RUHAT MENGİ, ÖFKENİN CİSİMLEŞMİŞ HALİ

RUHAT MENGİ ÖFKENİN CİSİMLEŞMİŞ HALİ
Ruhat Mengi gibi insanları yazar olarak değerlendirmek mümkün olur mu? Mengi’yi yazar olarak kabul etmek, cerrahın ameliyat önlüğünün, vücuduna uyduğu için hademeyi de cerrah kabul etmeye benzer. Aradaki benzerlik bundan bir milim bile daha ileri de değil. Veya hademenin de iki ayağı olduğu için cerrahın yapacağı işleri (ameliyatı) yapmasına müsaade etmek gibi bir şey. Böyle olmasına böyle de, neden yazı konusu yapıyorsun diyenlere cevap olsun, cerrah (doktor) önlüğü giymiş halde hasta yakınlarının karşısına çıkan hademenin, cerrah değil de hastanenin hademesi olduğun birinin söylemesi lazım. Kim hastanede, “ben doktorum” diye beyaz önlüklüye kimlik ve hekimlik ruhsatını soruyor ki. Fakat farkına varan birinin bunu söylemesi gerekmez mi?
Ruhat Mengi yazar mı? Tabii ki yazar. Yazıyor zaten. Yazar demek, “okuma yazması olan demektir”. Okuma yazması olana yazar demek mümkünse, Mengi yazardır. Herhangi bir metni yazmak ise “köşe yazısı” ise Mengi (galiba) her gün aslanlar gibi yazıyor.
Emin Çölaşan örneği bu ülkede köşe yazarlığı meselesinin turnusol kağıdıdır. Hürriyette hangi karanlık dehlizlerin desteği ve talimatı ile yıllarca yazdığı bilinmez ama bir şekilde gazete ile irtibatı kesilince kalemi ile bir köşe bulamaması, yazarlığın bu ülkede fikir ve fikir adamlığı ile ilgili olmadığını gösteriyor. Bir gazetede köşe işgal etmesine bakmayın, sayısı bellisiz insanın. Köşe işgal ettiği için fikir adamı ve yazar muamelesi yapmayın, öyle yaparsanız babanızı (veya kendinizi) doktor önlüğü giymiş hademeye ameliyat yaptırırsınız.
Kelimeleri yan yana dizince cümle “oluşacağını”, bilgileri sağdan sola, soldan sağa aktarınca “fikir” ürettiğini zanneden türden insanlar bunlar. Fikir ile bilgi arasındaki farkı bildiklerine dair yazılarında bir tane işaret yok. Cisminin hacminden kat be kat fazla öfke sahibidir madamın. Aklı ise öfkesinin arkasında maraton koşuyor. Akıl, öfkenin önünde gitmediği (gidemediği) için, öfkenin tozuna bulanmış halde, akıl gözü ise ancak birkaç metrelik görüş mesafesine sahip.
Her gün köşesini dolduruyor ya… Aynanın karşısına geçtiğinde kendisiyle gurur duyuyordur. Yazdıklarını okuma alışkanlığı var mı bilinmez ama eğer yazdığını okuyorsa, gözüne çarpan “öfkeyi” fikir zannediyordur. Başka nasıl açıklayabiliriz? Her gün yazdığı saçmalıklara ve hezeyanlara bir açıklama getiriyor olmalı. Aksi takdirde saçmalamaya devam edemez ki.
İnsanın psikolojisi kendi çelişkisini göstermez çünkü insan çelişki ile yaşayamaz. Çelişkiyi perdeleyen en önemli faktörlerden biri de, öfkedir. Öfke, insanın, kendi iç dünyasına bakma fırsatı vermez. Çağlayan gibi içeriden dışarıya doğru aktığı için öfke, akışa karşı yüzmek gerekir, kendi iç dünyasına bakmak isteyen. Bunun mümkün olmadığını herkes bilir. Bu sebeple akil insanlar derler ki, öfkelenmemek mümkün değilse, düşünmeyi ve karar vermeyi ertele. Ama bu sözü akil insanlar söyler ve akil insanlar anlar, başkaları değil.
Kadın ruhunun tatmin olmaz tabiatı, Mengi’de zirve halinde. Sadece öfkeden besleniyor. Tabii ki kendi öfkesinden… Yani kendi kendini yiyor. Ülkede olumlu gelişmeler oluyor, ona bile öfkeleniyor. Sanki ülkenin ve halkın iyiliğini düşünmeyen birisi… Halkın ve ülkenin iyiliğini düşünmüyor desek, cehennemde yanarken bile kabul etmez, aksine yazılarının hepsinde halkın ve ülkenin iyiliğini düşündüğünü iddia eder, hem de öfkeyle. Ama yazılarında öfkeden başka bir şey olmadığını, öfkeyle okuduğu için olmalı, görmez.
19.11.2011 tarihli yazısından bir pasaj.
“AB deyince aklıma geldi, Başbakan Erdoğan’ı Time’a kapak yaparken (Amerika’nın planları doğrultusunda herhalde yakında sırayla tüm dergilerinde olabilir ki biz toplum olarak elbette memnun oluruz ama niyet de çok önemli) habere “Türkiye’nin küresel güç haline geldiği” başlık olmuş. Türkiye ekonomide daha iyi durumda olması nedeniyle, kaynayan bir kazan halindeki Ortadoğu’da oynaması gereken rol nedeniyle (mesela Suriye’ye herkesten önce Türkiye ültimatom gönderiyor, terör olarak geri dönmesi tehdidine rağmen iç işlerine karışıyor), arabuluculuk çabaları nedeniyle şu anda daha önemli bir konumda.”
“Bu “küresel güç” lafı da çok sık kullanılıyor ve gurur okşuyor. Ama baktığınızda nedense arada diğer ülkelerdeki krizden etkileneceği bildirilmesine rağmen “ekonomisinin de istikrarlı olduğu söylenen” bu küresel güç hala AB’ye alınma yoluna giremedi. Şimdi normal olarak AB’nin “gelin kardeşim, siz küresel güç oldunuz, ekonominiz de iyi, biz sizi alalım da yararlanalım” demesi gerekmez mi? Yıllardır kapısında beklediğimiz AB (gerçi kendisi sallanıyor ama) neden hala bu küresel gücü göremedi?”
Olaya bakın, küresel güç olup olmadığımız ayrı bir mesele ama eğer olduysak, bunu AB kabul etmesi ve bizi kendi bünyesine alması şart mı? Küresel güç olup olmadığımızı AB’nin değerlendirmesine mi teslim edeceğiz? AB’nin neyi nasıl düşündüğünü dert mi edelim? Dikkat ederseniz yazısındaki, parantez içine aldığı “gerçi kendisi sallanıyor ama” ifadesi, tek doğru tespit. O tespite rağmen hala öfkeden kudurmaya devam ediyor. Alsa ne olur, almasa ne olur, kimin umurunda.
Tüm dünyanın kabul ve teslim ettiği, “ekonomimizin iyi olduğu” gerçeğine tahammül edemiyor ve öfkeden küplere biniyor. Niye? Çünkü ekonomiyi iyi hale getiren kadro, onların isimlendirmesiyle “mürteciler”, asıl ve asil ismiyle Müslümanlar. Müslümanlar bu ülkede “kapıcı”, “çaycı”, “hizmetçi” olarak kalsın da ülkenin ekonomisi de varsın batsın. Tersinden söylemek gerekirse, Müslümanlar kurtaracaksa bu memleketi, aman kurtulmasın. Öfkenin bu kadarı bir insanda nasıl birikir? Bu kadar büyük bir öfke biriktirebilen psikolojik evren, hangi gezegende yaşıyor olabilir?
Ha bu arada, ülkeyi en çok o seviyor, halkın iyiliğini en çok o istiyor. Yazılarını birkaç gün okuyan herkes hemen anlar ki, kadın, “saf öfke”den ibaret hale gelmiş. Böyle bir şey olabiliyor demek ki. Fakat ancak Mengi’de olabildiğini de teslim etmek gerekiyor.
İBRAHİM SANCAK
İbrahimsancak2011@gmail.com

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir