İSLAM BİRLİĞİNİN SİVİL ALTYAPISI-1-TOPLUMUN MİLLETLERARASI PROJEKSİYONU

SİVİL TOPLUMUN MİLLETLERARASI PROJEKSİYONU
İslam ülkelerinin birbirleriyle aralarındaki münasebetleri ihtiyaçların çok altında… Mevcut münasebetlerin kahir ekseriyeti de ticari sektörde toplanmış durumda. Birbirleriyle münasebetlerinin, maksadı para olan, para kazanmak olan ticari sektörde yoğunlaşması Müslümanlar için büyük ayıp. Birbirimizi sadece ticari “partner” olarak görmek, hem seviyesizliğin hem de anlayışsızlığın ifadesidir. Hızlı şekilde bu girdaptan kurtulmalıyız. Tabii ki ticaret yapacağız, ticari alandaki münasebetlerimiz bile ihtiyaçlarımıza nispetle çok düşük seviyede seyrediyor.
Müşterek dine mensup olmak, müşterek bir kültür ve hayat anlayışına sahip olmaktır. Suni siyasi sınırlar, farklı kültür üretmeyi ve farklı hayat tarzları oluşturmayı gerektirmez. Uzun dönem diktatörler tarafından zapt altında tutulan İslam ülkeleri, hızla bu zincirlerden kurtulmaya başlamışken, kültür ve hayat altyapısını birlikte örmek için fikir ve teşebbüs zenginliğine ulaşmalıdır. Yoğun bir şekilde müşterek çalışma ve hayat alanları üretmeli, birbirimizle derin bir etkileşime girmeli, İslam medeniyeti inşasını tarihte olduğu gibi belli bir coğrafyayla sınırlandırmaksızın, bir sütununu Cakarta’ya dikerken, diğerini Saraybosna’ya dikmeliyiz. Bir sütunu hicaza (Mekke ve Medine’ye) dikerken, diğerini Kudüs’e dikmeliyiz. Birini Kaşgar’a, diğerini Hartum’a dikmeliyiz.
*
Hükümet dışı kuruluşların bu çerçevede yapacağı çok iş var. Sivil toplum kuruluşları, projeksiyonlarını yeniden gözden geçirmeli, yeni ufuklar oluşturmalı, yeni müesseseler geliştirmeli, yeni teşebbüslerde bulunmalı. Sivil toplum kuruluşlarının yapacakları işi hükümetler yapamaz, zaten hükümetlere bırakılmamalı, sivil toplum kuruluşları kendi inisiyatiflerine sahip çıkmalıdır.
Seçime dayalı siyasi sistemlerde hükümetlerin değişmesi, bazı ülkelerde çoğunlukla, bazı ülkelerde nispeten siyasetlerin değişmesi manasına gelebiliyor. İslam ülkelerinin birlikte yapabileceği işlerin ciddi bir kısmı, değişmesi muhtemel hükümetlerin tercih ve iradelerine bırakılamaz. Kesintisiz devam etmesi gereken işler, kesintisiz inşa ve idare edilecek müesseseler, ihmale gelmeyecek hedefler var, bunların akıbeti seçim sandığına mahkum edilemez.
Seçime dayalı olmayan siyasi rejimlerdeki hükümetlerin istikrarı daha güçlü değil. Özellikle kralların ve diktatörlerin olduğu ülkelerdeki hükümetlerin siyasetleri ve siyasi istikrarları, diktatörlerin “denge politikalarıyla” günlük olarak bile değişebilmektedir. Netice olarak seçimli veya seçimsiz siyasi rejimlere havale edilemeyecek kadar önemli işlerimiz var.
Sivil toplum, dernek ve vakıf gibi “hasredilmiş” kuruluşlar oluşturuyor. Bu kuruluşların her biri bir hedefe kilitlenmiş olarak inşa ediliyor ve varlığını devam ettirebildiği müddetçe de o hedefe ulaşmak için gayret sarfediyor. Özellikle vakıflarda, malvarlıklarının vakfedildikleri maksadın değiştirilemediği düşünülürse, hükümetlerden daha sıhhatli hedefler edinilmesi, daha istikrarlı faaliyetler yürütmesi mümkün.
Sivil toplum kuruluşlarının ciddiyetsizliğinden bahsedilebilir tabii ki. Gerçekten İslam dünyası, yirminci asırda diktatörlüklerle idare edilmesinden dolayı olmalı, ciddi, istikrarlı, hedefine kilitlenmiş, mukavemet gücü yüksek sivil toplum kuruluşlarını inşa edemedi. Bunun ciddi bir problem olduğu açık. Mesele bu noktadan da tartışılabilir ve tartışılmalıdır da. Fakat unutmamak gerekir ki, İslam ülkelerinde, yirminci asırda üretilen devlet tecrübesi, sivil teşekküllerin ürettiği tecrübeden daha kötü ve işe yaramaz durumda. Her İslam ülkesinde, o ülkede kurulan devletten daha derin tarihe sahip fikir hareketleri, siyasi hareketler, sivil toplum kuruluşları var. Bunların hepsi içinde oldukları ülkenin siyasi gücü tarafından zaman zaman dağıtılmış, zaman zaman imha edilme noktasına getirilmiş, zaman zaman yozlaştırılmak için üzerlerinde müthiş oyunlar oynanmıştır. Fakat bütün bunlara rağmen bir şekilde direnmişler, bazen yeraltına inmişler, bazen resmi kuruluşlarla zuhur etmişler, en nihayetinde o ülkedeki siyasi rejimden daha fazla tecrübe üretmişlerdir. Bu gün için tecrübe müktesebatlarından gerektiği kadar faydalanamıyor olmaları, tecrübe müktesebatlarının siyasi rejimlerin tecrübe müktesebatlarından daha az veya daha kıymetsiz olduğunu göstermez.
Türkiye’de Akparti’nin, Mısır’da İhvan’ın iktidara gelmiş olması, Müslümanların içinde yaşadıkları siyasi rejimin ürettiği tecrübe müktesebatından daha zengin bir tecrübe birikimine sahip olduğunu göstermez mi? Hem Türkiye’de hem de Mısır’da bugünkü noktaya gelmek için kaç defa ve kaç çeşit teşebbüste bulunulduğu malum. Birçok yol tecrübe edildikten, birçok yolun çıkmaz sokak olduğu anlaşıldıktan, birçok yolda tükendikten sonra elde edilen tecrübeden en iyi faydalanan kadrolar, hedefe ulaşmaya başladılar. Evet, ulaştıkları hedefler, nihai hedef değil ama bu gün için ulaştıkları menzilleri küçümsemek hakbilirlik değil.
Mısır, Tunus, Yemen ve Türkiye’de elde edilen ve yakında daha başka ülkelerde elde edilecek olan başarılar, aslında sivil toplumun zaferidir. Akparti ve İhvan’ın siyasi başarısının arkasındaki tecrübe müktesebatının kahir ekseriyeti, siyasi tecrübe değil aksine sivil tecrübelerdir. Çünkü Müslümanlar, bu ülkelerde, yakın zamana kadar siyaset bile yapamıyordu fakat sivil toplum çok yaygın ve derin bir çalışma içindeydi.
Bugün bazı ülkelerde elde edilen siyasi başarılar, sivil toplumun kıymetini azaltmaz aksine kıymetlerini ve onlara olan ihtiyacı artırır. Ortalama bir asırlık sivil toplum tecrübesi bu günkü siyasi başarıların temelini oluşturdu, artık sivil toplum yeni projeksiyonlar da oluşturma safhasına geldi. Bir asırdır mevcut siyasi rejimlerin baskı ve zulmü altında çalışan sivil toplum, şimdi mevcut siyasi rejim ve iktidarların desteği ile daha ileri adımlar atmakla mesuldür.
*
Bugün itibariyle Türkiye’den görülen manzara nedir? Arap-İslam ülkelerinin Türkiye’deki son otuz yıllık yatırımı, bankacılık ve sair ticari teşekküllerle sınırlı. Türkiye’nin İslam ülkelerindeki yatırımları ise daha ziyade “yardım”, “eğitim” ve “iş dünyası” çeşitliliğine sahip. İşin doğrusu, kimde ne varsa, diğer ülkeler onu götürüyor. Türkiye’nin dünyaya açılan en büyük koridoru, “yardım” ve “eğitim” alanında yoğunlaşıyor. Bu iki alanda, Türkiye’deki merkezler, İslam ülkelerinde efsanevi bir başarı kazandılar. Son yıllarda iktisadi teşebbüslerdeki ortaklık çabaları da dikkate değer.
Her üç alandaki başarılar, Türkiye’de Akparti hükümetinden önce başlayan, ciddi mesafe alan teşebbüslerdi. Akparti hükümetleri ile ivme kazandılar. Bu tecrübe, devrim süreçlerini tamamlamış ülkelerde aynen tekrarlanacaktır.
İslam ülkeleri yeni bir döneme giriyor, bu dönemin eşiğinde sivil toplum kuruluşlarının yeni projeksiyonlar oluşturma zamanı geldi.
*
İHH’nın yardım alanında mütehassıs hale gelmesi, Fethullah Hoca cemaatinin eğitim alanında mesafe alması, MÜSİAD’ın iş dünyasını derleyip toparlama çabası tabii bir işbölümü halinde gelişiyor. Bu saydıklarımızın birbiriyle münasebetlerinin ihtiyaçları karşılayacak yoğunluğa sahip olmadığı malum. Farklı alanlarda çalışıyor olsalar bile birbiriyle rekabet içinde oldukları da malum. Ama artık mesele rekabetten çıkarılmalı ve işbirliğine dönüştürülmelidir. Zaman bu zaman, an bu andır.
Sivil toplumun yurtdışı misyonlarının müşterek hareket etmesi, birbiriyle dayanışma içinde olması, en azından dökümantasyon havuzu oluşturmaları gerekiyor. İşbirliklerinin yolları, yeni şekil ve usulleri geliştirilmeli. Yurtiçindeki farklılıklarını korumalarında bir beis de yok fakat yurtdışında belli seviyede bir işbirliği yapılması şart.
Nasıl?
İlk yapılacak olan müşterek bir veri bankası (dökümantayon merkezi) kurulmasıdır. Her kuruluşun elindeki bilgilerin tek havuzda biriktirilmesi, her ülke hakkında raporlar hazırlanması, her türlü yurtdışı teşebbüsler ve faaliyetler için bilgilerin işlenmesi gibi… Müşterek veri bankası tabii ki teferruatlı bir kuruluştur ve çalışmaları da öyledir. Birkaç hususa temas ederek meselenin ehemmiyetini vurgulamak istiyoruz.
Mesela tüm İslam ülkelerinde müşterek bir dergi yayıncılığı yapılabilir. Her ülkedeki fikir ve ilim adamlarını aynı havzada toplamak, fikir ve bilgi üretimini aynı mecraya dökmek, ülkelerin birbiriyle etkileşimini temin etmek, problemlere müştereken çözüm aramak gibi hedeflere yönelen bir müşterek dergi, birçok meseleyi çözecek bir hamle olur.
Müşterek çalışma ve işbirliği alanları veri bankası ve dergiden ibaret değil. Bunlar, ufuk açmak için birer misal, bunlardan başka sayısız fikir ve proje hazırlanması mümkün. Esas mesele, müşterek çalışma iradesi, müşterek çalışabilme ahlakı, müşterek hedef edinebilme anlayışıdır. Bunlar var mı?
Bunlar var mı? İşin özü bu sorunun cevabında…
Türkiye’deki cemaatlerin temel problemlerinden birisi, kullandıkları dil ile ilgili. Kullandıkları dil, gurup dili, cemaat dili, örgüt dili. Gurup dili, “mana hacmi dar” olan dildir. Kullanılan dilin hacmi ne kadar dar ise, hitap alanı, hitap ettiği kitle o kadar küçük kalır. Kullandıkları dile paralel olarak teşkilatlanıyorlar. Yani hem gurup dili kullanıp hem de tüm ümmete seslenemez, tüm ümmeti içine alacak bir organizasyon gerçekleştiremezsiniz. Tüm insanlığa hitap edecek “büyük dil” geliştirmek kimsenin ufkunda görünmüyor, hiç değilse tüm Müslümanlara hitap edecek bir “dil” geliştirmek zamanı değil midir?
İşbirliği yapma konusunda bir çok problemden bahsedilebilir. Fakat işin özünde saklı olan problem (ki bu diğer problemlerin de kaynağıdır) dil meselesidir. Cemaatlerin, gurupların, hareketlerin kullandıkları dilin hacmi, aynı zamanda büyüme ufkunu da gösteriyor. Cemaatlerin bir müddet büyüdükten sonra neden bölündüğünü, sanki bölünmek zorundaymış hissinin neden oluştuğunu araştırmak gerekirse, ilk bakılacak nokta kullandıkları dildir. Dilin hacmi, cemaatlerin hacmini tayin ediyor, büyüme dilin hacmine ulaştığında, mecburen bölünüyorlar çünkü dil ulaşılan büyüklüğü taşımıyor.
Türkiye’de (muhtemelen diğer İslam ülkelerinde de) Müslümanların “dil bahsine” ciddiyetle eğilmeleri, üzerinde çalışmaları gerekiyor. Cemaatlerin bölünme hadiseleri incelendiğinde, satıhtaki sebeplerin altında dil meselesi göze çarpıyor. Bölünme hadiselerinin bir de bu cihetten tetkik edilmesinde azami fayda var.
Ümmet olabilmenin temel şartlarından biri de, kullanılacak dil ile ilgilidir. Kullanılacak dilin hacmi ümmeti içine alacak kadar büyük değilse, niyet olarak ümmet hedefine doğru yürüyor olmanın pratikte fazla bir faydası yok. Zira bir noktada kullanılan dilin “tabii sınırına” ulaşılıyor ve patinaj başlıyor.
Artık anlaşılmalıdır, cemaatler, guruplar, hareketler kullandıkları dilin tabii sınırına vardılar. Kullandıkları dile paralel oluştan teşkilat bünyeleri de tabii sınırlarına ulaştı. Bundan sonra aynı bünye ile büyümeye devam edecek olurlarsa, çatlayacaklar, parçalanacaklar. Dillerini ve teşkilatlanma tarzlarını değiştirmeleri, geliştirmeleri gerekiyor. Değişimin ilk yönü de birbirleriyle işbirliğidir.
*
Herkesin kendi diline ve teşkilat bünyesine mahkum olduğunu biliyoruz. Kendi ürettikleri ufuk tarafından zapt altına alınmış haldeler. Hiçbirinin gözü diğerini görmüyor, muhtemelen de görmeyecek. Peki neden bahsediyoruz, ne yapmaya çalışıyoruz? Birincisi tarihe not düşüyoruz, ikincisi bunun farkına varılmasına, anlaşılmasına katkıda bulunmak istiyoruz, üçüncüsü bu çerçevede bir tefekkür ve kültür oluşması için vesile olmak istiyoruz.
Kamuoyunun böyle bir kültür üretimini başlatması halinde, zaman içinde her guruba tesir edeceğini düşünüyoruz. Sinek sıkletlerin dev yapıları birleştirme teşebbüslerindeki komikliklere düşmek istemiyoruz tabii ki. Lakin tefekkür faaliyeti ve fikir üretimi, büyük yapılara ihtiyaç duymaz, şahıslara bağlı bir hadisedir. Biz de bunu yapmaya çalışıyoruz. Bunun, hem mesuliyet listemizin ilk sıralarında olduğunu görüyoruz hem de imkan alanımızda bulunduğunu biliyoruz.

İSLAM BİRLİĞİNİN SİVİL ALTYAPISI-1-TOPLUMUN MİLLETLERARASI PROJEKSİYONU” hakkında 1 yorum

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir