibak programı uygulamaksızın batılı değerleri bu ülkeye getiren, ölünceye kadar da aynı ısrar ve inadında direnen kişidir, halefi İnönü de aynı çizgiyi devam ettirmiş ve böylece 1950 yılına kadar fikirsizlik resmi ve fiili olarak devam etmiştir. Menderes ile açılan nispi hürriyet alanı, temellerin tartışılmasına izin vermemiş, zaten o vakte kadar oluşan ve devam eden “psikolojik baskı” ontolojik tartışmalara kadar ulaşacak mecranın açılmasına mani olmuştur.
Batılı değerleri esas alan Kemalist devrimler, o değerleri asla tartıştırmamış, tam bir “fiili durum” oluşturmuş, dikkatleri ve akılları temellerden uzaklaştırarak siyasi alana yığmış, siyasi alanı da süngü ile zapt altına almıştır. Bu hal tefekkürü katletmiş, bilgi ithalini esas edinmiş, kopyacılığı entelektüelliğin miyarı yapmıştır. Tefekkürün yeniden muteber hale getirilmesi gerekiyor, bunun yolu ise Kemalist zihni organizasyonun tüm alametleriyle tasfiyesindedir, tefekkürü katleden akım yok edilmeden tefekkürün avdet etmesi beklenmez.
*
Kemalistlerin mütedeyyin insanların herhangi bir tatbikatını tasvip etmemesi, ideolojik derinliklerindeki “iman” ile izah edilebilir. Kendilerine karşı bile dokunulmaz kıldıkları ideolojik değerlerinin siyasi uzantıları dışındaki tüm tatbikatların “mutlak yanlış” olduğuna dair imanları, mesela Akparti’nin doğru ve faydalı herhangi bir tatbikatını bile tasvip etmelerine manidir.
Batıcıların (özellikle Kemalistlerin) laiklik anlayışı, İslam’ın hayattan (en azından kamu alanından) mutlaka kovulması düşüncesine dayanır. Bu o kadar ileri seviyededir ki, İslam’ın en küçük alametinin bile devlet ve kamuya dahil olmasına karşıdırlar. Bu hal, İslam’daki tüm “doğru”, “güzel”, “iyi” kıymet ölçülerinin devletten uzak tutulması manasına gelir. Bir dinin (veya dünya görüşünün) her kaidesinin yanlış olduğunu düşünmek, onun “mutlak kötü” olduğuna inanmakla mümkündür. Bu zaviyeden bakıldığında, Kemalist kafa için İslam, mutlak kötü, yani şeytanın ta kendisidir.
Bu bir ontolojik çatışmadır, halli kabil değildir.
Uzlaşmadan bahsedenler, meselenin derinliğini anlayamıyorlar. Ontolojik çatışmalarda mutabakat olmaz, en fazla mütareke olur. Mütarekeyi de mağlup olanlar talep eder.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir