İSRAİL’İN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI

İSRAİL’İN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI
İsrail ile ABD arasındaki münasebetleri tarif ve izah ederken kullanılan bazı şablonlar var. “ABD’yi İsrail (Yahudiler, Yahudi lobisi) yönetiyor” gibi… “Aralarındaki münasebetin asla bozulmayacağı, kopmayacağı, zayıflamayacağı düşüncesi” gibi… “ABD’nin, her ne pahasına olursa olsun İsrail’i savunacağı, destekleyeceği” yaklaşımı gibi… Aralarındaki münasebetin Katolik nikahına teşbih edilmesi gibi…
Gerçekten böyle midir? Mümkün değil, eşyanın tabiatı gereği mümkün değil, insanın tabiatı gereği mümkün değil, ABD’nin tabiatı gereği mümkün değil, İsrail ve Yahudilerin tabiatı gereği mümkün değil. Ve daha birçok sebeple mümkün değil.
İsrail kurulduğundan bugüne ABD ile münasebetlerinin yukarıdaki şablonlara uyduğu doğrudur. Zaten insanları ve dünyayı yanıltan da bu… Bu güne kadar öyle olması, öyle süreceğinin delili değil. İsrail ile ABD arasında bugüne kadar gelen münasebet yoğunluğu, konjonktüreldir (devridir). Münasebetlerin İsrail kurulduğundan beri yani varolduğundan beri aynı şekilde devam ediyor olması, insanlarda “zihni tortular” oluşturuyor, bu tortular da münasebetler hakkında “daimilik vehmi” üretiyor. Münasebetlerin devri (konjonktürel) olduğu gerçeğini perdeliyor. Yeryüzünde ilelebet devam edecek dostluk bulmak ne mümkün, keza ilelebet devam edecek düşmanlık. Okumaya devam et “İSRAİL’İN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI”

SORULARA CEVAPLAR-2-

SORULARA CEVAPLAR-2-
Bugün cevaplayacağım soru bir tane. Önemli olduğu için bu soruyu tek başına ele aldım. Soru şu; “İsrail’in İran’a saldırma öngörüsü doğru çıkmadı, hala İsrail, İran’a saldırmadı, saldıracak gibi de görünmüyor. Teşkilat dediğiniz olgu yalan mı yoksa fena halde çuvalladı mı?”
Cevap…
Bir şeyi iyi anlamanız gerekiyor. Dünyadaki gelişmeler o kadar hızlı ve o kadar karmaşık ki, bir gün içinde tüm dünyadaki denklemlerin değiştiğine şahit olabiliyoruz. Öngörüleri de bu şekilde okumanız ve anlamaya çalışmanız gerek.
Öngörünün gerçekleşip gerçekleşmemesi çok önemli değil, önemli olan gelişmeleri doğru okumak. Öngörünün gerçekleşmeme ihtimali her zaman var çünkü sürekli yeni gelişmeler yaşanıyor. Öngörü olması bile gerçekleşmeme ihtimalini içinde barındırır zaten. Okumaya devam et “SORULARA CEVAPLAR-2-“

İRAN VE ABD, EL-KAİDE ALEYHTARLIĞINDA BİRLEŞTİ

İRAN VE ABD EL-KAİDE ALEYHTARLIĞINDA BİRLEŞTİ
Son günlerde ABD ve batı dünyası Suriyeli muhaliflere yardım yapmayı bıraktı. İran ile aynı cephede buluştu. ABD Suriyeli muhaliflere yardım etmemek, Suriye’de Esed sonrası kurulacak devletin Esed’den daha fazla tehlikeli olacağı düşüncesiyle yardımları kesti. Yardım etmemek için kullandığı mazeret ise El-Kaide ve benzeri örgütlerin Suriye muhalefetinin yanında savaşması. Esas sebebi ise Yezid Esed düştükten sonra kurulacak devletin İslami hassasiyetlere sahip olmasıdır. Aynı Mısır ve Tunus’ta olduğu gibi…
El-Kaidenin yanında mı yer almak daha doğru yoksa ABD’nin yanında mı? El-Kaidenin yanında mı yer almak daha doğru yoksa Yezid Esed’in yanında mı? El-Kaidenin yanında mı yer almak daha doğru yoksa İran’ın yanında mı? Bunlar gibi daha başka sorular da var… Okumaya devam et “İRAN VE ABD, EL-KAİDE ALEYHTARLIĞINDA BİRLEŞTİ”

TEŞKİLAT ABD SEÇİMLERİNDE SOSYAL MATEMATİĞİ UYGULAYACAK

TEŞKİLAT ABD SEÇİMLERİNDE SOSYAL MATEMATİĞİ UYGULAYACAK
Teşkilat batı ülkelerinde sadece ABD de sosyal matematiği uygulamak için altyapı çalışmalarına başladı. Önümüzdeki seçime yetişmesi sözkonusu değil tabii ki ama yavaş yavaş altyapıyı kuruyor. Bir düşünce kuruluşu kurdu ve onun üzerinden sahaya girdi.
ABD büyük bir ülke… Nüfusu büyük ama coğrafyası nüfusundan daha büyük… Hassasiyet haritası, hassasiyet katsayıları, hassasiyet değerleri, denklem havzaları ve daha birçok konuyu ABD sathında araştırmak fevkalade zahmetli ve maliyetli bir iş… Fakat ABD de bazı şeyler daha kolay, mesela kayıtlılık oranı daha fazla, sosyal verilerin birçoğunu istatistiklerde bulmak mümkün, Türkiye’de büyük çapta insan ve mali kaynak ayırmak zorunda olduğunuz birçok konuyu ABD de istatistiklerde bulabilirsiniz. Okumaya devam et “TEŞKİLAT ABD SEÇİMLERİNDE SOSYAL MATEMATİĞİ UYGULAYACAK”

TEŞKİLAT OBAMA İÇİN ÇALIŞIYOR

TEŞKİLAT OBAMA İÇİN ÇALIŞIYOR
ABD tarihinde ilk defa Yahudi lobisi ve İsrail’in etkisi dışında bir seçim gerçekleşiyor. Yahudi lobisi, ilk defa açıktan taraf tutuyor ama gücü yetmiyor. Daha önceleri Yahudi lobisi ve İsrail, açıktan taraf tutmak zorunda kalmaz, aksine her aday Yahudi lobisinin taleplerini yerine getirmek için yarışırdı. Yahudi lobisi ve İsrail de, kapalı kapılar arkasında birisine karar verir ve onu seçtirirdi. Hatta çok zaman iki aday arasında seçim bile yapmazdı çünkü her ikisi de Yahudilerin ve İsrail’in menfaatlerini aynı derecede koruyacak kişiler olurdu.
Obama’nın birinci döneminden Yahudiler ve İsrail memnun kalmadı. Memnun kalmamak bir tarafa, ilk defa ABD İsrail’in taleplerinin bir kısmını yerine getirmedi, onları istedikleri oranda korumadı. Hem İsrail hem de Yahudi lobisi çıldırdı.
Bu politika sadece Obama’nın şahsi inisiyatifiyle gerçekleşmedi. ABD, artık Ortadoğu’da İsrail’i taşıyamıyor, İsrail Ortadoğu’da ABD’nin menfaatlerine zarar veriyor. İsrail doğrudan zarar vermiyor tabii ki, ABD’nin İsrail yanlısı politikaları ABD’ye zarar veriyor. ABD, soğuk savaş döneminde Sovyet tehdidine karşı Arapları elinde tutuyordu, İsrail yanlısı politika yürütmesine rağmen bunu başarıyordu. Artık Ortadoğu’da Sovyet tehdidi yok ve İsrail yanlısı politikalar ABD’ye felaket zarar veriyor. Okumaya devam et “TEŞKİLAT OBAMA İÇİN ÇALIŞIYOR”

ABD’NİN KAÇMA VAKTİ

ABD’NİN KAÇMA VAKTİ
Yeni Şafak gazetesinin 17.09.2012 tarihli internet sitesinde yayınlanan kısa bir haber… ABD savunma bakanının Afganistan’daki durum ile ilgili açıklaması… Haber şu;
“Panetta, Pekin’de Çin Savunma Bakanı General Liang Guanglie ile görüşme sonrası yaptığı açıklamada, Afganistan’daki saldırılara rağmen 2014 yılında ABD ve NATO güçlerinin ülkeden çekilmesi ve güvenliğin Afgan yetkililere devredilmesi konusunda ısrarlı olduklarını açıkladı.
Savunma Bakanı Panetta ayrıca, ABD ve NATO güçlerine düzenlenen saldırıların Taliban’ın başarılı olduğu anlamına gelmediğini ifade ederek, ‘Taliban bölgede kaybettiği gücü yeniden kazanmak yerine kaos yaratmaya veya bize saldırma yoluna başvuruyor’ dedi.” Okumaya devam et “ABD’NİN KAÇMA VAKTİ”

ABD BÜYÜKELÇİSİ ÖLÜMSÜZ DEĞİLMİŞ!!!

ABD BÜYÜKELÇİSİ ÖLÜMSÜZ DEĞİLMİŞ!!!
ABD de bir Yahudi provokatörün çektiği melun filme karşı Libya ve Mısır’da Müslümanlar ayaklanmış. İki ülkede de halk ABD misyonlarına saldırmış, Libya’nın Bingazi şehrinde bulunan ABD konsolosluğu yakılmış, büyükelçi de oradaymış ve ölmüş.
Vaka kısaca bu… Bu vakadan ne anlamak gerekir?
1-Birkaç asırdan beri batılılar, Müslümanları kendi kültürlerine adapte etmek için, cahil, geri kalmış, barbar gibi ithamlar altında tutuyor ve psikolojilerini çökerterek teslim olmaya zorluyorlardı. Bu yolla çok sayıda insanı devşirdiklerini de unutmamak gerekir. Müslümanları kendi kültürlerine göre ehlileştirmek için de, İslam’ın tüm mukaddes kıymetlerine alenen hakaret ediyorlardı. Hakarete karşı yerinden kımıldayacak Müslümanları da, fikir hürriyetine karşı, basın hürriyetine karşı ve daha birçok kabalıkla, barbarlıkla itham ediyorlardı. Müslümanlar da, zayıflıklarından, eğitimsizliklerinden, fakirliklerinden, devletsizliklerinden ve başka birçok sebepten batının bu tür tedip hareketlerine karşı direnemiyorlardı. Artık o dönem bitti, o dönemin bittiğini dünyada anlamayanlar ise sadece batılı ahmaklar. Bundan sonra Müslümanlara baskı yaparak, katlederek, hakaret ederek onlar üzerinde hakimiyet kurmak mümkün değil, İslam’ın her mukaddes kıymetine yapılacak en küçük hakaret, dünyanın her tarafından milyonlarca Müslümanı sokağa dökecek, batının resmi veya sivil tüm misyonlarını tepeleyecektir. Her hakarette ayaklanan Müslüman sayısı artacaktır. Batı bundan sonra Müslümanlarla münasebetlerini, eşitler arası ilişki temelinde gerçekleştirmek zorundadır ve gayet nazik, zarif, edepli davranmak mecburiyetindedir. Bunun dışındaki tüm ihtimallerde dünya, asla sükunete, rahata, refaha, feraha kavuşamaz. Okumaya devam et “ABD BÜYÜKELÇİSİ ÖLÜMSÜZ DEĞİLMİŞ!!!”

YENİ DENGE SİMÜLASYONU VE TÜRKİYE’NİN MİSYONU

YENİ DENGE SİMÜLASYONU VE TÜRKİYE’NİN MİSYONU
Soğuk savaş döneminde, adına her ne kadar “dehşet dengesi” denmiş olsa da, dünya da bir denge oluşmuştu. Gerçekten de dehşet dengesiydi çünkü nükleer silah (ve mühimmat) dengesiydi. Sovyet bloku, dengeyi askeri merkezde kurmuştu, batı bloku askeri tahterevallinin öteki tarafında oturuyordu ama kendine başka bir tahterevalli daha yapmıştı. İktisadi ve siyasi alan… Hürriyet ve refah… Batı bloku bu tahterevallide yalnız oturuyordu. Herhangi bir alanda denge unsuru olmak mümkün hatta denge amili olmak ve dengeyi tayin etmek de mümkündü. Hangi alanda olursa olsun, dengeyi “kuvvete” dayalı olarak kuruyorsanız, esas dengeyi kaçırıyorsunuzdur, hayatın dengesini… Hayatı, kuvvet ile bir müddet etkileyebilir, yönlendirebilir, yönetebilirsiniz. Fakat hayatın tabii mecraları, havzaları, ihtiyaçları var. Elinizi sürekli yumruk halinde tutamazsınız, sıkılı yumruğun ömrü kısadır. Yemek bile yiyemezsiniz, birisini sevemezsiniz, bir şey üretemezsiniz ila ahir…
Sovyet bloku askeri alanda dengeyi sağlayabilmek, geri kalmamak, boşa düşmemek için sürekli o alana yatırım yaptı. Anlamadığı şey, hayatın toplam dengesini kuramadığı takdirde dengenin tarafı olarak kalma imkanının olmadığıydı. Hayat, dengeleri en az üç alanda, siyasi, iktisadi ve askeri alanlarda kurar. Birinde ilerleyebilir, dünya ile yarışabilir, öne de geçebilirsiniz. Fakat diğer alanlarda geri kalırsanız, rakiplerinizin sizi yıkmasına gerek kalmaz, siz kendi içinize çökersiniz. Askeri alandaki silah ve mühimmat yığınağı, hayatın diğer alanlarını korumak içindir, eğer hayatın diğer alanlarında koruyacak bir kıymet kalmamış veya üretilememişse, askeri alandaki gelişmişlik gerekçesini (hedefini) kaybediyor. Sovyetlerin askeri alanda yaptığı yığınak ve stok, yıkılmasını ve dağılmasını önleyemedi çünkü diğer alanlarda batı bloku arayı fersahlarca açmış ve Sovyetlerin denge kurması imkansızlaşmıştı. On binlerce nükleer başlıklı füzenin tetiğine dokunmadan mağlup oldu çünkü esas yarış başka bir kulvardaydı. Askeri denge, birinci ve ikinci dünya savaşlarının yaşandığı dönemin anlayışıydı ve Sovyetler o anlayışta takılıp kalmıştı. Okumaya devam et “YENİ DENGE SİMÜLASYONU VE TÜRKİYE’NİN MİSYONU”

SURİYE, LOKAL DÜNYA SAVAŞININ MUHAREBE ALANI

SURİYE, LOKAL DÜNYA SAVAŞININ MUHAREBE ALANI
İnsanlık tarihi, savaşsız geniş zaman dilimleri geçirmemiştir. Dünyanın herhangi bir coğrafyasında mutlaka savaş sahaları mevcut olmuş, savaşan taraflar küçük de olsa bulunmuştur. Teknolojinin geri ve nüfusun az olmasından dolayı bilinen tarihte, dünya savaşı olmamıştır, ta ki yirminci asra kadar. Yirminci asra gelindiğinde insanlık, nüfus ve teknoloji olarak dünya savaşı yapabilecek imkanlara kavuştu. Enteresan şekilde, bu imkana kavuştuktan sonra fazla beklemedi ve birinci cihan harbinin ateşi yakıldı. Birinci Cihan Harbi, katılan nüfus ve asker sayısı, kullanılan silah ve teknoloji ve yayıldığı coğrafya bakımından tarihte hiç misali görülmemiş bir çaptaydı. Tarih boyunca tecrübe üretimini akıl ve fikirle değil, deneme-yanılma yoluyla ürettiğine şahit olduğumuz insanlık, bir savaşla gerekli tecrübeyi üretemedi. Birinci harbin akabinde hınçla, hırsla, öfkeyle ikincisine hazırlanmaya başladı. Birinci harpteki sayısal göstergelerin büyüklüğü, ikincisinde küçücük kaldı. İkinci savaştaki rakamlar insanı dehşete düşürecek çaptaydı. Mesela bir Alman uçak fabrikasında aylık savaş uçağı üretim sayısı bin adetti. ABD, nükleer teknolojiye ulaşmada (ve nükleer bomba üretiminde) burun farkıyla öne geçti ve savaşı lehine bitirdi. Okumaya devam et “SURİYE, LOKAL DÜNYA SAVAŞININ MUHAREBE ALANI”

İRAN İLE ABD SAVAŞININ MUHTEMEL NETİCELERİ

İRAN İLE ABD SAVAŞININ MUHTEMEL NETİCELERİ
Muhtemel İran ABD savaşında netice ne olur? ABD ve İsrail, İran’ı işgal edecek olursa İran bu işgale dayanabilir mi? Bu türden bir savaşın neticelerinin neler olacağı konusunu dünyanın her tarafında devletler, hükümetler, istihbarat örgütleri yoğun bir şekilde merak ediyor. Hatta bunlardan daha fazla merak edenler, iktisat ve sermaye çevreleri olsa gerek. Gerçekten ABD ile İsrail’in İran’a saldırması durumunda ortaya çıkacak hadiseleri öngörebilen birisi olsa, ona, devletler, hükümetler, istihbarat örgütleri, iktisadi çevreler muhtemelen milyar dolarla ifade edilecek kaynak aktarırlar.
Taraflar arasında meydana gelecek savaştan sonraki bir haftadaki gelişmeleri bile doğru tahmin edenler, batılıların diliyle söylemek gerekirse “büyük kahin” olarak tanınacak ve itibar kazanacaktır. Bir haftalık gelişmeleri hafife almayın, sadece bir haftalık gelişmeleri tahmin edebilen sermaye çevreleri o bir haftalık sürede yüzlerce milyar dolar kazanır, yanlış tahminler üzerine yatırım yapanlar da keza o miktarda zarar ederler. İlk haftanın dünya iktisadına maliyeti, trilyon dolarlarla ifade edilebilir. Bu maliyet, bazılarına (doğru tahmin eden ve doğru karar verenlere) kar olarak yansıyacak, bazılarına (yanlış tahmin eden ve yanlış karar verenlere) zarar olarak yansıyacaktır. Bir hafta içinde trilyonlarla ifade edilen servet el değiştirebilir mi? Dünyanın bugünkü iktisadi hacmine bakılınca, olağanüstü haller ve zamanlarda bu çapta büyük değişimler tabii görünüyor. Okumaya devam et “İRAN İLE ABD SAVAŞININ MUHTEMEL NETİCELERİ”

KOMPLO TEORİSİ-1- OBAMA MÜSLÜMAN OLABİLİR Mİ? EK -1-

Birçok gazetenin 09.01.2012 tarihli nüshasında, İsrail gazetesi Jerusalem Post’ta yayınlanan bir makale dikkatimizi çekti. Yazının muhtevası, ABD başkanının 40 yıldır ilk defa İsrail değil Türkiye’yi “favori müttefiki” olarak tespit ediyor. Ortadoğu’da İsrail yerine Türkiye’nin favori müttefik olarak kabul edildiğini, bunun da Türkiye’nin ABD dış politikasına karşı yani ABD menfaatlerine karşı birçok adım atmasına rağmen yapıldığını iddia ediyor.

İsrail gazetesi bu tespiti yaparken, kendini ikna etmiş halde zira ABD’nin bu tavrına (siyasetine) hayret ediyor. İsrail tarafı bu duruma neden hayret ediyor? Gerçekten hayret edilecek bir durum mu? Bakalım.

ABD tarafının herhangi bir Ortadoğu ülkesini İsrail’e tercih etmesi nasıl izah edilebilir? Bu mümkün mü? İsrail ile ABD aslında tabii müttefik değil mi? Bu durum sadece ABD deki Yahudi lobisinin gücüyle ilgili ve sınırlı değil. Ortadoğu’da ABD’nin İsrail kadar güvenebileceği başka bir ülke var mı? Olabilir mi böyle bir ülke?

ABD Ortadoğu’da İsrail’den başka bir ülkeye güvenemez. İsrail güvenilir bir ülke midir ki başka bir ülkeye güvenemesin? Doğrusu ABD İsrail’e güvenilmeyeceğini bilmesine bilir de başka bir ülkeye de hiç güvenemez. Yahudi lobisini de eklediğinizde İsrail’den başka bir ülkeye güvenemeyeceği meselesi açıktır.

Pekala ne oluyor dünya, Ortadoğu’da, İsrail’de ve ABD’de? Ne oluyor ki, ABD İsrail’e güvenmediğini açıkça ortaya koyuyor ve ona karşılık, İsrail’in ve Yahudi lobisinin ateş püskürdüğü Türkiye’yi favori müttefik olarak görüyor?

Aslında işin sırrı, İsrail gazetesinde yayınlanan makalede altı çizilen konuda yatıyor. Makale, ABD’nin Türkiye’yi tercih ettiğini söylemiyor. ABD başkanının, Türkiye başbakanını tercih ettiğini söylüyor. İki tarafta da ülke ve ülke politikası değil sözkonusu olan, her iki ülkenin de başında bulunan kişilerin birbirini güvenmesi meselesi… İşte bu nokta ilginç.

İsrail gazetesi, ABD’nin değil, ABD başkanının, Türkiye’yi değil, Türkiye başbakanını tercih ettiğini söylüyor. Bu noktada yoğunlaşıyor ve dikkatleri de bu noktaya çekmeye çalışıyor. Bu ne demek?

Hatırlayın “Komplo teorisi-1- Obama Müslüman olabilir mi?” başlıklı yazımızı. O yazıda Obama’nın gerçekten Müslüman olması ve bunu açıklamadan başkanlık koltuğunda oturuyor olması ihtimalini yazmıştık. Şu ifadeler o yazıdan…

“Biz Obama ile ilgili sorunun cevabını arayalım. Batının çökmekte olduğu, İslam coğrafyasının yeniden doğmak için sancılandığı bir vasatta, gizli Müslüman olarak ABD başkanlık koltuğunda neler yapabilir? Sorunun cevabını şu kriterlerle arayacağız. Müslümanlığını gizlemeye devam edecek, Müslüman olduğundan şüphelenilecek işlerden uzak duracak, yapacaklarını ABD deki siyasi sistem ve kültüre uygun olarak gerçekleştirecek, Müslümanlara açık ideolojik destek vermeyecek ila ahir. Bu şartlara uyarak, bu çerçeve içinde kalarak Obama neler yapabilir?
ABD dış siyasetini “barış” üzerine kurar ve dış müdahalelere sıcak bakmaz. Böylece İslam coğrafyasındaki “kendine geliş” istikametindeki hareketlenmeleri ve dalgalanmaları engelleyecek askeri müdahalelerden uzak durur. ABD’nin askeri teknolojisi hatırlandığında, Müslümanlara karşı askeri müdahale politikalarından vazgeçmiş olması ve ABD dış politikasını böyle bir mecraya taşıması büyük bir yardım olur.”

“Arap isyanları döneminde, Arap ülkelerinin iç karışıklıklara ve zayıflıklara savrulduğu bir vasatta, İsrail taşkınlığını ve saldırganlığını engellemek gibi bir misyon üstlenmek. Gerçekten İsrail denilen domuzlar örgütünün saldırganlığı ve kural tanımazlığı malum. Çevresindeki Arap ülkelerinin iç karışıklıklarla boğuştuğu böyle bir dönemde, fazla sakin durmuyor mu? Afra tafra satmasına bakmayın, iki de bir sağa sola tehditler savurmasına aldırmayın, ne yaptığına bakın. Bir şey yapıyor mu? Ya da soruyu şöyle soralım, yapmak istediği işler konusunda ABD’den destek bulabiliyor mu? Mesela İran’a saldırma tehditleri savurup duruyor ama ABD den bu konuda yeşil ışık gördü mü? Normal gibi görünüyor mu tüm bunlar? ABD dış politikasının yarıdan fazlası İsrail’e dönüktür ve onu korumak ve desteklemek içindir. Ta ki Obama’ya kadar. Artık öyle mi? İsrail, Türkiye ile arasındaki krizi ABD üzerinden çözmek için ne kadar uğraştı, ABD, İsrail’in destek taleplerini ne kadar kabul etti? ABD’nin Türkiye’ye baskı, İsrail için baskı uyguladığına şahit olduk mu? Aksine Obama ile Erdoğan arasında su sızmıyor, hiç bu kadar ileri dereceye ulaşmamıştı ABD ile ilişkiler, öyle değil mi?
Başka ne yapması gerekir Obama’nın?
Mesela İslam dünyasının liderliğini yapacak bir ülkeyle ilişkileri geliştirip, onun önünü açmak… Obama ile Erdoğan arasındaki samimiyete bakınca, insanın bu komplo teorisine inanası geliyor.
Yukarıda saydığımız olaylar demeti ile bir komplo teorisi kurulabilir mi? Doğrusu bu olaylar çok ciddi, doğru değerlendirmek kaydıyla komplo teorisi kurmaya kafi gibi geliyor bize. Ne var ki bu olayları doğru okuyup okuyamadığımız konusu tartışmaya açık. Diğer taraftan, gizli Müslüman ABD başkanı profiline uyan başka olaylar da var. Hepsini burada sıralamak kabil değil, lazım da değil.”

*

Nasıl, benziyor mu? Gerçekten ilginç… Bizi bile şaşırttı. Yazımız 21.12.2011 tarihinde sitemizde yayınlandı. O yazıdan yirmi gün sonra bir İsrail gazetesi, bizim komplo teorisini ispatlamak için elinden geleni yapmış. Gerçekten Obama Müslüman mı? Kim bilir, bizimki komplo teorisi… Fakat komplo teorisinin “gerçeklere” bu kadar uygun olması garip değil mi?

İsrail gazetesindeki makalenin ABD dış politikası değil de başkan Obama ile ilgili tespit yapması komplo teorimizin malzemesini oluşturuyor. Yani İsrail ABD’den tereddüt etmiyor, başkandan tereddüt ediyor. Ne kadar uyuyor değil mi? Her şeye rağmen bizimki bir komplo teorisi.

FARUK ADİL

YILMAZ ÖZTUNA’NIN AKLI YAŞLANMIŞ

YILMAZ ÖZTUNA’NIN AKLI YAŞLANMIŞ
İhtiyarlık ayıplanacak bir şey değil. Böyle bir yanlış yapmaktan Allah’a iltica ederiz. Bedeni ihtiyarlık, ömrü olan her insanın başına gelecek bir olaydır ve hayatın tabii safhalarından biridir. Fakat akıl meselesi önemli, aklın ihtiyarlaması, tabii bir olay değil, anormal bir durumdur.
Akıl zaman geçtikçe ihtiyarlamaz, aksine gelişmeye devam eder. Nasıl ki bilgilenme arttıkça bilgi ihtiyacı artar, onun gibi zaman geçtikçe akıl gelişmeye devam eder. Her cevap daha çok soruyu ürettiği için bilgi ihtiyacı artar, her bilgi aklın hacmini artırdığı için akıl taze kalmaya devam eder.
Akıl birkaç ihtimalde ihtiyarlarlar. İhtimallerden birisi, öğrenmeyi durdurup, ezberlerle hayatı yaşamaya başladığında, akıl ihtiyarlama sürecine girer. Aklı ihtiyarlatan tekrarlardır, fasit dairelerdir. Öğrenmeye devam eden akıl, tekrara düşmez ve fasit daireye yakalanmaz. Çevrenizdeki insanlara bir bakın, insanların akılları ne kadar ihtiyarlamış halde.
Gerçekten Türkiye, “ihtiyar akıllar” ile dolu. İnsanlar en fazla üniversite bittiğinde yeni bir şeyler öğrenmeyi bırakıyor. İşin kötüsü, okuldaki ders kitaplarından başka kitap okumamak da cabası…
*
Yılmaz Öztuna Türkiye gazetesinde 09.12.2011 tarihli yazısına “Amerika-İran” başlığı atmış ve ABD ile İran arasındaki ilişkileri kısaca değerlendirmiş. Değerlendirmelerinin yanlışlığı veya doğruluğu bir tarafa, aklının yaşlandığı açıkça görülüyor. Bilgiler eski ve tekrar. Anlayış eski ve tekrar. Akıl da eski ve kendini tekrarlıyor.
ABD ile İran arasındaki nükleer teknolojiden kaynaklanan ihtilafları ve tartışmaları, soğuk savaş döneminden kalma çift bloklu dünya anlayışıyla değerlendiriyor. Ve Türkiye’nin de ABD tarafında olduğu zannına sahip. Yaş ilerledikçe akıl gelişmeye devam ediyorsa değişim kolay fakat akıl ihtiyarlamışsa, aklın da insanın da değişmesi zor. Yılmaz Öztuna, ileri yaşlarına kadar soğuk savaş döneminde yaşadığı için, o dönemin bittiğine intibak edememiş olmalı. Hala dünyanın Sovyetlere karşı ABD tarafında yer alması gerektiğini zannediyor. Sovyetler yıkıldı, ABD taraftarı olmanın hiçbir meşru ve makul bir yanı kalmadı. Bizim için hiçbir zaman ABD taraftarı olmak meşru olmamıştı ama halka Sovyet tehdidine karşı ABD saflarında yer almak gerektiğini anlatabilmişlerdi. Oysa bu gün Sovyet tehdidi katlığına göre ABD taraftarlığı da bitmiş olmalı değil mi?
Aslında bu konu çok daha keskin anlatılabilir ama Yılmaz Öztuna’nın yaşına hürmeten sakin olmaya çalışıyoruz. “İran’ın nükleer enerji ihtiyacı iddiasına kimse inanmıyor” diyor. Başka bir yerde, “İran nükleer silâh sahibi olunca, önüne çıkan ve çıkmayan her devleti tehdit edip sonunda geniş çaplı bir savaş çıkarmasından korkuluyor. 3. Cihan Savaşı’nın uzak belirtisi şeklinde algılamak da mümkün.”
Enteresan olan, Yılmaz Öztuna’nın dilinin eksiksiz-fazlasız ABD hariciyesinin dili olmasıdır. Türkiye’de batılılaşanların bile ABD yandaşlığı kalmadı. Anlaşılan o ki, birkaç adet varmış.
Yılmaz Öztuna, İran tehdidinden bahsediyor, bunu ABD politikalarına uygun şekilde yapıyor. İran kendi başına değerlendirilebilir ama ABD yandaşlığı ile İran’ın tehdit olarak görülmesi, tam bir zihni çarpılmışlık hali.
Aklın ihtiyarlaması enteresan görüntülere sebep oluyor. Kimseye aklının yaşlanmasını tavsiye etmem.
İBRAHİM SANCAK
İbrahimsancak2011@gmail.com

YAKINDA ABD ASKERLERİ ÜLKELERİNE BİLE DÖNEMEYECEK

YAKINDA ABD ASKERLERİ ÜLKELERİNE BİLE DÖNEMEYECEK
Afganistan’dan gelen haberler dikkat çekici. Sadece ABD değil, tüm NATO güçleri yeniliyor, hem de fena bir hezimetle. Bu Afganistan harika bir ülke… Yirminci asrın başlarında İngilizler’i, aynı asrın sonlarına doğru Sovyetleri ve yirmi birinci asrın başında da tüm batı güçlerini (NATO) yeniyor. Düşünebiliyor musunuz, toplam bir asır içinde dünyanın farklı üç süper gücünü yendi. Bu nasıl bir şereftir böyle…
Uzun zamandır NATO’nun Afganistan’da başarısızlığa uğradığı konuşuluyordu fakat son gelen haberler, başarısızlık merkezinde değil, mağlubiyet merkezinde değerlendirmeler şeklinde. Açığa çıkan gizli yazışmalar böyle söylüyor, kaldı ki yetkililer de zaten açıkça NATO’nun artık Afganistan’da başarılı olamayacağını beyan ediyor. Belli oldu ki artık NATO ve ABD Afganistan’da hedefine ulaşamayacak.
Öyleyse ne yapacak? Afganistan’dan kaçamadığına göre ne yapacak? Kaçmayı onuruna (hala onurdan bahsetmelerine sinirleniyorum) yediremeyeceğine göre ne yapacak?
Kaçmayacak, kaçamayacak, önce onurundan dolayı kaçamayacak, sonra da kaçacak hali kalmayacak. İlginçtir, insan psikolojisi gücü varken onuruna yenilir, gücü kalmadığında ise zayıflığına yenilir. “Doğru” olanı yapmak gibi bir derdi olmayanlar “kuru onur” gibi dertler ediniyor.
Asalet ve kudret bittiğinde hala onurdan bahsedenler, aslında onurlu değiller, sadece onur budalası haline geliyorlar. ABD’nin Afganistan’daki durumu tam olarak bu, onur budalalığı…
Kuru onur, ayak bağıdır ve doğru yapmaya mani olur. Stratejik gereklilik ABD’nin bir an önce askerlerini Afganistan’dan çekmesini gerektiriyor fakat adamlar “kuru onur sıtmasına” tutuldular, hem kendi askerlerinin ölmesine sebep oluyor hem de oradaki yerli halkı katlediyorlar. Onura bakar mısınız?
Kaçamayacaklar. Onur, cephedeki askerlerin kendilerini cepheye zincirlemesi gibi bir şeydir. Onurun son kırıntılarını yaşadıkları bu dönemde, kaçamazlar. Onur, en fazla kaybedilmeye başlandığında kıymet kazanır ki, ABD tam olarak o dönemindedir. Bu gün onur derdiyle yaptıkları hataları, on yıl sonra, “tam bir ahmaklık” diye anlatacaklar birbirine. Fakat bu günkü “duygu dünyaları” onur ile o kadar meşgul ki, onurluluk ile ahmaklık arasındaki sınırı göremez hale geldiler.
Afganistan hakikaten çok büyük ihsanlara sahip… Dünyanın üç süper gücünü hesaba çeken, onların ordularını değil onurlarını tepeleyen bir ülke. Ne mutlu onlara ki, bir asır içinde dünyaya hakim olan üç süper gücün onurlarını ayakları altına aldılar. Düşünün, dünyanın en kibirli, onurlu! üç süper gücün onurunu ayakları altında çiğnemek ne büyük şereftir.
ABD, kendi diliyle söyleme gerekirse “onurlu bir çıkış” yolu bulduğu anda Afganistan’dan çekilecek. Fakat mücahitler, Sovyetler Birliği, ordusunu çekmek için ateşkes istemişti de, kabul etmemişler ve Sovyet ordusuna en büyük kayıpları onlar çekilirken vermişlerdi. Aynı şekilde ABD ve NATO’da en büyük kayıplarını orduyu çekerken verecek. Çünkü Afgan halkı, bunların ateşkes teklifine de “hayır” diyecek ve vurmaya devam edecek. Ki, bir daha Afganistan’ı işgal etmeye niyetlenmesinler.
ABD ve NATO, Taliban ile ateşkes ve başka konularda anlaşmaya varmak için kaç yıldan beri görüşme yapıyor. Bir türlü istedikleri şartları kabul ettiremiyorlar. Anlaşılan o ki, ABD ve NATO da ateşkessiz kaçmak zorunda kalacak ve ağır kayıplar verecek. İngilizler de onurlarına yenilmişlerdi Ruslar da… Şimdi sıra ABD de…
Bu gün onurundan kaçamayanlar, yarın güçsüzlüğünden kaçamayacaklar. ABD kendi içinde çökerken, dünyanın muhtelif yerlerinde işgal halinde veya askeri üslerde bulunan askerlerini anavatanına çekemeyecek hale gelecek. Yakın zaman sonra göreceksiniz, ABD askerleri dünyanın bir çok yerinde, o ülkelerin insafına terk edilecek. Ve birçoğu da o ülkelerin paralı askerleri (kiralık katilleri) haline gelecek. ABD askerlerinin içinde en talihsiz olanları da Afganistan’dakilerdir. Çünkü Afganistan da sıcak savaş devam ediyor ve hiçbir şekilde hayat hakkı tanınmayacak. ABD ve NATO’nun Afganistan’da çok az zamanı kaldı, kaçabilmek için… Kısa süre sonra kaçmaları mümkün olmayacak.
FARUK ADİL

DÜNYAYI AHMAK YERİNE KOYMAK…

Birkaç gündür Usame Bin Ladin suikastı ile ilgili haberleri takip ediyorum. Mümkün olduğunca farklı haber kaynaklarına bakıyorum. Bir türlü nihai kararı vermeyi mümkün kılacak bilgi, kamuoyuna servis edilmiyor. Nedir o bilgi? Ladin suikastı ile ilgili DELİL…
Bütün haberler ABD yetkilileri veya kurumları tarafından servis edilmekte. Başka hiçbir kaynak, mesela hadisenin vuku bulduğu ülke olan Pakistan’ın yetkilileri açıklama yapmıyorlar. ABD yetkililerinin dışındaki tüm haberler, aslında ABD kaynaklı haberlerin tedavülünden ibaret.
Mesele ne?
Mesele, Ladin’in ölüm belgesini çıkarak belge ve delil olmaması… Konu mahkemeye götürülse, hiçbir mahkeme mevcut bilgilerle Ladin’in öldüğüne dair “ilam” vermez. Dünyadaki hiçbir avukat, mevcut bilgilerle, herhangi bir mahkemeden “ölüm kararı” çıkaramaz. Bu durum Ladin’in ailesinin mirası paylaşmak için mahkemeye başvurmasında da önlerine gelecek bir problem.
Hukukun, özellikle muhakeme hukukunun bu meseleye nasıl bakacağının ehemmiyeti var mı? Bu hadise, fiili bir durum değil mi? Fiili bir durum olduğu doğru lakin öldürüldüğüne inanmamız için hiçbir delile ihtiyaç duymayacak mıyız? Delile ihtiyaç duymamak saflık (aslında ahmaklık) olmaz mı?
Delillerin değerlendirilmesi ve neticeye varılması hususunda birkaç usul vardır. Birincisi, hukuk muhakemesi usulüdür. İkincisi, istihbaratın bilgi değerlendirmesinde kullandığı usul… Üçüncüsü, insanların haberleri takip ederken kullandığı değerlendirme usulü…
Ceza muhakemesi usulü, suçun “maddi delillerini” arar. Failin (misalimizde ABD) ikrarını yalnız başına kafi bir delil saymaz. Hadisemizde, failin ikrarından (beyanından-propagandasından) başka bir delil var mı? Kamuoyuna servis edilmiş hiçbir delil yok. Delil sayılabilecek tek malzeme, suikastın işlendiği iddia edilen “mahal”… Ladin’in ikamet ettiği söylenen ev… Evi inceleyen basın mensuplarının verdiği bilgilere göre, camları dahi kırılmamış. Suikastın faili tarafından 40 dakika sürdüğü iddia edilen çatışmada, evin tek camı bile kırılmamış. Pekala evde çatışma olmuş mu? Anlaşılan o ki, olmuş. Mahalle sakinlerinin beyanlarına göre bir takım gürültüler (silah sesleri gibi) duyulmuş. Çatışma olduğunu kabul etmek mümkünse de, o evde Ladin’in yaşadığına dair hiçbir delil yok. Kamuoyu, bu türden bir delile hala ulaşamamış halde.
Elimizdeki tek malzeme (delil değil, malzeme) ABD yetkililerinin birbiriyle çelişen beyanları. Hala cenaze yok ve hala cenazeye dair bir kayıt (fotoğraf ve video kaydı) yok. Suikastın fotoğraf ve video kaydını kamuoyuna servis etmemelerindeki gerekçe, komik… Üzerinde durmaya bile değmez. Başına yirmi beş milyon dolar konulan ve 11 Eylül eylemi ile üç bin civarında Amerikalıyı öldürdüğü iddia edilen Ladin’in cenazesini ve kayıtlarını, ABD’liler, yakalarına asıp gururla dolaşırlardı.
İstihbarat usulüne gelince…
İstihbarat usulü, ceza muhakeme usulünden daha incedir. Ceza muhakeme usulüne göre ölümü tespit edilemezse, istihbarat usulü bu ölümü asla kabul etmez.
Geriye kalan ne? İnsanların buna inanmasını sağlamak… Yani, normal insanın aklına hitap ediyorlar. Kamuoyunu, ana haber bültenlerinden veya gazete manşetlerinden takip eden insanları hedef alıyorlar. Konunun özü de bu…
Haberleri gazete manşetlerinden okuyan ve fikri takip yapmayan insanları ikna etmek için bir dezenformasyon yapılıyor. Bir ev gösteriyorlar ve orada öldürdük diyorlar. Türkiye’den gazeteciler gidiyor ve eve bakıyor. Evin bir tane camı bile kırılmamış. Hem de 40 dakikalık bir çatışmaya rağmen… Enteresan… Dezenformasyonun zayıf olduğunu fark ediyorlar ve “Ladin’in kızı açıkladı, babamı silahsız öldürdüler” filan gibi haber yapıyorlar. Haberin kaynağını arıyorsunuz, kaynak yok. “El Kaide ölümü teyit etti” diye başlık atıyorlar, haberin kaynağına bakıyorsunuz, ABD de internet sitelerini tarayan bir kuruluş çıkıyor. Hangi sitededir bu haber belli değil. Yeni görüntüler diye video kayıtları servis ediyorlar. Kayıtta evin yandığı görülüyor fakat gazetecilerin çektiği resimlerde evin beyaz badanası bile lekelenmeden duruyor. Pes be… CIA denilen devasa istihbarat örgütünün “akıl yaşı” bu mu yani… Üretebileceğiniz en orijinal plan buysa haliniz harap. Dezenformasyonda hiçbir zeka alameti yok. Eskiden daha mı zekice işler yaparlardı, yoksa bizim mi aklımız gelişti, karıştırmaya başladım.
Suikast noktası olarak bari Tora Bora dağlarında, kuş uçmaz kervan geçmez bir yeri söyleyin. Suikast yeri olarak seçilen ev, Pakistan’da herkesin görebileceği bir yer. Türk gazeteciler bile gidip fotoğraf çekti. Tabiatıyla foya meydana çıktı. Artık ABD den korkmaya gerek yok. Bunların tüm mahareti, dünyayı ahmak yerine koymak. Oysa muhatabını ahmak yerine koymak, ahmaklığın zirvesidir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ŞİMDİ “BİN” LADİN ZAMANI

ŞİMDİ “BİN” LADİN ZAMANI
Son on yılın spekülasyon şampiyonu Usame Bin Ladin olmalı. İsmi etrafında bu kadar spekülasyon olan muadil birisi yok. Hakkındaki spekülasyonları başlık halinde sıralamak gerekse, hacimli bir eser çıkar. Dolayısıyla Usame Bin Ladin hakkında söylenecek her hangi bir söz, hakkındaki spekülasyonlardan birine denk gelir. Yakından tanımadığımız, hakkında birinci elden bilgi sahibi olmadığımız birisi hakkında yüksek perdeden hükümler üretmektense, pratiğin kaotik ikliminden çıkıp, teorinin aydınlık sahasında fikrimizi beyan edelim.
Batının yeniden askeri işgallere başladığı günümüzde, özelde ABD’ye karşı, genelde batıya karşı ümmetin mukavemet kuvvetini teşkilatlandıracak bir lider ihtiyacı aşikardır. Tüm İslam coğrafyasında, batılıların açık veya gizli işgal kuvvetlerine karşı direniş mevzilerini teşkil edecek, mücadeleyi yürütecek, işgali önleyemese bile batıya pahalıya maledecek şahsiyet timsalleri lazım.
Bu ümmet, bir yanağına tokadı yediğinde diğer yanağını çeviren insan topluluklarından değil. Ülkelerin işgal edildiği bir dönemde, işgal kuvvetlerine karşı yürütülen direniş hareketlerini batının terörist olarak yaftalaması, Müslümanların zerre kadar umurunda olmamalıdır. Tüm İslam coğrafyasının gizli veya açık şekilde işgal altında olduğu bu gün, iman ve asalet, sadece ve sadece direniştedir. İçinde yaşadığımız çağın lügati, imanı, direniş olarak kaydetmiştir.
Her çağ kendi lügatini yazar. İçinde yaşadığımız çağ, Müslümanlar için tam işgal çağıdır. Anadolu, en son işgale uğrayan İslam beldesidir. O da işgal edileli bir asır oldu. Bir asırdır tüm İslam coğrafyası işgal altındadır. İşgalin çeşitlerini tartışmak, teferruattandır. Kültür işgalinden tutun da, milli(!) ordular tarafından gerçekleştirilen işgallere kadar sayısı çok çeşidi fazladır.
Tüm İslam coğrafyasının işgal edilmiş olması, her santimetre karenin direniş mevzisi, her müminin de direnişçi olmasını gerektirir. Bu kadar yaygın ve yoğun yapılması gereken iş, çağın lügatinin her sayfasının başında, her harfinin ilk maddesinde yazar. Her Müslüman lügatini kontrol etmelidir. Her harfin ilk maddesinde direniş yazmayan lügatler artık eskimiştir. Direnişin ilk harfi, (d) harfi değildir. Her harf ile yazılır bu kelime.
Direnişin hedefi, batıdır. Topyekun batı… Her şubesi ve her zümresiyle… Her sınıfı ve her kesimiyle… Her devleti ve her coğrafyasıyla… Her düşünce sistemi ve her kültür formuyla… Bütün tavır ve edalarıyla… Tüm kılık ve kıyafetiyle…
Tüm batı… Bu gün amiral gemisi sıfatını taşıdığı için öncelikle ABD. Fakat filonun diğer gemilerini ihmal etmemek için bütün Avrupa. Ve dünyada sirayet etmiş ve kendine benzetmiş tüm coğrafya parçaları ve halk toplulukları.
Batı, dünyanın habis urudur. Islahı imkansız, imhası zarurettir. Bu ihtiyaç sadece İslam ümmetinin değil, tüm insanlığındır. İslam’ın gereği fakat insanlığın da şartıdır.
Eğer bu gün direniş kafi derecede güçlenmez ve yayılmazsa, yakın gelecekte hazırlanacak olan lügatlerin her kelimesi “direniş” olacaktır. Lügatlerde direnişten başka bir kelime bulmak imkansızlaşacaktır. Lügat, hayatın kitabıdır. Lügatte başka kelime kalmadığında, hayatı yaşamak imkansızlaşır. Lügatte tek kelime kalması demek, yemeden içmeden o kelimenin işaret ettiği manayı hayata hakim kılmaktan başka çare kalmamış demektir. Lügat boşalmadan, direniş yayılmalı ve derinleşmelidir.
Nasıl bir direniş? Tüm zayıflığımıza rağmen mert bir edayla söylüyoruz, silahları batı seçsin. Batı hangi araçla geliyorsa o araçla direniş. Silahla geliyorsa silahlı direniş… Kültürle geliyorsa kültürel direniş… İktisadi teşekküllerle geliyorsa öyle bir direniş… Müslümanların “öz hukukuna” uygun olan her silah ve usul ile direniş.
*
Bin Ladin’in on yıllık namından mülhem, şimdi “bin” ladin zamanı. Her ülkede “bin” ladin zamanı. Her şehirde “bin” ladin zamanı. Her kasabada “bin” ladin zamanı. Usame Bin Ladin suikastının akabinde batıda meydana gelen sevinç çığlıklarına bakınca, Ladin’in ismi etrafındaki spekülasyonların hepsini unutup, her kasabada, her şehirde, her ülkede “bin” ladin zamanının geldiği açık değil mi? Usame Bin Ladin namına yazılan her işe, İslam Hukukunun süzgecinden geçirdikten sonra, “İslam’a uygun olanların tamamı “öz malımız”, aykırı olanların tamamı ise bize, cennet ile cehennem arasındaki mesafe kadar uzaktır” hükmünün mührünü basmamız gerek. Öz malımız olanlardan meydana gelecek şahsiyet misali üzerinden binlerce ladin yetiştirme zamanıdır. Kâfirlerin, Müslümanlar hakkında söyledikleri, kesip attığımız tırnaklarımız kadar bile kıymetli değil. Biz kendi muhasebemizi, kendi muhakememizi yaparız. Kendi hükmümüz ve kendi mührümüz var. Çünkü Allah’ımız, Resulümüz ve dinimiz var. Öyleyse… Problem yok.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ABD, KAĞITTAN KAPLAN

Wikileaks internet sitesi tarafından yayınlanan (site çökertildiği için gazetelere yaptığı servisle kamuoyunun önüne gelen) belgeler bir anda tüm dünya gündemini işgal etti. Hadise enteresan… Neresinden bakılırsa bakılsın, dünyadaki değişimin ipuçlarını veriyor.
Amerikan ordusundaki bir askerin, ordu ve dışişleri bakanlığının kullandığı müşterek ağdan bilgi ve belgeleri kopyalayıp Wikileaks internet sitesi yönetimine ulaştırması, bilgi ve muhabere emniyetinin sağlanması konusundaki zafiyeti gösteriyor. En kıymetli malzemenin “bilgi” olduğu çağımızda, en gelişmiş emniyet tedbirlerinin de bu alanda olmasını gerektiriyor. Ama Amerika, haberleşme emniyetini sağlayamıyor. Okumaya devam et “ABD, KAĞITTAN KAPLAN”

GÜNLÜK (12 MART 2009)

“Şırnak’ın Silopi İlçesi’nde 1990'lı yıllarda kayıpların öldürülüp cesetlerinin kuyulara atıldığı iddialarının ardından Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı’nın izniyle başlatılan kazı çalışmalarında, bugün de yanmış elbise parçaları, bir tutam saç ile 9 ayrı kemik parçası bulundu.” (Hürriyet 12 mart 2009)

 

            Güneydoğudaki kazılardan o kadar çok ceset çıkacak ki, o cesetleri gömenler bile “bu kadar var mıydı” diye hayrete düşecekler. Türkiye kamuoyu bu hadisenin peşini asla bırakmamalıdır. Ceset tarlaları ortaya çıkması ile beraber ülkede ikinci dalga gelecek. Birinci dalga Ergenekon terör örgütü dalgasıydı. Güneydoğudaki ceset çukurlarından çıkacak ceset ve ceset parçalarının oluşturacağı dalga, çok daha büyük olacak ve doğrudan TSK yı vuracaktır.

            TSK bu dalgadan kurtulma imkanına sahip değildir. Zira güneydoğudaki hadiseler, doğrudan TSK nın mesuliyeti altındadır.

 

*

 ''Ergenekon'' soruşturması kapsamında hazırlanan 2. iddianamede, ''Darbe Günlükleri''nin yer aldığı bildirildi.” (Star gazetesi 12 mart 2009) 

            Darbe günlüklerinin delil olarak kullanılacağı ve darbe teşebbüslerinin yargılama konusu yapılmayacağı haberleri geliyor. Bu gelişme iyi değil. Darbe günlükleri ve başka delillerden hareketle doğrudan bir DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN bu ülkede yargılanması gerekiyor.

            Hangi darbe veya darbe teşebbüsü olursa olsun mutlaka bir tanesinin yargılanması ve mümkün olan en ağır cezaya çarptırılması şarttır. Ülkenin darbecileri yargılama konusunda rüştünü ispat etmesi gerekiyor. Bir tanesi ciddi manada yargılanır da failleri cezalandırılırsa, bir daha darbe teşebbüsünde bulunacak kimse çıkmayacaktır. Bunların cesaretleri, yargılanmamak, dokunulmaz olmak, sorguya çekilememektir. Yargılanacağını bildikleri anda, darbe teşebbüsü bir tarafa düşüncesini bile zihinlerinden kovarlar. Cesaretlerinin kaynağı, muhataplarının (sivil iktidarlar ve yargı) cesaretsizliğidir. Yoksa kendi ruhi kaynaklarından bu kadar cesaret üretebileceklerini düşünmek saflık olur.

 * “ABD Başkanı Barack Obama, hızla değişen dünyada ABD'yi bekleyen bir dizi tehlike bulunduğunu ancak ülkesinin askeri üstünlüğünü koruyacağını söyledi.” (Star gazetesi 12 mart 2009) 

            ABD başkanları arasında en ahmak olanın BUSH olduğunu zannederdik. Obama ondan da ahmak çıktı. Bu haber doğruysa, iktisadı çökmüş ve dünyadaki birkaç cephede savaşı yavaş yavaş kaybetmekte olduğu bir dönemde, askeri üstünlüğün devam edebileceğini söyleyebilmesi, nasıl bir akıl organizasyonu ve zihni formasyon ile kabil olabilir ki? Gücün parça parça olmayacağı ve parça gücün “güç” olmadığını, bir ülkenin gücünün ise “toplam güç” demek olduğunu anlaması ne kadar sürecek acaba? İktisadi güç olmayacak ama askeri güç devam edecek… Böyle komik bir şey olur mu?

 

*

 

“Hava Hâkim Yüzbaşı Mehmet Çelik Karargâh Evleri soruşturmasını yürüten savcı… 2005’teki mal varlığı 123 milyar lira… 2008’de ise 1 trilyon… Yüzbaşı Hâkim Mehmet Çelik servetini üç yılda neredeyse on katına çıkardı. Kısa sürede trilyoner olan Çelik’in, özellikle son dönemde Ankara’da gayrımenkule yaptığı yatırımlar dikkat çekici. El yazısıyla yaptığı mal beyanına göre, 2005’te taşınmaz malı bulunmayan Çelik’in 2008’de yaptığı beyana, Çankaya’da 360 bin TL değerinde ev ve 400 bin TL değerinde bir arsa da dahil olmuş. Bir düğünde silahını çekerek çevresindekileri tehdit eden Mehmet Çelik’in, fotoğrafını talep eden sivil savcıya, başka bir üsteğmenin fotoğrafının gönderildiği de saptandı.” (Taraf 12 mart 2009)

 

            Karargah evleri soruşturmasına başlayan TSK, insiyatifi savcı ZEKERİYA ÖZ ün elinden almak niyetindeydi sanırım. İnsiyatifi eline alacak ve eski usulde olduğu gibi üstünü kapatacaktı. Anlamadıkları şey, artık eski dönem bitti. Kimse TSK dan korkmadığı gibi, TSK nın da iktidarı tartışılmaz şekilde ve tek elde tuttuğu dönem bitti. Adamın iç çamaşırına kadar biliyorlar artık.

            Askeri savcı olması onu en azından kamuoyunda “dokunulmaz” kılmıyor yeni dönemde. Bunu anlamamış ve akledememiş olanların aynı zamanda kurmay olduğu rivayet ediliyor. Ne tuhaf durum… Kurmaylığın ne olduğunu biz mi bilmiyoruz, yoksa bunlar askerlik dışında her şeyle ilgilendikleri için askeriliği mi unuttular?

            Hiçbir şeyi gizleyemez ve gözden kaçıramazsınız. Yapacağınız en akıllıca iş, hakikaten soruşturmayı yapıp, mesuliyet kimde ise onların yargıya teslim edeceksiniz. Böylece kurum olarak TSK yı kurtarmış olursunuz. Şimdiki gibi devam eder ve doğru olanı yapmazsanız, TSK kurum olarak elden ve gözden çıkmış olacak. Bunu anlamak bu kadar zor mu?

 

*

 

“İşçi Partisi’nin TSK içindeki örgütlenmesi olarak bilinen Karargâh Evleri soruşturmasında, askerî savcı Çelik tarafından bilirkişi olarak İşçi Partili Sami Toprak atandı. Bilirkişi Sami Toprak’ın, soruşturmaya konu olan telefon görüşmelerini internetten indirdiği casus bir programla manipüle ettiği iddiası da var.” (Taraf 12 mart 2009)

 

            Karargah evleri, zaten işçi partinin organizasyonu olarak Ergenekon terör örgütü soruşturmasında inceleniyor. Askeri savcı, başka bir gezegende yaşıyor herhalde ki, İşçi Partili birini bilirkişi olarak seçiyor.

            Yahu ne yapmak istediğinizi biliyoruz zaten de bari biraz becerikli yapın işinizi. Bu kadarına ne denir bilmem ki?

 

*

 

“Diyarbakır'da İstiklal Şairi Mehmet Akif Ersoy için düzenlenen anma töreninde başörtülü 2 bayanı gören askeri erkân törene katılmadı. Vali Hüseyin Avni Mutlu ise konu ile ilgili gazetecilerin sorularını yanıtsız bıraktı.” (Zaman 12 mart 2009)

 

            TSK mensupları çok iyi yapmış… Halkın olduğu yere uğramayın da nerde yaşarsanız yaşayın. Bu davranış eleştiri konusu yapılmamalı bence. Halktan uzak dursunlar da ne sebeple dururlarsa dursunlar. Bu nasıl bir kafa böyle?

 

*

“Cumhuriyet gazetesinde bir araya gelen Ertuğrul Özkök, Tufan Türeç, Nail Güreli, Derya Sazak, Yalçın Bayer, Bedri Baykam, Emre Kongar, Reha Muhtar, Zeynep Oral, Metin Uca, Yazgülü Aldoğan ve Deniz Ketenci'nin de aralarında bulunduğu gazeteci ve yazarlar, ''Cumhuriyet Yayınları'' adı altında oluşturulan stantta vatandaşların satın aldıkları Mustafa Balbay'a ait kitaplara imza attı.” (Zaman 12 mart 2009)

            Mustafa BALBAY a destek veren köşe yazarlarının listesinin bir yere kaydedin ve takip edin. Önümüzdeki günler veya haftalarda Ergenekon terör örgütü operasyonlarında göz altına alınacaklardır.

            Nerden mi biliyorum? Bilmiyorum… Sadece ülkedeki gelişmeleri takip ediyorum. Onların BALBAY a sahip çıkması, sıranın kendilerine geleceğini bildikleri için önceden zemin oluşturuyorlar. Diyecekler ki göz altına alınınca, “Balbay’a destek vermek, örgüt üyesi olmayı mı gerektirir”. Hayır, ona destek vermek örgüt üyeliğini gerektirmez ama örgüt üyeliği ona destek vermeyi gerektirir. Uyanıklar sizi…

 

*

 

“Kayseri 2. Hava İkmal Bakım Merkezi'nde görev yapan 3 astsubayın askeri savcılar tarafından gözaltına alındığını duyuran avukatlar, müvekkilleriyle görüştürülmediklerini ve hayatlarından endişe ettiklerini açıkladı.” (Zaman 12 mart 2009)

 

            Bu haber çok önemli… Askeri savcılığın göz altına aldığı astsubayların akibetinden haber alınamıyorsa, “karakutuları” ortadan kaldırıyorlar demektir. Bu haber teyit edilirse mutlaka takip etmek ve gündemde tutmak gerekiyor.

 

*

“Genelkurmay Başkanlığı, 15 Mart-15 Haziran 2009 tarihleri arasında Şırnak, Hakkari ve Siirt illerindeki bazı bölgelerin geçici güvenlik bölgesi olarak belirlendiğini duyurdu.
Genelkurmay Başkanlığı'nın internet sitesinde yer alan bilgi notunda, giriş yasağı uygula-nacak geçici güvenlik bölgesi ilan edilen bölgelere ait koordinatlara yer verildi. AA” (Taraf gazetesi 13 mart 2009)

            Ceset kuyularının veya gömüldükleri yerlerin, yasak bölge ilan edilen yerler ile bir ilgisi olmasın? Aman birileri bu bilgileri karşılaştırsın.    

GÜNLÜK (07 MART 2009)

Amerikan faktörünü bertaraf ederek Orta Asya'da yeni bir güç mücadelesi başlatan Rusya bölge ülkeleri üzerinde giderek daha etkili olmaya başladı. Bir süre önce Rusya'yla vardığı kredi anlaşmasının da etkisiyle topraklarındaki Amerikan askeri hava üssünü kapatma kararı alan Kırgızistan bu kez de Afganistan operasyonunda yer alan ve aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 11 ülke ile imzaladığı anlaşmaları iptal kararı aldı. Buna göre Türkiye, Hollanda, Kanada, Yeni Zelanda, Danimarka, İspanya, Fransa, Avusturya, Güney Kore, İtalya ve Norveç ile yapılmış olan anlaşmaların iptaline yönelik tasarı, 80 oyla kabul edildi. (Yeni Şafak-07 mart 2009) 

Türkiye’nin tabi müttefiki olan (olması gereken) Kırgızistan veya diğer Türk Cumhuriyetleri ile münasebetlerini ABD veya AB üzerinden gerçekleştirmesi ve onların menfaatlerinden dolayı bu ülkelerle münasebetlerinin zedelenmesi TAM BİR DIŞ POLİTİKA FACİASIDIR.

 

*

Zaman Gazetesi'nin haberine göre, Balbay ve Aydın dün hakim karşısına çıktı. Mahkeme, şüphelileri 'cebir ve şiddet kullanarak TC hükümetini ortadan kaldırmaya teşebbüsten' tutukladı. Balbay Metris'e, Aydın ise kadın tutukevine nakledildi. Balbay, 10 saatlik sorgusunda 95 sayfa ifade verdi. Yeniden gözaltı süreci şöyle yaşandı: Balbay'ın el konulan bilgisayarında daha önce silinen bazı belgelerin olduğu belirlendi. Uzmanlar silinen dosya, belge ve yazışmaları kurtarmayı başardı. Bu evraklar savcılığa gönderildi. Belgelerde, darbe içerikli konuşmaların ve Ergenekon'dan tutuklanan bazı kişilerle yapılan konuşmaların bulunduğu iddia edildi. Sorguda, belgelerin kendi bilgisayarından çıktığının söylenmesi üzerine Balbay'ın şaşırdığı ve "Bu dosyaları silmiştim." dediği iddia edildi. (Yeni Şafak-07 mart 2009)

Bu haber doğruysa çok komik… Bilgisayar teknolojisini dahi bilmeyen, dosyayı sildiğinde bile bilgisayarın muhafaza ettiğini ve uzmanların onu bulup çıkardıklarını öğrenmeyen teknoloji özürlü insanların ülkede darbe yapmak veya hükumeti alaşağı etmek için organize olmaları çok komik… Hayatın geldiği (ulaştığı) seviyenin çok gerisinde olanların fevkalade işler yapacağını zannetmeleri (aslında vehmetmeleri) çok çok komik… Fakat bunlar isim olarak kendilerine “ilerici” adını taktıkları için kendilerini cemiyetin en ilerisinde vehmetmekten kurtulamazlar. İlericilikleri ise hiçbir altyapıya ve gerçekliğe dayanmaz ama olsun, onlar en ilericidirler. Komik, çok komik… “Ben bu dosyaları silmiştim” demiş hayretle.

            Bu haberin teyit edilmesini dört gözle bekliyorum. Lakin tekzip edilse bile bunların ilericilikleri aslında tam da bu olaydaki gibidir. Gariplerim hala kendilerini ilerici zannediyorlar. “Aman annelerine gerici olduklarını söylemeyin, anneleri onları ilerici biliyor”. Hayat hiçbir ihmali affetmiyor, biraz geç kaldıysanız veya biraz yavaşladıysanız, nefs emniyetini biraz abartıp tembellik yaptıysanız vay halinize…

 

*

 

CEZAYİR (A.A)
Cezayir'in başkenti Cezayir'in doğusunda bir kışlaya düzenlenen saldırıda en az 2 kişi hayatını kaybetti. Görgü tanıkları, Tizi Uzu yakınlarındaki Tadmait'te düzenlenen saldırıyla ilgili ayrıntılı bilgi veremezken, en az 2 kişinin öldüğünü, 5 kişinin aralandığını aktardı. Resmi kaynaklar ise konuyla ilgili henüz açıklamada bulunmadı. (Yeni Şafak-07 mart 2009)

Cezayir’deki direnişin ve mücadelenin bittiğini zannediyorduk değil mi? Bitmez… Çünkü “ikinci kurtuluş savaşları çağı” başladı. Her coğrafya parçasında biraz hızlı veya biraz yavaş fakat mutlaka devam eder. Her İslam ülkesinde biraz durabilir, dinlenebilir fakat tekrar harekete geçer. Bu hususta anlaşılmayan konu, örgütlerin çökertildiğinde (bu mümkün olduğunda bile) problemin halledilmiş olduğu zannıdır. Oysa mesele, ikinci dalganın geldiğidir ve dalga boyu her gün artmaktadır.

            İkinci kurtuluş savaşları çağı, müstakil eser olarak incelenmiştir ve sitemizin e-kitap bölümünde tam metni bulunmaktadır.

            İkinci kurtuluş savaşları çağı, İslam’ın kendi coğrafyasına müstakilen sahip olacağı güne kadar hızla devam edecektir.

 

*

 

            Çevik Bir isimli 28 şubat faillerinden birinin, 28 şubat sürecinde RP sine karşı cepheyi genişletmek için uydurduğu gerekçeler arasında “müdahale yapılmadığı taktirde, gerici bir partinin 2000'de yüzde 34, 2005'te de yüzde 67 oyla iktidara geleceği” provokasyonu da vardı. Takip edenler hatırlayacaktır, geçenlerde TARAF GAZETESİNDE belgeleri yayınlanmıştı.

            Ülkedeki siyasi duruma bakıldığında bu öngörülerin yaklaşık olarak tuttuğu görülmektedir. Mevcut neticelere bakarak bu adamların ileri görüşlü olduğuna mı hükmedeceğiz? Hayır… Bu adamların ileri görüşlü olmaları mümkün değil… Pekala öyleyse adamların öngörüleri ile bugünkü neticelerin yaklaşık birbirine uygun olması karşısında ne diyeceğiz? Burada çok önemli bir nokta var, bu nokta üzerinde birkaç satırlık duralım.

            Adamın öngörüsü, “müdahale etmezsek yüzde 34 oy alırlar” şeklinde. Bilindiği gibi 28 şubat sürecinde bu müdahale gerçekleşti. Müdahale edildiğine göre “gerici partinin” iktidara gelmemesi gerekiyordu. Ama geldi. İşte öngörünün çöktüğü nokta… Aslında ise müdahale edildiği için “gerici parti” iktidara geldi. Hala devam eden bu tür ahmakça görüşler, anlaşılıyor ki, çok sathi bir tahlil gücüne sahip. Müdahale edildiği için “gerici parti” iktidara geldiğine göre, Çevik Bir namlı kişiye “gerici parti”nin teşekkür etmesi gerekir mi? Hayır, zira onlar bu neticenin gerçekleşmesi için değil gerçekleşmemesi için müdahale etmişlerdi.

            Bunlardan korkan insanlar, hakikaten korkaktırlar. Bunlar korkulacak adamlar değil…

 

*

 

Ünlü borsa sihirbazı George Soros'la birlikte Quantum fonunu kuran Jim Rogers, yatırımcılara emtia borsalarına yatırım yapmalarını öneriyor. Gelecek on yılın en çok getiri sağlayacak olan sektörün tarım olacağına işaret eden Rogers yatırımcılara bu alanda yatırım yapmalarına tavsiyelerde bulunuyor. Rogers, Bussines Week dergisinin Amerikan edisyonunda yer alan haberde "Yıllarca tahvillere yatırım yapanlar kazandı, ancak devir değişti, artık borsa simsarları taksici olacak. Aklını kullanan da traktör kullanmayı öğrenip çitçiliğe başlasın. Çünkü bundan sonra tarım sektörü yükselen değer olacak. Artık sıra çiftçilerin Lambhorgini kullanmasına geldi" şeklinde konuştu. (Yeni Şafak 07 mart 2009)

 

            İşte beklediğim haber… ABD deki iktisadi kriz ile ilgili beklediğim haber… Eğer SOROS’un bu teşhisi bu gün için tam doğru kabul edilirse, başka bir ifadeyle ABD ekonomisi bu noktaya gelmişse, kriz, çöküş mecrasına dökülmüş demektir.

            Bu haberde önemli olan nokta nedir? Tarımın en önemli sektör haline gelmesi, hayatın tabi/zaruri sınırlarına kadar gerilediği veya gerileme trendine girdiğini gösterir. Malum olduğu üzere insanların zaruri ihtiyaçları, gıda, giyinme ve barınmadır. Tarım sektörünün, iktisadi sektörler arasında birinci sıraya geldiği an, çöküş neticelenmiş demektir. Ve bu çöküş, iktisadi çöküş olarak görünse de ondan çok daha fazla ve derin bir şeydir.

            ABD’de iktisadi krizin nereye doğru gittiğini tartışanların fikri güzergahlarını bu istikamete doğru çevirme zamanı çoktan gelmişti de illa ki batıdan birinin bunu söylemesi gerekiyordu. Bizimkilerin başka şekilde anlamaları nedense kabil olamıyor?

            Ve SOROS bir noktada fena halde yanılıyor. Tarım, birinci sektör haline geldiğinde çiftçiler asla Lambhorjini’ye binemez. Zira hayat o kadar gerilemiş olur ki, Lambhorjini üretilemez bile… Olsa olsa çiftçiler traktör ve üçüncü sınıf bir otomobile binebilir.

 

*

   

AB, büyük bir kaosla karşı karşıya

Avrupa Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, AB'nin krizden dolayı, benzeri görülmemiş bir durumla karşı karşıya olduğunu ve kredi akışını yeniden kurabilmek için farklı düzeylerde çalışma sürdürmesi gerektiğini söyledi. Barroso, AB ekonomisinin bu yıl yüzde 2 oranında daralmasının beklendiğini belirtti. Barroso, Komisyon'un odaklandığı başlıca sorunun ekonomik toparlanma olduğunu, dolayısıyla ekonomiyi desteklemek harcamaları hızlandıracaklarını bildirdi. (07 mart 2009)

Hala anlamadılar. Bu bir iktisadi kriz değil. İktisadi krizde yapılması gerekenleri yapmaya çalışıyorlar ve krizden kurtulmak yerine krizi derinleştiriyorlar. Bu kriz medeniyet ve hayat anlayışı krizidir ve çöküştür. Daha önceki iktisadi krizlerdeki tecrübeleriyle yol almaya çalışmaları, çöküşü hızlandırmaktan ve derinleştirmekten başka bir etkiye sahip olamıyor. Akıl tutulması diyeceğim ama o daha farklı bir hadise… Batı, böyle bir hadise (çöküş) yaşayacağına hiç ama hiç ihtimal vermediği için anlamakta zorlanıyor. Çünkü onların “hayat anlayışları ve medeniyetleri tekdir ve mutlak doğrudur”. İşte bu vehim, batıyı çöküşe daha hızla yaklaştırıyor.

GÜNLÜK (03 MART 2009)

            Konusu aynı olan iki haber…  K.Maraş’ta 02.03.2009 tarihinde bir esnaf, KARADAYI hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundu.  Keza 03.03.2009 tarihinde de İstanbul’da mazlum-der ve özgür eğitim sen KARADAYI hakkında suç duyurusunda bulundu.              Örgütlenmiş guruplar ve halktan birisi (esnaf) genelkurmay eski başkanı hakkında suç duyurusunda bulunma cesaretini gösteriyor. Hem de bağıra bağıra, hem de cesaretli savcılar aradıklarını deklare ederek, hem de 28 şubatın kudretli generali hakkında… Gel de ümitlenme… Millet, inisiyatifini eline alıyor. Halk darbe generalinin peşini bırakmıyor. Ne harikulade bir hadise… Bunların çavuşuna bile gözü kesmezdi halkın, yakın zamana kadar… Ne söylenebilir ki bu hadise karşısında? Hürmetle eğiliyorum, yapanların önünde.  

*

 “ABD Genelkurmay Başkanı Oramiral Mike Mullen, CNN’de katıldığı bir programda, “İran’ın nükleer silah için yeteri malzemeye sahip olup olmadığına” ilişkin bir soruya, Tahran’ın atom bombası yapacağından “neredeyse emin oldukları” yanıtını verdi.” (Vatan 02 mart 2009)              Güzel haber… Umarım İran atom bombasını alelacele yapar. Özellikle de geçen ay uzaya füze gönderdikten sonra. Uzaya füze göndermiş olmanın önemi “balistik füze” teknolojisine sahip olmasıdır. Balistik füze teknolojisi, kıtalararası füze yapabileceğini gösterir ki, bir de atom bombasını yaparsa ABD yi tehdit edebilecek kapasiteye ulaşır.             Bunu neden önemsiyorum? Şu sebeple: İktisadi kriz ABD ve AB yi yerle bir ederken, alçaklık, vahşet, zulüm ve barbarlıkta tarihte emsali olmayan bir ABD ve AB nin iktisadi ve siyasi kudretini kaybetmemek için ordularını çılgın şekilde dünyanı üzerine salma ihtimali var. Bu ihtimali ortadan kaldırmak için özellikle ABD yi kendi coğrafyasında tehdit edebilecek bir Müslüman gücün bulunması şart. Kendi coğrafyasına taşınmayan bir savaştan korkması beklenmez. İran balistik füze teknolojisi ile beraber nükleer teknolojiye de sahip olursa, güç dengelerinin yeniden oluşacağı ve kurulacak yeni denklemde ABD nin saldırganlığı muhtemelen önlenecektir. Diğer taraftan büyük ihtimalle Filistin’deki Yahudi domuzlar çetesinin zulmü de engellenmiş olacaktır.  

*

 

            Ruşen ÇAKIR, Kayseri mitinginden hareketle bir tespit yapmış. Tespit bir açıdan doğru gibi görünüyor ama aslında eksik ve eksikliğinden dolayı da yanlış. Tespitini ihtiva eden iktibasımız aşağıda…

 “Açıkçası, soğuğa ve arada sırada yağan kara rağmen toplanan dünkü kalabalığın beni şaşırttığını itiraf etmeliyim. AKP’nin Kayseri’de seçim kazanma diye bir kaygısı olmadığına göre bu kalabalığın ülke geneline yönelik bir mesaj içerdiğini kabul etmeliyiz. Nitekim bu kalabalık Erdoğan’ı da coşturdu ve örneğin Diyarbakır ve Batman’dakinden daha dinamik bir performans sergilemesine vesile oldu.

Peki Erdoğan dün Kayseri’de ne anlattı? Baykal ile kişisel atışmayı büyük bir keyifle sürdürmesi ve Kayseri’de geleneksel olarak belli bir tabanı bulunan MHP’nin lideri Bahçeli’yi normalden daha fazla eleştirmesi dışında ben yeni bir şey duymadım. Ama Kayseri dün itibariyle, AKP’nin Türkiye sağının -en azından şimdilik- ana adresi olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.” (Ruşen ÇAKIR, Vatan 02 mart 2009)              AKP nin Türk sağının Türkiye sağının ana adresi olduğunu gösterdiğini söylerken, eski jargona göre doğru bir tespit yapıyor. Fakat anlamadıkları şu ki, artık eski jargon toprağın yedi kat dibine gömüldü. Şimdi yeni bir siyasal taksim ve tasnif var. Yeni siyasi iklim, AKP nin bulunduğu yerin “sağ” olduğunu tespite imkan vermez. Türkiye’deki yeni siyasal iklim nedir? Ülkede üç ana siyasi mecra oluşmuştur. Bunlar, MHP nin temsil ettiği milliyetçi mecra… CHP nin temsil ettiği, laik, Kemalist, ateist, batılı, İslam düşmanı düşüncelerin toplanarak aldıkları şemsiye isimle ifade etmek gerekirse, ulusalcı mecra… AKP nin temsil ettiği, Müslüman, muhafazakar, Anadolu gelenekçiliğinin oluşturduğu tüm tonlarıyla söylemek gerekirse, İslami mecra… Bu mecraları önümüzdeki 5-10 yıl içinde farklı partilerin temsil etmesi de kabildir ama siyasi iklim bu mecralarda uzun müddet akacak gibi görünüyor. Bu tasnife bakıldığında AKP nin Türkiye sağını değil, üçüncü mecra olarak ifade ettiğimiz İslami mecrayı temsil ettiğidir. Ülkede ne sağ kaldı ne de sol…  *             Newsweek dergisinin bu haftaki sayısından bir iktibas…  “DÜNYANIN en saygın haber dergilerinden Newsweek bu hafta kapak konusunu radikal İslam’ın yükselişine ayırdı. Derginin Genel Yayın Yönetmeni Ferid Zekeriya tarafından kaleme alınan “Radikal İslam’la yaşamayı öğrenmek” başlıklı makalede, 11 Eylül saldırılarının üzerinden 5 yıl geçmesine rağmen radikal İslam’ın yükselişte olduğu belirtildi. Kapağında Arapça olarak “Radikal İslam hayatın bir gerçeğidir” yazan dergi, şu görüşlere yer verdi:

SAVAŞI KAYBEDİYORUZ: Radikal İslam’a karşı savaşı kaybediyoruz. Bu savaşta başarıya ulaşan taraf olmak için önce bütün Müslümanları potansiyel terörist olarak görmekten vazgeçmeliyiz. Daha sonra özellikle kadınların eğitimine ve mikrokredi projelerine önem vermeliyiz. Mikrokredi ile İslam dünyasında ekonomik bir atılım başlatılabilir. Bu konuda liderliği de Türkiye ve Endonezya yapabilir.” (Newsweek)             Tespit doğru ve yerinde… Bakmayın onların Radikal İslam diye ifade ettiklerine. Radikal İslam, onların jargonunda şu demek; batılıların yönetemeyeceği ve yönlendiremeyeceği ve hatta etkileyemeyeceği İslam demek… Radikal İslam diyerek bir öcü oluşturmak istiyorlar. Ama geçti artık o dönem.             Tespit ise doğru… İslam’ın önüne geçemeyecekler artık. İslam önce kendi coğrafyasını temizleyecek daha sonra da batıdan hesap soracak. Birkaç yüzyıllık hesap bu ve artık alacağın icra zamanı geldi.