SORULARA CEVAPLAR-2-ŞEHADET MESELESİ-1-

SORULARA CEVAPLAR-2-ŞEHADET MESELESİ-1-
SORU
“İnsanın uğrunda ölebileceği insanlara ihtiyacı var ve aynı zamanda kendisi için öleceğini bildiği insanlara…
Bu duygunun en saf hali, insanın kendi uğrunda ölmesi midir?
Karşılıklı olarak birbirinin uğrunda ölebilecek insanların ulaştığı tatmin, iki insan arasındaki ünsiyetin daha çok ruhların kurduğu ünsiyet olmasından mıdır?
İnsanın kendi uğrunda ölebilmesi hali, kendi ruhunu tanıması, kendi ruhunu müşahede etmesinden mi kaynaklanır?
Şehadet, kendi uğrunda ölmek değil midir? Şehadeti arzulamak nasıldır?”

CEVAP
Aslında meselenin eşiğine kadar gelmişsin, belki de içeri de girmişsin. İçeri girmişsen buradan belli olmuyor, muhtemeldir ki sen de içeride olduğunu farketmemiş olabilirsin. Ya da soruları terkip etmekte sıkıntı çekiyorsun, doğru soruyu bulur gibi olmuşsun lakin bir hamlık var gibi… Ve evet, mesele şehadetle ilgilidir ama bundan ibaret değildir.
*
Bir insanın veya herhangi bir varlığın uğrunda ölmek… Onun için hayatını, canını vermek… Bu cümle çok muhteşem görünüyor, “bir kıymetin uğrunda ölmek” çok asil duruyor. Fakat bu, insanların ezberlerinden biri hem de tüm insanlığın… Dahası, tüm insanlığın kadim ezberidir. Binlerce yıllık ezberin artık bozulması zamanı gelmedi mi?
İnsan, başka bir insan veya herhangi bir kıymet için canını (hayatını) veremez. İnsanın herhangi bir kıymet için canını verebilmesi, canının ebedi olması, ebediyen yaşama kudretinin bulunması şartına bağlıdır. Mutlaka ölecek olan insan, canı üzerinde mutlak ve ebedi bir mülkiyete sahip değildir, öyleyse nasıl olur da bir kıymet için onu verdiğini söyleyebilir? Öyleyse ne yapmaktadır? En fazla, hala yaşayabileceğini düşündüğü bir zaman diliminden (mesela bir yıldan, on yıldan, otuz yıldan) feragat edebilir. Kaldı ki, hangi şekilde ölürse ölsün ecel sabit, öyleyse bir zaman diliminden feragat da vehimden ibaret. İnsanlar malik olmadıklarını “bağışlamak” gibi bir sahtekarlık içinde olmasınlar sakın.
Bu izaha rağmen ölümü göze almak, ölümün üzerine yürümek, ölmek fiilleri kıymetsiz mi? Asla… Evet, bir kıymet uğruna ölümü göze almak, ölmek, dünyadaki en muhteşem ve en asil tavırdır. Her mesele gibi bunu da, insan tabiatındaki mübalağa istidadından tecrit edip anlamamız gerekiyor, yapmak istediğimiz buna dikkat çekmek.
*
Asıl olan bir “kıymet” uğruna ölmektir, asil olan ise, uğruna ölünecek “kıymeti” bulabilmek ve ona canını arzetmektir. Dikkat, arzetmektir… Edebe riayet ederek arzetmek, yoksa hoyratça can vermek değil.
Kıymet saf haliyle tecelli halinde olabilir, bir cisimde tecelli edebilir, bir insanda tecelli edebilir. Temel nispet noktası, “kıymet”tir, kıymetin nerede, nasıl tecelli ettiği ayrı bir bahistir. Temel nispet noktası olan “kıymet” unutulursa, kıymetin tecelli ettiği varlık ve vakıalar esas yerine ikame edilir ki, puta tapmanın tarifi budur. Temel nispet yerli yerinde bulunduğu müddetçe değil insan bir kalem için bile can verilebilir.
*
Tüm varlığın mülkiyeti Allah Azze ve Celle’ye aittir, öyle ki O’nun ki “yaratıcı mülkiyet”tir. Yaratıcı mülkiyet, mutlak mülkiyettir, mutlak mülkiyetin olduğu yerde (dünyada, kainatta) ona rağmen mülkiyet yoktur. Tüm mülkiyet irtibat ve iddiaları, izafidir, nispidir, kısmidir, mahduttur. Bu sebeple olmalı, İslam Istılahında mülkiyet değil “emanet” denmiştir. İslam’ın dilindeki ihtişama bakın…
Mülkiyet olsaydı, bağışlamak, feragat etmek, hibe etmek vesaire davranışlar mümkündü. Fakat ortada mülkiyet yok, aksine emanet var, mal için de can için de böyledir. Emanet varsa, emanetin sahibi var, emanet başkasına verilir mi? Mülkiyet olsa, üzerinde herhangi bir şekilde tasarruf kabil ama emanet olunca istikamet tek, sahibine teslim etmek.
Kesrete boğulmuş hayatta sayısız istikamet mevcut, bunların müntehası tek istikamete, nihai menzilinde hakikat olan istikamete döküldüğü, onunla birleştiği nispette “kıymet” sahibidir. Hayatın tabiatı kesret üzeredir, öyleyse sayısız istikameti vahdete erdirmek, vahdette cem etmek gerekir, ki vahdetten tevhide yol açılır. Yeryüzünde vahdete ulaşamayan istikametler, maveraya açılan hakikat istikametine vasıl olamıyorlar. Evet, hayatta herhangi bir kıymet için can verilebilir ama o kıymet ana mecraya, nihai menzilinde hakikat olan istikamete yönelmiş olmalıdır.
Doğru “kıymet” için can vermek, asıl ve asildir lakin şehadet bu değil. İnsan ailesi için, çocuğu için, babası için, dostu için can verebilir, merkezindeki kıymeti kaybetmediği müddetçe de asil bir ölüm üzeredir, büyük bir mükafata muhataptır. Şehadet ise, hayattaki sayısız istikametten (sayısız asil ölümden) yüz çevirebilmek, emaneti doğrudan, vesilesiz, saf haliyle sahibine, sahibinin arzusuna muvafık şekilde iade etmektir. Şehadet, asaletten bile feragattir, asaletin bağlı olduğu kıymetten vazgeçmektir çünkü hakikatin bedeli bu kadar büyüktür.
Şehadet, insanın, tüm istikametlerden tecrit ederek Allah Azze ve Celle’ye saf haliyle vasıl olma niyet ve hamlesidir. Bu cihetle şehadet, yeryüzünde vahdete ulaşmanın en kestirme yoludur, bedeli, canın saf haliyle arzedilmesidir. Canın saf haliyle arzedilmesi, yani canın saf hale getirilmesi, tüm mülkiyet iddialarından vazgeçmesidir.
*
Cumhuriyet döneminde önce lisanımız işgal edildi, sonra “dil”imiz işgal edildi. Yeni baştan bir lisan örüldü, artık kendi mana yekunumuzu içine dökeceğimiz bir lisan havzası kalmadı. Lisanımızda en ağır ve en yoğun işgal, “hayat” ve “ölüm” kelimelerinde gerçekleşti. Batı kültüründeki seküler anlam ölüm kelimesini işgal etti, ölüm bir son olarak anlaşılmaya başlandı. Batı ile aramızdaki temel farklılıklardan biri burasıydı, batı ölüyordu, bir irtihal ediyorduk, batı yok oluyordu, biz baki aleme göçüyorduk. Ölümü batılılar gibi anlamaya başladığımızdan beri ölmeye başladık. Ölmek yok olmaksa, hiçbir şey yok…
Ruh ölmez, ölmüyor. Ölebilmek için ruhun olmaması gerekiyor, hayvan gibi, bitki gibi, cansız varlıklar gibi… Ruh baki olduğu için ölmüyor, insan ruha ne kadar yaklaşırsa ölümden o kadar uzaklaşıyor. Materyalist felsefe, ruhsuz bir düşüncedir, bu sebeple de hayvanlar gibi ölüyorlar. Ruhu kabul etmedikleri, ruha inat bir hayat yaşadıkları için, hayvanlar gibi ölüyorlar, hayvanlar gibi diriltilecekler.
İslam ıstılahında ölmek, ruhun masivadan (maddeden) kurtulup, maveraya hicret etmesidir. Hicretin büyüğüdür, büyük yolculuktur. Alem-i Ervahtan başlayan büyük yolculuğun, dünyadaki kısa bir dinlenme döneminden sonra ahirete doğru devam etmesidir. Dünya öncesi hayatta mevcut olan ruh, dünyada da hayatın merkezindedir, ahirette de öyle olacaktır. Alem-i Ervahta başlayan hayatın (İslam’ın hayat görüşü de budur) ahirete kadar devam eden tüm safhalarında sabit olan sadece ruhtur.
İnsanda hayatın kaynağı ruhtur fakat hayatın kendisi nefstir. Fani olan nefs, baki olan ruhtur. Nefs, hakimiyet ve mülkiyet (ikisinin de mahiyeti aynı) ister, ruh iman ve teslimiyet… Nefs, emanete ihanet eden, emanet üzerinde mülkiyet ve hakimiyet kuran (kurmak isteyen) bir sahtekardır. Ölüm mecburiyettir, kaçınılmazdır zira sahtekarlık baki değildir.
İnsanın kendi ruhuna ulaşması, nefsini terbiye etmesi, nefsini tüm hakimiyet ve mülkiyet iddiasından vazgeçirmesi, ruhun iman ve teslimiyetine ikame etmesi, “ölmeden önce ölmektir”, sırrı ve usulü tasavvuftadır. Tasavvuf dışında “ölmeden önce ölme” menziline ulaşmak sanki imkansızdır. Şehadet ise “ölüp de ölmemektir” ki bu imkan tüm Müslümanlara sunulmuştur.
Şehadet kendi uğrunda ölmek değildir, kendinin (ruhun), kendini (nefsi) Allah Azze ve Celle’ye kurban etmesidir. Şehadet kendi uğrunda ölmektir, kendini (nefsini), kendine (ruhuna) kurban etmesidir, ruhun selameti için, ruhun emaneti iade etmesi için kendini (nefsini) ruhuna sunmasıdır. Nereden baktığımıza bağlı olarak mana kazanır. Aşağıdan yukarıya doğru bakıldığında şehadet, nefsin kendini ruha feda etmesidir, ruhun bu dünyadaki bağlarından kurtulup, tabiatına uygun olan baki aleme hicret edebilmesi için fedakarlık yapmasıdır. Ne var ki nefs bunu yapmaz, yapamaz, bu çapta bir fedakarlık nefsten beklenmez. Bu sebeple meseleye biraz yukarıdan, ruh merkezinden bakmak gerekir. Ruhtan aşağıya doğru bakıldığında şehadet, nefsi feda edilmesidir.
Şehadeti arzulamak, nefsin sahtekarlığına isyandır. Ruh yalan söyleyemez, sahtekarlık yapamaz, nefsin sahtekarlıklarına da bir müddet dayanır, sonra isyan eder. Nefsin sahtekarlığı çok büyüktür, o kadar büyüktür ki, hakikati perdeler. Bu çaptaki sahtekarlığın bedeli, varlığıdır, varlığının feda edilmesidir.
*
Ve dostluk… İnsanın uğruna canın vereceği diğer insanın adı, dostluk… Evet, dostlukta ruhlar arası imtizaç, ruhlar arası irtibat, ruhlar arası münasebet var. Nefisler arası münasebet ortaklıktır, dostluk değil.
Ruh, nefsini kendisi için, kendi selameti için kurban ediyor ya, başka bir ruh için de kurban eder, başka bir nefs için değil, başka bir ruh için… Dostluk uzun bahis…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir