STRATEJİK MAĞLUBİYETİN TESCİLİ, EKMELEDDİN İHSANOĞLU

STRATEJİK MAĞLUBİYETİN TESCİLİ, EKMELEDDİN İHSANOĞLU

Mücadele dendiğinde umumiyetle iki taraf akla gelir. İki hasım tarafın birbiriyle mücadele etmesi şeklinde anlamak temayülü yerleşiktir. Sıradan insan bile hasım sayısının tek olmadığını gördüğü halde ikili mücadele matematiği zihinlere yerleşmiş ve kökleşmiştir.

İkili mücadele matematiği tabiatı gereği problemlidir. İkili mücadele anlayışı, kaçınılmaz olarak “biz” ve “onlar” temeline oturur. Müslümanlar bu anlayışa, “Küfür tek millettir” mukaddes ölçüsünü yanlış anladıkları için fazla kapılmış durumdadır. “Küfür tek millettir” muhakkak ama kendi içinde parça parçadır. Küfrün tek millet olması, nazari çerçevedeki bir tarif bahsiyle ilgilidir ve tatbiki sahada ise kendi aralarındaki parçalı yapı sözkonusudur. Yani mücadele stratejileri oluşturulurken, hem tek millet olması esası hem de kendi içinde parçalı olması esası dikkate alınmalı, buna göre yol haritaları çizilmelidir.

İkili taraflı mücadele tekniğinin marazi savrulmalarından birisi de, düşman kutbu merkeze almaktır. Mesela bazı Müslümanların İslam’ı merkeze almak yerine ABD’yi düşman kutup olarak düşünce dünyalarının merkezine almaları müthiş savruluşlara sebep oluyor. ABD’ye karşı olmak tüm meşruiyet ihtiyacını karşılamaya başlıyor, böylece mesela İran ve Esed, yüz binlerce Müslüman katletmekte bir beis görmüyor, bazı Müslüman kisveli insanlar da onların bu tavrını marazi saymıyor. ABD’ye karşı olmak mesela Rusya veya Çin ile beraber hareket etmeyi mümkün kılabiliyor, tüm günahlarını ve İslam’ı ihlal etmelerini meşru gösterebiliyor ila ahir… Bu tür bir zihni organizasyon, başka düşünce disiplinleri bir tarafa, İslam ve İslami tefekkür açısından çok marazidir ve özü itibariyle de reaksiyonerdir. Reaksiyoner zihni organizasyonların asla fikri olmaz, kendi merkezinde fikir imal edemez, asla bir dünya görüşüne sahip olamaz.

Zihni organizasyonun reaksiyoner merkeze oturması, önce düşünceyi imha eder, sonra sahibini şeytanlaştırır. Zira bir fikrin zıddını yapmak, kendi fikrin olmadığı manasına geleceği gibi, zıddını gerçekleştirmek istediğin fikri, zıddından gerçekleştirmektir, yani ona hizmet eder. Hiçbir zıddın kendi tarifi yoktur, kendi de yoktur, tarifini asıl olana nispetle yapar ve varlığını asıl olana perçinler. Böylece kendi istiklalini kaybedeceği için, asla doğru, güzel, iyi düşüncesine ulaşamaz, ulaştığında bile ona sahip çıkamaz. Çünkü “asıl olan”ın ihtiva ettiği “doğru”, “güzel”, “iyi” reddedilir ve onun tam karşısına geçilir, böylece yanlış, çirkin, kötüye mahkum olmak kaçınılmaz hale gelir.

Şia’nın ABD’ye karşı takındığı reaksiyoner tavrın ağır hasar, Fethullah Gülen ve örgütünün de Akparti’ye karşı takındığı reaksiyoner tavırda gerçekleşti. Akparti ve Erdoğan, tüm yanlışlarına ve hatalarına rağmen, doksan yıldır bu ülkenin başına gelmiş en iyi hükümettir, yaptığı doğru işlerin ise sayısı bellisizdir. ABD, İsrail ve İngiltere’deki ağababalarından aldıkları emirlerle Akparti’ye karşı savaş açan paralel örgüt, Akparti’nin yaptığı o kadar doğru, güzel, iyi ve faydalı işler karşısında, yeminli biat etmiş kendi mensuplarından başka hiç kimseyi ikna edemedi ve kendi eliyle kendini şeytanlaştırdı. Akparti’ye dönük her şeytanlaştırma hamlesi, Allah’ın izni ve halkın derin irfanı ile kendine döndü, doğrunun karşısında yanlışın, güzelin karşısında çirkinin, iyinin karşısında kötünün, faydalının karşısında zararlının temsilcisi haline geldi.

Reaksiyoner zihni organizasyon, bir müddet sonra doğruyu, güzeli, iyiyi, faydalıyı tenkit etmek, yanlışı, çirkini, kötüyü, zararlıyı savunmak zorunda kalır. Bir insanın zihni evreni doğruyu tenkit etmek ve yanlışı savunmak üzere mevzilendiği andan itibaren asla felah bulmaz ve o gayya kuyusundan çıkamaz. Feraset sahibi insanlar o kuyuya düşmemek için tedbir alırlar, çünkü o kuyuya düşenlerin kurtulması çok hususi şartlar ve çok yüksek bir gayret ister ki, çok az insanın başarabileceği bir iştir.

*
Müslümanlar Türkiye’de yıllardır kemalizm ile mücadele etmekten dolayı ona benzemeye başlamışlardı. İslam gibi bir kaynak, İslam irfanı gibi bir müktesebatı olan Müslümanların, sıcak temas içinde oldukları kemalizme, metodik olarak benzemiş olmaları çok ağır bir psikolojik savruluştu. Muhalefetin, özellikle de CHP’nin, devletin bir numaralı koltuğuna kendi düşünce dünyasından gelen birisini değil de, dindar birisini aday göstermesi, süreci tersine çevirmiştir. Artık siyasette aksiyon sahibi olan Müslümanlar, reaksiyonun girdabına yakalanan ise Kemalistlerdir. İşte şimdi Türkiye’de, İslam, meşruiyetin tek kaynağı olarak kabul ve ilan edilmiştir. Evet, bu durum, İbrahim Sancak’ın dünkü (16.06.2014) yazısında ifade edildiği gibi, İslam’ın zaferidir.

Reaksiyoner olmak, bir zaman sonra mutlaka aslın zıddına inanmayı gerektirir. Bu durum, zıt olanın asıl olanı şeytanlaştırmasına sebep olur, her söylediği ve her yaptığının yanlış olduğunu iddia etmek, özü itibariyle bir şeytan tarifi yapmaktır. Buna mukabil, asıl olan doğru, güzel, iyi, faydalı bir şeyler yapıyorsa, zıt olan kendi kendini şeytanlaştırmış olur.

Kemalist kafa doksan yıldır bu ülkede İslam’a şeytan muamelesi yapmıştı. Kemalistlerin laiklik tarifi, devletin, dolayısıyla hukukun (ve aslında tüm hayatın) dinin müdahalesine kapatılmasıydı. Hiçbir kanunu İslam’dan almayacağınıza göre, İslam’ın hiçbir “doğru”, “güzel”, “iyi”, “faydalı” bir muhtevaya, ölçüye, tatbikata sahip olmadığını iddia ediyorsunuz demektir. Bu iddia, İslam’ın, baştan sona şeytanın işi olduğuna inanmaktır. Böylece İslam’ın muhtevasındaki tüm “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” mana ve ölçülerden kendiler mahrum kaldığı gibi, güçleri yettiğince halkı da mahrum ettiler. Özellikle kendilerini, “doğru”, “güzel”, “iyi”den mahrum ettikleri için şeytanlaştılar, bu ülkenin insi şeytanları haline geldiler ve asla doğru düşünemez, asla iyi yapamaz, asla güzeli üretemez bir zihni bataklığa düştüler.

İslam’ı şeytanlaştırmak için tüm devlet kurumlarını, medyayı, orduyu, iş dünyasını vesaire seferber eden Kemalist cumhuriyet, zaman içinde kendini şeytanlaştırdığının farkına varamadı ve İslamcılar dışındaki kesimlerin de (mesela liberallerin, Kürtlerin vesaire) kemalizmin ve Kemalistlerin şeytanlaştığını farkettiğini göremedi. Müslümanların iktidarda olduğu son on iki yılın yaklaşık ilk yarısını “irtica hortluyor” türünden eski alışkanlıklarını tekrar ederek, İslam’a karşı muhalefet yürütmeyi denediler. Laiklik üzerinden yürüttükleri her seçim kampanyasının neticesi, kendileri için tam bir felaket oldu. Meselenin özünü bir türlü anlamadılar ama İslam’a hakaret ederek, bunu da laiklik üzerinden yaparak başarılı olamayacaklarını bir şekilde anladılar.

Stratejik mağlubiyet tam olarak bu noktada yaşandı. Yani fikir mücadelesini kaybettiler. İslam karşısında dayanacakları bir fikri karargahları ve mesnetleri kalmadı, her mağlubun başına geldiği gibi, galibe benzemek için yarışmaya başladılar.

*
Akparti’yi İslam ile tenkit etmeye başladılar önce. Laik Kemalistler, Akparti kadrolarının İslam’a aykırı davrandığını, İslam’a aykırı davranmalarına rağmen Müslümanlık iddiasında bulunduklarını, bu sebeple İslam’ı istismar ettiklerini iddia ettiler ve halka bu şekilde şikayet ettiler. Bu ülkede İslam’ın ve Müslümanların kökünü kazımak için on binlerce insanı katlettiklerinin unutulduğunu zannettiler veya unutturacaklarını vehmettiler. Şapka gibi yarım metre karelik bir kumaşın belli bir biçimlenmiş halini giymedikleri için (yani bu kadar basit bir sebeple) insan asan katillerin, tarihte tek örneğinin bu ülkede yaşadığını ve o suçlardan nedamet getirmediklerini kendileri unuttu, kendileri unutunca halkın da unuttuğunu düşündüler.

Her ne düşündülerse artık, bu defa da Akparti’yi şeytanlaştırmaya çalıştılar. İslam’ı şeytanlaştırma operasyonu ters teptiği için, on iki yıllık iktidarın ikinci yarısında İslam’ı değil, Akparti’yi şeytanlaştırmaya niyetlendiler. Akparti ne söyledi ve ne yaptıysa zıddını söyledi ve yapmaya çalıştılar. Oysa Akparti, en derin hasımları tarafından bile kabul edilir ki, doğru işler de yaptı, güzel işler de yaptı, iyi işler de yaptı. Hal böyle olunca, bu defa da pratikte kendilerini şeytanlaştırmaya başladılar, sağır sultanın duyduğu, kör sultanın gördüğü, deli sultanın anladığı gerçekleri ret ve inkar ederek siyaset yapmaya çalışan statükocular, bir defa daha “doğru”, “güzel”, “iyi” evreninin dışına düştüler.

Aslında ne yapacaklarını bilmeyenlerin telaşı içindeler. Önce İslam’ı referans aldılar ve onunla Akparti’yi tenkit etmeye başladılar. Baktılar ki halk, Akparti’nin değil, İslam düşmanı olan Kemalistlerin İslam’ı istismar ettiğini gördü. Orta yerde kaldılar…

Aksiliğe bakın ki, önümüzde cumhurbaşkanlığı seçimi var. Mahalli seçimin mağlubiyetini bile doya doya yaşayamadan yeni bir mağlubiyet için hazırlanmaları gerektiğini gördüler. Kahır bela çatı adayı aramaya başladılar, ne var ki zihinleri dumura uğramış, akılları dağılmış, beyinleri çalışmaz hale gelmişti. Aslında Ekmeleddin İhsanoğlu’nu da akledemezlerdi de, birileri (menşe-i meşkuk stratejistler) cepheyi içinden yarma ve bölme taktiğini teklif etmiş olmalı.

Kendi düşünce dünyalarından gelen bir aday bulamadılar, içlerinde cumhurbaşkanı olmaya layık birinin bulunmadığını tescil ettiler. Belki cumhurbaşkanı olmaya layık çok kişi bulunduğuna inanıyorlardı ama halkın kendilerine oy vermeyeceğine iman etmişlerdi. Zaten neye nasıl inandıklarını da iyice karıştırmaya başladılar. Bu kafayla stratejik hesap filan yapamazlar da, Türkiye’nin üzerinde hesabı olan yabancı misyonların stratejistleri akıl vermiştir.

Ne diyelim, reaksiyoner bir kafa, tuvaletini bile nasıl yapacağını kendiliğinden düşünemeyecek bir akıl taşıyor demektir. Ha, kim ona akıl der, o ayrı mesele…

Bak birden hatırladım, bunlar kendilerini eleştirel akıl sahibi zanneden güruh… Bilim ve aklın aydınlığında yaşayan, varlık ve vakıaları rasyonel değerlendiren tayfa… Güler misin, ağlar mısın?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir