ŞİA REAKSİYONER BİR HAREKETTİR

ŞİA REAKSİYONER BİR HAREKETTİR
Yeni Şafak gazetesinin internet sitesinde, 04.09.2012 tarihinde yayınlanan bir haber dikkat çekiciydi. Haber, Hizbullah Genel Sekreteri Hasan Nasrallah’ın açıklamasını ihtiva ediyor. Nasrallah’ın açıklaması, İran, Irak, Suriye, Hizbullah eksenindeki hadiselerin izahı için ipuçları verdiği gibi aslında 14 asırlık Şia tarihi hakkında da hatırlamamız gereken hakikatlere işaret ediyor. Bu sebeple değerlendirmek lazım geldi.
Nasrallah’ın açıklamalarında dikkati çeken nokta, “ABD ve İsrail’e karşı olan her devlet, örgüt, kuruluş vesairenin yanında olacaklarına” dair vurgudur. Bu tavır, içinde yaşadığımız konjonktürün ve bölgenin gereği olan bir strateji gibi görülebilir. ABD ve İsrail’in dünyadaki kötülüklerin ciddi bir yüzdesinin kaynağı olduğu gerçeği karşısında, bunlara karşı bir siyasi ve askeri çizgi oluşturmak makuldür. Fakat hem hayat hem de dünya çok girifttir ve tek çizgiyle, tek tavırla, yaşamak kabil değildir. ABD ve İsrail’e düşman olmak, başka kötülük kaynağı olmadığı düşüncesine savurursa, “ideolojik renk körlüğü” meydana gelir. Net bir şekilde biliyoruz ki, “kötülük” tarihte de günümüzde de hem sayı olarak hem de çeşit olarak çok fazladır. Hakikatin tekliğine karşılık, batılın, kötülüğün sayısı çoktur, çeşidi çoktur, tezahürü çoktur, ambalajı çoktur. Kötülük kaynaklarından birine kilitlenmek, başka kötülük kaynaklarına körleşmek, zihni evren ve akıl terkibi için marazi bir durumdur.
Diyalektik işleyiş, felsefi metottur ve “hakikat” mefhumunu reddeden, serazat ve serseri zihni akış mecrasıdır. Felsefenin tez, antitez, sentez yürüyüşü, hakikat kutbuna bağlı olmayan, hakikatin olmadığını düşünen, dolayısıyla da hakikat arayışını değil sadece değişmeyi öngören bir düşünce akışıdır. Bu sebeple antitez, yani aksülamel (reaksiyoner) düşünce hareketi, batının, batı felsefesinin ürünüdür. Kötülüklerden birine (ne kadar büyük olursa olsun) karşı olmak, insanı, hakikatin yanında ve emrinde kılmaya kafi değil. İslam İrfan Müktesebatında böyle bir ize rastlanmaz.
Gerçekten de rastlanmaz mı? Eğer Şia yaklaşımı İslam İrfan Müktesebatı içinde kabul edilmezse rastlanmaz, aksine Şia o müktesebatın içindeyse İslam tarihinde büyük bir aksülamel düşünce akışı mevcuttur.
*
Şia, özü itibariyle aksülamel (reaksiyoner) bir harekettir. Müminlerin Emiri Hz. Ali (RA) ile Hz. Muaviye arasındaki ihtilaf ve çatışmadan hareketle taraf tutmuş, Ehl-i Beytin ikinci babası olan Hz. Ali taraftarlığını kendine “münhasır” kılmış, vakanın gerçekleştiği tarihteki cepheleşmeler bir tarafa, daha sonraki asırlarda karşı tarafı tutan ve Hz. Ali’ye “haksız” diyen bir tane mümin bile olmamasına rağmen, kendini ümmetin dışına savurmuş ve tüm ümmete karşı tavır almıştır. Ehl-i Sünnetin, Hz. Ali ile Hz. Muaviye arasındaki ihtilafı, Cenab-ı Allah Azze ve Celle ile Habibi Fahr-i Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize “havale” eden hassasiyetine savaş açmış, sadece bu hassasiyetinden dolayı ümmetin ana gövdesine yapmadığı hakaret bırakmamıştır. Sadece bu hassasiyetten dolayıdır çünkü ümmetin içinde milyonlarca Ali ismini bulursunuz ama Muaviye ismi varsa eğer istisna denecek kadar azdır, Yezid ismi ise hiç yoktur. Yani ümmet, sessiz sedasız, ruhi bağını Hz. Ali ile kurmuş, tarafını hassas ve sessiz şekilde ilan etmiş olmasına rağmen, Şia, Müslümanlar arasında ihtilaf ve fitne çıkarmayı maksat edinmiş gibi, küllenip kaybolacak bir hadiseyi sürekli gündemde tutmuş, kanatmış, Müslümanlar arasında husumet kaynağı olarak kullanmıştır.
Hz. Hüseyin (RA) Efendimizin büyük kıyamında, zamanın bedbahtları bir tarafa, tüm ümmet o güneşin tarafını tutmuş, Yezid’e lanetler okumuş fakat Şia, inat tavrını sürdürmüş, tüm Ehl-i Sünneti Yezid taraftarı ilan etmek gibi “ağır ve iğrenç” bir iftira ve hakarette bulunmuş, kendi mevziini bu iftira üzerine kurmuş ve tahkim etmiştir. Bütün bunların sebebi, Şia’nın aksülamel (reaksiyoner) bir hareket olmasıdır.
Mutlak karşı olduğunuz varlığı, düşünceyi, hareketi, mecburen “mutlak kötü” olarak kabul etmek zorunda kalırsınız. Şia, tarihinde sadece Yezid’e karşı Hz. Hüseyin’in tarafını tutarken isabet kaydetmiş, oradaki haklılığını kullanmıştır. Ehl-i Sünnetin de aynı tarafta olmasını hiç umursamamış, tüm varlığını Ehl-i Sünnete (İslam’ın sahih anlayışına) “karşı” olmakla ifade etmiştir. Mutlak karşıtlığı, Ehl-i Sünneti “mutlak kötü” olarak tarif etmesini zaruri kılmıştır. Kendi mevziini savunmak için tüm ümmete iftira etmekten imtina etmeyen bir anlayışa sahiptir.
*
Tatbikattan nazariyat çıkmaz, nazariyatın tatbikatı olur. Tatbikattan nazariyat çıkarmak, felsefi anlayış ve düşünüşe mahsustur. İslam, hakikatin ta kendisidir, ne ise odur. Herhangi bir hadise (tatbik ve amel) ayrışacak kadar ihtilaf sebebi olamaz. Bir hadisede kimin yanlış, kimin doğru yaptığı üzerinden dini anlayış oluşturulur mu, din bu şekilde anlaşılır mı? İslam orta yerde dururken, bir ihtilafta, çatışmada, tarafların haklı veya haksız olmasından yeni bir din inşa edilir mi?
Hz. Ali (RA) yüzde yüz haklı, Hz. Muaviye yüzde yüz haksız olsa veya muhal farz tersi olsa, İslam değişir mi? İslam ortada tüm kaynaklarıyla durmuyor mu? Tatbikatta (pratikte) çıkan ihtilaf, farklı dini anlayışların kaynağı olabilir mi? Ve İslam, ihtilafları bir an önce telafi etmek, yaralarını sarmak, izlerini silmek için emir vermiyor mu, tavsiyede bulunmuyor mu?
Tatbikattaki ihtilaflardan, yanlışlardan, hatalardan “ayrı” bir anlayış üretmek için çabalarsanız, bunu İslam’a rağmen yapmak zorunda kalırsınız. Bu sebeple Şia, ihtilaftan beslenen, ihtilaftan fikir üreten, bu sebeple de dini tahrif eden bir cereyandır. Pratikten ürettiği inat, mevziini savunma refleksiyle genişlemiş, bir avuç sahabeden başka tüm sahabeye de iftira etmeye kadar varmış, daha da ileri gitmiş, Hz. Aişe (RA) validemize kadar iftira, hakaret ve küfürlere uzanmıştır. Calib-i dikkattir ki, Osmanlı ile İran arasındaki tüm anlaşma metinlerinde bir madde mutlaka vardır, “Hz. Aişe validemize ve sahabe efendilerimize hakaret, küfür, iftira edilmesi yasaklanacak, engellenecek”. Tüm Müslümanlar kendilerine şu soruyu sorsun; “Hz. Aişe validemize küfretmek, Müslümanlar için savaş sebebi midir değil midir?”. Savaş açmak, savaşı tahrik etmek, Sünni-Şii çatışmasına sebep olmak gibi bir niyetimiz yok, fakat meselenin ne çapta olduğu bilinmelidir.
*
İslam’ın ana gövdesinden ayrılan, kendine başka bir yol çizen Şia, bu hareketini Ehl-i Beyt’e isnat etmek gafletine düşmüştür. Oysa Şia, Ehl-i Beyt’i ortadan kaldıran siyasi bir harekettir. Yaptığımız tespitin, Şia’nın ve Şia sempatizanlarının ezberlerine aykırı olduğunu biliyoruz ama hakikat tam olarak budur, bakın bunu nasıl gerçekleştirmiştir?
Şia, Ehl-i Beyt silsilesini, 12. İmama kadar takip eder ve sahiplenir. 12. İmamın kayıp olduğunu, o zuhur ettiğinde imametinin devam edeceğini söylemekte, böyle inanmaktadır. Gaybubet düşüncesinin sıhhatini tartışmak yerine, daha sağlam bir hususa işaret edelim. Şia, 12. İmamın gaibliği ve onun beklenmesi düşüncesi (onlar için inanç konusu) üzerinden Ehl-i Beyt silsilesini bitirmiş, 12. İmamda silsileyi kesintiye uğratmış, onu beklemek bahanesiyle o “altın silsilenin” bu gün yaşayan altın şahsiyetlerini gündeminden çıkarmıştır. Kısacası 12. İmamın gaib olduğu düşüncesiyle Ehl-i Beyti, tarihi ve muhayyel bir nesep bağı haline getirmiş, yaşamayan ve devam etmeyen bir “kıymet” olarak işaretlemiştir. İnançlarında, anlayışlarında ve hayatlarında, 12. İmamdan sonra Ehl-i Beyt yoktur, yaşayan altın silsilenin mensupları da onlar için bir kıymet ifade etmez.
Altın silsilenin yaşayan mensuplarının Şia için kıymet ifade etmediğini iddia etmek, izahsız şekilde olmaz. İzahı şu; 12. İmamdan sonra Şia toplumunun sorumluluğunu taşıyan merciin adı, “velayet-i fakih”tir. Velayet-i Fakih mercii, 12. İmam zuhur edene kadar Şia toplumu üzerinde, imamların salahiyetini kullanmayı devralmıştır. Neden 12. İmamdan sonra Şia toplumunun üzerindeki salahiyetlerin altın silsileye mensup şahsiyetler tarafından üstlenilmediğini, buna neden izin verilmediğini Şia açıklamaz. Çünkü onlar için Ehl-i Beyt, 12. İmamda biten bir nesep bağıdır, nesebin devam ettiğini tabii ki bilirler ama 12. İmamdan sonra salahiyet konusunda Ehl-i Beyti hiçbir şekilde dikkate almazlar.
12. İmamla bitirilen tarihi süreç, imamların yerine “ruhban sınıfı” ihdas edilerek devam etmiştir. “Velayet-i Fakih” mercii ve düşüncesi, ruhban sınıfının tüm unsurlarını ihtiva eder.
Velayet-i Fakih inanç ve düşüncesi, Şia tarihinde, Ehl-i Beyti tasfiye etmek, onları “tarihi kıymetler” haline getirmek, yaşamadıkları için de sınırsız şekilde istismar etmelerine imkan hazırlamaktan ibarettir. Yanı başında yaşayan Ehl-i Beyt mensubunun ne düşündüğünü ve ne dediğini umursamayan Şia, o altın silsileyi istismar etmediğini iddia edemez, bu iddiada bulunduğunda, akıl sağlığı yerinde olan herhangi bir insanı ikna etmesi imkansızdır.
Osmanlıda kurulan Nakibül Eşraf teşkilatı, Ehl-i Beyt teşkilatıdır ve teşkilatın reisi de, Sadrazam ve Şeyhülislam ile aynı seviyede teşrifat (protokole) mevkiine sahiptir ve Osmanlı medeniyet inşasında merkezi bir makam ve kıymete maliktir. Şia’da bırakın böyle bir teşkilatı, komşusu Ehl-i Beyt mensubu olan bir şahsiyetin sözü, Velayet-i Fakih mensubunun sözünün binde biri kadar kıymetli değildir.
Asırlardan beri ve bugün Şia inancının merkez karargahı olan “Velayet-i Fakih” mercii, Yezid’den sonra Ehl-i Beyte karşı gerçekleştirilen en büyük ikinci darbedir. Tesiri de Yezid’in etkisinden daha derin ve daha uzun olmuştur, çünkü hala devam etmektedir. Kendini ümmetin içinde kabul eden (ediyorlarsa) bir kısım Müslümanın hayatından Ehl-i Beyti söküp atmış, o altın silsileyi “tarihi” bir vaka haline getirmiştir.
*
Aksülamel (reaksiyoner) hareketler, üretici değil tüketicidir, yapıcı değil yıkıcıdır. Şia, İslam’ın aksülamel hareketidir ve karşısında mevzilendiği bünye de, İslam’ın ana gövdesidir, Ehl-i Sünnettir. Ehl-i Sünnetin yaptığı her şeye karşıdır, güç elde ettiğinde yıkmıştır. O kadar ki, Osmanlı ordusu her bahar Avrupa’ya sefer hazırlığına başladığında, İran ordusu da Osmanlı topraklarını yağmalamak üzere sefer hazırlığına başlar, asırlarca böyle devam etmiştir.
Ehl-i Sünnet İslam’ın hareket kazanmış halidir, aksülamel (reaksiyon) değil, bizzat ameldir (aksiyondur), bu sebeple imal eder, inşa eder, tanzim eder. Şia tam aksine Ehl-i Sünnetin aksülamelidir, bu sebeple tüketicidir, yıkıcıdır, bozucudur. İslam tarihindeki tüm medeniyetler, Ehl-i Sünnetin sahih ve derin anlayışının eseridir. İlim, irfan, tefekkür havzalarında misilsiz bir müktesebat sahibidir, Şia ise küfretmekle, hakaret etmekle, iftira etmekle, yıkmakla meşguldür. On dört asırlık İslam tarihinde, bir tane bile medeniyet inşa edememiş, bir tane ilmi keşifte bulunamamış, bir tane medeniyet müessesesi kuramamıştır. Hem Müslümanlara bir katkısı olmamış hem de insanlığa bir katkıda bulunmamıştır. İslam’ın (Ehl-i Sünnetin) ürettikleriyle kavga eden, onların zıddı olarak onlardan beslenen bir parazittir. Tek maksat ve fonksiyonu, fitne kaynağı olmasıdır.
Bir anlayışın, bir hareketin, bir yolun, bir tarzın on dört asırda bir şey üretememiş olması izahsız bir durumdur. İnsan tabiatına aykırıdır, batıl da olsa bu kadar sürede dünyada neler üretilmiştir. Düşünün ki batı dünyası bile bu sürede nerelere geldi. Gerçekten insan kendi haline bırakılsa, batıl yollara sapsa bile bir şeyler üretebiliyor, batı dünyasını felsefesi, kültürü, hayat tarzı gibi noktalardan tenkit etmek mümkün ve lazım ama bir elektriği bulmuş olması, insan aklının en serazat halinde bile neler yapabildiğini göstermez mi? Bir anlayışın, on dört asırda bir şey üretmemesi için, mensubu olduğu insanları özel bir eğitimden geçirmesi ve zapt altında tutması gerekiyor. Şia’nın inşa ettiği akıl terkibi, asla üretmeye ayarlı değil, asla doğru düşünmeye ayarlı değil, asla Müslümanlara yardım etmeye ayarlı değil, asla insanlığa hizmet etmeye ayarlı değil, sadece yıkmaya ayarlıdır.
*
Mesele, bu günün dünyasındaki konjonktürel savruluşlar değil, mesele Şia’nın ürettiği akıl terkibinde mahfuz. Şia aklı, asla doğru düşünce faaliyetini gerçekleştirebilecek bir bünyeye sahip değil. Bir insan hata yapar, bir müessese hata yapar, bir devlet hata yapar, bir alim de hata yapar, bir fikir adamı da hata yapar, bunlardan bahsetmiyoruz. Hata tabii bir haldir, mesela bu noktada kalsa, hata olduğunu söyler geçeriz. Mesele anlayışta, mesele akıl terkibinde, mesele hassasiyet yığınağında düğümleniyor. Şia’nın anlayışı sahih İslam’ın dışında, akıl bünyesi yanlış düşünme faaliyetine ayarlı şekilde terkip edilmiş, hassasiyet yığınağı ise Müslümanlara karşı yapılmıştır. Bunların iç alemlerinde sıhhatli bir duygu akışı, sıhhatli bir tefekkür faaliyeti gerçekleşmez. Gerçekleşme imkan ve ihtimali olsaydı, on dört asırlık tarihinde, milyonlarca alimi olan bir cereyan kendini düzeltirdi. O kadar yanlış ayarlı bir akıl terkibidir ki, on dört asırlık tarihinde yaşamış olan milyonlarca alimi bile bu kadar açık bir yanlışı görmemiş, inanılır gibi değil.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir