ÖTEKİLEŞTİRME NEDEN ENGELLENEMEZ

ÖTEKİLEŞTİRME NEDEN ENGELLENEMEZ

İnsanların bir dünya görüşü olur, buna bağlı olarak bir ahlak anlayışı bulunur, buna bağlı olarak bir hayat tarzı oluşur. Varlığı, insanı ve hayatı nasıl anladıkları, nasıl anlamlandırdıkları dünya görüşleri çerçevesinde belirlidir. Hayat çerçeveleri, hayat alanları, hayatlarının aktığı mecralar bilinebilir açıklıktadır. İnsanlarla münasebetlerinde veya vakıalar karşısındaki tavırlarında, tahmin edilebilirlik çerçevesinin dışına çıkmazlar. Zira dünya görüşleri (kısaca ahlakları) hayatlarını nasıl yaşayacaklarını umumi çerçevesiyle tayin etmiştir. Bu durum aynı zamanda “itimat edilebilir insan” tipini ortaya çıkarır. İnsanın hangi hadise karşısında hangi tepkiyi vereceğinin aşağı-yukarı bilinebilir olması, o insanın şahsiyet sahibi olduğunu gösterir. Şahsiyet sahibi olmak, ahlak sahibi olmaktır. Ahlak sahibi olmak, dünya görüşünün bulunduğunu gösterir.
Bir cemiyetin tamamının aynı dünya görüşüne bağlı olması durumunda aynı ahlak cari olacağı için zaten farklı hayat tarzları bulunmayacak ve kimse kimseye yabancılık çekmeyecektir. Fakat bu durum pratikte gerçekleşmez. Cemiyette aynı zamanda birden çok dünya görüşü (din, felsefi cereyan, siyasi düşünce v.s.) bulunur. Farklı dünya görüşleri, farklı hayat tarzları halinde pratiğe yansıyacağı için aynı cemiyette “farklı içtimai gerçeklikler” kendini gösterir. Farklı hayat tarzlarının karşı karşıya veya yan yana gelmesi, aynı ülke içinde farklı içtimai gerçekliklerin zuhurunu tetikler. Bu durum, fikri ve siyasi mücadelelerin ana kaynaklarından biridir.
Ahlakı muayyen birisinin başka ahlak anlayışına sahip olan insanlara karşı nasıl davranması beklenir? Aynı dünya görüşüne mensup insanlara olan yakınlık, farklı dünya görüşüne mensup insanlara yakınlıktan çok daha ileridir. Bu durum çok tabidir. Öncelikle bunun garipsenmemesi gerekir. Bu durumun garipsenmesi, anlaşılır bir hadise değildir ve birçok problem bu noktada çıkmaktadır.
Farklı dünya görüşüne sahip insanlarla münasebetlerin aynı hassasiyet ve aynı sıcaklıkta olmasını beklemek, fikrin, dünya görüşünün, ahlakın, hayat tarzının inkarıdır. Türkiye’de yaşanan vakıa da zaten budur. Tüm insanların aynı hassasiyete sahip olması, aynı fikirlere bağlanması, aynı hayat tarzını kabullenmesi ve aynı ahlakı benimsemesi isteniyor. Farklı dünya görüşleri ve buna bağlı olarak farklı içtimai gerçekliklerin bulunması kabullenilmediğinde, totaliter ve otoriter bir anlayış zuhur eder. Bundan imtina etmiyor muyuz?
Ülkenin yaşadığı temel problemlerden birisi, farklı dünya görüşlerinin bulunmasına rağmen, tek dünya görüşü varmış gibi davranılmasıdır. Birbiri ile temel zıtlıkları ihtiva eden dünya görüşleri ve ahlak anlayışları olmasına rağmen, münevver insanların (fikir, bilim ve sanat insanlarının), herkesin aynı kavramlara sahip çıkması ve aynı istikamete yönelmesi talebini dillendirdiği görülüyor. Mantık çarpılması ve akıl çatlaması çok derinlere kadar inmiş ve varolanlar yokmuş gibi, olmayanlar da varmış gibi davranılıyor. Suni bir hayat çerçevesi ve suni gerçekliğe ayarlı bir akıl inşası gerçekleştirilmek için çırpınılıyor. Bunun tabi neticesi olarak aklın bünyesi sanal gerçekliklerle doldurulmuş ve akıl, gerçeklerden bağımsızlaşmış ve uzayda yaşar hale gelmiştir.
Aynı insan; Müslüman, Atatürkçü, demokrat, çağdaş, modern, liberal, sosyal demokrat vesaire birçok kavramın ifade ettiği muhtevayı kendi şahsında cem etmiş görünüyor. Aslında ise bunların tamamını aynı şahsiyet kalıbına dökmek kabil değildir. Birbiriyle temel çelişki içinde olan kavram ve muhtevalar bulunmaktadır. Farklı dünya görüşlerine sahip insanların kendi dünya görüşlerini “saf haliyle” ifade etmekten imtina ettikleri bir siyasi ve kültürel iklim oluşmuş durumdadır. Atatürkçüsüne soruyorsun aynı zamanda Müslüman olduğunu, Müslüman’a soruyorsun aynı zamanda Atatürkçü olduğunu söylüyor.
İnsanların kendi dünya görüşlerini saf haliyle taşıyamamaları ve beyan edememeleri, önce takiyyeyi meşrulaştırıyor ve yaygınlaştırıyor sonra da diğer dünya görüşlerine veya hayat tarzlarına da sahip çıktıkları için onlara müdahale hakkını kendilerinde görüyorlar. İdeolojik sınır ihlali, cemiyet hayatını dağıtıyor. Oysa herkes kendi fikir sistematiği içinde kalmalıdır. İdeolojik sınır ihlalleri gerçekleştiğinde ortaya çıkan durum, çok ucube mahiyet taşıyor. Mesela Laik-kemalist-solcu-ateist kişilerin en fazla çiğnedikleri sakız, Müslümanların, “dini değerleri istismar” ettikleridir. Bir kıymetin istismar edilmesi, o kıymetin değerini düşürür ve yanlış anlaşılmasına sebep olur. Bu durumda Laik-kemalist-solcu-ateist kişiler, dini değerlerin yanlış anlaşılmasından ve kıymetinin düşmesinden şikayet etmek bir tarafa memnun olmalıdırlar. Zira Müslüman biri olarak ben, Atatürk’ün Atatürkçüler tarafından istismar edilmesinden şikayetçi değilim. Ama Müslüman olarak ben, İslam’ın en küçük kıymetinin bile istismar edilmesine karşı savaş açarım. Fakat nedense ülkede, herkes karşı tarafın kendi değerlerini istismar ettiğini iddia etmektedir. Kendi kıymetlerini kendileri istismar ediyor fakat bu istismar kafi gelmiyor olmalı ki, karşı tarafın kıymetlerini de istismar etmek çabasına giriyorlar.
Her dünya görüşü (dini, fikri, felsefi, siyasi vs.) kendi fikri çerçevesine çekilmelidirler. Bu birinci adımdır. Her dünya görüşü, kendi fikri çerçevesinde ülke, millet ve insanlık için neler üretebileceğini düşünmeli ve bu istikamette çalışmalıdır. Bu ikinci adımdır. Her dünya görüşü, kendi mensuplarının dışındakilerle nasıl yaşayacaklarını sistematik şekilde beyan etmelidir. Bu üçüncü adımdır.
Bir dünya görüşü, kendine mensup olmayanlarla birlikte yaşamayı, kendi ideolojik kaynakları arasında görmüyorsa, o dünya görüşü kendi merkezindekilerden başka kimseye hayat hakkı tanımaz. İslam, gayrimüslimlerin kendi siyasi coğrafyasında (siyasi hakimiyeti altında) yaşayabilmelerini kendi kaynakları ile teminat altına almıştır. Kur’an-ı Kerim ve Sünnet ile teminat altına alınmış olan gayrimüslim hakları, Müslümanların ferdi veya içtimai tercihlerine bırakılmamıştır. Kur’an-ı Kerim’de veya Sünnet-i Seniyye’de bahsi geçen bir gayrimüslim hakkı, aynı namaz bahsi gibidir.
Hiçbir dünya görüşü, başka fikri mensubiyetler için kendi öz kaynaklarında “hayat alanı” açmamıştır. Faşist bir siyasal yönetimde herkes faşist, sosyalist bir siyasal yönetimde herkes sosyalist, laik bir siyasal yönetimde herkes laik olarak kabul edilmektedir. Ama İslam devletinde her kim Müslüman ise o Müslüman, her kim Hıristiyan ise o Hıristiyan, her kim Yahudi ise o Yahudi olarak kabul edilmiş ve “hukukları” da dahil olmak üzere en geniş hayat hakkı tanınmıştır.
Ötekileştirmenin kaynağı diğer dünya görüşlerinin mevcudiyetini tanımak değil tanımamaktır. Diğer dünya görüşlerinin ve mensuplarının varlığını tanımak, başka “ferdi ve içtimai gerçeklikler” olduğunu kabul etmektir. Bir insana, onun bağlı olduğu dünya görüşü ile hitap etmek veya onu bağlı olduğu dünya görüşü ile tanımlamak, “ötekileştirmek” değil, vakıayı tanımaktır. Başka dünya görüşleri ve onların mensupları olduğunu kabul etmemek ötekileştirmenin kaynağıdır. Zira başka dünya görüşlerinin varlığını kabul etmemek, ona mensup olanların da kendileri gibi düşünmelerini ve yaşamalarını icbar etmeyi şart kılıyor. Oysa o insanların bir dünya görüşü, ahlakı ve hayat tarzı var.
Türkiye’deki laik-kemalist-ateist harmanından oluşan siyasal düşünce ve tavır, herkesin kendileri gibi olmasını, düşünmesini ve yaşamasını icbar ediyor. Oysa mesela Müslümanlar öyle düşünmez, hissetmez ve yaşamazlar. Herkesin kendileri gibi olmasını istediklerinde, kendileri gibi olmayanlar “yanlış yaptığı” için onları tahkir ediyorlar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir