SOSYAL HAREKETLER VE DEVRİMLER-1-SOSYAL ALAN SİYASİ ALAN TASNİFİ

SOSYAL HAREKETLER VE DEVRİMLER-1-
SOSYAL ALAN SİYASİ ALAN TASNİFİ
İçtimai vakıaların tasnifi, keskin hatlar ve ölçülerle yapılamıyor. Her hadise, birden çok alandan sebeplendiği gibi birden çok alanda da netice veriyor. Hadiselerin tasnifi net şekilde yapılamayınca, alanların tasnifi de zorlaşıyor. Bunun zıddı daha doğrudur, hayat alanlarını bir birinden keskin hatlarla tefrik edemeyince, hadiselerin tasnif ve tarifi de bir alan içinde kalarak yapılamıyor.
İçtimai vakıaların ve hayat alanlarının tasnif ve tarifi, ağırlık merkezi esas alınarak yapılabilir. Bir hayat alanının veya vakıanın ağırlık merkezi hangi noktada ve hangi mahiyette ise tasnif ve tarif o merkeze göre yapılmalıdır. Ağırlık merkezi ölçüsü kullanılmadığı takdirde, hayatı teşkil eden tüm hayat alanları birbirine girer ve ilmin ilk ihtiyacı olan “tarif” imkanı elde edilemez. Malum olduğu üzere ilim, tarif ile başlar. Hikmet ise tarifin tarifi ile… Tarifin tarifini en erken ve en mütekamil şekilde yapan ise İslam İrfanıdır, buna göre tarif; “ağyarını mani, efradını cami olmalıdır”.
İçtimai hadiselerin ve hayat alanlarının bu tarife uygun tanımını yapmak kabil olmuyor. Hiçbir içtimai vakıayı, “ağyarını mani, efradını cami” şekilde tarif edemiyoruz. İçtimai ilimlerin zorluğu ve giriftliğinin sebebi, tüm ilimler için geçerli olan ve o ilmin dibacesi sayılan “tarif” meselesini halledememektir. Oysa müspet ilimlerde tarif bahsi daha kolay, daha sarih şekilde izah edilebiliyor.
İçtimai hadiselerde ve hayat alanlarının tarifinde, “ağırlık merkezi” ölçüsünü kullanmamızın sebebi bu… Ağırlık merkezi ölçüsü, “efradını cami” boyutunu karşılar belki ama “ağyarını mani” boyutunu karşılamaz. Çünkü birden çok alan birbirine girmiştir ve bir hadise birden çok alanda cereyan etmektedir. Bu girişten sonra tasnif ve tarife teşebbüs edebiliriz.
*
Siyasi alanın ağırlık merkezi, siyasi iktidardır. İktidar değil, siyasi iktidar. Her ne kadar kadimden beri iktidar dendiğinde siyasi iktidar anlaşılsa ve siyasi alan iktidarı münhasıran elinde bulundursa da, siyasi alanın ağırlık merkezi “iktidar” değil, siyasi iktidardır. Bu günün dünyasında “sosyal iktidar”, terminolojide, kültürde ve hayatta görünmüyor olsa da, matematik gereklilik (teorik gereklilik) olarak mevcudiyeti zarurettir.
Sosyal alanın ağırlık merkezi ise, hadiselerin, hayatın tabii akışı içinde cereyan edebilme gücüdür. Tabii akış, hayata dışarıdan ağır müdahaleler olmaksızın, hayatın gerçekleşme ve yaşanabilme gücüdür. Mesela siyasi ve askeri müdahaleler olmaksızın, kendi kendine organize olabilen ve yaşanabilen hayat alanıdır.
Nüfusun az, hayatın basit, beşeri münasebetlerin çeşit ve sayı olarak az, insan ihtiyaç listesinin kısa olduğu eski devirlerde sosyal alan, siyasi alandan daha genişti. Bugüne gelindiğinde birçok sebeple hayatın giriftliği arttı ve buna paralel olarak sosyal alan, siyasi alana göre çok daha dar hale geldi. Tarihte hayat, siyasi alanın ve siyasi iktidarın müdahalesine daha az ihtiyaç duyarken, bu gün siyasi alan ve siyasi iktidar, aşağı yukarı hayatın her alanına nüfuz etmiş durumda.
Sosyal alanın siyasi alana nispetle sürekli daralması, hayatı, siyasi iktidarın tesirinden uzak yaşama imkanını neredeyse sıfırladı. Tarihte insanlar zincirlere vurularak köleleştirilmişti, bu gün siyasi iktidarın her alana ve hadiseye müdahalesi yoluyla tüm insanlık köleleştirildi. Devlet bu günün dünyasında acil ve zaruri bir ihtiyaçtır, bu doğru. Fakat bu ihtiyacı, tüm hayatı kuşatacak çapa ulaştıranlar, iktidar sahipleri olan “efendiler”dir.
Hayatın her alanında devlete ihtiyaç duyan insanlar haline gelmek, hayatı kendi gerçeklikleriyle ve imkanlarıyla yaşayamayacak şahsiyet terkiplerini (daha doğrusu modern köle şahsiyetini) ortaya çıkardı. İnsanların, devlete olan ihtiyaçları, zaruret sınırını aştığında, “köle düşünce sistemi” kurulur ve devlet hak etmediği bir kutsallığa kavuşur. Bu günkü devlet anlayışı tam olarak budur.
*
Bir millet veya cemiyet, günlük hayatını yaşayabilmek için (savunma, adalet gibi devleti şart kılan organizasyonlar hariç) devlete ne kadar az ihtiyaç duyuyorsa, o nispette kemale ermiş ve medeni hale gelmiştir. Ruhi, zihni ve akli kemal seviyesi yükseldikçe, şahsiyet sahibi olma oranı artacak ve ortaya “insan” çıkacaktır. İşte devleti kurması gereken “şahsiyet terkibi” budur. Bunun dışındakiler, devlete olan aşırı ihtiyaç ve bağlılıklarından dolayı devleti anlamsız ve sebepsiz şekilde kutsarlar ve insanı da köleleştirirler.
Sosyal hareketler, farkında olsun veya olmasın, devletten bağımsızlaşmış bir “insanileşme süreci” yürütür, farkında olduğunda ise ferd ve cemiyeti kendi merkezinde inşa etmeye çalışır. Bu cihetten bakıldığında sosyal hareket, siyasi hareketten önemli ve önceliklidir. Çünkü siyasi hareketler, beyan etseler de etmeseler de, “hakimiyet” arayışındadırlar. Hakimiyet arayışı, bir şekilde (az veya çok) iktidar mücadelesidir. İktidarı şahsı için veya fikri için istemek bahsi ayrı olmak üzere söyleyelim ki, hakimiyet talebi, iktidar mücadelesidir. Dünya görüşünün hakimiyeti ve iktidarı için mücadele etmek zemmedilecek bir davranış değil elbette, böyle bir tespit tabii ki yanlış olur. Buradaki mesele, sosyal hareket ile siyasi hareket arasındaki mahiyet farkını doğru anlamaktır.
Sosyal hareketin doğrudan insanı hedef alan tabiatı, siyasi hareketin insanlara hakim olma tabiatından mutlaka daha üstündür. Birincisinde “insani varoluşu” maddi müeyyideye dayanmadan gerçekleştirmek gibi asil ve yüce bir tabiat, ikincisinde ise “insani varoluşu” maddi müeyyide tehdidi altında gerçekleştirme kolaycılığı var. Herkes kendi tercihin yapsın.
Sosyal hareketler, sosyal iktidarı kurduklarında, siyasi iktidarın mecali kalmaz. Sosyal hareketlerdeki, insanı ruhundan yakalama ve rızaya dayalı varoluş sürece ile ferd ve cemiyet inşası, yeryüzündeki hiçbir siyasi iktidarın, kendi varoluşuna muhalif olarak ayakta kalmasına müsaade etmez. Sosyal hareketleri tetkik arzumuzun altında yatan sebep de zaten budur.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir