Siyasi Bir Hikaye

Kahvaltı masasına oturdu. Diğer günlerden farkı olmayan bir gündü. Gazeteye uzandı fakat vazgeçti. Denize, ufka doğru baktı. “Çok güzel bir gün” diye düşündü. On gün kadar önce bir karar almıştı. Gazete okumayacak, haber izlemeyecek ve siyasi tartışmalara girmeyecekti. On günün sonuna doğru, tansiyonunun normalleştiğini, nefes darlığının hafiflediğini görmüştü. Hayatı güzelleşmişti. Hayattan daha fazla zevk almış, tabiatı, denizi başka bir gözle görmeye başlamıştı. “Huzur böyle bir şey galiba” diye düşünüyordu son birkaç gündür. Yaşamak ne kadar güzeldi, haberleri takip etmeyince…
Meyve suyundan bir yudum aldı. Kahvaltıya başlamak için sandalyeye yerleşti şöyle bir… On günlük süre bittiği için, kahvaltıda okuduğu gazetelerin alınmasını istemişti bu gün. Fakat gazete okumadan geçirdiği on günü hatırladıkça eli gazeteye gitmiyordu. Hayatında bu on gün kadar rahat, huzurlu ve hatta mutlu bir zaman dilimi yaşamamıştı. Karısına aşık oluğu gençlik yıllarını düşündü. “O zaman daha mutlu değil miydim?” diye sordu kendine. Aşkın heyecanı daha mutlu yapıyordu belki ama daha huzurlu değil… “İnsan yaşlandıkça, mutluluktan çok huzur arıyor galiba” diye düşündü. Bu düşüncesini filozofik buldu ve kendini kutladı.
Kahvaltıya başladı. Askerlikten kalma alışkanlıkla erken kalkardı. Saat 06.00 sularıydı. Hava daha ısınmamış fakat ısınmaya da başlamıştı. Sabahın serinliği yavaş yavaş geride kalıyordu. Yazın en sevdiği zaman buydu. Havanın hoş halini içine çekerek kahvaltının lezzetine bıraktı kendini…
Kahvaltının ortalarına doğru tekrar gazeteye uzanmak istedi, “Neler oldu acaba bu arada” diye düşünerek… Birinci gazeteyi eline aldığında gördüğü manşet ile irkildi. “Devrim kanunları kaldırılsın” manşeti ve altında şu ibare, “bu komedi bitsin…”. Elini, farkına varmadan ateşe sokmuş da yanmış gibi gazeteden çekti. “Neler oluyor?”… Hürriyet gazetesinde böyle bir manşet, olacak şey değil… “Vakit gazetesine mi baktım yoksa?” diye tereddüt etti. Gazeteye baktı, Hürriyetti. “Nasıl olur?”. Kendini toparladı, kızmamaya, öfkelenmemeye söz verdi ve gazeteyi tekrar eline aldı. Hürriyet gazetesinde bu manşetin ne işi vardı? Sakin olmaya çalışarak okumaya başladı.
Bir dernek, ülkenin tüm il ve ilçelerinde, “şapka iktisası hakkında kanuna” muhalefetten, yani şapka giymemekten devlet erkânının tamamını ve halkı tek tek savcılığa şikayet etmişti. Geçen on gün içinde savcılığa her gün bir milyon şikayet dilekçesi vermişlerdi. İlk birkaç gün umursanmamış fakat birkaç gün geçince hadisenin vahameti anlaşılmıştı. Savcılıklar kilitlenmiş, milyonlarca şikayet dilekçesinin işlemini yapmak mecburiyetinde kalan savcılık makamları bloke olmuştu. On gün içinde on milyon dilekçe sisteme girdiği için, “Ulusal Yargı Ağı Projesi” (UYAP) çökmüştü. Savcılıklar çalışamaz hale gelmişti. Soruşturmaların yapılıp bitirilerek sanıklar hakkında ceza davaları açılmaya başlandığı takdirde ceza mahkemelerinin de bloke olacağı ve çalışamaz hale geleceği konuşuluyordu.
Gazeteyi bıraktı ve arkasına yaslandı. Bir taraftan öfkelenmemek için kendini zapt etmeye çalışıyor ve meseleyi anlamak istiyor fakat diğer taraftan boğazına bir şeyler tıkanıyor ve nefes almakta zorlanıyordu. Bir müddet kendine telkinlerde bulundu. “Bu bir şaka, öfkelenme…”. Derin derin nefes aldı birkaç defa… Kendini kontrol altına aldı. “Hayır, bu kadar kolay, bu kadar ucuz olamaz” diye bir duygu geçti zihninden. Bir şikayet dilekçesinin maliyeti nedir ki? On kuruş bilemedin yirmi kuruş… Devrim kanunları bu kadar kolay şekilde tepelenemezdi. “Hayır hayır” diye bağırmak geçti içinden… Kendini tuttu.
Tekrar gazeteye döndü. Diğer gazetelere de baktı. Aynı haberler, hem de birinci sayfadan ve manşetten… Yorumları, görüşleri, tepkileri merak etti. Gazetelerin iç sayfalarını açtı. Önceleri Kemalistler, cumhuriyetçiler, ulusalcılar, şapka giymeye başlamışlar. Devrim kanunlarını canlandırmak istemişler… Şapkalı fotoğraflar vardı gazetelerde… Fakat çok komik görünüyordu. Otuzlu yıllardan fırlamış fakat yirmi birinci asrın kıyafetinden vazgeçememiş insanların karmaşık kıyafet kompozisyonları çok komikti. Takım elbiseli fakat şapkalı… Kafası ile otuzlu yılların köylü görüntüsünü, boynundan aşağısı ile yirmi birinci asrın konseptini gösteren, hiçbir estetiği olmayan kompozisyonlar çıkmış ortaya… Halk alay etmiş, gericilikle suçlamış… Halkın tepkisiyle Kemalistler de şapka giymeyi bırakmışlar.
Muhafazakar gazetelere göz attı. Onların önceleri “provokasyon” diye karşı çıktıklarını satır aralarından anladı. Fakat işin ciddiyeti ortaya çıktığında, yoğun bir şekilde, “halkın kabul etmediği devrim kanunlarının ilga edilmesi” gerektiği yönünde propagandaya başladıklarını anladı. Kemalistlerin dışındaki herkes, demokrasi ve halk egemenliğine dayanarak, atıl hale gelen devrim kanunlarının kaldırılmasını talep etmeye başlamış. “Zaten” diye düşündü, “ne geldiyse başımıza bu demokrasi yüzünden geldi”.
Kemalistlerin bu kadar kolay vazgeçmelerini anlamıyordu. Halk güldü, alay etti, gerici dedi diye devrim kanunlarından vazgeçilir mi? İslamcılara seksen yıldır güldük, onlarla her ortamda alay ettik ama onlar mevzilerini bir saniye bile bırakmadılar. “Ne diyorlardı onlar, kınayanların kınamasından çekinmeden, gibi bir şeyler diyorlardı”. “Onlar seksen yıl dayandı da biz sekiz gün dayanamayacak mıyız yani?”
Gazeteleri hızlı hızlı karıştırmaya başladı. Hepsinde bu konu vardı. Hadise, hem savcılıkları bloke etmişti hem de medyayı… Gazetelerin hepsi, ittifak etmiş gibi, devrim kanunlarının kaldırılmasını istiyor ve bu komedinin son bulmasını talep ediyorlardı. “On gün içinde böyle bir değişim nasıl olur?” diye düşünüyor, bir türlü anlayamıyordu. Atatürk devrimleri bu kadar zayıf olamazdı. Ulusalcı diye bildiği bir köşe yazarına göz attı. “Devrimlerin sağlamlığı, halkın ona sahip çıkması ile mümkün. Halk sahip çıkmazsa korunması mümkün değil” gibi şeyler yazıyordu. “Bu insanlar nelere katlandılar, nelere direndiler, nelerden vazgeçmek pahasına düşüncelerinden vazgeçmediler, nasıl oluyor da on günde bu hale gelebiliyorlar?”. Göğsü sıkışmaya başlamıştı. Gazeteleri bıraktı, ufka doğru baktı, ufuk birkaç metre ileride görünüyordu. Göğsü sıkıştıkça ufuk daha yakına geliyordu. Kendini bir hücrede gibi hissetmeye başladı. Hapsolmuştu, birkaç metrekarelik bir hücrede sıkışıp kalmıştı. Hücreden kurtulmak istercesine hızlıca ayağa kalktı. Birkaç saniye ne yapacağına karar veremedi. Hızlıca aşağı indi ve sahile doğru koşmaya başladı. Sahile doğru, yani ufka doğru… Ufka doğru koştukça ufuk geriliyor fakat hücre genişlemiyordu. Önünden gerileyen ufuk, arkasından kendini takip ediyor ve hücrenin alanı aynı kalıyordu. Koşarak denize daldı. Sabahın erken saatleri olduğu için plajda kimse yoktu. Su biraz soğuktu. Kendini suyun içine attı ve kafasını daldırdı. On-on beş saniye kadar suyun içinde kaldı. “Bu bir rüya olmalı” diye düşünüyordu suyun içinde, son bir umutla…
Suyun etkisiyle kendini geldi. Denizden çıktı, sahilde, hizmetçinin kendine garip gözlerle baktığını gördü. Sanki deliye bakıyordu. Hizmetçiye ne diyeceğini bilemedi. Yaptığı tam bir delilikti fakat hizmetçi kendinin neler yaşadığını bilemezdi. Hizmetçiye fırça attı. “Ne bakıyorsun aval aval?”. Hızlıca eve girdi ve üzerini değiştirdi. Hizmetçiye, “bana telefonumu getir” diye bağırdı. Hizmetçiye halini izah edememekten dolayı kıvranıyordu. Fakat daha önemli meseleleri vardı. Hizmetçi telefonu getirdi. Balkona çıktı ve telefonu açtı. Açar açmaz telefona arka arkaya mesajlar gelmeye başladı. On gündür telefonunu da kapattığını hatırladı. Mesajlarla zaman kaybetmek istemedi, telefonun hafızasından birini buldu ve aceleyle aradı. Karşıdan “alo” sesi geldiğinde hızlı hızlı konuşmaya başladı.
-Yahu neler oluyor?
Karşıdaki ses, tedirgin, ümitsiz ve bitkindi.
-Sen nerdesin on gündür, bir türlü ulaşamadım.
-Telefonu kapatmıştım, gazeteleri okumuyor, haberleri dinlemiyordum. Tansiyonu mu dengelemek için… Sen boşver beni, niye o dernek yöneticilerini tutuklamıyorlar?
-Sen bu gün baktın gazetelere galiba…
-Evet…
-Adamlar, devrim kanununun uygulanmasını istiyorlar, nasıl tutuklayacaksın, söyler misin?
-Ama bu Atatürk cumhuriyetine karşı bir kalkışma…
-Evet, ama Atatürk devrimlerini uygulayın diye bastırarak yaptıkları bir kalkışma.
-Niyetleri belli ama…
-Sen hala niyet konusunda mısın, anlamıyor musun, bu defa kötü vurulduk.
-Savcılar dilekçeleri kabul etmesin…
-Devrim kanununa aykırı eylemi şikayet eden dilekçeyi mi almasınlar, nasıl olacak bu?
-Ama niyetleri…
-Lütfen şu niyet konusunu kapatır mısın, ha sen yeni haberdar olmuştun değil mi, onu da yaptı bazı savcılar fakat adamlar bu defa da savcıları şikayet ettiler, devrim kanunlarını uygulamıyorlar diye…
-Yapılacak hiçbir şey yok mu yani?
-Bilmiyorum, bulamıyorum, galiba karşı-devrim süreci başladı.
-Sen ne diyorsun ya… Adı bile duyulmamış bir dernek bir avuç insanla ortaya çıkacak ve devrimleri mi ortadan kaldıracak?
-Bu defa öyle görünüyor.
-Fail-i meçhule gömün bunları…
-Her şeyi sana telefonda mı anlatacağım ya… Onun için oluşturulan tim yakalandı.
-Ne olacak şimdi?
-Hiçbir fikrim yok, galiba bu defa devrimler gitti.
Bu son cümleyi duyduğunda göğsü sıkışmaya başladı. Dizleri titredi, telefon elinden düştü. Önce sandalyeye oturdu fakat birkaç saniye sonra sandalyede de tutunamadı ve yere yuvarlandı.
*
Gözlerini açtığında hastane odasında olduğunu fark etti. Uykudan uyanmış gibiydi neden hastane odasında olduğunu anlamadı. Odada kimse yoktu. Hemşire çağırma düğmesine bastı. Beş dakika kadar sonra telaşla içeriye bir hemşire ile bir doktor girdi. Doktor sevinçle hemşireye, “komadan çıktı, bu bir mucize” dedi. Hemşire, “nasıl olur?” der gibi yataktaki adama bakıyordu. Yataktaki adam ise ikisine birden anlamsız gözlerle baktı. “Ne demek bu, komada mıydım ben?”. “Hem de bir yıldır…” dedi doktor, gözleri parlayarak…
Doktor kontrolleri yaptı, “iyisin” diyerek odadan çıktı. Adam, hemşireye, “ne oldu bana?” diye sordu. Hemşire, “beyin kanaması geçirdiniz, koma halinde hastaneye yetiştirdiler, doktorlar komadan çıkacağınıza inanmıyorlardı”.
*
Taburcu olma günü gelmişti. Komadan çıktıktan sonra altı ay hastanede kalmış ve iyileşmişti. Oğlunun yardımıyla hazırlanıyordu. Oğlu bir taraftan eşyalarını topluyor bir taraftan da babasına nasihatler ediyordu. “Baba, sağlığından önemlisi yok, kendine dikkat et, siyaset ile ilgilenme, ülke çok değişti”. Adam bir taraftan toparlanırken, diğer taraftan oğlunun nasihatlerini dinliyor, cevap vermek istiyor, veremiyor, hatta “nasıl değişti, ne kadar değişti” gibi sorular sormak istiyor fakat alacağı cevaplardan korktuğu için soramıyordu. Bir taraftan hastanede kalmak, dışarıdaki değişimi görmemek istiyor, diğer taraftan bir hastane odasında yaşamaya ne kadar tahammül edebileceğini kestiremiyordu. Komadan çıktığı günden beri, gazete okutmamışlar, televizyon izletmemişler ve ülkedeki siyasi gelişmeler ile ilgili hiçbir bilgi vermemişlerdi. Tüm bunları doktor yasaklamıştı.
Toparlanıp odadan çıkarken, “on gün gazete okumadım, gördüklerim karşısında komaya girdim, şimdi bir buçuk yıl gazete okumadım, kesin ölürüm herhalde” diye düşünüyordu. Koridora çıktılar, merdivenin başına vardılar. Adam orada durdu, oğlu ne olduğunu anlamaya çalışırken, babasının elini tuttuğunu ve sıktığını fark etti. Babasına döndü, “ne oluyor?” diye soran gözlerle. Babasının bakışları merdivenden aşağıda bir noktaya kilitlenmiş gibi bakıyordu. Kısık bir sesle oğluna, “burası askeri hastane değil mi?” diye sordu. Oğlu soruyu anlamamış bir ruh haliyle cevap verdi, “Evet, askeri hastane”… Adam diğer eliyle ileriyi işaret etti ve “bu ne öyleyse?” diye bağırmaya başladı. Oğlu, babasının gösterdiği noktaya baktığında, başı örtülü bir hemşirenin merdivenlerden yukarı çıktığını gördü. Babasına cevap verecekti ki, babasının yere yığıldığını fark etti.
*
Adama ne mi oldu? Ölmedi. Psikiyatri kliniğine yatırıldı, hastaneden taburcu olduğu fakat sokağa çıkamadığı gün… Artık hiç gazete okumuyor, çünkü hafıza kaybına uğradı ve okuma yazmayı da unuttu. Çocukluk çağına gitti ve tüm tedavi çabalarına rağmen, hayatı 6-10 yaş aralığında yaşamakta direndi.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir