SANATLA İŞ(Tİ)GAL ETMEK (EMİNE ÖZKÖSE)

SANATLA İŞ(Tİ)GAL ETMEK (EMİNE ÖZKÖSE)
Müzeler! Aklınızı ve kalbinizi açın! Ve dinleyin: Sanat Herkes İçindir!
Bu sözler Müzeleri İşgal Et hareketinin sloganı. Geçtiğimiz Ekim ayının sonlarında Wall Street’i İşgal Et Hareketinden ilham alan bir grup, sanatçı Noah Fischer öncülüğünde kültürel elitin mabedi olarak gördükleri müzeleri protesto eden bir hareket başlattı. Grubun eleştirisinin temelinde ise sanat ve ticaretin iç içe geçmiş olması yatıyor. Yayınladıkları manifesto ise şöyle:
“Oyun bitti. Biz sanatçılar, kültür endüstrisi piramidinin tepesindeki yüzde birlik kesim tarafından daha fazla kandırılmayacağız. Şimdiye kadarki zamanda sanatçılar ve sanatseverler elitlerin yönlendirdiği sanat dünyasının kurbanı olmuşlardır. Oysaki sanat, tüm insanlık içindir. Günümüzde sanat kapitalizmine açıkça tanık oluyoruz. Galeri sahipleri yaşayan ya da hayatını kaybetmiş sanatçıların eserlerini gözlerinde dans eden dolar işaretleri ile sanatsevere sunuyorlar. Ateşle oynuyorlar ve bu sonsuza dek sürmeyecek. Sanat herkesin kapısında, en kolay ulaşabileceği bir noktada olacak.”
Bu hareket doğal olarak ‘sanat’ kavramını yeniden düşünmeye sevk ediyor. Sanat muhakkak ki insanlık tarihinin en eski sosyal olgularından biri. Şimdiye dek sayısız tanımı yapılmış. Filozoflar, düşünürler, entelektüeller ve bizzat sanatçılar sayısız görüş bildirmişler ‘sanatın’ ne olup ne olmadığı hakkında. Sanatın ‘insanlığın evrensel değeri’ olması ise bütün tanım ve görüşlerin buluştuğu ortak payda.
Son zamanlarda ise sanat hakkındaki eleştirilerde şuuruna varılması gereken temel bir nokta var. Başlıca eleştiri konusu, sanatın ‘nasıl’ tanımlandığından çok, sanatı ‘kimin/kimlerin’ tanımladığı. ‘İnsanlığın ortak değeri’ olan sanatın sadece belirli ve sınırlı bir kesim tarafından tanımlanması ve tapusu alınmışçasına sahiplenilmesi sanatı ortak bir değer olmaktan çıkarıp, tanımı yapan kesimin çıkarları doğrultusunda bir meta olmaya sürüklüyor. Sanat eserleri birer yatırım ürünü olarak alınıp satılabiliyor. Bu açıdan düşünüldüğünde, müzeler her ne kadar bir sembol de olsa bu hareket bağlamında işgal edilmesi gereken asıl mekân müzelerden çok müzayede salonları olabilirdi.
Özellikle 1980 ve sonrasında, hayırsever ve sanatsever zengin ailelerin, sanat koleksiyonları üzerinden başlayan bir yapılaşma söz konusu. Kimin kültür ve sanata ne için yatırım yaptığı bu dönemde önemli hale geliyor. Bazı kişi ve kurumlar ise sanat eseri yatırımlarını bizzat kendileri veyahut vakıfları adına kurdukları ‘özel müzeler’ aracılığıyla gerçekleştiriyorlar. Bu müzeler vasıtasıyla kültür ve sanata yapılan yatırım yan bir yatırımdan temel bir yatırım haline geliyor. Açılan bu müzelerin kültür mirasımız olan tarihi eserlerin ve sanat eserlerinin muhafazası ve sergilenmesi işlevinde etkin bir rol oynadıkları muhakkak. Ancak birçok özel müzelerde alınan fahiş giriş ücretleri, müze içinde oluşturulan ve müzelerin işlevi dâhilinde olmayan, sosyoekonomik ve sosyopolitik açıdan daha çok elit kesime hitap eden sosyal alanlar, bu müzelerin birer ‘işletme’ gibi hareket etmelerine yol açabiliyor. Özel müzeler misafirlerine müze ziyareti dışında, ziyaretçilerin orada daha çok zaman (ve dolayısıyla para) harcayabilecekleri ortamlar sunuyor. Bu durum müzeleri esas işlevlerinden saptırırken, sergilenen sanat eserlerini ikinci plana atarak ‘müze ziyareti’ etkinliğine kapitalizmin gölgesini düşürüyor.
Çok sık şahit olduğumuz bir diğer durum ise kapsamlı sanat etkinliklerine büyük şirketlerin sponsor olmaları. Bu sponsorluğu sadece bu şirketlerin sanat duyarlılığıyla açıklamak fazla iyi niyetli bir yaklaşımken, körü körüne muhalefet etmek ise ciddi bir art niyet belirtisidir. Çünkü sanatın varlığını ve değerini muhafaza edip gelişebilmesi adına belirli bir sermayeye ihtiyaç duyduğu unutulmamalıdır. Ancak bu, kapitalist düzenin getirdiği sanat eserlerinin sermaye olarak kullanılması yahut yalnızca para kazanmak için sanat eseri üretilmesi anlamına da gelmez. Bunlar kapitalizmin ürettiği, sanatı ruhundan soyutlayan bir sitem olan “Kültür Endüstrisi” nin ürünleridir.
Sanatı kendilerinin ihya ettiğini düşünen ve böyle olmasının gerekliliğine inanan elitler, elit olmayan kesimlerin ürettiklerini acımasızca kültür endüstrisinin çarklarında öğütülmeye mahkûm ediyor. Bu konunun çetrefilli kısmı ise ‘kültür endüstrisi’ kavramının bir ‘kitle kültürü’ oluşturması. Bu ‘kitle kültürü’ tabiri işgal hareketinin ‘sanat herkes içindir’ sloganını çağrıştırabilir. Peki, temelde böyle midir? Yani ‘kitle kültürü’ kavramı ‘sanat herkes içindir’ söylemini karşılar mı? Kelime karşılıkları olarak birbirine yakın görünseler de kültür endüstrisinin ürünü olan ‘kitle kültürü’ kavramı, Müzeleri İşgal Et hareketinin fikri temelinde yatan kapitalizm karşıtlığı sebebiyle, ‘sanat herkes içindir’ söylemiyle çelişki arz eder.
‘Sanat herkes içindir’ söylemi tabakalaşmanın olmadığı bir toplumda genele yayılmış bir sanat anlayışına dayanırken, ‘kitle kültürü’ kavramında toplum katmanlara ayrılmıştır ve ‘kitle’ demekle sözüm ona ‘avam’ kastedilmiştir. Bu mantıktan hareketle toplumdaki katmanlar sanatta da farklı katmanlara yol açar. Theodor W. Adorno sanattaki bu sınıflandırmayı şöyle yapıyor:
“Ciddi sanat, çarkın başında geçirmedikleri zamanları gevşemeye ayırabildiklerine sevinmek zorunda kalan insanları reddetmiştir; ciddiyet, varoluşun yoksunlukları ve baskılarına maruz kalan bu insanların kulağına alay gibi gelir. Hafif sanat bu özerk sanatı gölge gibi izlemiştir. Hafif sanat ciddi sanatın toplumsal vicdan azabıdır. Dayandığı toplumsal önkoşullar nedeniyle ciddi sanatın gözden kaçırdığı hakikat, hafif sanata nesnel bir adilik görüntüsü kazandırır. Aralarındaki bu bölünmüşlük hakikatin kendisidir; çünkü en azından bu iki âlemin toplamından oluşan kültürün olumsuzluğunu dile getirir. Hafif sanatı ciddi sanata katarak ya da tersi yolla bu karşıtlık uzlaştırılabilir. Zaten kültür endüstrisinin yapmaya çalıştığı tam da budur.”
Hülasa sanat, son kertede bir mücadele alanıdır. Birbirine zıt kutupların bir arada bulunduğu, içerisinde çelişkiler muhteva eden bir alandır. Öyle ki bu mücadele zemininde kimin sanatla ne için iştigal ettiği, kimin sanatı neyle işgal ettiği önemlidir. Bu bağlamda ‘Sanat kimin içindir?’ bu mücadele alanında yeni bir tartışma konusu değildir aslında. Bugün yeni olan, ‘Sanat herkes içindir’ söylemi. Biliyoruz ki sanat hiçbir zaman herkes için olmadı/olamadı. Ancak hiçbir zaman günümüzdeki kadar ekonomik anlamda matematiğe vurulup ticari hırsların aracı da olmadı. Şimdi % 99’un sanatçılarına kulak vermek işte bu yüzden önem arz ediyor.
Emine Özköse

emineozkose@hotmail.com

Not: Bu yazı BUcümle Dergisi’i 2012|1 sayısında yayınlanmıştır. Dergiyi http://bucumle.byv.org.tr/ adresinden e-dergi olarak okuyabilirsiniz.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir