ÖZEL YETKİLİ MAHKEME TARTIŞMALARI

ÖZEL YETKİLİ MAHKEME TARTIŞMALARI
Son günlerde özel yetkili savcılar ve mahkemeler hakkında yoğun bir tartışma yaşanıyor. Tartışmanın kaynağı, hükümetin, CMK madde 250 nin değiştirilmesi ile ilgili yaptığı çalışma. Hükümetin çalışmasının, özel yetkili mahkemeler ile ilgili düzenleme yapmasından ziyade, darbe ve benzeri davaların akamete uğrayacağı hususu. Bu davalar ile ilgili endişe kaynağı ise, Ergenekon Terör Örgütünün yok edilemediği, davaların da akamete uğraması halinde tekrar güçleneceği ve ağır bir hesaplaşmaya gideceği düşüncesidir. Bu düşünceyi besleyen ise son haftalarda, kamuoyuna sızan general konuşmalarında çok ağır ifadelerin bulunması…
Meseleye bu kompozisyon çerçevesinde bakıldığında, özel yetkili mahkemeler üzerinde hukuki operasyonlar yapmak doğru görünmüyor. Ergenekon’un (nam-ı diğer derin devletin) bitirilemediği ve hala ciddi bir tehdit olmaya devam ettiği noktasından bakanlar, haklı olarak endişeleniyorlar. Mesela Mümtaz’er Türköne’nin 05.06.2012 tarihli yazısındaki, “Ergenekon hafife alınacak bir örgüt değil. Gladio ile mukayese edilirse Türkiye’de 200 bin civarında her an seferber edebileceği topluma nüfuz etmiş kadrolarının olması lâzım” ifadesi, meselenin ya çok ciddi olduğunu veya çok mübalağalı dille ifade edildiğini gösteriyor. Türköne’nin bu ifadesinin yüzde onu doğru olsa yani Ergenekon’un hala 20.000 civarında para-militer kadroyu seferber edebilecek gücünü koruduğu kabul edilse, mesele çok ciddi demektir. Yirmi bin kişilik, cemiyet nüfuz etmiş halde “uyuyan” kadro, ülkeyi hallaç pamuğu gibi atmaya kafidir. Neticede, her iki ihtimalde de (gerçek veya mübalağa), Ergenekon’un, endişe kaynağı olmaya devam edeceği vaka.
Meseleye bu kompozisyon dışında bakma imkanı var mıdır? Konu ile ilgili başka bir kompozisyon oluşturma ve o merkezden bakma imkanının olup olmaması şu sebeple mühim; birileri, bazı haber ve yorumlarla, bir taraftan gündem oluşturuyor, diğer taraftan oluşturulan gündemin de yardımı ile “zihni operasyonlar” yapıyor olabilir mi? Gerçekten bir zihni operasyon varsa, fikri dolandırıcılıkla karşı karşıyayız demektir.
Zihni evrenimizi şekillendirmek isteyenlerin, psikolojik operasyonlarda zengin bir müktesebatı olan Ergenekon türü derin devlet yapıları olması ile başka yapıların, mesela kendi düşüncelerimize yakın kişi ve gurupların olması arasında bir fark yok. Her ikisinde de “gerçek” bizden kaçırılıyor, her ikisinde de aldatılıyoruz. Derin devlete karşı teyakkuzda olduğumuz bir dönemde, bizi, bizim gibi düşünenlerin daha kolay aldatabileceği hususu da açık. Dolayısıyla “gerçeğin” peşine düşenler için, her iki tarafın da zihni evrenimizi şekillendirme operasyonlarına karşı dikkatli olması gerekiyor.
*
Konu girift… Ellerinin altında istihbarat (ve benzeri) teşkilatlar olanlar her zaman insanlar üzerinde psikolojik operasyonlar yapmaktan zevk alıyorlar. Bizim gibi istihbarat birimlerinden uzak olan insanların karmaşık süreçlerde doğru istikameti tespit etmesi zor. Özellikle de istihbarat oyunlarının çok katmanlı yapılabildiği, dışarıdan bakıldığında “merkezi muhtevanın” anlaşılmasının mümkün olmayabildiği, her katman çözüldükçe yeni gerçeklerin ortaya çıkabildiği düşünüldüğünde… Diğer taraftan, her gelişmenin bir komplo eseri olmasını zorunlu gören zehirlenmiş zihinlerin “panik atakları” da işin cabası… Hadiselerin gelişme seyrinden illa ki bir operasyon çıkarmak gerekmez, zira hadiseler tabii seyrinde de gelişir, zaten çoğunlukla da böyle olur.
Böyle bir vasatta, bizim gibi düşünen birilerinin zihni operasyonlar yaptığına inanmak da problemlidir. Meseleyi sıhhatli değerlendirmek için tüm ihtimalleri taramak gerekiyorsa eğer, “düşünce akrabalarımızın” bir operasyon yapmadığını, bunların hesabına yazılan operasyonun da Ergenekon tarafından organize edildiğini ihtimal olarak masada tutmakta fayda var. Bu ihtimal gerçek ise çok ağır bir akıl savrulmasına yakalanmamız sözkonusu olur ki, insan kendini on yıllarca “ahmak” hissetmekten kurtulamaz. Cennetmekan Abdülhamit Han ile ilgili tecrübe hala hafızalarımızda, Müslüman fikir ve ilim adamlarının çoğunluğunun o büyük Halifeye muhalif olduğunu fakat daha sonra uzun yıllar o yanlışın vicdanlarını nasıl derdest ettiğini biliyoruz. Aman dikkat, bir uçtan diğer uca savrulmak, sıhhatli bir tefekkür mecrasının verimlerinden değildir.
Düşünce akrabalarımızın aldatması, düşünce rakiplerimizin aldatmasına nispeten, kendilerine olan itimadımızı da kullandıkları için daha ağır bir cürümdür. Düşünce rakiplerimizin aldatması, akıl hacmimizle (tabii ki akıl sığlığımızla) ilgilidir fakat düşünce akrabalarımızın aldatması, sadece akıl hacmimizle değil, aynı zamanda hissi dünyamızda inşa ettiğimiz “itimat sütunlarımızla” da mümkün. İki merkezi aynı anda vurmuş olmakla daha ağır bir suç teşkil ettiği malum. Ne var ki, iki aldatılmadan birini tercih etmek gerekirse, düşünce akrabalarımızın aldatmasını tercih etmek bazı şartlarda doğru görünüyor. Yani elli bin liram dolandıracaksa ve bu dolandırıcılığı yapacak olan iki kişi varsa, bunlardan biri yabancı biri de kardeşimse, kardeşimin yapmasını tercih ederim. Kardeşimin yapması halinde, yabancının yapmasına nispetle daha ağır hissi maliyet ödeyeceğim doğrudur. Fakat o paranın kardeşimin eline geçmesi halinde, bana faydası olmasa bile, ona karşı mesuliyetim olan, zor zamanda yardım etmekten kurtulmuş olurum. Bu cihetiyle bakıldığında, hissi maliyetine (psikolojik maliyetine) rağmen, bir “ödeme” olarak kabul edebilirim. Dolayısıyla aldatılmışlık oranı daha aşağıya iner.
Bütün bunlar, hayatın pratiğine ait gerekliliklerle ilgilidir. Nazari tarafı olan “hakikat” ve “hakikat arayıcılığı” bahsi buradaki mülahazalardan tamamen müstakildir ve başka kaidelere tabidir. Hakikat bahsinde “düşünce akrabalarımızın” aldatması her cihetiyle büyük bir faciadır ki hiçbir şekilde özrü, mazereti yoktur ve tercih etmemiz asla sözkonusu değildir.
*
Meseleye bu duygu ve düşüncelerle bakıldığında, hükümetin özel yetkili mahkemeler ile ilgili düzenlemelerin, endişe edilen tesirlerinin olmayacağını kabul etmek doğru olur. On yıllık mücadelede, Akparti siyasi kadrolarının yaşadığı tecrübeler, hem idrak keskinliği hem ufuk genişliği, hem güzergah tayinindeki isabet bakımından imtihanı geçtiğini gösteriyor. Denizi maharetle aşıp derede boğulacaklarını öngörmek, kendini çok akıllı, onları da çok ahmak yerine koymak olur. Böyle bir yaklaşım, sıhhatli bir zihni evrene işaret etmez. Diğer taraftan cemaat merkezli olarak yürütülen, hükümetin çalışmasının karşısında mevzilenen, sürecin inkıtaa uğratılmaması istikametindeki tavır, yayın, propaganda faaliyeti, hükümeti dikkat ve teyakkuz hususunda ikaz edici mahiyet taşıyor olmalı. Başka tür gizli niyetler beslemek ve takip etmeksizin bu tür yayınların yapılması, dikkat yoğunluğunu düşürmemek hatta artırmak için faydalı.
“O da haklı, bu da haklı” türünden ucuz düşünce ürünü bir tavır içinde değiliz. Anlatmaya çalıştığımız hususu, Demirel ve Abdülhamit Han misalleri üzerinden ifade edelim. Demirel, bu ülkede mütedeyyin insanların bir kısmını kırk yıl aldattı. Bu kadar uzun süre aldatılmış olmak, akıl bünyemizde ve zihni evrenimizde, aldatılmak konusunda ağır hasarlar oluşturdu. Bu hasarların tesiri ile zihni evrenimizde aldatılmaya karşı güçlü bariyerler kuruldu. Ahmaklıktan uzak durmak, akıllı olmak, aldatılmamak için o kadar keksin bir teyakkuz haline geçtik ki, bu psikolojik durumun, tüm itimat altyapımızı çökerttiğini farkedemez olduk. Hiç kimseye hiçbir şekilde itimat edemez hale geldik. Oysa itimat hem hayatın altyapısıdır hem de mücadelenin…
Abdülhamit Han konusu ise Demirel misalinin tam tersi… Tarihin ender siyasi dehalarından biri olan Abdülhamit Han’ı anlamadığımız için itimat etmemiş ve ona muhalif olmuştuk. Abdülhamit Han konusunda dehşetengiz bir hata yaptık, bu hatanın neticesi ise Osmanlının yıkılması oldu. Bu kadar ağır mesuliyetleri olan bir hata yapmaya hazır olan kimse var mı? Yani aynı türden bir hatayı, Akparti ’ye karşı yapmaktan sakınmayı tavsiye etmek yanlış mı olur?
Bu iki tecrübenin müktesebatı ile muvazeneyi kurmamız gerekmiyor mu? Bir uçtan diğer uca savrulacak tahterevalli kurmaktan zihni evrenimizi korumalı ve buna geçit verecek tefekkür itiyadından kurtulmalı değil miyiz? Aldatılmamız mukadderse eğer, düşünce akrabalarımız tarafından aldatılmayı göze almamız gerekmez mi? Yani Abdülhamit Han’a itimat edip, illa aldatılacaksak onun tarafından aldatılmaya razı olmak doğru değil miydi? Tabii ki aldatılmayalım, hiç kimse aldatmasın. Lakin aldatılmak mukadderse “kardeşimizin” aldatması, hiç değilse ona karşı mesuliyetimizi yerine getirmekten kurtulacağımız için tercih edilmesi gereken ihtimal değil mi?
*
Ergenekon bitmedi. Bu kadarla bitemez. Genelkurmayın arşivlerine girene kadar da bitmesi beklenmemeli. Para-militer örgütlenmenin olduğu doğru. Seksen yıldır bu ülkenin topraklarına gömdükleri silahın envanterine, cemiyete gömdükleri “sivil ajanların” listesine ulaşmadan bitmez. Bütün bunların muhafaza edileceği tek yer, genelkurmayın “hususi” arşivleridir.
Ergenekon niye güçlüdür? Çünkü Ergenekon bir çete değil, genelkurmayda örgütlenen bir “vatan savunma merkezi”dir. Hatırlayın, ülke işgal edildiğinde, sivil direnişi teşkilatlandırmak ve sürdürmek için kurulan “resmi örgüt”tür. Resmi fakat gayrı-resmi… Legal ama illegal… İllegal (kanundışı) olmasının sebebi, olağanüstü (mesela işgal) dönemler için kurulmuş olmasındandır. Olağandışı şartlarda illegal faaliyet yapılır, bunu herkes anlar ve kabul eder. İllegal örgütlenmeyi legal bir merkez, yani ordu yaptığı için de halkın arasından akıl almaz kişileri istihdam etme imkanı mevcuttur. Çünkü organizasyonu illegal olsa da, maksadı meşru görünmektedir. Bu sebeplerle, toprağa gömülmüş silah ve mühimmattan daha tehlikeli olanı, halkın içine “gömülmüş” olan para-militer unsurlardır. Bu tür örgütlenmelerde kuvvet tarifi, rakamlarla yapılmaz. Gerçekten de Türköne’nin ifade ettiği gibi rakamlar mevcut olabilir fakat asıl gücü, teşkilatlanma şeklinde gizlidir.
Vatan savunması için hazırlanan bu örgüt, her nedense NATO (ve tabii ki ABD) tarafından organize ve finanse edilmiş bir teşekküldür. Aynı merkeze bağlılığını devam ettirip ettirmediğinin önemi yok. Çünkü bu teşkilatın başından orta kademelerine kadar tüm yönetici unsurları “batı” kültürü tarafından zihinleri işgal edilmiş kadrolardır. ABD’ye bağlı olsa da halka yabancıdır, bağlı olmasa da yabancıdır. İki ihtimalde de halka yabancılığı aynı seviyededir. Dolayısıyla halka yabancı olduğu nispette halkı düşman olarak görmektedir.
Derin devletin yeni ismi olan Ergenekon, milletin damarlarında dolaşan zehirdir. Bunun tasfiyesi değil, imhası gerekir. En tepedekinden en sonuncu “para-militer” unsuruna kadar temizlenmeli, bu hedef gerçekleşmeden mücadele aksatılmamalı, zafiyete uğratılmamalıdır.
Bunları bilen sadece bir avuç yazar değil, ülkedeki okuma yazma bilmeyen insanlar bile bu hadiseye vakıf. Buna rağmen Hükümetin anlamadığını vehmetmek, zannetmek, düşünmek biraz tuhaf kaçmıyor mu? Anladığından eminsek, o zaman niyetini sorguluyoruz demektir. Akparti’nin on yıllık müktesebatı, derin devletle samimi şekilde hesaplaştığına bizi ikna edemiyorsa, akıl bünyemizde ve zihni evrenimizde bir problem olması ihtimali de masada değil midir?
Her şeye rağmen şu duayı etmeden duramıyorum; “Allah’ım, bizi, bir daha aldatılanlardan etme”. Ne yaparsınız ki, itimatsızlık ruh labirentlerimize kadar sirayet etmiş.

ÖZEL YETKİLİ MAHKEME TARTIŞMALARI” hakkında 1 yorum

  1. Okyanusu geçip derede boğulur mu?
    Evet çünkü Uludere de boğuldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir