SADIRLARDAKİ İLİM – I

SADIRLARDAKİ İLİM – I

(Terkip ve İnşa dergisi 9. sayı)

İnsan, yeryüzü hilafetinin mütemmim cüzü olarak kendisine sunulan “ilm”i ancak usûlü dairesinde talim ve tatbik eylerse Cenab-ı Mevlâ’nın muradı istikametinde bir imar ve inşa mesuliyetini hakkıyla yerine getirebilecek, yeniden bir medeniyetin bânisi olabilecektir. Bizim irfanımızdaki “el-ilmü fi’s-sudûr lâ fi’s-sutûr” yani “ilim satırlarda değil sadırlardadır” mütearifesi umumi olarak ilmin usulünü hulasa eder. Bu kelam-ı kibar, ilmin mahiyetinden talim metoduna, tasnifinden tatbikine kadar pek çok manayı muhtevi olmakla şerhe muhtaçtır. Kısmetse bu sayıdan itibaren zahirinden başlayarak batınına doğru, birbirine bağlı mana mertebelerini izaha çalışmak niyetindeyiz. Gayret bizden, tevfik Allah’tandır.
*Hıfz

İlmin sadırlarda yani göğüslerde / kalplerde olması, evvela hıfz metoduna işaret eder. Nitekim 12. asır İslâm âlimlerinden İbnü’l-Cevzî, ilim tahsilinde hıfzın ehemmiyetine dair yazdığı bir eserinde, bütün ilimlerin, hususen de Kur’an ve Hadis’in hıfz edilerek öğrenilmesi lüzumundan bahisle, “İlim, kitap satırlarına değil, sadırlara yazılmalıdır.” ikazında bulunur. Bilhassa ayet ve hadislerin hıfz edilmesi, değişmeyen ve değişmeyecek doğruların her yerde ve her zaman hem mikyas olarak alınabilmesi için elzemdir hem de kıymet bilmenin ifadesidir. Zira ancak kıymet ve ehemmiyet verilen şeyler muhafaza edilir. Kıymeti bilinerek muhafaza edilen hakikat ise ruhta meleke haline gelir. İmam Şafi’nin, “İlim hıfz edilen şey değil, lâkin hıfzdan hâsıl olan faydadır.” sözünü böyle anlamak gerekir.
Hıfz, bir bilgiyi, bir metni hafızaya alarak, yeri geldiğinde faydalanmak üzere orada muhafaza etmek demektir. Bizim bunun yerine kullandığımız “ezber” ise hıfzedilen bilgiyi herhangi bir yazılı metne bakmadan okuma veya söylemeyi karşılar. Farsça “göğüs” manasına gelen “ber” ile Türkçedeki çıkma hali bildiren “-den” ekinin vazifesini yapan yine Farsça “ez” ekinden müteşekkil ezber kelimesinin “hıfz” yerine kullanılması bizde galat-ı meşhur olmuşsa da istimaline dikkat edilmelidir. İşin doğrusu, “hıfz” edilir; hıfz edilen de “ezber”, yani “göğüsten” okunur.
Bizim medrese geleneğimizde hıfz esastır. Kitap hocanın yerini tutmadığı gibi ilk zamanlarda talebenin not alması dahi iyi karşılanmamıştır. Bilahare unutkanlığın çoğalması sebebiyle yazıya ruhsat verilmiştir. Modern zamanlarda bir tedris tarzı olarak hıfza matuf tenkit ve reddiyeler, metodun kendisinden ziyade aklı ve muhakemeyi devre dışı bırakıp idrake mani olan bir tavırla alâkalı değilse eğer, hafızayı zayıflatan saiklerle baş edemeyen bir zihniyetin, yetişemediği salkımları koruk bilmesinden ibarettir. Kaldı ki hıfzı kalıcı ve fonksiyonel kılan; dikkat, alâka ve anlama cehdidir. Bunlar olmadan hafızaya alınan malumat belki çabuk hıfz edilir ama çabuk da unutulur. Hıfzın mutlaka lafzen olması gerekmez. Bazı ilim dallarında mealen de olabilir. Lafzen hıfzın konuşma kabiliyetini, mealen hıfzın ise muhakemeyi geliştirdiği söylenmiştir.
Hıfz, ilmî müktesabatın, lüzumu halinde gecikmeye mahal vermeden kullanılabilmesi için şarttır. Mevzuâtü’l-Ulûm’un müellifi meşhur Osmanlı âlimi Taşköprülüzâde, hıfzetmek yerine kitap biriktirmenin hazırcevaplığa mani olduğunu bir kıtasında şöyle anlatır:

“Hıfz edüb cümle ulûmu olmazsan hâzır-cevâb
Nef’i yokdur her ne denlü eylesen cem-i kitâb
Hoş mudur bir meclise sen hâzır olub
Diyesin ki hânede kodum ulûm-i bî-hisâb.”

Hıfz, âlimin ilmindeki rüsûhuna da delalet eder. Büyük Hanefî âlimi İmam Serahsî’, dönemin hükümdarının bazı kararlarına karşı çıktığı için kuyu hapsine mahkûm edilmiş fakat her gün düzenli olarak kuyunun başına toplanan talebelerine, elinde hiçbir doküman olmadığı halde ders vermeyi sürdürmüştür. Hatta bugün 30 küsur cilt halinde basılmış bulunan “el-Mebsût” isimli dev eserini bu sırada ezberinden yazdırdığı rivayet edilir. Bir meselenin halli için yazılı kaynağa müracaat ihtiyacı hissetmeyecek şekilde mevzuata hakim olması İslâm âlimlerinin belli başlı vasıfları arasındadır. Bu hususta İmam-ı Gazali’ye atfedilen şöyle bir hikâye de anlatılır:
İmam-ı Gazali, Cürcan’daki tahsilini tamamlayıp deve yükü kitaplar, notlarını yazdığı defterler ile memleketine dönerken yolda eşkıya baskınına uğrar. Soyguncuların ne bulsa alacağını bilen İmam, tek mülkü olan kitap ve defterlerini kurtarmanın telaşına düşmüştür. “Ne olur kitaplarımı almayın!” diye adeta yalvarır. Şakiler, kendileri için değersiz kağıt parçalarından ibaret bu yüke neden bu kadar kıymet verildiğini anlayamaz, sebebini öğrenmek isterler. İmam-ı Gazali, “Ben bunları senelerimi vererek tedarik ettim. Bunlar sayesinde ilim sahibi oldum. Kitap ve defterlerimi alırsanız harcadığım onca emek, onca zaman heba olacak.” deyince eşkıya başı şöyle çıkışır ona: “Sen nasıl ilim sahibisin ki bir takım kağıtlar elinden alınınca sende ilim namına bir şey kalmıyor! Demek ki kitapların olmayınca sen bir hiçsin.” Bu sözler İmam-ı Gazali’yi “Hüccetü’l İslâm” kılarak asırlar sonrasına tesir edecek bir ilim adamı olma yoluna sevk eder. Hemen oracıktan geriye döner ve topladığı kitaplardaki ilimleri üç yıl boyunca hıfz ettikten sonra yeniden memleketinin yolunu tutar.

*Müşâfehe

İlmin sadırlarda olması saniyen müşâfehe metodunu, yani ilmin ehil bir âlimden yüz yüze şifahen / sözlü olarak ahz edilmesi keyfiyetini anlatır. Çünkü ilim âlimin göğsündedir. Hadis-i Şerif’te, “Allah Teala ilmi insanların arasından bir çırpıda çıkararak almaz. Ancak onu âlimlerin ruhunu kabz etmek suretiyle (tedricen) alır.” buyurularak ilmin zail olması âlimin zevâline bağlanmıştır. İmam Malik, “İlim, rivayet yahut malumat çokluğu değildir; o, Allah’ın kalplere koyduğu bir nurdur.” der. Âlimler bu nura mazhar olan müttaki müminlerdir. Nitekim “kulları içinde Allah’tan ancak âlimler haşyet duyar”. Bizim irfanımızda akleden kalpte damıtılıp kişide salih amel ve ahlâk-ı hamide olarak tezahür etmeyen bilgiye ilim denmez. Ol sebepten âlim, ilmiyle amel eden, imanı kavi, olgun meyveler taşıyan dalın eğilmesi gibi tevazu ile eğilen, edep timsali kâmil bir kimsedir. Böyle bir kemâlât da bu kemâlatın kaynağı ilim de görgü ile, kalbi âlimin kalbine ayna yapmak suretiyle kesbedilebilir. Hulasa ilim tahsili için bir âlimin rahle-i tedrisinde bulunmak gerekir. Müşafehedeki vicahi temas, talebenin kendi kalbini âlimin göğsündeki ilim nuruna mazhar kılabilmesinin şartıdır. Kalbi âlimdeki ilmin zuhuruna açık tutmak, ciddi, samimi ve derin bir teveccühle, istifade niyetiyle ve şeksiz şüphesiz bir emniyet hissiyle hocanın önünde diz çökmekle mümkün olur. Talebenin bu manada kalbini açması, en zor meseleleri dahi kolayca ve çabuk anlamak gibi bir idrak keskinliği ile de nasiplenmesidir. Sahabe-i kiramın, ulema-yı i’zâmın tarzıdır. Efendimiz s.a.v.’den itibaren ilim öğretenler, tedris yahut tahsilin nihayetinde icazet verdikleri kimselere “göğüslerinde olanı aktardıkları”nı söylemişlerdir. İlim erbabının eskiden birbirlerine bugünkü gibi “Hangi kitabı okudun?” yerine “Kimden okudun?” diye sormalarının da, sıhhatli bir icazet şeceresine sahip olmayan âlimin ilmine itibar etmemelerinin de sebebi budur.

ALİ YURTGEZEN
aliyurtgezen@yahoo.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir