“SİYASİ FİGÜR” OLARAK ERDOĞAN

NOT: “Ahlak ve İstikamet” dergisi birinci sayıda yayınlanan yazı…

***

Erdoğan, bir kesimin putlaştırdığı, bir kesimin ise şeytanlaştırdığı bir siyasi figür haline geldi. Her iki bakış açısı da ülkedeki siyasetin ve siyasi tefekkürün seviyesizliğini gösterir. Fakat Türkiye’deki siyasi tefekkür ve onun temelindeki saf tefekkür zaten kriz içindedir. Ülkenin tefekkür hayatı, Erdoğan’dan dolayı krize girmiş değildir, tam aksine tefekkür krizi yaşadığımız için Erdoğan bir taraftan putlaştırılmakta diğer taraftan şeytanlaştırılmaktadır.
Türkiye, tefekkür krizine gireli yaklaşık iki asır oldu. İki asırlık tefekkür krizi, yaygınlık cihetindendir, yoksa bu iki asır içinde dünya çapında mütefekkirlerimiz yetişmiş, yaşamış ve mücadele etmiştir. Ne var ki yaygın bir tefekkür krizine yakalanmış olmamız, aynı zamanda büyük mütefekkirlerimizin hak ettikleri alakayı görmelerine engel olmuştur. Ülkenin efkar-ı umumiyesini mütefekkirlerin tayin etmesine mani olan tefekkür krizi, hareket (mesela siyaset) adamlarına hak etmedikleri kadar büyük bir kıymet sağlamıştır. Halk, ilim ve tefekkür ehlini bırakmış, hareket adamlarının peşine düşmüştür. Hareket adamlarına yönelen alaka, İslami mücadele istikametini asli hedefinden saptırmıştır. Erdoğan böyle bir kültür iklimine doğmuş siyasi figürdür.
*
Hayat, en basit tasnifle tefekkür ve tatbikat sahalarından ibarettir. Tefekkür sahası ile tatbikat sahası arasındaki insicam (uygunluk), tefekkür kadroları ile tatbikat (hareket) kadroları arasında doğru ve sıhhatli irtibat kurmakla sağlanır. Bu kadroların birbirine yabancılaşması, birbirinden uzaklaşması, hatta birbirine hasım haline gelmesi, fikriyat ile tatbikat arasındaki irtibatı koparır. Bu ihtimalde fikir kuvvetten mahrum hale gelir ve tesirini kaybeder, kuvvet (mesela iktidar) ilim ve fikirden mahrum hale gelir ve vahşileşir. Tefekkür sahası, tatbikat (mesela siyaset) sahasından daha kıymetli ve daha üstündür, bu sebeple tefekkür kadroları da hareket (ve tatbikat) kadrolarından daha kıymetlidir. Kıymet listesinde üst sırada bulunan, alt sırada bulunana tabi olmaz, alt sırada bulunan üst sırada bulunana tabi olur. Anlaşılacağı üzere hareket-tatbikat kadrosu, tefekkür kadrosuna tabi olmalıdır.
Ülkedeki tefekkür krizi; illiyet, irtibat ve tabiiyet silsilesini kırmış ve ters çevirmiştir. Hareket kadroları tefekkür kadrolarına değil, tefekkür kadroları hareket kadrolarına tabi olmak zorunda bırakılmıştır. Yani tefekkür kadroları, siyasetçilere tabi kılınmaya çalışılmış, siyasetçiler de bundan azgın bir zevk almaya başlamıştır.
Erdoğan, tefekkür adamı değil, hareket adamıdır. Kıymet silsilesinin ters çevrildiği bir kültür ikliminde, iktidar olan, iktidarı da yirmi yıla yakındır devam eden Erdoğan; iktidar olmayı ve iktidarda kalmayı tek ölçü kabul etmiş olmalıdır ki, tefekkür kadrosu ile hareket kadrosu arasındaki temel ölçüleri umursamamıştır. Aslında İslam’ın muhteva ve tatbikat arasındaki irtibatı temin eden temel ölçülerini anladığını gösteren bir işaret de yoktur. Zaten doğru ve derinliğine bir tedrisat sürecinden geçmemiş hareket kadroları, iktidar kuvvetine da sahip olduklarında her şeyin kendine bağlı olduğu vehmini hakikat zannetmeye başlar. Nefs, muktedir olduğunda “haklı” olduğu vehmini üretir ve sahibine hazmettirir, şeytan da yardımcısıdır.
Türkiye’deki mevcut kültürün çocuğu olan Erdoğan’ın, o kültürü aşması ve doğru ölçüler manzumesini idrak etmesi beklenmez. Başka bir ifadeyle, Erdoğan veya başka bir hareket adamının, içine doğduğu kültürün derinlerine kadar inmesi ve oradaki yanlışları teşhis ederek, doğru ölçüleri ikame etmesi kabil değildir. Bu açıdan bakıldığında herhangi bir hareket adamının mazur olduğu kabul edilebilir. Fakat Erdoğan (veya başka bir Müslüman hareket adamı) böyle bir mazerete iltica edemez, zira her Müslüman, İslam ile mesuldür. Mevcut kültür ikliminin ters irtibat haritası, zaten İslami mücadelenin temel gerekçelerinden birisidir, bunu anlamaya zekasının kifayet etmemesi anlaşılabilir ama İslam’ın meseleye nasıl baktığını anlamamak mazeret değildir. Zira İslam, idrak edemediğimiz meselelerde idrak ehline itaat etmemizi emreder.
*
Bir Müslüman, İslami mücadeleyi umursamadığında, neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlamaz, çünkü böyle bir meselesi olmaz. Yaygın olanın “doğru” veya “meşru” olduğu vehmi, idrak ehlinin değil, idraksiz insanların özelliğidir. Mevcut kültürel yapıdaki ters irtibat haritasının meşru ve doğru olduğu vehmini hakikat kabul edenler, hem İslam’ı anlamamış hem de mevcut gerçekliği anlamamıştır.
Erdoğan, cahil iktidar sahiplerinin itaat edilmesi gereken insanlar olduğu vehmini esas almış, iktidar sahibi olduğu için bundan sınırsız bir zevk aldığını açıkça göstermiştir. Erdoğan; ilim, irfan ve tefekkür kadrolarını umursamamakta, onlarla istişare etmemekte, tatbikatlarını onların idrak ve irfanıyla yürütmemektedir. Mesele, birileriyle istişare edip etmediği değil, doğru tefekkür kadrolarıyla istişare etmediğidir.
Bunu nereden ve nasıl biliyoruz?
Aldığı kararlar ve yaptığı tatbikatlar bunu açıkça göstermektedir. Sadece bir misal üzerindeki tahlil bile bunu anlamayı mümkün kılar; İstanbul Sözleşmesi…
İstanbul Sözleşmesi, “sözde namus” ifadesini kullanmaktadır. “Sözde” ifadesi (eki), başına geldiği kelimeyi (veya mefhumu) reddetmek, yok saymak, inkar etmektir. “Sözde namus” ifadesi, “namus” mefhumunun olmadığını, ret ve inkar edildiğini gösterir. Erdoğan, İstanbul Sözleşmesi önüne geldiğinde, bu kadar açık bir ifadenin manasını idrakten aciz olmalıdır. Eğer birileriyle istişare ettiği düşünülüyorsa onların da bu ifadenin manasını idrakten aciz olduğu görülmektedir.
“Sözde namus” ifadesini ihtiva eden milletlerarası sözleşmeyi imzalamak, “namus” mefhumunu ve kıymetini, milletlerarası taahhütle reddettiğini ilan etmektir. Milletlerarası sözleşmeler TBMM tarafından kanunla kabul edildiği için bizzat “kanun” demektir. Öyleyse namus mefhumu, bu ülkede kanunla reddedilmiş yani yasaklanmıştır.
Milletlerarası sözleşme ve kanunla namus mefhumunu reddeden Erdoğan, o metni resmi olarak on yıla yakın bir süre uygulamıştır. Yıllarca Müslüman münevverlerin feveran etmesine rağmen kılını kıpırdatmamış, sözleşmeyi feshetmemiş, ta ki kamuoyu baskısı dayanılmaz hale geldiğinde, oy kaygısıyla feshetmek zorunda kalmıştır.
İstanbul Sözleşmesinin feshedilmesini kahramanlık olarak sunan partizan tetikçilere itibar etmek makul değildir. Zira kanunla namusu yasaklayan Erdoğan, on yıllık tatbikatın hasarının ve zararının hesabını vermiş değildir. Kaldı ki, o sözleşmeye dayanılarak çıkarılmış kanunların hale devam ettiği hatırlanırsa, içtimai hasar ve zarar devam etmektedir. İstanbul Sözleşmesine karşı oluşan kamuoyu tepkisi, ilgili kanunlara karşı oluşana kadar yanlışlar ve zararlar devam edecektir.
İşte siyasi figür olarak Erdoğan budur… Namusu kanunla yasaklayacak kadar İslami ölçüleri umursamayan, sayısız Müslüman münevverin feveranını da dert etmeyen, iktidarını tehdit edecek çapa ulaşan kamuoyu tepkisi oluşana kadar yanlışını devam ettiren siyasi figürün adı Erdoğan’dır.
İstanbul Sözleşmesi meselesinde Erdoğan aldatılmış olabilir mi? Mümkün… Birçok konuda olduğu gibi İstanbul Sözleşmesi meselesinde de aldatılmış olması ihtimali mevcuttur. Fakat namusu kanunla yasaklayacak kadar vahim bir yanlışı aldatılarak yapabilmesi, her konuda aldatılabileceği manasına gelir. Her konuda aldatılabilecek bir siyasi figürün her yaptığı işi savunmak, Müslümanlar için ahmaklık alametidir.
*
Meselenin özü şudur; Erdoğan, kendiliğinden “doğru” olanı yapmanın zihni kifayetine ve teçhizatına sahip birisi değildir. Bir meselede karar alacağı zaman, “İslam bu mevzuda ne diyor?” diye sormayan, iktidar için faydalı mı zararlı mı sorusundan başka bir soruyu da gündemine almayan Erdoğan, Müslümanlar için itimat edilebilir bir siyasi figür değildir. Öyleyse Erdoğan’a karşı nasıl bir tavır takınacağımız meselesini açıkça ortaya koymamız şarttır.
*
Erdoğan, yirmi yıla yakın iktidar süresince İslami taleplerden birkaç tanesini yerine getirmiştir. Başörtüsü, imam hatip okulları gibi meselelerden başka İslami talepleri görmezden gelmiş, yine kamuoyu tepkisi arttığı için Ayasofya’nın açılmasını da sağlamıştır. Neredeyse on yıla bir İslami talep düşecek kadar Müslümanların taleplerini umursamayan Erdoğan, anlaşılan o ki, şahsi iktidarını sürdürmekten başka bir kaygı taşımamaktadır.
İslami talepleri yerine getirmesinin yolu, kamuoyu tepkisi ve oy miktarındaki azalmadır. Bu meselenin açıklığa kavuşması, Erdoğan’a karşı nasıl bir tavır takınmamız gerektiği sorusunun da cevabını vermiştir. İslami taleplerin Erdoğan’a karşı yüksek sesle ifade edilmesi, bunun için kamuoyu tepkisinin oluşturulması ve artırılması… Özet olarak, herhangi bir İslami talebi yerine getirmesi için Erdoğan’a karşı mücadele edilmesi gerekiyor. Yani Erdoğan’a asla kayıtsız-şartsız itaat etmemek, siyasi ve içtimai mücadeleyi kesintisiz devam ettirmek ve İslami talepleri yerine getirmediğinde oy vermemek…
*
Erdoğan, şahsi iktidarını merkeze alan, onun için ne gerekiyorsa yapan bir siyasi figürdür. Kamuoyunu takip ediyor, hangi meselede kimlerin tepkisi fazlaysa onların taleplerini yerine getiriyor. Müslümanlar, Erdoğan’a itimat ettiği için hiçbir konuda talepte bulunmuyor, günü geldiğinde yapacağını düşünüyor ve sınırsız bir sabırla bekliyor. Bu arada Kemalistler, solcular, liberaller ve her çeşit Batıcılar taleplerini yüksek sesle ifade ediyor ve kamuoyu baskısı oluşturuyor, Erdoğan da onların taleplerini yerine getiriyor. Kurduğu siyasi denkleme bakın; Müslümanların itimadını istismar ediyor ve onları bekletiyor ama karşı cenahın istediklerini yapıyor.
Bu çirkin siyasi denklemi gören Müslüman münevverlerin son yıllarda İslami talepleri yüksek sesle dillendirmeye başlamasıyla birlikte İstanbul Sözleşmesinin feshi ve Ayasofya’nın açılması gibi işleri zoraki olarak yaptığı açıkça görülüyor. İslami mücadele ve muhalefet yeniden harekete geçtiği günden beri taleplerimiz karşılanmaya başlandı. Yani Erdoğan’a karşı İslami mücadele ve muhalefet bir mecburiyet haline gelmiştir, mecburiyet haline getiren ise bizzat Erdoğan’ın kendisidir.
Müslümanlar, Erdoğan da dahil olmak üzere siyasetçilere itimat etmemeli, mücadelelerini yürütmeli ve taleplerini en yüksek seviyede dile getirmelidir. Yirmi yıllık iktidar tecrübesi ve yirmi yılda ancak üç-beş İslami talebin yerine getirilmiş olması, neyi nasıl yapacağımız hususunda kafi tecrübeyi üretmiş olmalıdır. Ahmakça itimat yerine açıkça mücadele etmek, netice almanın tek yoludur.
*
Erdoğan, önüne gelenin ikna ettiği, yani aldattığı, bunu da kendinin bizzat itiraf ettiği bir siyasi figürdür. Herhangi bir meselede ikna olmasının temel ölçüsü ise şahsi iktidarıdır. Müslüman münevverler, Erdoğan’ı ikna edecek kadar ona yaklaşmak imkanından da mahrumdur. Bizzat kendinin seçtiği yakın kadrosunun kahir ekseriyeti, İslami talepleri umursayanlardan oluşmamaktadır. Müslümanların Erdoğan’ı ikna etmesinin tek yolu, ona karşı mücadele etmektir, bu yolu alternatifsiz bırakan ise bizzat Erdoğan’ın kendisidir. Kamuoyunda kafi kuvvete ulaşmayan tepkileri ise asla umursamamakta, yoluna devam etmektedir.
*
Erdoğan, kemalist siyasi rejimle hiçbir sıkıntısının olmadığını göstermiştir. Kemalizm meselesinde CHP ile gizli şekilde yarışmaktadır. İslami talepleri kendiliğinden yerine getirmek bir tarafa, kendi tabanını kemalistleştirmek gibi bir süreci başarıyla yürütmektedir. Erdoğan, şahsi iktidarını sürdürmek için bu noktaya savrulabilmiştir. Bu sebeple, CHP’ye karşı mücadelemizin sebepleri aynı zamanda Ak Parti ve Erdoğan’a karşı mücadelemizin sebepleri haline gelmiştir. Mesele parti tabelası değildir, mesele siyasi rejimin temel kimliği ile ilgilidir. Kemalist siyasi rejimi her kim koruma çabasına girerse ona karşı mücadele etmekle mükellefiz. Ak Parti, CHP’lileştiği (kemalistleştiği) oranda kendisine karşı mücadele edilmesi gereken bir siyasi hareket özelliğini kazanmıştır.
MUSTAFA KARAŞAHİN

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir