ŞİMDİ DE RASİM ÖZDENÖREN

ŞİMDİ DE RASİM ÖZDENÖREN
İslam Medeniyetinin tarihte ilk defa başka bir coğrafyada uç vermeden çökmesi, Müslümanları çok ağır şekilde etkiledi. İslam’a muhatap olmak, İslam ile münasebet kurmak, İslam’a teslim olmak, İslam’ı kalp ve zihin evrenine tüm safiyetiyle taşımak, kalbi ve zihni evreni baştan sona İslam ile inşa etmek, kalbi ve zihni evrendeki unsur, mecra, hamle, malzeme, merkez gibi her şeyi İslam’dan hareket eden ve İslam’a yönelen bir bünye ve muhtevaya kavuşturmak sanki artık imkansız hale geldi. Anlayış ayarı bir türlü tutturulamaz oldu, bir türlü İslami hassasiyet kuşanılamaz oldu. Nasıl oluyorsa Müslüman fikir adamları bir şekilde savruluyor, bir konuda savruluyor, bir açıdan savruluyor, bir seviyede savruluyor.
Şimdi de Rasim Özdenören… Yeni Şafak gazetesindeki köşesinde, 09.12.2012 tarih, “Cibilliyet labirenti” başlıklı yazısıyla gözümüze çarptı.
Özdenören, iyi bir konu tespit etmiş, tetkik ettiği konu aktüel ve mühim. Konu seçimindeki isabet takdire şayan… Konu, insanların mesuliyet üstlenmekten kaçınması, mesuliyetsizliği ahlak edinmesi, hesap vermeye yanaşmaması gibi bir muhtevaya temas ediyor ki zamanımızın ağır ve yaygın hastalıklarından biri.
Lakin Özdenören’in konuyu işleme şekli ve anlama seviyesi tam bir facia…
Önce Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizden bir misal vermiş, akabinde de Abraham Lincoln’den misalle devam etmiş. Önce kendinden dinleyelim:
“Allahın Resulü (sav) başlangıçta kendisinin muhalefet ettiği bir savaşın açılmasına karar verdiğinde (Uhut Savaşı) savaşın sonucu tam da Müslümanların lehine tecelli etmiş gibi durmamasına rağmen bu savaşın sonucundan kimseyi sorumlu tutmamıştır. Üstelik de savaş esnasında baştaki talimatına uyulmamasına rağmen… Savaşın akıbetini bütün sonuçlarıyla üstlenme erdemini göstermiş, sorumluluğu tek başına üstlenmiştir. Kimsenin hatasını yüzüne vurarak sorumluluktan kaçınma zaafını göstermemiştir. Komutan oydu. Şöyle veya böyle madem savaşın açılmasının nihai karar mercii kendisiydi, öyleyse onun sonucuna katlanmak da kendisine düşerdi. Öyle yaptı. Kimseyi kınamadı. Kimsenin hatasını yüzüne vurmadı.
Bu bir karakter meselesidir.
Başkan Abraham Lincoln, Amerikan iç savaşı sırasında, bir muharebe esnasında çekilmekte olan Lee’nin ordularına son ve kesin bir darbe indirerek bu savaşı bitirmek istiyordu. Kendi emrindeki General Meade’e bu hususta, başkomutan sıfatıyla talimatını verdi ve çekilmekte olan kuvvetleri takip etmesini emretti. Talimatnamesine bir de dostluk mesajı ekledi. Bu mesajda şunları söylüyordu: ‘Gönderdiğim mesaj bir vesika değerinde değildir. Teşebbüsünüzü başarırsanız, bunu ifşa etmenize gerek yoktur. Fakat başarısızlıkla karşılaşırsanız ondan yararlanabilirsiniz. Demek ki, başarı gösterirseniz bu işin şerefi size ait olacaktır. Aksi takdirde bütün mesuliyeti ben üstleniyorum.’
İşte, gene sağlam bir karakter örneği…”
İki misal de aynı mevzua dair. Yazının bu kompozisyonuna bakarak Müslümanlar iki misali de ölçü kaynağı alabilirler mi? Bu kompozisyona bakıldığında, hadiseler ve hadiselerin failleri aynı seviyede görünmüyor mu? Her ikisinden de aynı üslup ile bahsetmek, aynı neticeleri çıkarmak, Yusuf Kaplan’ın ifadesiyle “nerede durduğunu” bilmemek, bilememek değil mi? İki misali de anlattıktan sonra meseleyi aynı kaynağa, karakter meselesine bağlamak, (haşa) ikisini de muadil kaynak haline getirmiyor mu?
Hassasiyet dediğimizde neyi kastettiğimizi anlatamıyor olmalıyız. Bir Müslüman, İslami metinlerle başka metinlere “aynı şekilde” bakabilir mi? Herhangi bir gayrimüslimle Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam efendimize aynı gözle bakabilir mi? Bakarsa İslami hassasiyetin anlamı nedir o zaman?
Bazılarının, “bu kadar da büyütme” dediklerini duyar gibiyim. Rasim Özdenören, “Efendimizle Lincoln’ü aynı kefede tutmaz, abartma” diye itiraz edenler haklı, Özdenören tabii ki bunu yapmaz. Özdenören, tanınmış biri, imanıyla tanınmış, İslam’ıyla tanınmış biri, tabii ki bunu yapmaz, yapmıyor da zaten. İkisini bir kefede tutmak Allah muhafaza çok tehlikelidir, Özdenören’in böyle bir şey yaptığını söylememiz mümkün değil. Anlatmak istediğimiz konu da tam bu noktada ortaya çıkıyor. Böyle ucube işler yapmayacağına inandığımız insanların bu türden “ayarsızlıkları” yani “hassasiyetsizlikleri” yani “dikkatsizlikleri” garip kaçıyor. Hassasiyet dediğimiz mevzuu da zaten bu…
Mesele bundan mı ibaret? Hayır… Daha vahim olanı “muhteva”da mahfuz… Rasim Özdenören’in, Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin Uhud gazası ile ilgili tavrını anlatırken, meseleyi “karakter” noktasına bağlaması. O tavrının kaynağını karakter olarak işaretlemesi, karakter sahibi olanların o tavra sahip olacağını kabul etmesi. Meseleyi açalım…
Özdenören’in “karakter” kelimesiyle neyi kastettiğini bilmiyorum, farklı manalar yüklüyor olabilir. Farklı manalar yüklediği ihtimalini, aynı kelimelerden (mefhumlardan) farklı manalar anlıyor olma ihtimalini açık tutmak için kayda geçiyorum. Böylece Özdenören’in beyanını anlamamış olma ihtimalimiz masada dursun. Bu durum, “dil”in bozulması, Müslüman mütefekkirlerin kadim dilimize uzak düşmesi veya yeni bir dil oluşturamamasıyla ilgili problemin misalidir aynı zamanda.
Karakter kelimesi günümüzde umumiyetle mizaç karşılığı kullanılıyor. Mizaç, ruhi hususiyetler olması bakımından “kesbi” değil, aksine insanın “vehbi” tabiat özellikleri toplamıdır. İnsanların doğuştan sahip oldukları mizaç hususiyetleri vardır, bu hususiyetlerin içinde müspet ve menfi olmak üzere iki zıt liste bulunur. Hiçbir insanın mizaç hususiyetlerinin tamamı, “müspet hususiyetlerden” müteşekkil değildir. Zaten bir insanın mizaç hususiyetleri sadece müspet olanlardan meydana gelirse, günah işleme iktidarı fevkalade azalır, neredeyse sıfıra yaklaşır. Çünkü tabii olarak “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” olana meyleder, onlardan zevk alır, aksi istikametler olan “yanlış”, “çirkin”, “kötü” ve “zararlı” olana meyletmeyeceği gibi onlardan zevk de almaz aksine ikrah eder. Bu sebeple “mizaç hususiyetleri” aynı zamanda insanın imtihan edilmesini temin eder. Müspet ve menfi hususiyetlere malik, tabiaten “güzel”den de “çirkin”den de zevk alacak bir ruhi altyapıya sahip olduğu için “doğru” ile “yanlış”, “güzel” ile “çirkin”, “iyi” ile “kötü”, “faydalı” ile “zararlı” arasında tercih yapması gerekir, irade sahibi olması gerekir, aklını kullanması gerekir.
Birbirine zıt iki hususiyet deposuna sahip olan mizaç, insanın tabii halidir. Mizacına muvafık yaşayan insan, hiçbir tercihte bulunmamış, iradesini kullanmamış, aklına ihtiyaç duymamış demektir. Menfi mizaç hususiyetlerinin şerrinden kurtulmak için, “ahlak” kesbedilir. Ahlak, müspet mizaç hususiyetlerini muhafaza, menfi mizaç hususiyetlerini de zapt altına alır. Mizaç ile ahlakı harmanladığımızda ortaya çıkan ise şahsiyettir. Kesbi olan ile vehbi olanın “doğru kıvamını” bulmak, “doğru muvazenesini” kurmak gerekir ki şahsiyet ortaya çıkabilsin.
İslam ıstılahında mizaca “vehbi ahlak”, ahlaka ise “kesbi ahlak” denmiştir. Mizaç, müspet hususiyetleriyle “ihsan”dır, menfi hususiyetleriyle de “imtihan”… İnsana düşen, kesbi ahlakı kazanarak vehbi ahlakının müspet hususiyetlerini güçlendirmek, menfi hususiyetlerini de zayıflatmak veya tezahürüne mani olmaktır.
Şimdi…
Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin mizaç hususiyetleri toplamı, sadece müspet hususiyetlerden teşekkül etmiştir. Asla menfi mizaç hususiyeti yoktur. Üstelik, müspet mizaç hususiyetleri de “olması gerektiği” kadardır, bu sebeple mizaç terkibi, en mütekamil kıvama sahiptir. Çünkü O, imtihandan azadedir, çünkü O, imtihanın müntehasında ulaşılması murad edilen noktaya yani Miraç’a bu dünyadayken vasıl olmuştur, o çapta bir ihsana nail olmuştur. Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin mizaç terkibi, aynı zamanda O’nun Risalet’inin delilidir. Çünkü öyle bir mizaç terkibi imtihana manidir, O, imtihandan azade tutulduğu için (ve başka birçok hikmetle) o mükemmellikte bir mizaç ile taçlandırılmıştır.
Fahri Kainat Aleyhissatü Vesselam Efendimizin herhangi bir beyanını veya faaliyetini mizaç ile izah etmek, aynı zamanda Risalet’i ile izah etmektir. Çünkü mizacı, Risalet mizacıdır ve Risalet’inin delilidir. Herhangi bir beyanını veya fiilini, Risalet’inden tecrit etmek ve “insani” cihetine atıf yaparak izah etmek, Rasim Özdenören’in yaptığı gibi herhangi bir insan ile aynı seviyede görülmesine sebep olur. Bu yaklaşım, “Risalet tasavvurumuzu” imha eder. Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin mizacını, herhangi bir Müslüman’ın mizacı ile mukayese etmek bile kabil değildir. O’nun mizacı, vahyin kendisine inebileceği bir kalbi ve ruhi evren inşasının altyapısıdır, bunun mukayesesi mi olur?
Söz yine bitmedi her zamanki gibi… Lakin çok uzatmak da mevzuun anlaşılmasına değil perdelenmesine sebep oluyor.

NOT: Tenkit yazıları yazmaya ara vermiştim, yazmamak için çaba sarfediyorum. Lakin iman insanı haline bırakmıyor, görmezden gelmek hassasiyeti aşındırıyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir