ŞU İRAN MESELESİ

ŞU İRAN MESELESİ
İkinci Cihan Harbinden sonra dünyada kurulan nükleer dehşet dengesi merkezindeki “soğuk savaş” süreci, güç merkezleri dışındaki ülkeleri, dengenin taraflarından birine eklemlenmek zorunda bıraktı. Soğuk savaş sürecinin “dehşet dengesi” üzerine oturmasının temel sebebi, ikinci harpte ilk defa kullanılan, harpten sonra iki tarafın da hızlıca ürettiği ve sahip olduğu nükleer silahtı. Dengenin iki tarafındaki dev güçlerin dışında kalan onlarca ülke, emniyetini, taraflardan birinin nükleer şemsiyesi altına girmekte buldu. Japonya’ya atılan ilk nükleer bombanın tesiri o kadar dehşetengiz oldu ki, elinde nükleer bomba bulunanları bile korkuttu. Çünkü nükleer bomba atılan ülke ağır zarara uğradığı gibi nükleer bomba atan ülke de ağır bir zarara uğrayacak ve meşruiyeti tartışılacaktı. Ne var ki, meşruiyet meselesi savaştan sonraki problemdi ve savaşta nükleer silahla vurulan ülke ayakta kalamıyordu.
Nükleer silahlarla kurulan dehşet dengesi, önce “akılları” esir aldı. Soğuk savaş döneminde denge güçlerini oluşturanlar dışındaki ülkelerin siyasi liderleri, “çocuk aklına” sahip hale gelmişti. Ülkelerin bağımsızlığından bahsetmek, sokaklardaki marjinal gurupların sloganlarından ibaretti. Diplomatik müzakerelerde “bağımsızlık” meselesinin esamisi okunmuyordu. Dengenin tarafları olan güç merkezleri dışındaki “kocaman” ülkeler bile “çocuk akıllılar” tarafından yönetiliyordu. İnsanlık tarihinde ruh ve akıl üzerinde bu kadar dehşet bir baskı kurulmuş başka bir dönem olmasa gerek.
Soğuk savaş döneminde, Vietnam, Kore, Afganistan savaşları, aslında meydanlarda değil, ruh ve zihin dünyasında yapılmıştı. Dev orduların ve gelişmiş silah sistemlerinin bedenler üzerindeki baskısına karşı başlayan bir isyan değildi, ruh ve akıl üzerindeki manevi-psikolojik baskıya karşı gelişen isyan hareketleriydi. Bu üç savaş temel hedefine ulaşmış, dehşet dengesinin ruh ve akıllar üzerindeki devasa baskısını nispeten hafifletmişti. En önemli tesiri de, diğer ülkelerin ve halkların, dehşet dengesini oluşturan güçlerin, nükleer silah kullanamayacağını anlamış olmasıydı. Bunların tesiriyle yavaş yavaş “bağımsızlık” meselesi, açıkça ve yüksek sesle dillendirilemese de zihni evrende mayalanmaya başladı.
Sovyetlerin, 1990’lı yılların başında çözülmeye başlaması ile süreç hızlandı, “nükleer güçlerin de yıkılabileceği düşüncesi” zihni evrenlerde infilaklara sebep oldu. Tam bu noktada dünyadaki zihni gelişme seyri iki mecraya bölündü. Mecranın birisi, batı (ABD) blokunun, doğu (Sovyet) blokunu yendiği ve yıktığını düşünerek, ABD’nin dünyada tek süper güç haline geldiğine iman etti ve ruh ve akıl dünyasını soğuk savaştan daha ağır bir baskı altına aldı. Bu düşünce sahipleri, doğu blokunu batı blokunun yıktığı temel verisinden hareket ettiği için, ABD’yi yeryüzü tanrısı ilan etti. Diğer mecra ise, bir “süper gücün” bile çökebileceğini ve yıkılabileceğini gördü ve ABD’nin de bu kuraldan müstağni olmadığını düşünmeye başladı. Sovyetlerin çökmesiyle doğu blokunun baskısından kurtulan ikinci mecradaki düşünce, ABD’nin de bu kuraldan azade tutulamayacağına kanaat getirerek ona karşı da zihni evreninde bağımsızlaşma hızını arttırdı. Yaklaşık otuz yıldır, saf haliyle de yirmi yıldır dünyada bu iki düşünce mecrası birbiriyle çatışıyor, savaşıyor. Bir tarafta tek süper güce, daha önce köle olanların artık “kul” olmaya başladığı düşünce sahipleri ile soğuk savaş sürecinde taraflardan birine köle olup da yirmi yıldır bağımsızlaşanlar… Yirmi otuz yıldır dünyadaki gelişmelerin tamamını bu ana tasnif üzerinden okumak kabildir. Soğuk savaş sürecinde “çocuk akıllı” hale gelenlerin bir kısmı “bebek akıllı” hale geldi, bir kısmı ise bağımsızlık istikametinde hızla akıl rüştünü ispatlamaya başladı.
Ülkelerin bağımsızlaşmasının önündeki en büyük engel, birinci mecrada bahsini ettiğimiz, ABD’yi yeryüzü tanrısı haline getiren köle düşünce sistemidir. Bu düşünce sahipleri, umumiyetle ABD’ye karşı olan insanlarda meydana geldiği için, ABD’ye karşı bağımsızlığı kazanma imkanı üretilemiyor. ABD’ye azılı düşman olan insanların (özellikle aydınların), dünyadaki her işi ABD’nin kontrol ettiğine inanması, bağımsızlık cephesini içeriden çökertiyor. ABD’ye karşı mücadele edebilirsiniz ama ABD düşmanı olduğundan tereddüt etmediğiniz, kendi saflarınızda istihdam edilmiş “düşünce ajanları”na karşı mücadele edemezsiniz. Çünkü bunlar, ABD karşıtı cephenin “beyninde” ikamet ediyorlar ve yaptığınız ve yapacağınız her şeyin, bir şekilde ABD’ye yarayacağını iddia ederek, elinizi ve aklınızı bağlıyor. Manevi güç merkezlerimizi ve (ruhi) enerji üretim istasyonlarımızı zapt altında tutan bu cinsten “düşünce ajanları”, kalbimizi ve zihnimizi zehirleyerek atalete sevkediyor.
ABD’ye karşı mücadele edemiyoruz çünkü içimizde ABD düşmanı olup da, ABD’nin bile sahip olamadığı gücü ona sağlayanlar var. Zihni evrenini ABD’ye karşı bağımsızlaştıranlarımız, ABD düşmanı olup da, ABD’nin dünyadaki tüm gelişmeleri planlayan güç merkezi olduğunu düşünen “bizim saflarımızdaki” adamlara karşı bağımsızlaşamıyorlar. ABD’nin düşmanları arasında olup da, dünyadaki her gelişmeyi onun planladığına inananların kafasındaki ABD gücü, ABD’nin hiçbir zaman elde edemeyeceği bir güçtür. ABD’nin dostları bile ABD’nin bu kadar güçlü olduğuna inanmıyor.
*
İran, 1979 yılına kadar kolay izah edilebilir bir mevzilenme içindeydi, ABD ve İsrail eksenine girmiş, bu eksendeki jeo-stratik vazifelerini yerine getiren bir monarşizmdi. Görüldüğü üzere bir cümle ile halini ifade etmek kabil olabiliyordu. 1979 yılında siyasi rejimin yıkılması ve yeni bir siyasi rejim kurulması ile birlikte girift bir tavırlar ve münasebetler haritası çizmeye başladı.
İlk göze çarpan özelliği, dünyadaki sayılı bağımsız devletten biri olmasıdır. Dünyada kendi başkentinden yönetilen ülke sayısı, soğuk savaş sürecinde bir elin parmaklarını geçmiyordu, şimdi ise ülkeler hızlı şekilde bağımsızlaşma mecrasına dökülüyorlar. İran, soğuk savaş döneminin sonlarında bağımsızlaşan bir ülke olarak dünyadaki siyasi haritada yerini erken almıştı.
Kendinin bağımsızlaşmış olması büyük bir başarıydı. Bu başarısını, son zerresine kadar doya doya kullandı. O kadar ki, başarısını “tekleştirdi” ve başka kimsenin (hiçbir ülkenin) gerçekleştiremeyeceği vehmini üretti. Hatta kendi başarı usulünü (mesela halk hareketini) tek bağımsızlaşma yolu olarak kabul etti ve diğer kapıları kapattı.
Tüm iddialarını, bağımsızlık başarısı üzerine inşa etti. Bu başarı küçümsenecek bir hadise değildi tabii ki fakat başarıyı kullanmaktaki hoyratlığı o kadar ileri gitti ki, sahip olduğu akıl, renk körü haline geldi. Kendi dışındaki tüm İslam ülkelerini “kukla” kabul ve ilan etti. Soğuk savaş döneminde doğru da olan bu yaklaşım, muhtevasında, o kuklaların asla bağımsızlaşamayacağı düşüncesini taşımasaydı, faydalı olacaktı. Nefs emniyetindeki ayarsızlık her zaman her yerde problemli olmuştur. Kendini bağımsız, diğer ülkeleri kukla kabul ederek ürettiği şablonu, müthiş bir psikolojik haz kaynağı olduğu için, şartlar değişmesine rağmen hala kullanmakta tereddüt etmiyor. Bu şablondan siyasi kazanç elde etme çabası ise çok sırıtıyor.
Dünya değişiyor, ülkeler değişiyor, İslam coğrafyası kaynıyor ama İran hala eski şablonuna (ezberine) tutunmuş halde yalpalıyor. Arap isyanının ABD projeksiyonu olduğunu iddia etmekle, hem eski ezberini tekrar ediyor hem de tüm Araplara hakaret ediyor. Türkiye’deki siyasi iktidarın bağımsızlık istikametindeki tüm çabalarına kör şekilde bakıyor ve hepimize hakaret ediyor. Ne hikmetse Venezuela’nın bağımsız olabileceğine inanıyor ve Hugo Chavez’e “kardeşim” diye hitap ediyor ama İslam ülkelerindeki bağımsızlık süreçlerine karşı bu hassasiyeti göstermiyor ve destek olmuyor. Çünkü Venezuela’yı rakip olarak görmüyor ama Mısır ve Türkiye’yi rakip olarak görüyor.
İran farkına vararak veya varmayarak, ABD’nin yeryüzü tanrısı olduğu fikrini besliyor. Kendisi dışındaki hiçbir İslam ülkesinin bağımsız olmadığını ve olamayacağını, çünkü ABD’nin dünyadaki her hareketi kontrol ettiğini düşünüyor. Veya böyle düşünmüyor ama bu düşünceyi İslam ülkelerinde yaygınlaştırmaktan siyasi menfaat elde edeceğini hesaplıyor. Her ülkenin, o ülkelerdeki her fikri ve siyasi hareketlerin ABD kuklası olduğuna dair düşünce yaygınlaşırsa, bağımsızlığı dert edinen Müslümanların kendi arkasında saf tutacağına inanıyor. Siyasi menfaat için İslam ülkelerindeki zihin ve düşünce hayatını zehirlemeye devam ediyor. Türkiye laboratuvarından konuya bakıldığında, Yezid Esad’ın zulüm ve katliamlarına destek veren Müslümanların kahir ekseriyetinin İran sempatizanı olması meseleyi vuzuha kavuşturuyor. Fakat zihni evreni zehirleyen bu düşüncenin tek kaynağı İran olmadığı için, başka Müslümanların içinde de aynı zehiri içenlere rastlanıyor.
*
Türkiye’deki hükümet, batının (hususen ABD’nin), yıllardır İran’ı kuşatma çabasına karşı açıkça direniyor. Nükleer enerji merkezinde oluşturulmak istenen siyasi, diplomatik, iktisadi ablukaya karşı bu coğrafyada direnen tek ülke Türkiye olmasına mukabil, İran, Türkiye’ye karşı, sorumsuz ve ahlaksız bir politika yürütüyor. Türkiye’nin ve hükümetin batının kuklası, oyuncağı olduğunu çeşitli yetkililerin ağzından sürekli dillendiriyor. Türkiye’nin, batıya karşı İran’ın önünde kurduğu savunma hattını ve bu hususta aldığı riskleri, yüklendiği maliyetleri görmüyor ama Malatya’ya kurulan bir radar üzerinden Türkiye’ye söylemediğini bırakmıyor. Ahlaksızlığın derinliğine bakın… Batının, İran’ı, Türkiye dışındaki tüm sınırlarından kuşattığını, sadece Türkiye kapısının açık kaldığını görmemek, sadece renk körlüğü ile de izah edilemez, bu durum tam bir nankörlük, tam ahlaksızlık, tam bir menfaatperestliktir.
*
Adına düşünce dedikleri şu zihni savrulmalara veya propagandalara bakın. “Esad’ın devrilmesi ABD’ye yarar, bu sebeple Esad’ın aleyhine çalışmak ABD lehine çalışmaktır”. Esad’ın devrilmesi ABD’nin işine yarayabilir fakat devrilmemesi de Rusya ve Çin’in işine yarar. Esad’ı savunanlar da Rusya ve Çin için mi çalışıyorlar. Yani İran, Rusya ve Çin’in kuklası, ajanı, kölesi midir? Biz de böyle mi diyelim? Nasıl olacak bu iş, bir tarafımız dünyaya Washington ve Londra’dan bir kısmımız da Moskova ve Pekin’den mi bakacak? Kendi merkezimizden bakmaya ne zaman başlayacağız? Mesela soruyu şu şekilde ne zaman soracağız; “Esad nam katilin iktidarda bulunması mı yoksa düşmesi mi Müslümanların faydasınadır?”. Konuya kendi merkezimizden bakmadığımız, kendi sorularımızı sormadığımız için, doğru cevabı bulmakta zorlanıyor olmayalım?
Yapmamız gereken iş, İslam’ı merkeze alıp, önce Müslümanların faydasını gözetmek, takip etmek, gerçekleştirmek değil midir? Bu kadar açık bir ölçüyü unutmaya başladığımızın ne zaman farkına varacağız? Müslümanların faydasına olan bir iş bugün Rusya’nın, yarın ABD’nin, öbür gün Çin’in de işine yarayabilir. Onlardan birinin işine yarayacak diye Müslümanların faydasına olan işten vaz mı geçeceğiz? Müslümanların zihni evrenlerinin bu kadar derinden savrulması, tam bir zehirlenmedir. Herhangi bir tesir böyle neticeler vermez çünkü bu durum hastalıklıdır. Ancak düşüncenin zehirlenmesiyle meydana gelecek bir neticedir.
Kendi ruhi merkezimiz (imanımız) olmalı, kendi düşünce merkezimiz (aklımız) olmalı, kendi hissi merkezimiz (kalbimiz) olmalı. Kendi merkezlerimizden hareketle, kendimiz hissederek, kendimiz düşünmeliyiz. Müslümanların faydasına olacak işi, başka kimin faydasına olduğuna bakmaksızın yapmalıyız. Kendi merkezimizden bakmayı, Müslümanların faydasını düşünmeyi bıraktığımız noktada, ya ABD’ye veya Rusya’ya çalışmış oluruz. Karşımızdakilere hakaret ettiğimiz gibi, kendi kendimize de hakaret ediyoruz. Biz bu kadar zayıf varlıklar mıyız? Veya şöyle soralım; dünyadaki en ahmak insanlar Müslümanlar mı? Bu vehmi üretecek tüm düşünce esintilerinden uzak kalmak birinci şartımız olmalı.
*
Türkiye ile İran arasındaki husumeti derinleştirmemek gerektiği doğru, bu iki ülkenin çatışması ümmetin başına gelebilecek en büyük felaketlerden birisidir. Bununla beraber artık anlaşılmış olmalı ki, İran, ümmetten ayrıldı ve ayrıştı… Çünkü Türkiye’de iki ülkenin husumetinin derinleşmemesi için gösterilen hassasiyetin onda biri İran’da yok. Çok ahlaksız ve akılsız bir siyaset takip ediyorlar. En küçük vesileyle Türkiye’yi vuracaklarını açıkça, hayasızca, ahlaksızca, nankörce ilan ediyorlar. Evet, biz kendi şahsiyetimizin gerektirdiklerini yapmalıyız, İran’ın ahlaksızlığını ve şahsiyetsizliğini kendimize emsal alamayız. Fakat Suriye’de Müslümanlar toplu katliama uğrarken, “Türkiye’nin Suriye’ye müdahale etmesi halinde İran’ın sessiz kalmayacağını ve eylemle cevap vereceğini” söyleyecek kadar soysuzlaşanlara karşı, en azından düşünce bariyerlerimizi kurmalıyız. Yirmi birinci asrın çağdaş Yezidlerinin, zihni ve kalbi evrenimizi zehirlemesine müsaade etmemeliyiz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir