RUHİ SAFHALAR VE SÜREÇLER

RUHİ SAFHALAR VE SÜREÇLER

(Terkip ve İnşa dergisi 18. sayı)

İnsan sadece ruh veya sadece beden değil fakat insani tüm hususiyetler ruhtadır, ruha aittir. Bedeni de şekil olarak insan suretidir ama insan sureti olan bedenle hayvanlık yapmak kabildir. Ruh ise bizatihi insana aittir, insani her hususiyet de bizatihi ruha aittir. Duyan, gören, hisseden ila ahir ruhtur, beden görme işinde dürbün gibidir. Ruh görmezse, görmek istemezse, gözün baktığı noktaya ruh bakmazsa, görme fiili gerçekleşmez. Öyleyse tedrisat süreçlerinin esası, ruhi safhalar ve süreçlerdir, bedeni süreçler değil… Bedeni safhaların tedrisat süreçlerine katkısı olmadığını söylemek kabil değildir ama esas olan ruhi safha ve süreçlerdir.

Ruh, alem-i ervahta Allah Azze ve Celle ile mükalemede bulunacak kadar kıymetli bir varlıktır veya ruha bu kadar büyük bir ihsanda bulunulmuştur ya da her iki ihtimal birden caridir. Allah Azze ve Celle ile mükalemede bulunmak (Allahualem), irtifa kaybetmeye mani bir hal ve kıymettir. Bu ihtimal vaki ve cari ise, ruhun tedrisata ihtiyacı yok, tedrisatın ruha ihtiyacı vardır. İslam tedrisat telakkisinin esaslarından birisi burası olsa gerektir, yani ruha istinat eden tedrisat olmalıdır, ruhu talim ve terbiye eden değil, talim ve terbiyede ruhtan faydalanan bir usul elzemdir.
Nefs terbiyesi başka bir şeydir, ruh terbiyesi başka bir şey… Nefsin terbiyesi, İslam tedrisat telakkisinin esaslarından birisidir ama ruhun terbiyesi söz konusu değildir. Kalbin tasfiyesi esastır ama ruh zaten saf ve berraktır. Ruh irtifa kaybetmiyorsa, irtifa kazanması da söz konusu olmasa gerek…
Öyleyse mesele nedir?
Nefsin işgal ettiği insan iç alemini, nefs terbiyesiyle ruhun tecelli ve tasarrufuna açmak… Kalb tasfiyesi ve nefs terbiyesi, insanın derinlerine çekilen ruhun tecelli mekanı olan kalbi temizlemek, nefsi ise ruha irca etmek veya ruha itaatkar kılmak, bu yolla ruhu insan derununda tek hakim yapmak…
Ruh saftır (temizdir), berraktır. Kalb de saf olmalıdır, yani tasfiye edilmelidir. Kalb kirlenmişse, günahlarla kararmışsa, saf ve berrak olan ruh, kirli ve kararmış kalb de tecelli etmez, tecelli etmediğinde hükmünü yürütmez. Kalb, meselenin mihenk noktasıdır, kalb ne kadar temiz ve berraksa ruhu o nispette celbeder, ne kadar kararmışsa nefs o nispette hakim olur. Ve kalbin hali, ruh veya nefsten birini celbettiğinde diğerini uzaklaştırır. Meselenin temeli burasıdır, tedrisatın esas mevzuu da budur.
*
İnsan doğduğunda her şeyi temiz haldedir ve nefs zuhur etmemiştir. Nefs zuhur edene kadar ruh insana hakimdir, bu sebeple doğumdan itibaren bir müddet saf ruhi safha mevcut ve caridir. Bebeklik devri boyunca ve çocukluğa geçiş sürecinin sonuna kadar saf ruhi safha devam eder. Çocukluk çağına girip de nefs zuhur etmeye başlayana kadar tamamen veya kısmen saf ruhi safhadan bahsetmek kabildir. Çocukluk çağında nefsin zuhuruyla birlikte “benlik” temayüz etmiştir fakat mükellefiyet başlayıncaya kadar kalb saflığını muhafaza eder. Nefsin zuhuru, yalnız başına ruhun tecelli ve tasarrufuna mani olmaz, zira kalb safiyetini muhafaza ettiği müddetçe, yani mükellefiyet başlayıp da günah işlenene kadar kalb, ruh ve nefsin birlikte bulunduğu ve birbirine mani olmadığı bir hali yaşar. Bu safhada her ikisinin de tezahürleri görünür, çocukluk da tam olarak budur. Yani bir ruhu görürsünüz, bir nefsi… Sanki sarmaş dolaştır. Doğrusu bu hal ve safha, akıl alır gibi değildir.
Saf ruhi safha, ana rahminde ruhun bedene taalluk etmesiyle başlar. Ruh ana rahmindeyken duyduğu için tedrisat o zaman başlar. Saf ruhi safha, nefsin zuhuruna kadar devam eder. Nefsin zuhurundan mükellef (akil ve baliğ) olana kadar ki safa, ikinci ruhi safhadır. Bu safhada hem ruh hem de nefs vardır ama ruhi tedrisat hala tesirini devam ettirir, zira kalb bunun için uygundur.
Birinci ruhi safhadaki (saf ruhi safha) tedrisat kendine münhasırdır ve saf ruhi tedrisattır. Ruhi tedrisatın en tesirlisi bu safhada mümkündür. İkinci ruhi safhadaki tedrisat ise hem ruhi tedrisat hem de nefs terbiyesini ihtiva eder. Nefs terbiyesinin en mühim ve en tesirli safhası da burasıdır.
*
Nefs zuhur edip mükellefiyet başladıktan sonra insan iç aleminde her şey bambaşka hale gelir. Bu safhada kalb, masiva ile karardıkça ruh geri çekilir, nefs hakimiyetini kurar. Nefsin mutlak hakimiyetini kurması, kalbin tamamen kararmasıyla mümkündür. Bu ihtimalde artık sureta insandan bahsediyoruz demektir, sureti dışında tamamen bir hayvanla muhatabız. Ne var ki bu ihtimalde bile insan tabiatı mevcuttur, yani ruh derinlere çekilmiş olsa da bedeni terk etmemiştir. Yani her zaman geri dönüş kabildir.
Sıhhatli imana sahip olmak şartıyla mümin insanda nefsin mutlak hakimiyeti asla gerçekleşmez. Ne kadar günah işlerse işlesin, kalbi ne kadar kararırsa kararsın, iman ruhun tecellisi için kalbin bir yerinde temiz bir bölgeyi muhafaza eder. Günahlara gark olmuş bir kalb, muhakkak ki ruhun (ve imanın) tecelli ve hakimiyeti için kafi derecede fırsat ve imkan vermez ama sızıntı halinde bile olsa bir yol (bir koridor) her zaman muhafaza edilir. Bu sebeple iman, kurtarıcı bir kıymettir.
Mümin olduğunu düşünen ama sıhhatli imana (dolayısıyla imana) sahip olmayanların kalbi tamamen kararır, ruhun tecellisi için sızıntı yolu bile kalmaz. Bunların imanı, bilgiden ibarettir ve kalb ve ruhta karşılığı yoktur. İman olmadığı, yerine bir inanç ikame edildiği için, İslam’ın gevezeliğini yapar dururlar.
*
Nefsin zuhuru ve mükellefiyetin başladığı noktadan sonra saf ruhi safha mümkün müdür? Esas soru budur, mümkünse nasıl mümkündür? Burada dikkat edilmesi gereken mesele, ana rahminde ruhun bedene taalluku ile başlayan ve doğumdan sonra bir müddet devam eden saf ruhi safha, tabiidir. Bu safhanın cehd ve kesb ile bir ilgisi yoktur, tabii olarak mevcuttur. Nefsin zuhurundan ve mükellefiyetin bidayetinden itibaren saf ruhi safha mümkündür fakat kesbidir.
İslam tedrisat telakkisinin en mühim mevzuu, saf ruhi safhadır. Keza İslam tedrisat telakkisinin temel maksatlarından birisi de, saf ruhi safhanın, nefsin zuhuru ve mükellefiyetin bidayetinden itibaren devamını temin etmektir. Bu noktayı anlamayan veya ihmal eden her türlü tedrisat, İslami mahiyetini kaybetmiş, bilgiyle meşgul olmaya başlamıştır.
*
Tedrisatta bu temel, idrak ve izah edilememişse, tatbik edilebilir usuller geliştirilememişse, bundan sonra başlayacak ve bunların üzerine bina edilecek zihni süreçlerle ilgili yapılabilecek bir şey yok. Sadece zihni süreçlerle ilgilenmek, sadece bilgiyle ilgilenmektir, sadece bilgiyle ilgilenmek, ezberlemek ve öğrenmekten ibaret sathi bir meşgaledir, bu ihtimalde idrak ve tefekkür asla kabil olmaz. İdrak ve tefekkür yoksa ilim yoktur, sadece bilgi vardır. Bir müessesenin adının medrese olması, İslami ilimleri “öğretmekle” meşgul olunması, İslami tedrisat yapıldığı manasına gelmez. İslam’ın insan telakkisinden habersiz bir insan, bu derinliğe inememişse müderris sıfatıyla da olsa, yapabileceği en faydalı iş, ilmihal öğretmektir.
*
Saf ruhi safha, ruhun doğrudan tecelli ettiği ve insan üzerinde mutlak hakimiyetini sürdürdüğü dönemdir. Bu safhanın ne kadar kıymetli olduğunun misali, bebeğin sıfır-iki yaş arasında, hiçbir talim ve terbiyeden geçmediği halde, hatta ailedeki kavga gürültü arasında lisan öğreniyor olmasıdır. Saf ruhi safha, her şeyi doğrudan ruhun yaptığı dönem olması itibariyle, ruhi hususiyetlerin, istidatların, maharetlerin cari olduğu zaman dilimidir. Ruh, Allah Azze ve Celle ile mükalemede bulunma irtifaına çıkmış bir varlık ve kıymet olduğu için, insan idrakinin zirvesi, saf ruhi safhada vaki ve mümkündür. O kadar ki, bebeklik çağı da buna dahildir.
İnsanlar idrak faaliyetinin zirvesine, elli-altmış yaşlarında ulaşmıyorlar, tam aksine ana rahminden başlamak üzere mükellefiyetin bidayetine kadar geçen zaman içinde idrakin zirvesindeler. Yani insanlar, mesela sıfır ila on yaş arasındaki idrak seviyelerine hayatları boyunca bir daha ulaşamıyorlar, saf ruhi safhayı hayatları boyunca devam ettirenler veya daha sonra tekrar iktisap edenler hariç… Ne var ki insanlar, bilgilenmeyi idrak faaliyetinin derinleştiği şeklinde anlıyorlar, bu yaklaşım ise batının materyalist ve evrimci (hayvan-insan telakkisi) bakışının zihnimizi ne kadar işgal ettiğini gösteren bariz alametlerden birisidir.
*
Saf ruhi safha; kalb ve ruh mütehassısları olan velilerin ve bu meselenin müesses ismi olan tasavvufun inhisarındadır. Bu sebeple İslam tedrisat telakkisi, sadece medresenin temsil edebileceği bir mesele olmayıp, medrese ile tekkenin mütekamil iştirakiyle kıvamını ve terkibini bulur.
Ruhi-kalbi derinlik olmadığı her ihtimalde tedrisat bilgiden ve bilgi meşgalesinden ibaret hale gelir. Unutulmamalıdır ki nefs, her şeyden beslenir. İslami ilimleri tahsil edenlerin her yaşadıkları nefs ile ilgili küçücük bir fikirlerinin bile bulunmaması çok sathi ve hafifmeşrep bir haldir. Nefs, namaz kıldığında “ne kadar güzel kıldım” diye ondan bile beslenir, İslami ilimleri bilgi seviyesinde tahsil ettiğinde “ne kadar büyük alimim” diye kibirlenir ila ahir… Ruhi ve kalbi derinlik yoksa, tedrisat ruhi ve kalbi derinlikte mesafe almayı mümkün kılmıyorsa, ortaya çıkan insan türü, İslami ilimleri ifsat ve istismar eden garip bir tür olmaktadır.
“Kitap yüklü merkep” meselesi tedrisat bahsinde asla ihmal edilmemelidir. Son iki asırdır çöküşümüzün hikayesi, medrese ve tedrisatta ezber ve tekrara (yani kitap yüklü merkep meselesine) mahkumiyetimizden değil midir? 19. Asırda Osmanlı medreselerinde okutulan ders kitapları, 15. Asırda Osmanlı medreselerinde okutulan kitaplar değil mi? Öyleyse ne değişti? Müfredattan ziyade tedrisat anlayış ve usulünde çöktük, bunu unutursa veya anlamazsak yeniden medreseyi kuramayız. Kurmak istersek, bugünkü misallerine ancak ulaşırız ki böyle olmaz.
HAKİ DEMİR demirhaki@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir