(PASKAL)

(PASKAL)

(NOT:Bu yazı “BATI TEFEKKÜRÜ VE İSLAM TASAVVUFU ŞERHİ-1-” isimli eserimizden nakledilmiştir)

Üstad, “(Paskal) üzerinde biraz duracağız.” ifadesiyle girer Paskal mevzuuna… Paskal (Üstad böyle yazar), cins kafadır, Necip Fazıl da cins kafa avcısıdır. Dehanın dehayı tanıması insiyakidir, bunun için ceht etmesi gerekmez.
Necip Fazıl, Paskal’ın kıymetini tespit ve teslim eder öncelikle; “(Paskal) üzerinde biraz duracağız. Bu adam evvela zekanın insanı tahrip edecek kadar üstün inkişafını ifade etmiş bir idrak… Marazi zeka… Dokuz yaşında riyazi kanunlar keşfetmiştir. (…….) Gitgide zekayı ve saf tefekkürü o hale getirmiş bir insan ki, artık zekanın kıymığı beynine batmıştır. Aklın son merhalesinde… Büyük bir buhran geçirir.” (Sahife-54)
Dehaların bir problemi var; saf zeka tezahürü olmaları… Dehalarda zeka o kadar yüksek ve keskindir ki, tüm zihni evrenlerini işgal eder. Necip Fazıl bunu hayatının ilk otuz yılında yaşamıştır ve aşina olduğu bir haldir. Merkezi iman, muhiti ahlak olan bir havza (zihni evren) olmadığında, dehaların zekası her şeyi kendine bağlayacak kadar güçlü ve keskindir. Felsefede zeka serazattır ve hiçbir tahdit edici ahlaki kaide ve hiçbir istikamet tayin edici deruni kuvvet bulunmaz. Necip Fazıl’ın, “Marazi zeka…” dediği nokta burasıdır, hiçbir kaide ile mukayyet olmadığı için, ilahlık iddiasına kadar varan bir kudrettir.

Zeka keşif melekesidir. Tedvin, tertip, tanzim melekesi akıldır. Dehalardaki zeka, aklın da önünde olduğu için, öncelikle ve özellikle keşif hamlesinin muharrik kuvvetidir. Zeka ile muadil kuvvette bir akıl bünyesi oluşmadığında, zekanın keşif hamleleri dağınıktır. Akıl, zekanın keşif hamlesiyle elde ettiği verimleri tertip ve tanzim eder, zeka ile muadil bir akıl bünyesi oluşmadığında insan iç alemi sürekli keşif hamlesi tarafından harap edilir. “Bu adam evvela zekanın insanı tahrip edecek kadar üstün inkişafını ifade etmiş bir idrak…” tespiti, Paskal’ın zekasının aklının önünde gittiğini ifade etmek içindir.
İnsan, dış dünyada neleri keşfederse keşfetsin, dönüp iç dünyasını inşa etmek durumundadır. Dış dünyadaki keşif (eşyanın-objenin keşfi), keşif hamlesine muadil tanzim istidadı olmadığı takdirde, insan iç dünyasını darmadağın eder. Dehalardaki zekanın ufkunun genişliği dikkate alınırsa, hayatının ciddi bir kısmı o ufka ulaşmakla geçer. Bu süre içinde muadil bir akıl bünyesi oluşmazsa, insan iç dünyası sayısız illetle malul hale gelir.
Dehaların zekalarına istikamet vermek felsefenin harcı değildir. Dehaların zekalarına, kendileri de istikamet veremez. Kendisi zekasının peşinde sürüklenen deha, içinde yaşadığı kültür iklimi tarafından, mesela o kültür ikliminin talim ve terbiye müesseseleri tarafından tesir altına alınamaz, istikamet kazandırılamazsa, zeka önce sahibini tahrip eder. Paskal bu isimlerden birisidir, bu tespiti yapacak kafa ise batıda, felsefede yoktur. Paskal’ın tek şansı, Necip Fazıl ile hemzaman yaşaması ve kendisini Necip Fazıl’dan dinlemesi olabilirdi.
Saf zekanın zapt ettiği insan, zekanın ufkuna varana kadar burnuna halka takılmış bir köle gibi onu takip eder. Duracağı yer yoktur, sadece zekanın ufkuyla mahduttur, o ufka varana kadar kendisi de başkası da durduramaz. Paskal, büyük deha, zekasının ufkuna ulaşınca Üstadın şu teşhisine muhatap olur; “Gitgide zekayı ve saf tefekkürü o hale getirmiş bir insan ki, artık zekanın kıymığı beynine batmıştır.”
Zekanın buhranı, ufkunda zuhur eder. Zeka, kendi ufkuna ulaştığında patinaj yapmaya başlar, artık keşfedemez hale gelir. Zeka keşif hamlesinden mahrum hale geldiğinde, sahibini yemeye başlar, bu durum çok ağır bir haldir ve ancak büyük dehalarda ulaşılan menzildir. Akıl buhranı da tam burada başlar, zekanın uçsuz bucaksız ufkuna kadar varmış, o menzile ulaşana kadar sayısız keşif yapmış olan deha, dağınık haldeki keşiflerini tertip ve tanzim etme ihtiyacı duyar. Ne var ki aklı, zekasının keşfettiklerini tertip edecek çapta değildir. Kendi keşiflerini tertip edememek dehanın tahammül edebileceği bir mesele değildir, o noktadan sonra akla yüklenir, akıl bünyesini geliştirir. Zekanın keşfi idrak değildir, idrak başlangıcı veya idrak hazırlığıdır. Zeka keşfeder, akıl tertip ve idrak eder. Saf zeka ile yola çıkan büyük dehalar, zekalarının keşiflerini akıllarının idrak edememesinden mustariptir. Akıl buhranı, idrak ve izah buhranıdır. “Aklın son merhalesinde… Büyük bir buhran geçirir.”
*
Necip Fazıl, başta söylediği gibi Paskal üzerinde durmaya devam eder. Cins kafa yakalamıştır ya, onu bırakmaya niyeti yoktur. Paskal’ın tüm hayatını, zeka ve akıldan ibaret süreçler halinde anlatmak gayretindedir.
“Müthiş bir merhaleye varmış olan adam… Bu bakımdan o, bizim tasavvufumuzun kafa buhranı üzerinde birçok kaidelerine yaklaşan bir insandır. Bir insan rehbersiz kalırsa, tamamiyle itikatsız, dayanaksız, mesnetsiz kalırsa, münhasır akılla nereye kadar gidebilir? Denilebilir ki, (Paskal)ın gittiği yere kadar gidebilir. Ve insan orada mahvolur. (Paskal) ondan sonra (Port Ruayal) isimli bir nev’i manastıra çekiliyor ve ömrü boyunca orada, kendince ibadet ve eser yazmakla uğraşıyor.” (Sahife-54)
Şu tespit bir insan için söylenebilecek müthiş bir sözdür; “Bir insan rehbersiz kalırsa, tamamiyle itikatsız, dayanaksız, mesnetsiz kalırsa, münhasır akılla nereye kadar gidebilir? Denilebilir ki, (Paskal)ın gittiği yere kadar gidebilir.” Necip Fazıl gibi bir insanın bu tespiti bir filozof için yapmış olması, öncelikle onların kıymetini teşhis etmekten imtina etmediğini gösterir. Ucuz yoldan “Hidayete erememiş” demek varken, bir insan için bu teşhisi yapmak, insan ve tefekkür bahsinin hakkını teslim etmektir. “Ve insan orada mahvolur.”, diye eklemesi, meseleyi ucuza getirmek değil, tam aksine ulaştığı menzili anlamış olmaktan ibarettir.
O noktaya varan bir insanın mahvolması nasıl izah edilir? Şöyle de sorulabilir soru; O nokta neresidir ki, ancak dehaların ulaşabileceği ve buna rağmen mahvolacağı bir menzil olsun. Üstadın bu tespitine paralel sorduğumuz bu sorunun misalinin Paskal olması tabii ki tesadüf değildir, zira Paskal, felsefenin zirvelerinden biridir, bu soruyu hak edecek filozoftur.
“O nokta neresidir?” sorusunun peşine düşelim. Kainatta sabit bir nokta, bir istinatgah yoktur. İnsan idraki ise bir “sabit” arar, sabit (istinatgah, nihai nispet) olmadığında idrak ve izah eksik kalır, muallakta kalır. Deha, zekasının keşif hamlelerin kesintisiz devam ederken bu ihtiyacı fark etmez, keşif hamlesi inkıtaa uğradığında, yani zekanın ufkuna ulaştığında idrak ve izah cehdi kaçınılmaz olarak başlar. İdrak ve izah ise sübut noktası arar, kainatta bulamaz ve buhrana girer.
Mevzu bundan ibaret değil tabii ki, kainattaki kesintisiz hareket, aynı zamanda insan iç dünyasında da mevcuttur. İnsanın deruni cihetinde de “sabit” yoktur, idrak ve izah, kainatta bulamadığı “sabit”i, kendi iç dünyasında da arar, orada da bulamaz ve tamamen muallakta kalır. Hem kainatta hem de insan iç aleminde her şey kesintisiz hareket halindedir, kesintisiz hareket ise bir nispet noktası, bir istinat noktası bulmayı zorlaştırır. Felsefe, büyük filozofları zihni evrenlerindeki uçsuz bucaksız ufka rağmen bu meseleyi çözemediği için, materyalizme gelip takılmış, maddeyi sonsuzluk maskesiyle bir nevi sabitlemiştir. Bu bir fikir hilesidir ama sahte de olsa bir “sabit” arayışının ucuz yollu tedarikidir.
O nokta, felsefi güzergahın bir çeşit müntehasıdır. Kainatta ve insan iç aleminde aranan, tüm aramalara rağmen bulunamayan, bulunamadığı için de her şeyi muallakta bırakan bir buhran kaynağıdır. Ve Üstadın, insanlığın kurtuluşunu felsefede değil, tasavvufta bulması, ucuz yollu “bizde de bu var” türünden bir “ispat-ı vücut” gayreti değildir. İslam, hususen tasavvuf mecrasıyla, kainatta ve insan iç aleminde aranan “sabit”i bulmuştur. Varlık telakkimizde sabit olmadığı sarihtir, öyleyse Şeriat ve Tasavvufun bulduğu sabit nedir? İstikamet… İslam, istikameti sabitlemiştir, yani kesintisiz hareketi belli bir istikamete tevcih etmiş, ismine de tevhid istikameti demiştir.
Kainatta ve insan iç aleminde “sabit” yoktur, buna mukabil sayısız yön mevcuttur. İnsanlık milyarlarca yıl yaşasa, her insan deha olarak yaratılmış olsa, insan iç aleminde ve kainattaki tüm yönleri müntehasına kadar tecrübe edemez. Bu sebeple, sayısız yöne mukabil bir tane istikamet vardır, tevhid istikameti, o da İslam’ın inhisarındadır.
Dehaların saf zekalarının ulaştığı nihai nokta, yani Paskal’ın mahvolacağını söylediği menzil, muhtelif yönleri kişinin dehası nispetinde tecrübe ve keşfetmesinden sonra, hem başka yönlerin de olduğunu hissedip hem de onları keşfedememek, tecrübe edememek noktasıdır ve mahvolmaktan başka yolun kalmadığı yerdir.
Kendini mahvolmanın eşiğine getiren felsefeye sahte imanı tercih ederek kurtuluş arar. Bir manastırda inzivaya çekilecek kadar zekadan kaçan ve sahte de olsa iman arayan Paskal, izah edemediği ibadetle meşgul olur. (Paskal) ondan sonra (Port Ruayal) isimli bir nev’i manastıra çekiliyor ve ömrü boyunca orada, kendince ibadet ve eser yazmakla uğraşıyor.” Aslında o, imanı da ibadeti de zekasının ufku içindeki bir arayış tecrübesi olarak mevzu edinmiştir.
*
Necip Fazıl, filozofların yaşayıp da idrak edemediği ruhi süreçleri izah eden adamdır. İmam-ı Gazali Hazretleri, kendi devrine kadar İslam dünyasına intikal etmiş felsefi müktesebatı hesaba çekmiştir, ne var ki İmam-ı Gazali Hazretleri, meseleyi sadece vazife ve mesuliyet çerçevesinde ele almıştır. Tabii ki bu bir tenkit değil, tespittir. Necip Fazıl ise, hem İmam-ı Gazali Hazretlerinin dönemine kadar ki felsefi müktesebatı hem de ondan sonraki felsefi müktesebatı belli bir tertip için tetkik etmiş, hesaba çekmiş, tabii ki mahkum etmiştir. Ne var ki Necip Fazıl, İmam-ı Gazali Hazretlerinin vazife ve mesuliyet idraki içinde yaptığı işi, aynı çerçevede yapmakla beraber, bir de filozofların idrak süreçlerini ve ıstıraplarını resmetmiştir. Bunu, muhtemelen insiyaki olarak yapmıştır, yapma sebebi de muhtemelen insani ortak paydaları olan dehadaşlıktır.
Dehadaşlık, bir nevi onların ıstıraplarına iştirak etmek şeklinde devam eder; “(Paskal) …….. ademin, yokluğun … helak ettiği ve tam varlığa geçmek üzereyken varlığın gerçek temsilcisini bulamamak yüzünden tekrar yuttuğu en büyük kafalardan bir tanesidir.” (Sahife-55) Bu ne muhteşem bir teşhistir, mücerret tefekkürden birazcık nasiplenenler için sarsıcı bir kıskançlık sebebidir. Kainattaki tüm varlık kesintisiz hareket (ki bu hareket deveran şeklindedir) halindedir. Varlık, durduğu anda yok olur, zira tabiatı zaten yokluktur ve varlık tezahürü sadece hareketin görüntüsünden ibarettir. Kainatta “sabit” yoktur zira hareketi durdurulduğunda var olma kudretine bizatihi sahip tek varlık çeşidi yoktur. Öyleyse varlık zannıyla hareketin peşinde koşan herkes aldanmıştır, aldanmaktadır. Kainattaki varlık çeşidi ve varlık mertebeleri o kadar çoktur ki, tetkik etmek insan ömrünü aştığı gibi insanlığın ömrünü de aşmaktadır. Fizikteki gelişmelerin de gösterdiği daimi hareketlilik hali, Paskal’ın yaşadığı dönemde pozitif bilgi cinsinden mevcut değildir ve Paskal, yokluğun ufkuna zekasının zoruyla ulaşabilen ama istikameti olmadığı için yine yokluğa mahkum olan bir adamdır. Bunu tespit etmek ise Necip Fazıl’a nasip olmuştur.
*
Üstad, cins kafa olan Paskal’ın peşini bırakmaz;
“(Paskal) diyor ki:
-Nous mourrons seul: Yapayalnız ölürüz”…
Bu basit sözün ruhundaki derinlik hudutsuz… Bütün insanlığı bir havana doldursalar da bir darbede ezseler yine her unsur tek başına ve yapayalnız ölür.” (Sahife-56)
Üstadın da ifade ettiği gibi, bu basit görünen sözün derinliği müthiş… Bu sözü hak ederek söyleyebilmek için insandaki tecrit istidadının benzersiz olması lazım. İnsandaki “ferdiyet”, ruhtadır, ruhta mahfuzdur, gerisi müşterekliğin harmanından ibarettir. İnsanın bedeni, zihni, akıl bünyesi gibi birçok mevzuda müşterek hususiyetler cirit atar, buna mukabil ferdiyeti, kendi olma hali, başkalarından farklılık kaynağı ruhtur. Bu sözü hak ederek söyleyebilmek, özellikle de felsefi mecradan gelen bir filozof için tüm müşterek altyapıyı ve hususiyetleri aşması, bunu da sadece zekasıyla yapması gerekir. Paskal, derunundaki ruhunun eşiğine kadar varan, onun varlığını derinden hisseden, tezahürlerini gören, insandaki vahdeti tespit eden büyük filozoftur. Yapayalnız ölme bahsini şu teşhisle birlikte okuduğumuzda mesele daha da vuzuha kavuşur; “(Paskal) … ademin, yokluğun … helak ettiği ve tam varlığa geçmek üzereyken varlığın gerçek temsilcisini bulamamak yüzünden tekrar yuttuğu en büyük kafalardan bir tanesidir.” Kainatta bulunamayan “sabit”, insanın iç aleminde de yoktur ya, Paskal, yokluktan varlığa, yani mutlak varlığa geçmenin eşiğine gelmiş, o eşikte yapayalnız ölürüz sözünü söyleyecek kadar müthiş tecrit cehdini göstermiş, tam varlığa geçecekken yokluk tarafından yutulmuş bir mustarip olsa gerek.
*
Üstad, Paskal’ın yaşadığı tüm ruhi süreçlerin nihai hükmünü, Paskal’ın tecrit ve idrak güzergahının müntehasında söylediği şu sözle verir; “(Paskal) ın mücerret akılla vardığı son nokta şudur: “Bana Allah gerek; filozofların anladığı manada değil, haberini peygamberlerin getirdiği Allah…”.” (Sahife-55)
Bu nokta, sadece Paskal’ın ulaştığı son menzil değil, aynı zamanda felsefenin de nihai ufkudur. Felsefe, ne kadar büyük dehaları istihdam ederse etsin, hepsini kendi ufkuna mahkum eden, o ufka yaklaşanları da cehennemde yakar gibi hafakanlara savuran tefekkür mecrasının adıdır. Felsefe, kendi ufkundan öteye asla geçit vermez, kendine iman edercesine sadık bendeler yetiştirir, keskin zekasıyla o ufka varanları da en fazla sahte imana mecbur bırakır. Paskal, tüm bunları hayatında gerçekleştirmiş, ulaştığı nokta itibariyle “nasipsizliğin” ne olduğunu gösteren harikulade bir misaldir. Bunu böylece teşhis eden de Necip Fazıl’ın ta kendisidir.
Bir insan Paskal formuna bürünüp de, haberini peygamberlerin verdiği Allah’ı arar mı? Bu hal, nasıl bir izahla anlaşılır kılınabilir? İmanın ne kadar derin bir ruhi ihtiyaç, sahtesinin bile felsefeye tercih edilebilecek bir kıymet olduğu başka nasıl ifade edilebilir? Bunu bir filozofun, hem de filozofların piri mevkiindeki birinin söylemesi ve yaşaması, imanın; münkir cephedeki ispatı değil midir?
Felsefe, dehaların zihni evrenindeki arayıştan başka bir şey değildir. Öyleyse felsefenin ufku, büyük dehaların zihni evreninde takip edilmelidir, onlardan müstakil bir ufuk çizgisi aramak beyhudedir. Felsefenin müntehası, büyük dehaların ulaştığı noktadır, orası ise ya çıldırmaktır ya intihar ya da sahte imanla meşgul olmaktır. Demek ki felsefe, dehaları; delilik, intihar ve sahte imanla meşgul eden bir nevi gevezeliktir.
Bazı Müslümanlar, kadim müktesebatımızdaki, “Bir ilmin faydalı mı yoksa zararlı mı olduğu müntehasında belli olur” hikmetini unuttukları günden beri, felsefeyi nihai menziline kadar takip etmeksizin, yani normal insanlar bir tarafa dehaları bile nereye kadar götürüp de hangi uçurumdan aşağı attığını görmeksizin, ara menzillerde tetkik etmeye başladıkları için tesiri altında kalmıştır. Felsefe, ara menzillerin güzergahıdır ve ufku ara menzillerde tükenen sığ idrak sahipleri için etkileyici olmuştur. Necip Fazıl ise felsefeyi, en büyük temsilcileri olan dehalar üzerinden tetkik etmiş, onların tefekkür süreçlerini sonuna kadar takip etmiş, felsefenin ufkunu tespit ederek nasıl bir çıkmaz sokak olduğunu yirminci asırda göstermiş büyük dehadır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir