ŞERH GELENEĞİ VE YENİ BİR TEKLİF

ŞERH GELENEĞİ VE YENİ BİR TEKLİF
Şerh geleneği, İslam tarihinin kadim geleneklerinden biridir. Bir eser (kitap, metin, şiir, beyan) üzerinde çalışmak, o eserin mana yekununu izhar (deşifre) etmek, ağır metinleri anlaşılır kılmak, daha geniş kitleye ulaşmasını sağlamak gibi özelliklere sahiptir. Bazen tenkidi de içinde taşır ama umumiyetle “kıymet” verilen eserler için yapıldığından dolayı tenkit bahsi azdır.
Bir eseri şerh etmek, o esere kıymet vermek, eseri yaygınlaştırmak, ilgili konuda yeni bir çığırın başlangıcı yapmak ve açılmış olan çığırı şerh ile beslemek ve zenginleştirmek gibi neticeleri vardır. Gerçekten de bazı eserlerin yüzden fazla şerhi olduğu dikkate alınırsa, şerh edilen eserle başlamak üzere bir “ekol”, bir “çığır”, bir mecra açıldığı vakidir. Şerhleri topladığınızda bir külliyat oluştuğunu görürsünüz.
Şerh geleneği bitti. Artık kimse şerh yapmıyor, hiçbir eser şerh edilmiyor. Neden? Birçok sebebi var mutlaka… Özellikle İslam tarihinin son birkaç asrında telif faaliyeti sıfırlanınca şerhlere yönelenler artmıştı. Telifsiz şerh olmaz. Telif faaliyeti durduğunda (sıfıra yaklaştığında) şerhleri okumakla hayat yeniden üretilemez. Dikkat edin, telif faaliyeti bittiğinde şerh faaliyetinin arttığını söylemiyoruz, telif faaliyeti bittiğinde daha önce yapılmış şerhlere alakanın arttığını söylüyoruz. Telif bittiğinde şerh de biter. Çünkü İslam irfan ve hikmet havzasındaki şerhler, telifler kadar orijinaldir.
Telif faaliyeti bittiğinde şerh faaliyeti devam etse de, kalitesi, seviyesi ve orijinalliği düşer. Orijinal şerhler tükenir ve tekrarlar başlar. Şerh, tekrar demek değildir. Son dönemdeki şerhlerin “tekrar” tuzağına düşmesi, hem telifin bitmesi hem de şerhin bitmesindendir. Tekrarlara bakarak şerh faaliyetini tenkit edenler, konuyu anlamayan akılsızlardır.
Şimdi neden şerh yapılmaz? Şerh edilecek kıymette eser mi yok? Bu sorunun cevabı büyük oranda evet olacaktır. Fakat bundan mı ibaret? Hayır… Başka bir cevabı da, fikir ve ilim adamı müsveddeleri, başka fikir ve ilim adamlarının eserlerini şerh etmeyi kibirlerine yediremiyorlar. Tam bir nefs çağı…
Bir taraftan bakıyoruz şerh edilecek kıymette eser yok, diğer taraftan bakıyoruz, şerh edilecek kıymette eser verememiş olan müsvedde şahsiyetler, kimsenin eserini şerh etmeye tenezzül etmiyor. Bu ne kadar enteresan bir durum… Seviyesizlik düştükçe kibir yükseliyor. Gerçi bu durum tabiidir. Kibir, anlayışın değil, ahmaklığın neticesidir.
*
Şerh geleneğini yeniden ihya edebilir miyiz? Zannetmiyorum, fakat onun yerine yeni bir teklifte bulunma zamanı gelmiş olmalı. Yeni bir teklif… Anlatacağım teklif aslında Haki Demir’in fikri… Bir sohbet esnasında bahsetmişti, ben o konuda yazacağını düşünüyordum ama bu aralar kitaplarını düzenlediği için makale yazma işine ara verdi. İşte bize düştü.
Teklif şöyle…
Bir telif eser ortaya çıktığında basılmadan önce fikir ve ilim adamlarına gönderilir. Eseri tetkik edenler, eser ile ilgili düşüncelerini yazarlar ve bu değerlendirmeler kendi isimleriyle kitaba eklenir ve baskıya bu şekliyle girer.
Biraz teferruatlandıralım; müellif eserini bitirdiğinde yayınevine gönderir, yayınevi eseri bu tür çalışmalara katılan yazarlara gönderir, yazarlar kitabın geneli hakkındaki düşüncelerini veya kitabın bir bölümü ile ilgili düşüncelerini yazar (yazmak isteyenler) ve yayınevine gönderir. Yayınevi, yazarlardan gelen yazıları, bir bölüm ile ilgili olanları o bölümün devamına ekler, kitabın geneliyle ilgili olanları kitabın sonuna ekler ve basar.
Değerlendirme yazıları, şerh, tenkit, reddiye olabileceği gibi başka şekilde de yapılabilir. Neticede kitap, okuyucunun eline, o konuda birçok fikir ve ilim adamının düşünceleriyle birlikte ulaşır. Okuyucu ve efkar-ı umumiye, bir konu hakkında birçok fikri aynı anda görür, okur ve değerlendirir.
Bir kitapta birçok yazarın fikir beyan etmesi, müşterek fikir üretimini meydana getirir. Kitabı telif eden, tenkide tabii tutulacağını baştan bildiği için, düşüncelerini tekrar tekrar tartar ve süzgeçten geçirir. Tenkide dayanıklı metinler ortaya koymak ciddi bir düşünce faaliyetini gerektirir. Anlayışlar birbirine yaklaşır, anlayış farkları arasındaki uçurumlar ortadan kalkar. Bu arada kitap satışları da artar. Daha birçok faydalı neticeler olacağı malum, hepsini sıralamaya gerek yok. Belki de en önemlisi, fikir ve ilim adamlarının birlikte yaşamalarını mümkün kılacak bir altyapı oluşur.
Bana güzel bir fikir gibi geldi. Uygulanabilir fikir midir diye soranlara ise cevabın, hayır… Nedense bende şöyle bir kanaat var; ülkenin en ahlaksız kesimi, fikir ve ilim adamlarıdır… Nereden varıyorum bu kanaate? Çünkü ahlak, birlikte yaşamayı mümkün kılan ruhi ve akli hususiyetler toplamıdır. Siz üç-beş tane fikir adamının bir araya geliş de müşterek çalışmalar yaptığına şahit oldunuz mu? Veya bir arada yaşadıklarını gördünüz mü? Mecburiyetlerin bir araya getirmesinden bahsetmiyorum, iradi beraberlikler var mı? Her fikir adamının yalnız başına yaşadığı bir vaka değil mi? Bunlar ahlaklıysa neden bir araya gelemiyorlar? Bu sorunun makul ve ahlaklı bir cevabı var mı? Çok mu ağır oluyor? Belki fakat durum zaten çok ağır değil mi?
Fikir adamların neden bir araya gelemez? Haki bey “Fikir adamlarının şahsiyet zafiyeti” başlıklı yazısında bu konuyu harikulade izah etmişti. Sorunun cevabını arayanlar oraya baskınlar, tekrar etmeyelim.
NURETTİN SARAYLI

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir