SİSTEMİN İDEOLOJİK SINIRLARI

Yeni bir devlet kurmak ile yeni bir siyasi sistem kurmak arasında, önemli ve temel farklar vardır. Yeni bir siyasi sistem kurulduğu ve devletin devam ettiği kabul edildiğinde, Türk Devletinin, siyasi değişim alanının genişliği ortaya çıkar. Yeni bir devletin kurulduğu kabul edilirse, Türk Devletinin siyasi değişim alan ve imkânlarının dar olduğu ve kırılgan bir bünyeye sahip olduğu anlaşılır.

Yeni bir siyasi sistem kurulmuş olması; siyasi değişim imkânlarının genişliği ile beraber, siyasal yapının esnekliğinin kabul edildiği ve devletin “ebed-müddet” devam edeceği anlamına gelir. Doğrusu bu anlayış Türk Milleti için “ebedi” devlet sahibi olacağı anlamında bir teminat olarak anlaşılabilir.

Yeni bir devlet kurulmuş olması; siyasal değişim imkânlarının dar, siyasi bünyenin kırılgan olduğu, dolayısıyla değişimlerin, “yıkılış ve kuruluş” anlamında kavranacağı ve devletin “ebed-müddet” devam edemeyeceği şeklinde bir anlayışı doğurur. Bu durumda vurgu, devlete değil millete yapılmış olur ve Türk Milletinin “ebed-müddet” yaşaması gerektiği anlayışına yöneltir.

Bir ülkede siyasi sistemin değişim imkân ve araçlarının, yıkılış ve kuruluş biçiminde, başka bir ifadeyle “ihtilal” şeklinde anlaşılması ve başka yol ve kanalların bulunmaması, hayatın karşısında ve zamanın kıskacında değişmesi kaçınılmaz olan siyasi sistemlerin, önce baskıcı bir yapıya kavuşmasını ve daha sonra yıkılmasını zorunlu kılar.

Toplum ya kendini değiştirmeden yaşamak zorundadır veya kendisi değişirken yaşadığı siyasi sistemi de değiştirmek zorundadır. Aksi takdirde ya toplum statik bir yapıya kavuşacak ve kendini hayatın karşısında savunmasız bulacak ya da siyasi sistem statikleşecek ve baskıya dönüşecektir.

*

Siyasi sistem değişim ve gelişim metotlarını tespit ve tercih etmelidir. Tercih ve tespitler hukuki çerçevede ve usulde olmalı ve bilinebilir, kullanılabilir kılınmalıdır. Sistem kendini değiştirecek, dönüştürecek ve geliştirecek usulleri belirlemezse, yıkılış ve çöküşten başka alternatif bırakmamış olur.

Milletin bekasını ve devletin devamını esas alan (ama sadece bunu esas alan) anlayış, yıkılış ve çöküş gibi vahim sonuçları olan bir değişme yolunu alternatifsiz bırakamaz. Hiçbir ideoloji, felsefe, siyasi sistem veya başka türlü bir düşünce disiplini milletin bekasını anlayışının merkezine oturtmaktan imtina edemez. Öyleyse, milletin siyasi sistemi değiştirme ve geliştirme yöntemlerini belirlememek veya kabul etmemek gibi anlaşılmaz bir tavır içinde olamaz.

Siyasi sistem halkın talepleri doğrultusunda değişim imkân ve usullerini müesseseleştirmemişse, diktatoryal bir nitelik kazanır.

*

Siyasi sistem (hukuk sistemi değil) lügatini yazarken, ülke sınırları içinde “düşman” tanımlaması yapmaz. Ülke sınırları içinde düşman tanımlaması siyasi sistemin lügat ve literatürüne girerse, o ülkede sadece siyasi sistem vardır ve kesinlikle hukuk sistemi yoktur. Siyasi sistem tek gerçeklik (değer) veya son gerçeklik haline gelirse o ülkede yönetimin oligarşik bir yapıya bürünmesi kaçınılmaz olur. Oligarşik yapılanmanın tabi neticesi olarak; Siyasi sistem ideolojik kurallardan müteşekkil ve bununla sınırlı kalarak, hukukun üstüne çıkarılır ve siyaset hukuka hâkim olur. Oligarşik imtiyaz ve totaliter hâkimiyet, hukuk tanımadığı gibi aynı zamanda ahlaksızdır. Çünkü imtiyaz, ahlaksızlık (ve tabi ki hukuksuzluk) yapabilme imkânıdır.

*

Hukuk sistemi lügatini yazarken “düşman” tanımlaması hiç yapamaz. Hukuk “suçlu” tanımlaması yapar. Hukuk “düşman” tanımlaması yapmaya başladığında mahiyetini kaybeder ve hukuk olmaktan çıkar. Siyaset disiplini kendini hukuk olarak topluma arz eder ve bir büyük cinayet işlenir. Hukuk düşman tanımlaması yapmakla “kullanılabilir” bir silaha dönüşür. Hukuk kullanılabilir bir alet olmamalıdır. Hukuk sadece hâkimler tarafından “uygulanması gereken” bir kurallar bütünüdür ve hukuk olmasının birinci şartı, ilgili her insana eşit uygulanabilir olmasıdır.

*

Mevzuat hazırlanırken milletin “gerçeklikleri” merkez alınmalıdır. Hayatın yaşanabilmesi ve devamının sağlanması için gereken şartların neler olduğunun hala tartışıldığı ülkemizde, vicdan sahibi olmakla ideoloji sahibi olmak arasında kıvranan insanlar asil bir tavır sergilemenin dirayetine sahip olamıyor daha önemlisi bu ikilem karşısında takınılacak tavrın asalet-rezalet tercihi olduğunu anlamıyorlar.

*

Seküler mantık özünde skolâstik düşüncenin karşısında yer almakla, değişmez tek gerçekliğin “değişme” olduğunu kavrayan bir yaklaşım sergiler. Seküler mantıkla yola çıkıp “değişmezler” belirlemek, laikliği dinin karşısında “başka bir din” olarak görmek ve sunmak tavrını geliştirir. Laiklik din haline getirildiğinde hayat alanı alabildiğine daraltılır ve temel iddiası olan özgürlükle ilgisi kalmaz.

*

Seküler kavrayışta hukukun kaynağı eğer halk değilse, kaçınılmaz olarak ideolojidir. Türkiye’de halkın yasama kaynağı olmak gibi bir imkân ve yetkisi olmadığına göre hukukun kaynağı ideolojidir. Kaynağı ideoloji olan hukuk disiplininden bahsedildiğinde laiklik siyasi-felsefi bir anlam ifade eder ve bunu hiçbir şekilde hukuki bir kavram olarak nitelendirmek mümkün olmaz.

*

Türkiye’de siyasi sistemin aksiyon ortaya koyamaması ve kendini tanımlama iktidarına sahip olamaması kaçınılmaz biçimde reaksiyoner bir yaklaşım geliştirmiştir. Sistem, nelere karşı olduğunu ve nelerin yasak kılındığını ortaya koymakta ve fakat kendinin ne olduğunu veya olmak istediğini beyan etmekten entelektüel anlamda aciz kalmaktadır.

“Muasır medeniyet seviyesi” gibi anlamsız ve açıklamasız bir şablonu kullanan sistem yıllarca gözü kör ve kulağı sağır aydınlar tarafından infaz timleri gibi savunulmuş ve korunmuştur. Muasır medeniyet seviyesinden kastedilenin Avrupalılaşmak (yirminci asırda Amerikanlaşmak olarak da anlaşılabilir) olduğunu zaman zaman açıkça beyan etmekten imtina etse de, bunu kastettiği ve fakat yirmibirinci asırda artık Asya’nın da (en azından bazı ülkelerinin) gelişmişlik seviyesinin “muasır” olduğu tescil edildiğine göre “muasır medeniyet seviyesinin” anlamının ne olduğunun açıkça beyan edilmesi zamanının geldiği anlaşılmalıdır.

Sistem kendini tanımlama çabalarına girdiği Anayasa dâhil tüm hukuk metinlerinde hiçbir kıstas kullanmamakta ve sürekli “muasır medeniyet seviyesi” gibi bir ölçülendirme kullanmaktadır. Bu ölçülendirmenin aslında bir “ölçü” olmadığı bilindiği ve tanımlamasının da yapılamadığı için, sürekli ne olmadığını veya nelere karşı olduğunu beyan etme ihtiyacı duymakta ve “karşı oluşlarını” uzun uzun anlatmakta bununla beraber nelerin “muasır” olmadığını da resmi olarak tespit etmek durumunda kalmaktadır.

Bilim ve kültürün tayin ve tespit etmesi gereken muasır medeniyet kavramını kanunla ikame etmiş tek ülke olmak bahtiyarlığı! bize ait olsa gerek. Hukuk sisteminin tamamını tercüme eden ve ahlak sistemi ile ilgili hiçbir çaba göstermeyen sistem, skolâstik mantıktan tevarüs eden bilim veya bilimin alanına giren konularda dahi hükümleri kendisi veren bir siyaset ve hukuk anlayışını ülkeye nakletmiş bulunmaktadır.

*

Türkiye’de sistemin ne olduğunu yazmak mümkün değildir. Ancak ne olmadığını ve nelere karşı olduğunu başka bir ifadeyle sınırlarının neler olduğunu yazmak mümkündür.

Sistem kendini açıklayamamak zafiyetinden kaynaklanan panikle karşı oluşlarını uzun uzun açıklamak ihtiyacı içinde kıvranırken sağlıklı bir değerlendirme yapmaktan uzak olduğunun farkında değil. Sağlıklı bir değerlendirme yapamadığı için “karşı oluşlarını” veya “sınırlarını” tespit ederken milletin tanımlanmasında kullanılabilecek en anlamlı ve fonksiyonel unsur olan “Müslüman” lığını tanımlama unsuru değil, tasfiye konusu olarak “karşı oluş” listesinin birinci sırasına koymaktan imtina etmemektedir.

Sistemin ideolojik sınırlarını belirlemeye çalışırken karşılaşılan üç temel başlık göze çarpıyor. Bunlar önem sırasına göre; İslam, Milliyetçilik (Kürt milliyetçiliği ağırlıklı) ve sosyalizmdir.

İslam, batı veya batılılaşma tandanslı bir devrimin kaçınılmaz karşı oluşu olarak ortaya çıkarken sistemin varoluşunu temelde İslam’a karşı oluşunda gerçekleştirdiğini görmemek mümkün değil. Kadim Yunan, eski Roma ve Hıristiyanlık sentezinden ortaya çıkan ve son iki asırdır sekülerleşen batı medeniyetinin İslam ile ilgili tarihi bir problemi olduğu ve kendini gerçekleştirmek için İslam’ı yok etmek zaruretini ruhi derinliklerinde hissetmesinin refleksini anlamak mümkün. Batılılaşma macerası, batının genlerine işlemiş bu şifreyi bilerek veya bilmeyerek ithal etmiştir.

Sosyalizm ise batının ürettiği ve yirminci asrın ikinci yarısında Avrupa’nın siyasi, içtimai ve iktisadi nizamının kurucu unsurlarından biri haline geldiğinin bilinmesine karşılık sistemin batılılaşma macerasında sosyalizme karşı aldığı ağır tavır batılılaşma ideali içinde açıklanabilir değil.

Avrupalılaşmak bir oranda sosyalizme de ulaşmak veya bulaşmak anlamına gelmiyorsa eğer, sistemin batılılaşma stratejisi batının değerlerinin kritik edilerek alınmasını ve tüm esaslarının alınmasını reddeden bir tavır belirlemek durumunda olduğunu göstermektedir. Fakat durum böyle değildir ve batılı değerlere karşı bir süzgeç kullanmak iradesi hiçbir zaman olmamıştır. Ne var ki, işçilerin iktidar olması ülkedeki oligarşik yapıyı ve buna ayarlı olarak “imtiyazları” ortadan kaldıracağı için bir “medeniyet süzgeci” değil ama “iktidar süzgecinin” kullanıldığını tespit etmek gerekiyor.

“Milli Devlet” ifadesini bazen tanım bazen de bir tabir olarak kullanan sistem; batılı anlamda “milli devlet”e vurgu yapmakta ve fakat bunun iç politikada karşılığının bir akım ile ortaya çıkmasına tahammül edememekte ve “Atatürkçü milliyetçilik” belirlemesini yapmaktadır. Böylece oligarşik yapı milliyetçilik anlayışını tekelinde tutmanın mekanizmasını oluşturmakta ve Türk milliyetçiliğini kendi dışında kullanabilecek bir siyasal akımın önünü kesmektedir.

Milli devlet tabirini (tanım olarak kullanmasa bile) kullanan bir devletin milliyetçiliği sınır olarak koymasındaki anlamsızlık sistemi bu konuda utangaç bir tavır içine sokmuş ve fakat oligarşik yapı imtiyazlarına son verecek bir milliyetçi siyasal cereyanın gerçekleşme riskini de göze alamadığından “Atatürkçü milliyetçilik” belirlemesiyle bu konuyu sistemin özüne raptetmiştir.

Ülkücü hareketin, devletin milli devlet tabirinden kastettiği şeyin kendi anladıkları milliyetçilik olmadığını anlamaları 12 Eylül döneminde milleti koruma kaygısının ürettiği aksiyonun, kendine karşı korudukları siyasal akım ile aynı kategoride muamele görmelerine kadar sürdü.

Türk Milliyetçiliğinin Atatürk milliyetçiliği ile çerçevelenmiş olması halinde dahi bir aksiyon olarak ortaya konulmuş olması, Türkiye’nin nüfus yapısında bir Kürt Milliyetçiliğini tetikleyeceğinin anlaşılamadığını düşünmek saflık olur. Kürt Milliyetçiliği riskini, İslam riskine tercih eden oligarşik sistem Kürtleri bölgelerinde ve köylerinde yaşadıkları ve kendi imtiyazlarını tehdit etmedikleri sürece vatandaş olarak ve kerhen kabul etme tavrına girmiştir.

Sistem üç ideolojik sınırı içinde en büyük önemi İslam’a vermiştir. İslam’ı ideolojik sınır olarak gördükten sonra verdiği önem anlaşılabilir bir durumdur. Zira diğer iki sınıra göre İslam çok daha fazla bir anlam ifade etmektedir.

İslam sınırını çelik duvarlarla ören sistem, her bahsi geçtiğinde hayatın din kurallarına göre düzenlenmemesi gerektiğini ve çağımızda bunun zaten imkansız olduğunu beyan ederken, beyanlarının aksine biliyor ki; devlet ve cemiyet alanında hukuk ve ahlak teklifi, varlık, insan ve hayat (topluca söylemek gerekirse medeniyet) alanlarında ontoloji ve epistemoloji teklifi olan, diğerlerine göre tek alternatif İslam’dır.

İslam, sistemin boşaltacağı tüm alanları doldurabilecek ve dolayısıyla özünü değiştirebilecek bir fikir kudretine sahip olduğu, buna karşılık sosyalizm ve milliyetçilik (Kürt milliyetçiliği hariç) siyasal akımlarının neticede sistem ile entegre olabileceği ve özünü dönüştürmeden sistemi muhafaza edebileceği bilindiği için karşı oluşun devasa surları bu cephede yükselmiştir.

*

Türkiye Cumhuriyeti ideolojik bir rejim özelliği taşır ama ideolojisi yoktur. İdeolojik çapta bir fikri örgüyü hiçbir zaman arkasına almamıştır.

Bu sebeple “ahlak” üretememiş ve teklif edememiştir.

Share Button

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir