PROPHET VE BATI’YA İSLAMI TEBLİĞ MESELESİ

PROPHET VE BATI’YA İSLAMI TEBLİĞ MESELESİ

Temel meseleler dönüp dolaşıp “dil” bahsinde düğümleniyor. Kendi dilini oluşturmamış meseleler ya da dili unutulmuş olan meseleler mevzu-u bahis olduğunda, fikir piyasası, her kafadan çıkan farklı seslerden müteşekkil asenkron papağanlar korosu halini alıyor.

“Meselenin dili” bahsinden evvel, “dil bahsini” mevzu edinmek elzemdir. Dil bahsi(lisan değil), herhangi bir mevzuya ait dil ile bağlantılı olmaksızın, yalın olarak anlaşılmadan,  herhangi bir meseleye ait dili konu edinmek zorlaşıyor. Bir kere dil ile lisan mefhumlarını birbirine karıştırmamak lüzumunun tespiti zarurettir. Herhangi bir lisanın halk dilince kavranması, o lisana atfedilen tüm dillerin de, yani o lisanda ifade edilen tüm meselelerin de kavranabileceği yanılgısı oluşturuyor.

Mesela bugün teknoloji dili (lisanından bahsetmiyoruz) İngilizcedir, keşifler batı kaynaklı olduğu için dili de batının yaygın dili olan İngilizce olmuştur. Örneğin yazılım konusuna dair bir eğitim veya alakası olmayan bir İngiliz ya da Amerikalının tamamen İngilizce olan yazılım içerikli kitap ya da makaleleri okuması ya da birilerinin ona herhangi bir usule bağlı olmaksızın yazılım meselesinden bahsetmesi, İngiliz ya da Amerikalı kişi için herhangi bir anlam ifade etmeyecektir. Yazılım konusunda çalışmak için İngilizce öğrenme gereği, metodik ihtiyaçlardandır, ne var ki yazılımın esasına dair konulara girmek için lazım olan usullerden yalnızca bir tanesi ingilizce öğrenmektir. Usul halledilmeden esasa girilmesi, yazılım meselesinin esasına dair konuların, eksik ya da yanlış kavranması ile neticelenir. Bu konu, diğer bilim dalları için de aynıdır.

Meselenin dili bilinmeksizin, meselenin esasına ulaşılması imkan dahilinde olmadığı gibi, elde edilenler de birer yanılgıdan ibaret hale gelir. Mesela 3-5 ilaç ismi ezberleyen, bir hasta gördüğünde tıbbi tavsiyelerde bulunabilme cüretini göstermekte ya da hastalık teşhisi koyacak kadar hoyratlık yapabilmektedir. Hemen herkesin bu ve benzer durumlarla karşılaştığı vakadır. Zira Anadolu’da bu konuya işaret eden bir söz, meselenin ciddiyetini izaha kafidir, denir ki; “Yarım doktor candan eder, yarım hoca dinden eder.” Hemen herkesin fikir beyan etmekte çekinmediği bu iki konu(can ve din), insan hayatının biri maddi diğeri manevi alem ilmidir ki, insan meselesinden daha mühim bir mesele olduğu bizce malum değil. Bu derece mühim bir meseleye ait mevzuların, bu derece ayaklar altına alınıyor olması ise calib-i dikkattir.

Usul tayin edilmeksizin ya da bilinmeksizin esas hakkında yapılacak mütalaalar kendilerine sağlıklı zeminler edinemezler. Hukuki bir düstur olan “Usul esasa mukaddemdir”  ilkesi, ilimlere tatbik edilmediği ya da “usul” lüzumu görülmediği içindir ki, esasa dair konular bir takım gevezelik teşebbüsleri dışına çıkamamakta fakat ürettiği neticeler çok ciddi facialara yol açmaktadır. Mesele din olduğunda ise, ortaya çıkan facianın neticeleri anlaşılamamakta, zira bilgi çokluğu ve kirliliği ile narkoz halinde olan zihinler fecaatin ızdırabını hissetmediğinden, ortada acı verici herhangi bir durum olmadığı zannı oluşmaktadır.

Usül ve esas meselesinin, yalın olarak incelenmesi iki unsur ile mümkündür. Matematik ve Edebiyat… Biri anlamak için(matematik), diğeri de söylemek/anlatmak için(edebiyat) gereklidir. Tek başına anlamak yetmez, ilmin iktisabı kadar nakli de mühimdir. Herhangi bir meseleyi matematikten habersiz anlamak, edebiyattan habersiz olarak da söylemek mümkün değildir. Her meseleyi anlamak için gereken matematik ile beyan etmek için gereken edebiyat da meseleye göre değişir. Yani her meseleyi anlamak için gerekli matematik de edebiyat da aynı değildir. Burada, zihinlerde oluşabilecek bir soruyu da gidermeye gayret etmekte fayda var. Şöyle ki; “Bir meselenin öğrenilmesi için gerekli usul, meselenin esasından evvel ise, insan ilk esası nasıl üretecek. Zira esas yokken bir usulden bahsedilmesi muhaldir.” Bu sorunun ilk bakışta kafa karıştırıcı hale gelmesi, batı aklının diktası ve en büyük iddiası olan, “Bilginin kaynağı insandır.” düşüncesini temel ilke edinmesinden kaynaklanmaktadır. Böyle düşünüldüğünde usul ilminin lüzumunun gereksizliği sonucuna ulaşılabilir, ya da usul ilmi mümkün değildir denilebilir. Oysa bilginin kaynağı insan değil, Allah(C.C.) dir. Allah(c.c.), tayin ettiği Resul ve Nebiler aracılığıyla vahiylerini(esas) kullarına sunmuş, peygamberler de usulünce insanlığa öğretmişlerdir. Buradan hareketle, ilk esas ve ilk usul Allah azze ve celle tarafından insanoğluna bahşedilmiştir. İnsanoğluna düşen ise, ilk usul ve ilk esas dairesinden çıkmadan, alt usul ve esasları keşfetmek ve inşa etmektir. İslam’ın esası Kuran-ı azimüşşan, usulü ise Peygamber efendimizin(S.A.V.) sünnet-i seniyyesidir. Yazımızın konusu yalın haliyle Usul ve Esas meseleleri olmadığından, bu konulara bu kadar değinmekle iktifa ediyoruz.

Bu girişten sonra yazımızın bahsi olan “Batı’ya İslam tebliği” meselesine gelelim. Bir ilmi edinmenin yolu o ilmin dilini öğrenmek olduğuna göre; İslami ilimlerin tahsil ve anlaşılması da, İslam’ın dilinin idrak ve iktisabı ile mümkündür. Aksi durumda anlatılan İslam değil, farklı bir din halini alıyor.

*

Hayli dikkatimizi çeken bir tespit ile bahsimizi örneklendirmeye gayret edelim. Batı’ya kuran öğretme gayretinde bulunan bir takım zevatın teşebbüs ettiği “İngilizce Kuran Meali” çabaları, Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamdan bahsederken “prophet” kelimesini kullanmış. Prophet kelimesinin bu günkü İngilizcede oluşan mana yekunu dikkat çekicidir, ilk anlaşılan ve kullanılan anlamı “The Mohammed”dir. Kelimenin etimolojik havzasındaki kardeşi ise “prophecy”dir, bu kelimenin İngilizcedeki manası ise “kehanet”tir. Özet olarak İngilizcedeki “prophet” kelimesinin Türkçe karşılığı “kahin”dir. Bir İngiliz, Kur’an-ı Kerimi İngilizce meal kitabından öğrenmeye kalktığında, Efendimizi bir “kahin” olarak tanıyor. Yani İngilizce Kur’an-ı Kerim tercümeleri, (haşa) bir kahinden bahsediyor. Bu durumun tabii neticesi olarak da İngilizler veya İslam’ı İngilizce kaynaklardan tetkik edenler, Kur’an-ı Kerimi, bir (haşa) kahinin kaleme aldığı kitap olarak okuyorlar.

Hal bu olunca, Kur’an-ı Kerim’deki ayetler de (haşa) bir takım kehanetlerden öte bir mana taşımıyor, bir İngiliz’in dünyasında. Bu noktadan sonra batılı bir akla, Efendimizden (S.A.V) bahsetme imkanı kalmıyor.  Anlatımlar, bizim kahinimiz diğerlerinden iyi gayretinden ibaret bir garabet halini alıyor. Bu arada İngiliz Hristiyanların Hz. İsa’yı da aynı kelime ile ifade ettikleri zannedilmesin. Bir Hristiyan Hz. İsa’dan bahsederken, sadece İsa diyor. İsa şöyle, İsa böyle diye bahsediyor. Prophet kelimesinden ise ilk mana itibariyle “The Mohammed” yani “kahin Muhammed”(haşa) anlaşılıyor. Efendimizin nübüvvet görevini tarif için kullandığı tabir ise “The Messenger”. Messenger, bilindiği üzere bilgisayarda karşılıklı yazışmaya yarayan programların da genel adı. Yani bir makina hassasiyetiyle, bir mesajı alıp diğer bir noktaya ulaştıran manasında anlıyor batı, Nübüvvet ve Risalet makamını.

Bu usul ile İslam’ın İngiliz lisanında anlatılması İslami midir? Veya bu yolla anlatılan din, İslam mıdır? Sadece bu bahis bile, İslam’ın batıya aktarılma çabasının, bir fayda değil telafisi zor zararlar açıyor.

Bu isimlendirmeyi İngilizler (veya Hristiyanlar) yaptıysa işlerini iyi yapmışlar, Kur’an-ı Kerim’in batıda yayınlanmasını yasaklasalardı İslam’ın yayılması daha hızlı olurdu. Bir kahin ve kahinin kitabı haline getirmekle, kendi kültür iklimlerinde tesirini sıfırlama maksadı gütmüş olmalılar. Eğer bu isimlendirmeyi bizimkiler (Müslümanlar) yaptıysa, cahil ve idraksiz bir Müslümanın dine ne çapta zarar verdiğinin müthiş bir misalidir. Bu dini orta zekalı idraksizlere teslim etmemek için keskin bir hassasiyet geliştirmek ihtiyacı anlaşılmış olmalı.

Kaynakça:
İngilizce Kuran Meallerindeki “prophet” kullanımı için tıklayınız.
“Prophet” kelimesinin etimolojik kökeni için tıklayınız.
“Prophet” kelimesinin sözlük anlamı için tıklayınız.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir