SİLSİLENİN EHEMMİYETİ VE VÜCUBİYETİ

SİLSİLENİN EHEMMİYETİ VE VÜCUBİYETİ
Moğol istilasındaki askeri ve siyasi hezimetimiz, ilim, tasavvuf ve tefekkür havzalarında hezimete dönüşmediği için atlatmak kolay oldu. İkinci hezimetimiz ise içinde bulunduğumuz çağda (son birkaç asırda) meydana geldi ki, bu çok daha girift ve kaotiktir, hezimetin çapı her sahaya sirayet etmesiyle ölçülmelidir.
İslam’ı anlamanın silsilesi ve usulü belliydi. Birinci hezimetimizde bu silsile ve usul muhafaza edilebildiği için dayandık ve atlattık. İkinci hezimetimizdeki en ağır hasar, silsile ve usulün bozulması ve inkıtaa uğramasıydı, ki sonunda bunların ihtiyaç olduğu bile unutuldu.
Sürekli usulden bahsediyoruz ama en az onun kadar mühim olan diğer husus silsiledir. Aslında silsile usule dahildir ama usul meselesindeki hassasiyet zafiyeti, silsileyi de ayrı bir bahis halinde dikkatlere sunmayı ihtiyaç haline getirdi.
Kaynak silsilesi, Kur’an-ı Kerim, Hadis-i Şerif, Sünnet-i Seniyye, Sahabe içtihatları ve tatbikatları, ulemanın içtihat ve tatbikatları şeklinde bir zincire tabidir. Kaynakların kıymet derecelerini gösteren bu silsile, idrak faaliyeti için aşağıdan yukarıya doğru bir seyir takip eder. Ulema, sahabe, Sünnet, Hadis, Vahiy…
İdrak faaliyetini baştan başlatmak isteyenler için usul, hangi mevzuu çalışacaksa o mevzu ile doğrudan ve dolaylı şekilde alakası olan tüm Ayet-i Kerimeleri toplamak, sonra o mevzuu ile ilgili tüm Hadis-i Şerifleri toplamak, keza o mevzudaki tüm Ayet-i Kerimeler ile ilgili Risalet izahlarını (Hadis-i Şerifleri) toplamak, sonra o mevzuu ile ilgili tüm Risalet tatbikatlarını (Sünnet-i Seniyyeyi) toplamak, sonra o mevzuu ile ilgili tüm sahabe içtihat ve tatbikatlarını toplamak, sonra ulemanın içtihatlarını toplamak gerekir. Tamamı cem edildiğinde, meselenin kaynak ihtiyacı karşılanmış, artık onları ilgili mevzuu da terkip etmeye sıra gelmiştir. Bunu yapmak için İslam’ın yekununun anlaşılmış, ilgili mevzuun da bu yekun içindeki yeri tespit edilmiş olmalıdır. Bundan sonradır ki meselenin anlaşılması için çalışmaya başlanabilir. Anlama faaliyetinde de “usul” ilimlerinin takibi lüzumu açıktır. Tabii ki bundan ibaret değil, sadece mana mimarisinin ana sütunlarını ifade babından bir hülasa yaptık.
Kur’an-ı Kerimi, diğer kaynaklara ihtiyaç duymadan anlama çabası batıldır, neticesizdir. Mealcilerin yaptığı gibi hafifmeşreplikler bir tarafa, Arap lisanına yüksek seviyede vakıf olanların bile Kur’an-ı Kerimi, diğer kaynaklardan müstakil olarak anlama teşebbüsü yanlıştır.
*
Kur’an-ı Kerimi, Hadis-i Şeriflerden müstakil olarak anlama teşebbüsü ve bu yolla anlaşılacağı iddiası, Risalet’e ihtiyaç duymamaktır. Kur’an-ı Kerim’in bizzat kendilerine indiği Hz. Resul-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin beyan ve tatbikatlarından müstakil olarak anlama iddiası, O’nun kadar anlayabileceği inancından kaynaklanır. Kur’an-ı Kerim’i, O’na ihtiyaç duymadan, en az O’nun kadar anlama iddiası, (haşa) O’nu makamından indirip, o makama kendisini yerleştirmektir. Bu bir Risalet iddiasıdır.
Yalnız Kur’an-ı Kerim’in kafi olduğunu söyleyenler, mealinden veya asli lisanından olsun, yalnızca onu okuyanlar, Hadis-i Şerifleri ve Sünnet-i Seniyyeyi hangi sebeple olursa olsun (en yaygını uydurma hadis bahanesidir) ortadan kaldırmaya çalışanlar, niyet olarak Risalet iddiasında bulunmasa bile, tavırlarının Risalet iddiası olduğunu anlamayanlardır.
Kur’an-ı Kerim’de, Risalet’in istikametini tayin babındaki Ayet-i Kerimeleri (mesela Ümmü Mektum hadisesini), “Risalet’in bile hata yaptığı” şeklinde anlayan ahmaklar, kendilerinin yapacağı hatayı tashih etmek için vahiy gelmeyeceğini bildikleri halde, Risalet müessesesini, o müessesenin tüm beyan, tatbikat ve hikmetlerini bertaraf ederek, doğrudan ve yalnızca Kur’an-ı Kerim okumayı sahih İslam anlayışı diye ilan ettiler. İnsanlığın ufku olan Hz. Resul-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizden daha iyi veya en azından O’nun kadar iyi anlayacakları vehminin, şeytanın, kalp ve zihinlerine, akıl ve idraklerine en derin nüfuzu olduğunu farketmediler.
*
Asr-ı Saadet, bir cihetiyle İslam’ın gayrimüslimlere tebliği, başka bir cihetiyle de Müslümanların tedrisat devridir. Sadece tebliğ şeklinde anlayanlar, tedrisat boyutunu farketmeyen veya ehemmiyet vermeyenler, sahabenin içtihat ve tatbikatlarını da umursamıyor.
Sahabe, müderrisi Risalet olan bir talebe ve cemiyet kadrosudur. Sahabe aynı zamanda iman, ihlas ve hassasiyet bahsinde zirvedir. Sahabedeki şahsiyet terkiplerini umursamamak, önemsememek illetine tutulanlar, en azından müderrislerinin müessiriyetini kabul etmek durumunda değiller mi?
Sahabe içtihatlarını ve tatbikatını umursamayanlar, İslam’ı anlama silsilesinden onları çıkaranlar, tabiri caizse, müderrisi Allah Azze ve Celle olan Risaletin, sahabe üzerindeki müderrisliğini kabul etmeyen veya hafife alanlardır. Hz. Resul-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin Risaletina ait herhangi bir hususiyeti inkar, O’nun Risaletini inkardır. Herkes başını ellerinin arasına alsın ve düşünsün, O’nun müderrisliği Risaletine ait midir değil midir?
Cumhuriyet Türkiye’sinin pozitif bilim temelli eğitim-öğretiminden geçen Müslüman nesiller, muhatap oldukları öğretmenlerini ne kadar kanıksamış olmalılar ki, Hz. Resul-i Ekrem Sallallahu Aleyhi Vesellem Efendimizin müderrisliğini umursamaz hale geldiler. Müderrisi Risalet olan sahabe kadrosu, öğretmeni (müderris değil) sıradan biri olan mevcut nesiller tarafından reddediliyor. Bunu nasıl anlamak gerekir? Mevcut öğretmen ve eğitim-öğretim müesseselerinin fecaatinden dolayı müderris-tedrisat-talebe anlayışlarından sıyrılmak ve serazat düşünmek illetine mi duçar oldular? Yoksa pozitif bilim temelli eğitim-öğretim faaliyetinden derinliğine etkilendiler de başka bir (mesela İslam tedrisat anlayışı) tedrisat usulünü umursamaz hale mi geldiler? Her neyse…
Sahabe kadrosu, yıllarca Risalet’in tedrisatından geçti, tatbikatının failleri veya şahitleri oldu, Vahyin bir kısmı bizzat onların anlayış ve yaşayışlarını düzeltmek için indi. Bu kadar yakın olmak, bu kadar yoğun bir tedrisattan geçmek onlara hiçbir şey kazandırmamış mıdır? Risalet’in müderrisliğinin reddi, İslam’ı anlama imkanını ortadan kaldırmaz mı?
*
Silsile bahsinde en kolay feda edilen ulema oldu. Sahabeyi ve Risalet’i ihmal edenler ve yok sayanlar için ulema kolay lokmaydı(!) Alimlerden daha iyi, daha derin, daha doğru anlayacağını o kadar kolay söylemeye başladı ki bazıları, “elli-altmış yıllık tedrisat hayatına ne gerek var, İslam, birkaç haftada okunabilir ve anlaşılabilir” noktasına bir çırpıda gelindi.
Muhalfarz, bir deha çıktı, İmam-ı Azam Hazretlerinden çok daha derin bir anlayışa ulaştı. Ne yapması gerekir? Birçok zaviyeden mühim olan bu soru, hususen silsile, usul ve vahdet bahislerini ihtiva ediyor. Dikkat edilmesi gereken nokta, daha derin anlamaktan önce, kadim anlayışın doğru olup olmadığıdır. Misalimizdeki deha, İmam-ı Azam Hazretlerinin anlayışının doğru olduğunu gördüğünde, anlayışın çerçevesini ve ümmetin vahdetini muhafaza etmek mesuliyetinde değil midir? Daha keskin bir anlayışa sahip olmak, mevcut müktesebatı derinleştirmek ve zenginleştirmek için kullanılmalı değil midir? Böyle biri, kadimden beri sürekli beslenerek gelen doğru müktesebatı hangi sebeple reddeder. Bu reddiyenin “nefs” kaynaklı olmasından başka bir izahı yapılabilir mi? Kadim müktesebatı reddedenlerin “orta zeka” ve sıfır İslami tedrisat müktesebatı olduğu görülüyor. Tarihte, derin idrak sahiplerinin hiçbirisi, çerçeveyi kırmamış, usulü yıkmamış, silsileyi koparmamıştır. Müktesebattan haberi olmayan orta zekalılar, her şeyi tarumar ediyor.
Herkesin kendi istediği gibi anlaması, kelle sayısınca anlayış ortaya çıkarır ki, buna “fikir veya anlayış bedeviliği” denir. Ümmet olabilmenin ve ümmet kalabilmenin birinci şartı, “anlayış birliği” değil midir?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir