SORULARA CEVAPLAR-1- ZAMAN MESELESİ-1-

SORULARA CEVAPLAR-1-ZAMAN MESELESİ-1-
SORU
“Devam eden bir “zaman”dan bahsediliyor. İnsan zihni zamanı anlayabilir mi? Zamanın varlığının ve aktığının ispatlanması zamanı durdurarak mı mümkün olur? Yani zaman durdurulabilirse mi zamanın aktığından ya da akmadığından emin olunabilir? Peki zaman durduğunda, durmuş olduğundan, durduğu kanıtlanabilir mi? Duran bir şeyin durması durumu, esasen akan diğer bir şeye olan nispetiyle ölçülmüyor mu? Yoksa zamanın durduğu ancak zamanın aktığı esnada mı kanıtlanabilir? Ancak aktığı esnada kanıtlanabiliyorsa, zamanın durduğundan nasıl bahsedilebilir? Durduğundan bahsedilemeyen bir zamanın aktığından bahsetmek kabil olur mu?
*
CEVAP
Zaman meselesini tezahürlerinde takip ediyorsun. Sorduğun sorular “zaman” bahsinin mahiyetine geçit vermez. Zamanın akıp akmadığı sorusu, zamanı zaptedememenin, dolayısıyla da idrak edememenin neticesi… Aklımız ve idrakimiz fizik gerçekliğe ayarlı olduğu için, zamanı da fiziki varlık ve vakıaların hususiyetleri içinde anlamaya çalışıyoruz. Zamanın “akmasından” bahsettiğimiz anda yani “akma” fiilini kullandığımız anda veya “devam ettiğinden” bahsettiğimiz anda onun fizik evrende, fiziki bir vaka olarak gerçekleştiğini düşünüyoruz demektir. Fiziki varlık veya onun arazı, yani “hareket” gibi… Bu durumda zamanı fizik evrenin bir boyutu olarak anlamaktan başka çare ve yol kalmıyor. Hatırlıyorsun değil mi, zamana maddenin dördüncü boyutu dediklerini… Bu düşünceye savrulmalarının sebebi bu olsa gerek…
Yani şu;
Fizik evrene ayarlı aklımız, metafizik evreni anlama iktidarında değil. Ne var ki, fizik evren, sadece fiziki varlık ve vakıalardan ibaret değil, böyle olsaydı işimiz kolaydı. Metafizik evren ile fizik evren aslında birbirinden müstakil değil, metafizik evren, fizik evrenin kaynağıdır. Fizik evrende her ne gerçekleşiyorsa, metafizik evrenden gelen tesir ile mümkün oluyor. Dolayısıyla fizik evren, “tezahür” evrenidir, netice evrenidir.
Bu cihetten baktığımızda zaman, metafizik evrene ait bir hakikattir. Ne var ki fizik evrende bizzat kendisinin neticesi yoktur, tesirlerinin neticesi mevcuttur. Zaman ile ilgili temel mesele de bu… Anlamakta zorlanmamızın, anlaşılmazlık zırhına bürünmesinin temel sebebi, zamanın “bizzat” tezahürünü görmüyor olmamızdır. Zaman, hiçbir ihtimalde fizik gerçeklik haline gelmeyen bir kıymettir, fizik evrendeki tüm arayışların neticesiz kalması bundandır.
Buraya kadar zamana dair bir şey söyledik mi? Hayır… Sadece “ne olmadığına” dair birkaç kelam ettik. Peki zaman nedir?
İslam irfan müktesebatında ciddi tarifler ve izahlar var, batı felsefi birikiminde ise “cins kafaların” çektiği çilelerin kaotik tezahürlerinden ibaret ibareler mevcut. İslam İrfan müktesebatında zaman ile ilgili “muhkem” ifadeler ve izahlar var, muhkem çünkü telifi tasavvuf mecrasına aittir. Ne var ki İslam İrfan Müktesebatındaki zaman ile ilgili beyanlar doğru anlaşılmaz, zira beyan, muhatap için çok girift, çok müphemdir, muhkem olması, telif sahibi cihetiyledir. İslam irfan müktesebatından veya batı felsefe birikiminden faydalanmak isteyenleri kendi hallerine bırakalım, benim “anlar gibi” olduğumu zannettiğim zaman şu;
*
Varlık üç unsur üzerine bina edilmiştir, varoluş süreci de bu üç unsurun teması ile başlar. Üç unsur bir araya gelmiş, birbiriyle sırrını hala çözemediğimiz şekliyle temasa girmiş ve varoluş süreci başlamıştır. Üç unsur; ruh, zaman, mekandır.
Muhtemelen ruh “ol” emridir. Fizik evren için ruhun “ol” emri olduğu hususunda tereddüt etmek gerekmez, varoluş sürecini başlatan ve bunun neticesinde varlığın zuhurunu mümkün kılan “ol” emridir, fizik varlığın bir ruhu (varoluşunu mümkün kılan esas) olmak gerekirse böyle denebilir. Meselenin daha da giriftleştiği nokta insandır. İnsandaki ruh, diğer varlıklardaki (özellikle diğer canlı varlıklardaki) ruhtan farklıdır, temel farkı ise “baki” olmasıdır.
Meselenin giriftleştiği nokta, insan ruhunun beka hususiyetinin nasıl olduğu ile ilgilidir. Her şey, her an yeniden yaratılmaktadır, varlık, kesintisiz bir varoluş (var ediş) sürecine tabidir. “Kainatın varlık-yokluk ritmi ruh için cari değildir” denirse, yani ruh kainatin yokluk anında da varlığını devam ettiriyorsa, “ol” emri, insanda doğrudan ruha ulaşıyordur. Hal böyle ise, muhtemeldir ki hal şudur; ruh dışında hiçbir varlığın kalmadığı “yokluk deminde”, “kün” emrini ruh müşahede ediyordur. İşte üç unsurun “saf” halinde müşahede edilebileceği vasat, “kün” emrinin verilme anı…
Hiçbir şey yokken zaman nerden çıktı? Bir yerden çıkmadı, zaten o da yok. Muhakkak ki “ol” emri (haşa) kaotik bir muhteva taşımıyor, muhtemeldir ki “ol” emrinin “muhteva nizamı” zamandır. Böyleyse eğer, zaman ilk yaratılan varlıktır ve varoluşun (yaratılışın) muhtevasıdır. Başka bir ifadeyle, “ol” emrindeki muhteva, muhtevanın nizamı olan zaman ile varlığa tevzi ediliyor olmalıdır.
Zaman, varlığın, varoluş sürecindeki nizamıdır. Varlığın nizamı değil, varoluş nizamı… Varlığın, varolmadan önceki mimari planı… Varoluşu başlatan nizami tesir… Varlığın bir boyutu değil aksine varoluşu mümkün kılan “ol” emrinin muhtevasında mahfuz ilahi nizam… Evet, bu manasıyla zaman kaderin ta kendisi… Varlığın varoluşunu mümkün kılan üç unsurun ortasındaki… Ruh ve mekanın ortasında duran, mekana yaptığı tesir ile varlığa vücut kazandırandır. Varlığın bir çeşit muhtevasıdır, zamanı (muhal farz) varlıktan çekip aldığımızda, varlık bir “anda” yok olur.
*
Yukarıdaki çerçeveyi esas aldığımızda (ki bu çerçevenin velayet tarafından teyit edilmesi şart), yaş sıralaması ruh, zaman, mekan şeklinde olmalıdır. Ruh, baki olmak cihetiyle ikisinden de evvel, zaman, “muhteva nizamı” olmakla mekandan evvel, mekan ise neticeyi muhtevaya muvafık şekilde gerçekleştiren imkan alanı olması bakımından sonuncu gibidir. Zaten bu sebeple değil midir ki, ruhun mekan kaydından kurtulması, zaman kaydından kurtulmasından daha kolaydır.
Hal buysa, zaman ruhun dışındadır, ruhun müşahedesi altındadır, işte bu vasatta zaman bilinebilir. Bilinebilir ama anlaşılabilir mi? Bilinebilmesi, ruhun müşahede edebilmesi sebebiyledir. Anlaşılabilmesi için meseleyi o seviyeden alıp, akıl seviyesine kadar indirmek gerekir. Bu ise imkansız, zaman, aklın üstündedir, aynı ruh gibi… Zaman, yukarıda ifade edildiği gibi, varoluş sürecini başlatan kıymetse, akıldan öncedir, zira akıl da varoluş süreciyle gerçekleşir. Varoluş sürecinin nihayetinde zuhur eden varlık, bidayetinde mevcut olanı idrak edemez. Netice, sebebi muhtevidir ama muhit değildir.
Varoluş sürecinin bidayetinde ruh ile zaman müstakildir. Herhangi bir münasebeti mevcut ise bizim için mahfuz bir sırdır. Lakin ruhun zamandan evvel olması cihetiyle, zamanın ruhun tasarrufuna verilmesi, varoluş sürecinin tabiatına yani “Sünnetullah’a” mugayir gibi görünmüyor. Ruhun böyle bir kuvveye sahip olması, o kuvveyi bila kaydı şart kullanabileceği manasına gelmiyor. Zira ruh da “ol” emrine muhataptır fakat ruhun “ol” emrine muhatap olması, beka özelliği dikkate alındığında, sanki “oldur” emri gibidir. “Baki” olan, “olmuştur”, öyleyse “ol” emrine evvelinde muhataptır ve bir daha (her dem bir daha) muhatap olması gerekir mi? Her şeye rağmen ruhun “ol” emrini, “oldur” emri şeklinde aldığını söylemek rahatsız edicidir, tevhide uymayan bir noktası var gibi geliyor. Şöyle dense daha mı doğru olur; “ol” emri ruha hitaben, “yap” emri şeklindedir. Acaba bu sebeple midir insanın “yapabilme” kudretine sahip olması?
*
Ruhun zamana, yaratıldığı anda muhatap olması, zaman bilgisinin “ruhi bilgi” cinsinden olduğunu gösterir. Ruhi bilgi, aklın ötesindedir, ruh o bilgiyi insan zihnine ve aklına ne kadar sunarsa, o kadar anlaşılması kabildir. Bununla beraber hiçbir ruhi bilgi akıl tarafından “bihakkın” anlaşılamaz. Aklın tabiatı, bünyesi, hacmi buna müsait değildir.
Felsefe meseleyi akla kilitlediği için bu noktada patinaj yapmakta, filozoflar zaman (ve ruhi tüm) bahislerde çıldırmaktadır. İslam irfanı bu dar geçitten geçebilen vasıtayı keşfetmiş, imal ve inşa etmiştir, “akl-ı selim”…
Akıl nefse raptedilmiş, çok zaman da nefsin mütemmimi olmuştur, Akl-ı Selim (nam-ı diğer şuur) ise ruha bağlı, nefsten müstakil ve ruha yakın, bu sebeple ruhi bilgilere (en azından) aşinadır. Akl-ı Selim inşa edildiğinde akıl imha edilmez, bilakis daha da güçlenmiş ve gelişmiş haliyle varlığını devam ettirir, işte bu akıl, akl-ı selimin dünyaya dönük (maddi) işlerini yapar.
Akl-ı Selim, ruhi bilgilere aşina, nispeten onları anlayan, onlardan anladıklarıyla da kainatı ve içindeki her şeyi daha keskin ve derinden kavrayan bir seviyededir. Zamanı kendine mevzu edinen akıl budur.
Ruh ile akıl (akl-ı selim değil) arasındaki mesafe çok fazladır, arada birçok safha, mertebe ve hal mevcuttur. Zaman bu mertebelerin her birinde farklı görünür, en alt mertebe olan akılda ise “akan”, “devam eden”, “lineer hat izleyen”, “ileriye doğru hareket” eden türünden tezahürler görünür. Zaman ile ilgili bu ifadeler, batı felsefesi (ve fizik ilimleri) tarafından fazla ciddiye alınmış, günümüz pozitif bilimleri de bunun üzerine bina edilmiştir. Anlaşılacağı üzere zamana dair bu tür tezahürler, gölgenin gölgesinin gölgesidir. Bırakın üzerine felsefi ve ilmi teoriler inşa etmeyi, medrese tedrisatında (bugünkü muadiliyle) lise talebelerinin zihni ve akli inkişaf sürecini gerçekleştirmek için kullanılan ilk merhale, ilk sıçrama tahtasıdır.
*
Soruların doğrudan cevabına gelince;
Zaman devam etmez, zaman akmaz, devam eden hadiseler silsilesidir. Zamanın aktığını, devam ettiğini, doğrusal bir hat takip ettiğini ifade eden tüm düşünceler, varlığı zamandan tecrit etmiştir. Hayır, zaman varlığın dışında değil, bilakis onun özündedir. Evet, zaman varlığı kuşatmıştır ama harici bir kuşatma değil aksine dahili bir kuşatmadır. Bu sebeple zamanı dışarıda, dışımızda, afakımızda aramak beyhudedir, böyle bir arayışla bulmak imkansızdır, zaman enfüsi dünyamızdadır, kalbi evrenimizdedir, ruhumuzun civarındadır. Zamanın aktığını hissettiğimiz yer ise zihni evrenimizdir, zira kalbi evrenimizdeki zaman, zihni evrenimize bu şekilde akseder. Kalbi evren, (ruhun ikametgahı olmakla) metafizik evrendir, zihni evren ise fizik evren ile metafizik evren arasındaki geçiş koridoru, “gerçekleşme” havzasıdır. Bu sebeple zaman zihni evrende, biraz maddi biraz ruhi hususiyetlerle tecelli eder, akması veya devam etmesi zihni evrenin ürettiği bir zandır.
Zaman durdurulamaz, zamanı durdurmak kıyamettir. Zaten kıyamet, vaktin dolması yani zamanın bitmesidir. Kainat, zaman yoksa yoktur, aynı mekan olmadığında varolamayacağı, varolmaya devam edemeyeceği gibi… Lakin zamanın farklı tezahürleri mevcuttur, yavaşlaması, hızlanması, genişlemesi, daralması gibi… Mesela yavaşlaması, durması gibi anlaşılmakta, yanlış noktalara uzanan bir düşünce silsilesine sebep olmaktadır. Zamanın daralması, genişlemesi gibi hususlar, insan içindir, zira insanın enfüsi alemi çok mertebelidir ve her mertebede farklı şekillerde tezahür eder. İşin bidayetindeki ruh ile zaman arasındaki esrarlı münasebet tarafımıza malum olmadığı için, genişleme ve daralma bahsinin kaynağına vukufiyet fevkalade zordur.
Lakin Allah Azze ve Celle, “zaman içinde zaman yaratır”, varoluş sürecini başlatan “ol” emri, her defasından nasıldır, muhtevası her defasında aynı mıdır, gayrı mıdır, kendine malumdur. Her “ol” emrinin öncekilerin tekrarı olmadığı, her defasında “yeni bir yaratma” fiili olduğu beyan buyurulmuştur. Bu cihetten bakıldığında “ol” emri her defasında farklıdır, “aynı mı yoksa gayrı mı” sorusunu, zaman cihetinden, müşahhaslaştırarak söylemek gerekirse zamanın miktarı açısından sormak durumunda kalıyoruz. Her “ol” emri, müşahhas misali ile bir saniye midir? Zamanın genişlemesi, daralması veya “zaman içinde zaman” mevzuu, varoluş sürecini başlatan “ol” emrinin muhtevasında mahfuz olmalıdır ama nasıl?
*
Bütün bunlar böyle midir? Sadece her şeyin yaratıcı maliki ve sonsuz kudret sahibi olan Allah Azze ve Celle bilir, O, her şeyin en doğrusunu sonsuz ilmi ile bihakkın bilendir. Allah Azze ve Celle, bizim söylediğimiz her şeyin verasındadır, tevhidin esası tenzihtir, O’nu tenzih etmekten başka elimizden bir şey gelmez.

DİPNOT:
1-“Varoluş süreci” ifadesi tehlikelidir. Allah Azze ve Celle, “ol” der ve “olur”. Yaratması bir sürece ve süreye tabii değildir, çünkü O, zamana tabii olmadığı gibi zamanı da yaratandır. “Varoluş süreci” tabiri, yaratma fiilini ifade etmek için “lisan” denen manivelanın izah iktidarsızlığından kaynaklanıyor. Bir tarafta “ol” emri ile “anında olan” bir varlık yekunu mevcut diğer tarafta tüm bu varlık yekununun bir varoluş süreci mevcut… Tek varlıktan tek varlık sadır olduğunda süreçten bahsetmek gerekmez fakat tek olandan çok şey sadır olduğunda süreçten bahsetmek gerekir. Çok şeyin sayısız unsurunun terkip edilmesi, bir süreçtir. Fakat Allah, sürece ve süreye ihtiyaç duymaz, bu sebeple yaratma fiili, tek anda mümkün olan bir süreçtir. Daha doğrusu, süreç mefhumunu, meselenin anlaşılması için mecburen kullanıyoruz, zira idrak bazen tahlile bazen de terkibe tabidir. Bir anlık süreçten kastımız, zamanın içindeki “an” değildir, zaman öncesi “an”dır ki, bu “an” kelimesi zamanın herhangi bir birimini ifade için değildir.
Meselenin girift olduğu malum… Çünkü yaratma fiili, en girift meselelerden biridir ve tevhide ilişik bir bahistir. Tevhid bahsinde en çok hata yapılan husus da budur. Mutlak tek olan, mutlak kudret sahibi olan Allah, kendini, yaratma fiilinde, sonsuz sayıda perdenin arkasına gizlemiştir. Zaten yaratma fiili, yaratılmış olanla yaratan arasındaki sırat köprüsüdür. Tevhid yolculuğu bu köprüye geldiğinde o kadar incelir ki, yolculuk için elimizde kalan tek imkan “tenzih”tir. Bu sebeple beyanlarımızın hepsini söyledikten sonra iltica edeceğimiz tek kıymet tenzihtir, BU SEBEPLE, ANLAMAK, ANLATMAK, ANLAŞILMASINA KATKIDA BULUNMAK İÇİN SÖYLEDİKLERİMİZİN TAMAMINDAN ALLAH AZZE VE CELLE’Yİ TENZİH EDERİZ.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir