Saf haliyle insan olmayı kendisine yeterli görmeyen çoğu insan “gücü”, kendi özgürlüğü (gücü) için, başkalarının özgürlüğüne (gücüne) karşı kullanmak ister. Sahip olduğu özgürlüğe “güce” kutsallık yükleyip, onu tartışılmaz kılarak sınırsız özgürlüğünün (gücünün) devamını sağlamaya çalışır.

Bu yüzden gücün devamını sağlama çabası içinde her türlü yönetim ve yönetim araçlarını, “güç” adına dönüşümlü olarak birbirlerinin nedeni, amacı ve araçlarına dönüştürür.

Güç odakların eliyle şekillenen her sistem, zamanla kendi alternatifini kendisi üretir. Üretilen bu alternatifler gelenek haline dönüşüp statüko olduğunda tekrar bir kutsala dönüşerek, hiçbir eleştiriye “kutsalları” adına izin ver-dir-mez.

Bu kısır döngüde, güç sahibi olmak isteyen saf insanlar, -başta mutedil olsa bile-, kendini her şeyden müstağni ve her şeyin üstünde gördüğünde, zamanla Kabilleşir ve ahlaksız bir güç arayışıyla, ötekini “hiç”leştirmek için, “güç” olur. “Güç” ile itibar devşirdikçe haddi-ni aşar, haddi-ni aştıkça saf insan hali de bozulur… Bu İkilem, bu paradoksal döngü, “Azazil’in” “İblis”leştiği andan beri hiç durmadan devam eder zamanın akışında, tik – tak…

Bu “İblis”e dönüşen “Azazil”lerin en belirgin özellikleri nedir?

İnsanları iradesiz kılarak, kendisinin iradesine “gücüne” çağırmak…

İnsanları uyandırmak; ama eylem güçlerini, bilinçlerin, kabiliyetlerini kısıtlayarak uyandırmak…

Kendi konumunu meşrulaştırmak için insanların “aklını oluşturmak” ve haklarını belirleyip yasaklayarak bir nevi “tanrı” olmak…

Her iyiliği, her başarıyı kendinden bilip, her kötülüğü her fahşayı ötekilere yüklemek… Bir düşman var edip “İblis”i cambazda ara-t-mak…

Zamanı ve mekânı çalıp, insanları bir dar boğazda, bir telaş girdabında, sonu bir türlü gelmeyen küçük meşguliyetlerde boğmak… Hırsızlığın en kötüsü olan insanı, “insanın insanlığını” sömürmek…

Modern sistemlerle, modern İblisler doğurmak… Küçük varlıklarıyla gölgeleri büyütmek… Basit isimlerinin önüne kalabalık unvanlar türetmek… Büyük karınlarıyla küçük kafalarını beslemek… Cüce yürekleriyle, yüreklere korku vermek…

Daha birçok özellikleriyle insanı “güç” adına sömüren bu karakterleri, zihnimizden, kalbimizden, sırtımızdan atarak; bir gamzelik rüzgârın aşkıyla uyanmanın vakti gelmedi mi?
Uyanmalıyız, çünkü yer gök bir olup hesap sorduğunda, bir gamzelik rüzgârla “süvarisiz” şaha kalkanlar diri kalacak ancak ve ancak…

Kendini öteleyip, ötekini kendileyenler; aşklarını muhabbetle, muhabbetlerini iştiyakla umutlayıp diri tuttuğunda ancak, varlığa yük olan ağırlıklar, işte o zaman hafifleşiyor cemre gibi…

Bedeller ödeyip “gücü” terk ettiğin de ve bilge ağacına ulaştığında anlıyorsun ya, sensin asıl Anka… “Gücü” reddettiğinde “Numan”, dönüştü ya “Azam’a”… Maşukuna giden gemilerini yaktığında âşıklar, dönüşürken saf aşka, işte o zaman oluyor ya inşirah…

Biz inşirah dedikçe, şimdi, dünün çukurlarını gözlerinden silenler, kaybetmeden kazanmayı hesaplarına yazıyorlar… Ve kendisini zamanın ve mekânın sahibi zanneden asalaklara, bizim de o vehimle davranmamızı hesaplıyorlar…

Onlar kendi hesabını yaparken, hesapların da hesaplandığı şimdilerde, yüreklere dem bir koşunun başlangıcında, ağzına gem vurulmamış atlar, bir gamzelik rüzgârın aşkına, aşk için, aşkla dörtnala… Kaybettikçe kazanmak için aşkla, aşka dörtnala…

Aşka parladıkça süvarisiz atlar, ateşi yandıkça ve yaktıkça ateşi; Şems oluyor her gece… İbrahim oluyor esenlik veriyor, her aleve… İsalaşıp derman oluyor, mankurtlaşmış her diriye…

Akıl tutulması sıyrılırken bilinçlerden, atlar “gemsiz ve süvarisiz” koşunca, karanlık korkulardan nemalanan cellâtlar, daha bir kararıyor, daha bir çürüyor soyları…

Haddi aşanların soyları çürüdükçe, diyorsun ya ey yolcu, “ Başarıyı elde tutmak, iktidarın, mülkün, gücün efendisi olmak; kalıcı ve köklü olmak, en önemlisi de “güç” sahibi iken “adil” olmak, büyük insanların işidir…”

Şimdi cellâtlar bile kapkara kesilirken, suret-i haktan görünen o mülk sahipleri, iblisle sarmaş dolaş aynı masada birbirlerine meze ikram ediyor, yine en masum iffetler recmediliyor, ey yolcu…

Yaşam soğuk bir musalla taşı. Yolu yolculuğa çıkarmaya hazırlanan bir yolcu ve ağzındaki gemi parçalamış süvarisiz bir at, sadece ruhuna dokunacak bir gamzelik rüzgârın beklentisinde…

Kendi gününün şafağında, kendine doğmuş bir asiydin ya bilirim “Savunan Adam”, güneşte yüreklerini üşütenlere… Muhabbetinle tebessüm ettin ve kar yangınları başladı buzul bilinçlerde…

Koşu bittikten sonra da vuslata koşan atların aşkına, işte o günler için ve o günlere kadar, sana elveda demeyeceğiz ey yolcu. Sana sadece hoşça kal diyeceğiz…

Sen geride kalan bir hüzün değildin ya aslında… Bildim seni asi yürek, hayata hayat veren sözlerinle bildim. Ve geleceğin gülüşleri doldu işte o zaman her bir boşluğa…

Çünkü kalmak kolay olan… Çünkü kalmak, omurgasız bir yaşam…

Yürür elbet kirpiklerin gölgesine dem olmayanlar… Yürür elbet taşlardan kopup en güzel gül için en verimli toprak olanlar…

Yerinde kalmamak için yürür yolcu…

Ve iskeleti geride bırakmak için yürütür yolu…

Ve bilir ayrılık, vuslattır…

Yürür yolcu, med ve cezir arasında, iştiyakın aşka dokunduğu bir yağmur ıslaklığıyla…

Yürür yolcu, tek hece olmak için; yürür, kelimelerin boşluğunda var olmak için…

Yürür yolcu arkasına bakmadan… Bakmadan yürür ki geride bağ kalmasın… Arkaya bakmadan yürür ki her yerde tanış olsun… Yürür yolcu hiçbir yerde gözlere aç bir bakış kalmasın…
Ve yürüdü yolcu “gemileri” “gücü” elleriyle yakarak… Lübnanlı üstadın dediği gibi:” Aramızda bir hayalet gibi yürüdün ve gölgen, yüzümüze düşen bir ışık oldu. Seni çok sevdik; ama sevgimiz sözlere dökülmedi ve örtülü kaldı…”
Kelimeler döküldü fakat birçoğu söylenmeden kaldı, “gücü” değil, kalbi olanlar için… En değerli olanlar, en değerli adına, en değerli günde, en değerli şekilde değerlendirilmeliydi ya… İşte o yüzden kelimesiz yürüdün…

Ve sen yürüdün, kalabalıklar yürüdü…

Yaşam sona ermeden kendi derinliğinde sevgi anlaşılamıyor… Geç de olsa anladık, yokken var olanlar anlamlı oluyor ancak… Ne garip bir trajedi ki, hep kaybedince kazanıyoruz…“Gücü” kaybettin, işte o zaman kazandın…

Ne zamandır düşünüyordu yolcu, yanağındaki gamzeye rüzgâr dokunduğunda enginlere vuslat ne zaman… Düşünüyordu yolcu “gem vurulmamış atların” vuslatından çıkan aşkları…

Taşlara çarparken geçmişini, çok çırpındın ya “güç kafesi-ni” kırmak için… İşte açıldı esaretin penceresi… Hayırlı olsun sana ey yolcu ötelerin ötesi…

Seni kovanlara inat, durdun… Dur dedin… Buralar bizim dedin… Asıl olan biziz dedin… Biz dedin ve “gücün sözüyle” benlik güdenler homurdandı…

Homurdananlara sen tebessüm ettin. Sen tebessüm ettikçe yüzleri kara kesilenler uslandırmadı ya seni, onu da bilirim.
Bilirim…
Bildim…
Bilgim büktü ya belimi…
Büküldükçe bildim…
Bildikçe daha bir büküldü belim…
Artık hesap sorma bana…

Hesapların hesabının hesaplanacağı gün için sura yürüdüğünde, iskeletlere kan yürüdü… Yerin altından dirilip gelen çürümüş bedenler, inşirah dedikçe, tene can yürüdü…

Geniş zamanlarda anla-ya-madık seni ey yolcu. Dar vakit de olsa anladık işte ayrılığı, vuslatı… Anladık ki bir gamzelik rüzgâr, süvarisiz atları şaha kaldırmaya yetecek…

Doruklara selam… “Düzenin anası” olan özgürlüğüne selam… Düştüğün kalktığın yürüyüşüne selam… Umarım selam bir yerde, selamla, selam olursun…

Anladık ey yolcu yürüyüş gecesinde, analadık Proudhon’un dediği gibi “özgürlük, düzenin kızı değil, düzenin anasıdır”.

Öyle olur ya bazen, hayatın dokunuşları, alnınızı yüreğinizi öper de geçer…
Atarsınız ya hani bir taşı havaya da, o yine atıldığı yere düşer…
Yolcularla vedalaşırken, yol olursunuz…
Ayak izlerini bıraktıkça yolcular, yolu yolcularsınız…
Bir gamzelik rüzgâr “iradenize” dokunduğunda, gemleri parçalar, benliği şaha kaldırırsınız…
Zamanı öylece dondurursunuz da susmayı konuşturursunuz…
Suskunluğunuz bir devrim, bir yolculuk olur…
Yolcuya yürüdükçe, daha bir susarsınız…

Hadi susalım…

Sohbete katılın

2 yorum

  1. Bilirim…
    Bildim…
    Bilgim büktü ya belimi…
    Büküldükçe bildim…
    Bildikçe daha bir büküldü belim…
    Artık hesap sorma bana…

    şiir tadında oldukça etkileyici bir yazı olmuş. allah yar ve yardımcınız olsun…..

  2. Hâneler tamam oldukça elbette ki düzenin anası gönderdiği sabah kısraklarıyla tozu dumana katacaktır.

Yorum Gönderin

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir