NAKİBU’L EŞRAF-HAKEM MÜESSESELERİ-

HAKEM MÜESSESELERİ

Hayatın altyapısı hukuk kaidelerinden ibaret değildir, hukuk yalnız başına, insan kalabalığını cemiyet haline getiremez. Hayatın “haklar” altyapısı hukuktur ve haklar katidir. Oysa hayat keskin ölçülerle yaşanamaz ve yaşatılamaz. Hukukun kati ölçülerinin yanında, munis esaslar manzumesi olan ahlakın da bulunması şarttır.

***
Ahlak, yazıya geçirilebilir ve karara bağlanabilir mi? Bu soruya “evet” cevabını vermek zor görünüyor ama aslında doğru cevap “evet” olmalıdır. Kaydedilen ve kararlara mevzu edilen ahlakın, ahlak olmaktan çıkıp hukuk haline gelmesinden endişe edilir, bu endişe yanlış değil. Bu endişe giderilmeli, ihtiyaç duyulan tedbirler alınmalı ve ahlak kayda geçmelidir.
Okumaya devam et “NAKİBU’L EŞRAF-HAKEM MÜESSESELERİ-“

HAK FETİŞİZMİ

HAK FETİŞİZMİ

Meselenin esasına girmeden önce birkaç misal verelim…

Bir kavşakta karşıya geçmek için yeşil ışığın yanmasını bekliyoruz. Yayalar için yeşil ışık yandığında araç trafiği hala bitmemişti, araç trafiği hala akarken, yayalar da yola yürüdü. Bir halk otobüsü, bir yayanın on-onbeş santim yakınında zor durabildi. Halk otobüsünün durması ile birlikte araç trafiği de durdu, haliyle arkadaki araçlar yolu kapattı. Kendisine çarpmamak için son anda duran halk otobüsünün önündeki adam, aracın şoförüyle söz kavgasına başladı. Yayalar için yeşil ışık yanmasına rağmen araç trafiği devam ettiği için yola girmemiştim. Araç trafiği, halk otobüsü şoförüyle ağız dalaşına başlayan adamla birlikte durunca ben de yola çıktım. Tarafların arasındaki kavga artarak devam ediyor, kavga eden yaya da yolda durarak kavga ettiği için araç trafiği de tıkanmış durumdaydı. Yolun ortasında duran ve kavga eden yayanın yanına vardığımda elimi omuzuna koydum ve “tamam, hadi gidelim, trafik tıkandı” dedim. Adam bir taraftan şoförle kavgasına devam ederken, bir taraftan da bana hitaben, “sen de öyle dersen bunlara kim haddini bildirecek” gibi laflar etti. Tanıştığımız biri değil, ilk defa görüyorum, yaya olmamdan dolayı kendisiyle aynı statüde olduğumdan dolayı öyle söylüyor olmalı diye düşündüm. Adama, “tamam, beraber kavga edelim ama trafik tıkandı” dedim. Adam, “tıkanırsa tıkansın, beklesinler” diyerek şoförle ağız dalaşına devam etti. Ben yoluma devam ettim.
Okumaya devam et “HAK FETİŞİZMİ”

HAKİKAT VE ADALET

HAKİKAT VE ADALET
Adalet bahsi, girift meselelerden biridir. Bu sebeple olsa gerek, en çok kullanılan mefhumlardan biri olmasına rağmen, derinliğine bir izahı yapılmamış, muhkem bir çerçeve oluşturulmamıştır. Adalet, o kadar büyük bir ihtiyaçtır ki, adalet mefhumunun herkes tarafından anlaşıldığı zannı galip ve yaygındır. Bu sebeple idrak çabasına ve izah gayretine konu olmamaktadır.
Hâlbuki dünyada derin bir sükunet ve huzuru temin eden mefhum adalet, kıyameti kopartan ve büyük altüst oluşları tetikleyen de mefhum-u muhalifi olan zulümdür. Bu kadar mühim ve müessir olan bir mefhumun derinliğine tetkik edilmemesi, mevzu listesinin başlarına alınmaması ciddi bir zafiyete işaret ediyor. Tabii ki kadim müktesebatımızda bu mevzuu ciltlerce eserle tetkik edilmiştir lakin müktesebata ulaşmaktaki zorluk, meselenin dikkatten kaçmasına sebep oluyor.
Adalet, hakikatinde ve tatbikatında nedir? Veya soru şöyle sorulabilir; “hakiki adalet nedir?” ve “tatbiki-nispi adalet nedir?”. Adaletin hakikatine dair nazari tetkik çabasına girilmeyince (herkes tarafından bilindiği ve anlaşıldığı zannıyla), tatbiki ciheti, tezahürleri göze çarpmakta, bazı tezahürler üzerinden ağır tenkitler geliştirilebilmektedir. Adalet bahsindeki en büyük ölçü ihlali, “kaynak şirki”dir yani İslam’dan başka kaynak arayışıdır. İslam’dan başka adalet kaynağı olabilecek “hükümler manzumesi” olduğu zannı yaygınlaşmaktadır. Okumaya devam et “HAKİKAT VE ADALET”

İSLAM ŞEHRİ-3-İSLAM ŞEHİR ANLAYIŞINA UMUMİ BAKIŞ-2-

İslam şehri, mananın (İslam’ın muhteva yekununun) müesses nizamıdır. Mana, önce “tabii teşkilatlılık haline” kavuşmuştur, sonra da “bir eksik var mı?”, “gözden kaçan bir mesele kaldı mı?” sorusunun cevabını, “yardım istemekten imtina eden vakur fakir olabilir” endişesiyle müesseseleşmiştir. İslam’ın şahsiyet, cemiyet ve hayat telakkilerinde muhtacın “talep etmesi”, “yardım istemesi” değil, onu arayıp bulacak bir dikkat ve rikkat vardır. Tek tek her ferdin, diğerlerinin mahrem hayatlarına tecessüs ile ihtiyaçlarını tespit etmesi gibi kaba ve kerih bir yol bazı sınırlarda hukuken (fıkhen) bazı sahalarda ahlaken, bazı noktalarda da edeben men edilmiştir. Müesseseler, ferdi tecessüsü önlemek, müesses ahlakı yerleştirmek, alan ile veren arasına perde çekmek gibi zaruret, ahlak ve güzellik gibi mesuliyetleri üstlenir. Müesseseler, tecessüsü, ferdi alandan kurtarıp müesses hale getirmek için değil, aksine tecessüsü cemiyet ve şehir hayatından tamamen yok etmek için vardır, bu sebeple faaliyetlerini, hayatın tabii akışını takip ederek gerçekleştirir. Hayatın tabii seyri; ferd, aile, mahalle gibi birimlerin hayat seviyelerinin “bilinebilirlik” çerçevesindeki akışıdır. Bu akışın aksadığını gören göz, bir melek sessizliğinde ve edebinde, en kuytu yerde ve zamanda muhatabına yaklaşıp, hiçbir tetkik faaliyetine girmeden, hiçbir tereddüt emaresi göstermeden, en kısa soru ve en kısa cevaplarla meseleyi teşhis eder, en uygun yolla halleder. Bu naiflikteki müesseseler, kadimden beri olduğu gibi tasavvufun uhdesindedir.
*
İslam şehri, zamanın tecelligahıdır. İslam şehrinde zaman, saat, gün, ay, yıl gibi ölçü birimlerinden ibaret değil, aksine rahmet tecellisinin ritmidir. Her anın, her saatin, her vaktin, her günün, her ayın bir manası vardır, rahmet, o mana üzere tecelli eder. İslam şehri, zamanın akış güzergahıdır, zamanın dünyaya saçtığı manayı kendine cezbeden, kendinde toplayan bir cihazdır. Rahmetin tecellisi için gerektiğinde çığlık çığlığa duaya durur, gerektiğinde hüzünlü bir sabırla derin bir sükûta sarılır. O şehir, hangi vakit secde edeceğini, hangi vakit dua edeceğini, hangi vakit ikramda bulunacağını bilir.
* Okumaya devam et “İSLAM ŞEHRİ-3-İSLAM ŞEHİR ANLAYIŞINA UMUMİ BAKIŞ-2-“

DÜNYA VE TÜRKİYE YAHUDİLERİNE ÇAĞRI

DÜNYA VE TÜRKİYE YAHUDİLERİNE ÇAĞRI
Yahudi tarihi uzundur, çok uzatmadan meselemizle ilgili birkaç noktaya temas edelim. Hıristiyan batı dünyası, Yahudileri, toplumun en aşağıdaki sınıfından daha aşağıda gören, insan sınıfında kabul etmeyen, insan ile hayvan arası bir varlık türü olarak değerlendiren, bundan dolayı da “Yahudi katliam günleri” gibi yılanlara ve akreplere bile layık görülmeyecek muamelelere tabi kılan bir kültür üretmiştir. Bu kültürün tabii neticesi olarak da Yahudi katliamları yapılmış, dahası Yahudi katliamını normal ve tabii kabul etmiş, tarih boyunca Yahudileri öldürmeyi ceza kanunu çerçevesinde “cinayet” olarak bile değerlendirmemiştir. Hitler’in Yahudi katliamına şaşıranlar, batı kültüründeki Yahudi bakışını bilmeyenlerdir. Batı da kendi içinde Hitler’i “günah keçisi” olarak seçmiş ve onun dışındaki Yahudi katliamlarını perdelemiştir. Oysa her Avrupa ülkesinde Yahudiler, tarih boyunca katledilmiş, zulme uğramıştır.
Keza tarih boyunca Yahudilerin rahat yaşadıkları, hukuklarına saygı gösterilen, insan sınıfından kabul edilen tek kültür havzası, İslam coğrafyasındadır. Tarihte, Hıristiyanların Yahudi katliamlarını engelleyenler sadece Müslümanlardır. İslam tarih ve coğrafyasında, hiçbir zaman bir Yahudi katliamına sahnelenmemiş, haklarının ihlal edildiği görülmemiş, aksine kendi hukuklarına uygun yaşama imkanı verilmiştir. Osmanlının, Endülüs katliamında Yahudileri de kurtardığı, onlara kendi ülkesinde imkanlar sağladığı tarihi bir vakadır. Okumaya devam et “DÜNYA VE TÜRKİYE YAHUDİLERİNE ÇAĞRI”

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-19-HZ. OSMAN(RA)-3-

O devirde artık, “Ben yanlış yaparsam, beni nasıl doğrultursunuz?” sorusuna kılıçlarını çekerek, “Bununla” diye cevap verecek güzide kadro da azalmış halde…

Diline sağlık, tam isabet. En mühim konulardan biri de o. O kadronun aksine öyle bir güruh çıkmış ki Hz. Osman döneminde… Hz. Ali ile Hz. Osman arasındaki mükâlemeler var. Daha önceki programda muhtemelen söylemişizdir. Aralarındaki sohbet esnasında Hz. Osman’a, Hz. Ali’nin bir takım itirazları, şikâyetleri var. Hz. Muaviye ile ilgili, şamdan bir takım şikâyetler geliyor. Hz. Ali’ye de geliyor. Sadece Hz. Osman’a değil. Hilafete geliyor tabi ki öncelikle. Hz. Osman’ın Hz. Muaviye’yi görevden almaması üzerine konu Hz. Ali’ye de gelmeye başlıyor. Hz. Ömer’in hitabına karşı sahabenin o verdiği tepkiyi Hz. Ali de veriyor. Hz. Ebu Bekir döneminde, Hz. Ömer döneminde bir takım yanlışlıklar görülse kılıçlara sarılacak bir kadro var fakat henüz müesseseleşmemiştir. Kılıca sarılmamak, zafiyet olarak görülebilir fakat hilafet makamına karşı, bir yanlışından dolayı, patavatsızca kılıç çekilir mi? Konu hassas, azami dikkat isteyen bir durum. En küçük yanlışta kılıçlara sarılan bedevi bir cemiyetten bahsetmek, adalet hassasiyetinden bahsetmek değildir. Hz. Ömer’in (RA) o sorusu, çok ciddi bir sorudur. Hangi yanlışta kılıç çekeceğinizi bilmezseniz, adil ve medeni bir cemiyetten değil, kavganın olağanlaştığı bir bedevi cemiyetten bahsediyorsunuz demektir. Küçük yanlışlar, konuşarak, istişare ederek çözülebilecek meseleler için kılıç çekilmez. Sonraları böyle anlaşılıyor mesela. Hz. Ali dönemine geldiğinde o karşılıklı çatışmalarda pratikten kaynaklanan bir takım hadiseler böyle olsa gerek. İslam’ın nazari çerçevesi ile ilgili her iki tarafın da problemi, farklı anlayışı yoktur ama kılıçlar çekilmiştir. O ayar o denge kurulamamıştır. Fakat Hz. Ali, Hz. Osman’a kılıç çekmiş değildir. Hz. Ali’deki (RA) derin idrak, kılıcın nerede çekilip, nerede kınında tutulacağını anlayan ve ölçülendiren muhteşem bir anlayış çerçevesi oluşturuyor. Okumaya devam et “HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-19-HZ. OSMAN(RA)-3-“

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-16-HZ. ÖMER(RA)-8-

Nasıl? Dört halifede zuhur eden vasıflarla hayatın toplamı arasında nasıl bir münasebet var?

Hz. Ebubekir’de (RA) temayüz eden vasıf ve hal, sadakat ve rikkattir, Hz. Ömer’de (RA) temayüz eden vasıf ve hal, celadet ve adalettir, Hz. Osman’da (RA) temayüz eden vasıf ve hal, edep ve hayadır, Hz. Ali’de (RA) temayüz eden vasıf ve hal, idrak (akıl) ve ilimdir.

Sadakat hayatın özüdür, o yoksa hayat bir kabuktan ibarettir. Adalet hayatın gövdesi, iskeletidir, o yoksa hayat ayakta duramaz, yıkılır, çöker. Edep hayatın ölçüsü ve ziynetidir, tezyin edilmemiş hayat, yaşanılabilirlik istidadını kaybetmiştir. İdrak hayatın muhtevasıdır, o yoksa hayat sebep ve neticelerinden varestedir.

Hayat bu dört temel sütun üzerine bina edilmiştir. Bunlardan biri yoksa eksiktir, sallanmaya başlamıştır, eksiklik arttıkça zafiyet artar ve nihayet çöker. Raşit halifelerin hepsinde İslam’ın talep ettiği ahlaki meziyetler mevcuttur. Fakat her birinde, sahip oldukları mizaç ve ahlak meziyetleri, temsil ettikleri hususiyet merkezinde terkip olmuştur.

Dört halifede tecelli eden mana, hem hayatın tabiat altyapısını gösterir hem de İslami hayatın ana unsurlarını ve terkip kıvamını… Bu sebeple İslami hayatı doğrudan doğruya dört halifenin şahsiyetinde ve hayatında takip etmek mümkündür. Okumaya devam et “HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-16-HZ. ÖMER(RA)-8-“

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-14-HZ. ÖMER(RA)-6-

Hz. Ömer dedik, Hz. Ömer’in adaleti dedik, Hz. Ömer’de müşahhaslaşmış devlet adamlığı üzerinde durduk. Yine bir hadise, insanların haklarını koruma konusunda… Kadının biri gelip diyor ki, “Ey Ömer senin adamların bir mescit yapıyorlar, mescidin duvarları benim arsama geliyor”. Yahudi bir kadın sanırım. “Ey Ömer benim arsama tecavüz edildi, hakkımı istiyorum”, diyor. Müracaat ediyor halifeye… Müracaatı yapan gayr-i Müslim birisi. Hz. Ömer ölçtürüyor arsayı, o kadının arsasına tecavüz edilmiş, verdiği karar şu: “Yıkın”. Pazarlığa falan girilmemiş, razı olmayabilir kadın.

Zaten müracaatı var ya kadının “benim arsama tecavüz edilmiş” diye… “Hakkımı istiyorum” dediğinde, tereddütsüz yıkın kararı calib-i dikkattir. Bugün ki adıyla kamulaştırma yapabilir. Yapılan bina cami yani şahsi bir iş değil, ferdi bir iş değil. İbadethane olmak yönüyle kamusal bir binadır. Müslümanlar caminin İslam dünyasındaki kıymetini de iyi bilirler. Orada kamulaştırma yapmıyor. Şu an dünyanın yaptığı kamulaştırma devletin keskin kılıcıdır. Devlet denilen tariflere uymayan örgütün elindeki keskin kılıçtır, kamulaştırma. Girer bir yere ihtiyacı olanı alır. İhtiyacı olmayanı da aldığı vakidir. Alır ve şahıslara peşkeş çeker. Birçok hadise cereyan eder kamulaştırmada. Kamulaştırma konusunun ihtiyaç haline geldiği yerler olabilir. Bunu böyle çok hayalî bir devlet tarifi yaparak uygulanamaz hale getirmek gerekmiyor. Mutlaka kamulaştırma ihtiyacı olabilir. Ama bugün ki uygulanan kamulaştırma hukuku çok hoyrat, çok vahşi, çok kuralsız, çok sınırsızdır. Dünya da böyledir. Dünyada hukuk filan kalmadı aslında. Hukukun kaynağı İslam’dır, İslam hukukudur. Dünyadaki tüm hukuk sistemlerinin kaynağı İslam hukukudur. Batı da oradan süzüp almıştır ama bunu ne Batı söyler ne de bizimkiler bilir. Oradaki tavır enteresandır. Okumaya devam et “HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-14-HZ. ÖMER(RA)-6-“

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-13-HZ. ÖMER(RA)-5-

Devlet o kadar hassas olmadığı için sivil toplum örgütleri var değil mi? Batıda sivil toplum örgütleri biraz da devlet tarifinin eksikliğinden mi kaynaklanıyor, yani devlet vazifesini tam olarak yerine getiremediği için ek örgütler gerekiyor sanki.

Nizam, devletin bariz özelliklerinden biridir. Bir ülkede, bir toplumda nizamın olması, nizamın tesis edilmesi gerekir. Bu o kadar büyük bir ihtiyaçtır ki, mafya da herhangi bir topluluğun içine, bir şehre, bir ülkeye girdiğinde, o da bir nizam tesis eder, kendi kuralları vardır, raconu vardır. Mesele hukuk zeminine oturan, doğru hukuku da bulmuş olan, adil bir nizam olmasıdır. Hukukun üstünlüğünü temin etmeniz için hukuku üstün kılmanız gerekiyor fakat hukuku üstün kılabilmeniz için “üstün hukuku” bulmanız gerekir. “Üstün hukuk” inanılan, iman edilen hukuktur. Ya da kaynağında iman olan, iman edilmiş bir metinden (kaynaktan) süzülmüş çıkarılmış bir hukuktur. O zaman iman ettiğiniz hukuk insanların başının tacı olur. Konu iman konusuysa insanlar başına taç ediyor. İman konusu değilse ayağının altında toprak ediyor. Tepeliyor. Şimdi siz hem iman etmeyeceksiniz. İman edilecek kadar önemli olmayan bir kurallar toplamını üstün kılacaksınız. İnsanın üstün kılmasının zihni manivelası iman etmektir. İman etmediği hiçbir şey üstün değildir. Her hangi bir değeri üstün kılabilmesin tek yolu ruhu ve zihni dünyasına onu iman yoluyla yerleştirmesidir. İnsan orta yerde durur. İmanıyla yukarıya bakar. Akıl cihetiyle aşağıya bakar. Aşağısı hayattır. Her şey, aklına konu olan her şey, ayağın altındadır. Yani faydalanılan bir değerdir. Fayda temin edilen bir değerdir. Oysa imanıyla yukarı bakarken ruhuyla yücelir. Üstünlük atfı, ,üstün değer kabulü sadece imanladır. Aklıyla bir şeyi üstün kılamaz insan. Kendi kendine kılamaz. Mesela kendi aldığı kararlara riayette zorlanır insan. Fert kendi aldığı kararlara kendi yaptığı planlara uymaz. Niye? Çünkü kendi kendine inanamaz. Okumaya devam et “HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-13-HZ. ÖMER(RA)-5-“

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-12- HZ. ÖMER(RA)-4-

Hz. Ömer denilince tabii Hz. Ömer’de farklı değerli özellikler var. Bunların başında bir devlet adamı olarak, yönetici olarak birçok özellikleri var. Hz. Ömer ve bu konu bütünlüğü içinde bizim kültürümüze sahip idarecilerde bulunması gereken özellikleri konuşalım biraz.

Bütün dünyanın tartıştığı, patinaj yapmaya başladığı, siyasal gelişmelerde problemli bir noktayı oluşturan yönetim meselesi, yönetim meselesi ile paralel yönetici meselesi, yönetici şahsiyeti meselesi, çok ciddi bir meseledir. Bu insanlık tarihi boyunca tartışıla gelmiştir. Doğrusu mütekâmil manada yöneticinin ne olması gerektiğiyle ilgili şablonlar da üretilmiş değil siyasal tarihe baktığımızda. Tabii ki iyi ve adil yöneticilerde olması gereken vasıfların listeleri oluşturulmuştur. Fakat yöneticiden önce muhtemelen sistemin, devlet denilen aygıtın nasıl olması gerektiğinden bahsetmek gerekir belki de. Okumaya devam et “HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-12- HZ. ÖMER(RA)-4-“

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-11-HZ. ÖMER(RA)-3-

Hz: Ömer Müslüman olmadan önce çocuğunu diri diri gömecek kadar öfke sahibidir.

O bir vahşet fiilidir. O, insan tabiatında vardır. Diri diri gömmek öldürmenin en uç noktası, çocuğunu gömerken üzerine attığı bir topraklardan sakalına sıçrayınca çocuğu, “babacığım sakalın kirleniyor” diye temizlemeye çalışıyor. İşte aynı Ömer kardeşi ile eniştesinin Kur’an okuduğunda, eniştesini yerle bir eden, kız kardeşini ayaklar altına alan bir Ömer. Müslüman olduktan sonra da “siz dininizi nasıl saklarsınız çıkıp söyleyelim” diyen biri bu, mizaç işte.
İslam o mizaçtan nasıl süzülüyor, İslam onda öyle tecelli ediyor. Mizaç farklılıkları dediğimiz şey orasıdır. Mizacen güçlü, celadet sahibi diyoruz ya, “niye saklanıyoruz” diyor. Çünkü mizacın kudreti yani ruh kudreti ile imanın kudreti birleştiğinde ortaya çıkan şey emsalsiz. Bunun sınırı yoktur. Çevrenizde insanlara bakın mizacen cesaretli insanlar vardır. Hesaba gelen bir cesaret değildir. Akılsız görünür onlar çünkü hesabını yapmamışlardır. Bu mizaca imanı ekleyince, imanın gücünü ekleyince sınırsız oluyor. İnsanda iki tane enerji kaynağı var, mizaç yani ruh, ikincisi imandır. Üç tane enerji kaynağı yoktur insanda, iki tanedir. Bunun ikisi zirve halinde Hz. Ömer’de terkip olmuştur, o şahsiyette cem olmuştur. Okumaya devam et “HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-11-HZ. ÖMER(RA)-3-“

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-10-HZ. ÖMER(RA)-2-

Bunu şu şekilde somutlaştırabilir miyiz? Bir topluluk düşünün o topluluğa Hz. Ömer uzaktan göründü, oradaki topluluk kendisine çeki düzen veriyor ama diğer taraftan aynı topluluk Hz. Osman kendilerine doğru geliyor, bu sefer hayâsından, gelen zatın olgun kişiliğinden dolayı kendisine çeki düzen veriyor.

Korktuğunuz insana da karşı gelmezsiniz sevdiğiniz insana da karşı gelmezsiniz. Sonuç aynı, sebepleriniz farklı, bu mümkün. Aynı sonucu farklı sebepler verebilir. Aynı sebep farklı sonuçlar verebilir. Hayat çok girift, insan da çok girifttir. Hz. Osman’da adalet nakıs değil böyle bir şey söylüyor değiliz. Ama zirveye Hz. Ömer adaletle, Hz. Osman edepl, Hz. Ali akılla, hikmetle, Hz. Ebu Bekir sadakatle çıkmıştır. Her bir vasfı sahibinde tahlil etmemiz gerekiyor, doğru usul budur, biz de bu çerçevede konuşuyoruz. Hz. Ömer’de adaletin tecellisi, celadet kaynağından yani celadet mizacından ciddi anlamda beslenmiştir. Bundan ibaret midir, hayır. Siz sadece celadeti koyarsanız olmaz. Hz. Osman’da olduğu kadar olmasa da Hz. Ömer’de olduğu kadar ahlakı ve hayâyı eklerseniz adalet çıkar. Hz. Ömer’de de ahlak ve hayâ tabii ki çok ileri noktadadır. Ama onun zirvesi Hz Osman’dır. Hz. Ömer biraz daha beridedir. Sadece celadeti koyarsanız ortaya adalet değil zulüm çıkar. Öfkesinden yerinde duramayan şiddet sahibi bir insan, buradan adalet çıkmaz. Onu, ahlakla kıvama getirmiş olmanız gerekiyor. Celadete niye ayarlı şiddet diyoruz, ölçülü şiddet diyoruz? Onun ölçüsü nedir? Nedir ölçüsünü temin eden, ya da ayarını temin eden ve ölçülü kılan? O ahlak, o edep, o hayâ, hadde riayet, hududu muhafaza hassası, o Hz. Osman’dan belki biraz az ise de Hz. Ömer’deki o ahlak celadetini adalet merkezinde dengeliyor. Onun kaynağı nedir? İmanından önceki hali saf celadettir. İslam’ın ahlakını kuşanmamış halindedir. Saf celadet, saf öfke parıl parıldır. Okumaya devam et “HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-10-HZ. ÖMER(RA)-2-“

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-9-HZ. ÖMER(RA)-1-

Hz. ÖMER

Sayın dinleyiciler, bu gün Hz. Ömer konusuna başlıyoruz. Hilafet ve dört halife programımızı sürdürüyoruz, ısrarla da sürdürmeye devam edeceğiz. Dört halife ve devirlerini elimizden, dilimizden geldiği kadar konuşacağız. Evet, Haki Bey, Hz. Ömer konusuna tabii olarak adaletten başlamak gerekir değil mi?

Adalet öyle bir mefhum ki “niçin” sorusunu soramıyorsunuz. “Niçin adalet?” sorusu çok anlamsız geliyor. Bu kadar temel bu kadar derinde bu kadar güçlü bir duygudur. Ve bu tüm cemiyete tüm hayata yayılmak zorunda olan bir mefhumdur. Bunu, hayatın herhangi bir alanından çekip aldığınızda ya da tamamından çekip de bir alana mesela devlete yamadığınızda, o alana sabitlediğinizde o ülkede, o milletin hayatında tedavisi mümkün olmayan çok ağır yaralar açarsınız. Aslında o milletin kafasına sıkmış olursunuz. Kalbine sıkmış olursunuz. Niçin adalet, adaletin ne olduğuna gelmedik daha. Adalet nedir dediğimizde, en temel yanlışlardan birisi adaletin eşitliklerde gerçekleştiğini düşünmektir. Adalet eşitlikte gerçekleşmez yani eşitlik her zaman adalet değildir. Adaleti gerçekleştirmez. Adaletin eşitlikte gerçekleştiği durumlar da vardır. Adalet eşitlikte de gerçekleşebilir. Ama genellikle eşitlik adaletsizliktir. Adaletin tarifindeki temel unsur muvazenedir. Muvazene de herhangi bir muvazene değil yani her hangi bir denge adalet değildir. Dengenin en üstü en gelişmiş şekliyle, en mütekâmil halidir. Dengenin en mütekâmil hali adalettir. Böyle bir adalet tarifi yok bakın. Literatürde böyle bir adalet tarifi yoktur. Bulamazsınız. Türkiye de meri hukukun kaynaklarında bulamazsınız. Bu bizim İslam’dan aldığımız, anladığımız, oradaki metinlerden ürettiğimiz ve kültür olarak yaydığımız bir tespittir, oralardan buluruz, oralardan alırız bunu. Dengenin mütekâmil halidir. Mesela Necip Fazıl’ın İslam’la ilgili tarifi var ya adaletin en iyi tarifidir o. Necip Fazıl’ın İslam tarifi hem İslam tarifidir, hem hayat tarifidir, hem adalet tarifidir. Neydi hatırlayalım o sözü; “İslam zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamıdır”. Yani en mütekâmil nizamıdır. Şimdi zıt kutuplar arasında bir denge kuracaksınız. Bu denge ise en mütekâmil seviyeye çıkacak. Necip Fazıl’ın İslam tarifi bu, yani bu adaletin tarifidir aynı zamanda. Yani kadın erkek arasında, idare edenle edilenler arasında, ya da hayatın her hangi bir alanında, insanın her hangi bir hayat alanında ne yaparsanız yapın gidip gelip kafanızı tezatlara (zıt kutuplara) çarparsınız. Ayeti kerimede bahsedilir zaten. Varlıklar çift çift yaratılmış ya. Gider gelir zıt kutupları bulursunuz. Çatışmada zıt kutuplarda olur. Bir biri ile tezat teşkil edenler, aralarında çatışır. Zıt kutuplar bir birini çeker o tartışmanın adıdır. O zıtlığı bir yerde dengelediğinizde ne iter ne çeker. Denge o demektir zaten. Okumaya devam et “HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-9-HZ. ÖMER(RA)-1-“

İNTİKAM, ADALET VE DARBE DAVALARI

İNTİKAM, ADALET VE DARBE DAVALARI
Türkiye’de meseleleri ortasından konuşmak gibi bir problem var. Tarif edilmemiş, ne olduğunun bilindiği zannedilen mefhumlarla (kavramlarla) bodoslama ithamlar yapılıyor. Ülkede dil devriminden sonra “mana dili” olan ıstılah kaybolmuş, eski mana haritası ortadan kaldırılmış, onun yerine de yeni bir “mana haritası”, modern tabirle terminoloji kurulamamıştır. Bu boşluk, tüm tefekkür faaliyetlerini, fikir beyanlarını ve tartışmaları zehirliyor.
28 Şubat soruşturmasında bu problemi “intikam” mefhumu merkezinde yoğun olarak yaşıyoruz. İntikam, kendisine karşı suç işlenmiş olan “mazlumun”, bu suça ceza verme duygusu ve bu istikametteki faaliyetleridir. İntikam mefhumunu ne kadar zorlarsanız zorlayın, merkezindeki bu “özü” ortadan kaldıramazsınız. Merkezinde bu öz bulunduğu müddetçe, intikam duygusu, düşüncesi ve faaliyeti tenkide değil, haklarının peşinde olmak bakımından, takdire şayan bir tavırdır. Okumaya devam et “İNTİKAM, ADALET VE DARBE DAVALARI”

YUSUF KAPLAN NE ZAMAN ERGENEKONCU OLDU Kİ SEVİNİYORSUNUZ

YUSUF KAPLAN NE ZAMAN ERGENEKONCU OLDU Kİ SEVİNİYORSUNUZ
Vatan gazetesi, Yeni Şafak gazetesinin 18.02.2012 tarihli nüshasında yayınlanan Yusuf Kaplan’ın “Neyin kavgasını verdiğimizin farkında mıyız acaba?” başlıklı yazısını, “Yeni Şafak gazetesinde Ergenekon sanıklarını savunan isyan!” başlığı ile haber yaptı. Vatan gazetesi yöneticileri, bu faaliyete “gazetecilik” adını veriyor olmalılar. Okumaya devam et “YUSUF KAPLAN NE ZAMAN ERGENEKONCU OLDU Kİ SEVİNİYORSUNUZ”

MAHKEME KARARI MI MÜSVEDDE KAĞIDI MI

MAHKEME KARARI MI MÜSVEDDE KAĞIDI MI

Mahkeme kararları, adaletin yazılı metinleridir. Adalet kanun metinlerinde aranmaz. Adalet, mevzuat ve tatbikatın yekunundan oluşur. Bu yekunun en müşahhas misali ise mahkeme kararlarıdır.

Adaletin temel unsurları nelerdir? Adalet; halkın vicdanı, devletin mevzuatı ve mahkemelerin tatbikatından mürekkeptir. Bunlardan herhangi biri bulunmadığı takdirde adalet denklemi kurulamamıştır. Okumaya devam et “MAHKEME KARARI MI MÜSVEDDE KAĞIDI MI”

GÜNLÜK (08 MART 2009)

            Bugünkü konumuz Uluslar arası Ceza Mahkemesinin Sudan Devlet Başkanı ÖMER EL BEŞİR hakkındaki tutuklama kararı…  

            Müslümanların kendi içlerinden bir adamı (devlet başkanı veya herhangi bir vatandaş) batıya teslim etmeleri, prensip olarak mümkün değil. Adına “uluslar arası ceza mahkemesi” denmesinin, özellikle de “mahkeme” sıfatını kullanmasının bir manası yoktur.

            Bu tavır, son zamanlarda ülkede klişeleşmiş haliyle sürekli kullanılan, “senin suçlun kötü, benim suçlum iyi” anlayışının bir misali olarak görülebilir. Ancak böyle değildir. Suçluyu korumak başka onu adil olmayan yargıya teslim etmemek başkadır. Adil olmayan yargıya teslim etmemek ise suçluyu yargılanmaktan kurtarma neticesine varmamalıdır.

 

            Uluslar arası ceza mahkemesinin İsrail ile ilgili bir soruşturma açmaması fakat Ömer El Beşir hakkında soruşturma başlatarak tutuklama kararı vermesi, şu misaldeki gibidir. İki kişi kavga ediyor ve birbirini yaralıyor fakat polis gelip birini gözaltına alıyor ve mahkeme de sadece o kişiyi yargılıyor ve diğerine hiçbir işlem yapmıyor. “Diğerinin yargılanmaması, yargılanan suçlunun yargılanmasına mani olmamalıdır” düşüncesi, her ne kadar doğru görünse de temel bir yanlışlık ve adaletsizlik ihtiva eder. İki suçludan birini yargılamak ve diğerini yargılamamak, adaletin birisi için gerçekleştiği ve diğeri için hala gerçekleşmediği manasına gelmez, aksine her ikisi için de adaletin yerine gelmediğini gösterir. Zira birini yargılamak ve diğerini yargılamamak, iki kişi arasındaki mücadeleye yargının taraf olarak katıldığını gösterir. Taraf olan mahkeme olduğu için iki suçludan birini yargılamamak aynı zamanda onu aklamak demektir ki, hukuk ve yargıyı siyasi manivelaya dönüştürür.

            Şu nokta önemlidir. Biz yargıdan mı (mahkemeden mi) bahsediyoruz yoksa siyasi mücadele birimlerinden mi? Yargıdan bahsediyorsak, bunun şartlarını ve kompozisyon bütünlüğünü tam olarak bilmeliyiz. Yargı (veya adalet), eksik olamaz. Siyasi mücadele birimleriyle yargı birbirine karıştırılmamalıdır. Yargı eksik olduğunda yargı olmaktan çıkar. Eksik siyaset olabilir fakat eksik yargı olmaz. Eksik yargıdan adalet zuhur etmez.

 

            Batının, kendi menfaatlerini ve hegemonyasını sürdürmek için her şeyi kullandığını ve istismar ettiğini geçen birkaç asırlık tecrübe ile biliyoruz. Yargı da dahil olmak üzere tamamen istismarlar üzerine kurulu olan batı dünyası, en fazla kendi içinde adil olma çabasına sahiptir ve dışarıya karşı asla adalet fikrini ve duygusunu taşımamaktadır. Batı ile ilgili bu noktada tereddüdü olanların tereddütlerini giderecek bir yazı değildir bu. Batının tüm dünyaya karşı adil olabileceği kanaatini taşıyanlar için tartışma konusu Ömer El Beşir değil başka konulardır.

            Batının adalet anlayışını da siyasi tercihleri oluşturduğuna ve bunu en bariz şekilde İsrail konusunda gösterdiğine göre, batının sözüm ona adaletine iltica etmek, dünyanın son üç asırlık batı tecrübesini anlamamak veya umursamamak demektir.

 

            Ömer El Beşir’in batıya (ne ad altında olursa olsun) teslim edilmesi, batının olmayan vicdanına iltica etmektir ki, sınırsız bir basiretsizliktir. Tam bu noktada yakıcı soru şudur; öyleyse İslam coğrafyasında suç işleyenler cezasız mı kalacaktır? Bu soruya evet cevabını vermek kabil değildir. İşin batı ile ilgili kısmını batıda bırakarak meseleyi değerlendirmek gerektiğinde, İslam coğrafyasında işlenen insanlık suçlarını devlet başkanları da dahil olmak üzere şiddetle cezalandırmak gerektiği açıktır. Bunun yolu ise, İslam coğrafyasında (mesela İslam konferansı teşkilatı bünyesinde) bir “Milletlerarası İslam ceza mahkemesi” kurulmasıdır.

            Ülkemizdeki kökten İslam düşmanı olan laik, Kemalist, solcu ve ulusalcıların böyle bir teklife refleks halinde karşı çıkacakları malumumuzdur. Fakat onlar, fikri rüşt yaşına gelmedikleri için değerlendirmelerinin içinde itibar edilecek tahliller bulmak zordur.

 

*

 

            Milletlerarası İslam ceza mahkemesi kurulmadığı takdirde, İslam coğrafyasında işlenen suçlar, bugünün dünya konjonktüründe cezasız kalmaya mahkumdur. Zira batı ile İslam arasında devam eden yüksek yoğunluklu siyasi ve askeri mücadele, uluslar arası ceza mahkemesinin İslam coğrafyasında meşruiyet kazanmasına manidir. Uluslar arası ceza mahkemesine İslam coğrafyasından bir Müslüman’ın teslim edilmesi, savaş meydanında kumandanın düşmana teslim edilmesi gibidir. Çok komik bir durum…

            Batının da anlaması gereken nokta, artık dünyadaki meşruiyet kaynağı kendileri değildir veya dünyanın meşruiyet kaynağı tek değildir. Hal böyle olunca, batı büyük ufuk sahibi ise eğer, İslam konferansı teşkilatı içinde bir milletlerarası İslam ceza mahkemesinin kurulması gerektiğini anlamalı ve desteklemelidir. Aksi halde konu hiçbir zaman hukuk ve adalet meselesi haline gelmeyecek ve siyasi mücadele alanında değerlendirilmeye devam edilecektir. Bunun sebebi de batıdır ve batının çürümüş anlayışıdır. Ne var ki, batının çürümüş ve yozlaşmış anlayışının böyle bir ufuk sahibi olmadığı artık anlaşılmıştır. Onlar hala istismar ve sömürü niyetiyle dünyayı bakmaya devam etmektedirler.

 

*

 

            Bir hadisenin gerçekleşme şartlarını (mümkün kılan şartları) doğru teşhis etmek gerekir. İmkansız olanın peşinden gitmek, ahmakların işidir. Batı, İsrail ile ilgili açık tavır sahibiyken, İslam coğrafyasındaki suçları yargılamak ve cezalandırmak meşruiyetine ve kudretine de sahip değildir. Ukalaca bir tavırla kendini “adil” kabul etmesi ve “tek adalet mercii” olarak görmesi, artık zamanı geçmiş bir arkaik düşüncedir.

HÂKİMLER EN ZAYIF KİŞİLİKLER MİDİR?

Ergenekon davası ile AKP kapatma davası vesilesiyle yoğun şekilde gündeme gelen ve hala sıcaklığını koruyan “yargılaması devam eden dava hakkında konuşmama kuralı” ciddi şekilde gözden geçirilmelidir. Bu kural lüzumluluğu hiç tartışılmamakta ve kural sabit kabul edilmektedir. Tüm tartışmalar, kuralın “veri” olarak ve hatta “mutlak doğru” olarak kabulü ile başladığı için esası gözden kaçırmaktayız. Bu kuralı bir değerlendirmeye alalım bakalım ne çıkacak?

Önce kuralın temel gerekçesini belirtelim. Temel gerekçe, hâkimlerin etkilenmesidir. Gerekçenin muhtevasında gizli olarak, “hâkimlerin olumsuz şekilde etkileneceği” kabulünün de bulunduğunu görüyoruz. Zira olumsuz etkilenme öngörülmese “konuşmama kuralı” getirilmezdi veya bu kurala ihtiyaç duyulmazdı. Öyleyse gerekçeyi, hâkimlerin etkilenmesi değil, olumsuz etkilenme şeklinde anlamamız şarttır.

Sathi (yüzeysel) bir bakış bu kuralın doğru ve gerekli olduğunuz gösterir. Ülkedeki entelektüel sığlıkta göz önüne alındığında kuralın, ilk bakışta doğru görünmesini yeterli sayanlar olabilir. Fakat hayatın her alanı sığlığa tahammül etse dahi “hukuk” sığlığa tahammül edemez. Hakların çarpıştığı arenada adaletin tahakkuk ettirilmesi ve tevzii edilmesi, sathi (sığ) bir anlayış ve yaklaşımla kabil değildir. Hukukun sığ bir kavrayışla üretilebileceği ve tatbik edilebileceği kanaatine (aslında vehmine) sahip olanlar, derin düşünebilme maharetine malik olamayan ortalama zekâ sahipleridir. Bir ülkenin mevzuatını “ortalama zekâ” sahiplerine emanet etmesi, o ülkenin başına gelebilecek birkaç vahim hadiseden (beladan) biridir.

Kamuoyundaki tartışmalardan, değerlendirmelerden, tenkitlerden, fikir beyanlarından, ihtimal taramalarından hâkimlerin etkileneceğini “temel veri” olarak kabul etmek, hâkimlere hakarettir. Hakikaten hâkimlerin mutlaka etkileneceği düşüncesine sahip olmak, zihni-fikri seviyelerine, mesleki formasyonlarına ve dirayetlerine itimat etmemektir. Hâkimlerin de insan olduğu ve bazı zaaflara sahip bulunduğu izahı yerinde değildir. Hâkim olmanın manası, zaaflardan kurtulmuş olmaktır. Zaaf sahibi insanın hâkim olması asla mümkün olmamalıdır.

Hâkimlerin zaaf sahibi olabileceği ve bu sebeple etkileneceği düşüncesi, iki sebepten kaynaklanabilir. Birincisi, ülkedeki hukuk eğitiminin hiçbir zaman zaafları bulunmayan güçlü kişiliklere sahip hâkimler yetiştiremediği, diğeri ise, mevcut hâkimlerin güçlü kişiliklere sahip bulunmadığı…

Mevcut hâkimlerin dirayetsiz, cesaretsiz ve donanımsız oldukları ve bu sebeple kamuoyu etkilerinden korunmaları gerektiği düşüncesini/gerekçesini hiçbir hâkim ve savcının kabul edeceğini zannetmiyorum. Gerçek durumun bu olduğu bir an kabul edilse bile, hâkim ve savcıların bu iddiaya yüksek perdeden itirazları olacağı vakadır. Bu itirazları yok sayıp bu ihtimali değerlendirmeye devam etmek fazla gerçekçi olmaz. Öyleyse biz diğer ihtimale bakalım. Hukuk eğitiminin nasıl hâkim yetiştirdiği bahsine…

Hukuk fakültelerinin müfredatlarından haberdar olanlar bilirler ki, “hâkimlik ahlakını” kazandıracak, öğrencilerin gerekli cesarete sahip olup olmadıklarını tespit edecek hiçbir program yoktur. Başka bir ifadeyle hukuk fakültelerinde hâkim yetiştirecek hiçbir program yoktur. Özet olarak ülkedeki hukuk eğitimi, hâkimlerin cesaretli ve dirayetli olmalarını garanti edecek hiçbir eğitim altyapısına sahip olmadığı gibi aynı zamanda zihni-akli gelişmesini temin edecek bir programa da malik bulunmamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, hâkimlerin etkileneceği temel kabulünün kaynağının ülkedeki hukuk eğitimi olduğu vakadır.

Hukuk eğitimi, dirayetli, cesaretli ve donanımlı hâkimler yetiştirmiyorsa/yetiştiremiyorsa, çok temel bir problemden bahsediyoruz demektir. Her türlü etkiye açık olacak kadar dirayetsiz, en küçük tehdit veya tehlikeye açık olacak kadar cesaretsiz (korkak mı demeliyiz acaba) ve her türlü fikir beyanına karşı donanımsız hâkimlerden bahsediyorsak, kamuoyunun etkilerinden onları koruduğumuz takdirde dahi başka kanallardan/mahfillerden etkilendiklerini/etkileneceklerini kabul etmemiz gerekir. Hal böyleyse herhangi bir davada, yüzbaşı rütbesindeki bir subayın bile ima yollu telkinine muhatap olan hâkimin adaleti katledeceğine inanmamıza ne mani olabilir ki?

Mevcut hâkim veya savcıların bu açıklamaları da kabul edeceğini zannetmiyorum. Fakat “derdest dosya hakkında konuşmama” kuralını koyanların böyle bir düşünceye sahip olmadığını söyleme imkânları olduğunu da düşünmüyorum.

*

Hâkimleri kamuoyunun etkisinden korumak, onları gizli mahfillerin etkisine açık hale getirir. Eğer hâkim etkilenmeyecek bir zihni gelişme seviyesine ulaşmamış ve bunun için gerekli dirayet ve cesarete sahip olamamışsa, mutlaka etkilenecek bir kanal hayatın içinde vardır. Kamuoyunun etkisinden korumak, gizli mahfillerin etkisine otomatik olarak açık hale getirmek demektir.

“Derin devlet”, “gizli iktidar”, “kırmızı anayasa” veya “yazılı olmayan kurallar” gibi isim ve tabirlerle ifade edilen perde arkası dünyanın bulunduğu bir ülkede, hâkimlerin kamuoyundan etkilenmelerine mani olarak “etkiye açık tek kanal” bırakma çabasına girildiğine dair tereddütlerin kâfi miktarda sebepleri vardır. Bu ülkede, “kayıtdışı ekonomi”, “kayıtdışı eğitim”, “kayıtdışı ideoloji” her alan çift halde bulunmaktadır. Her alan “kayıtlı” ve “kayıtsız” olmak üzere çift yapılanmış olan ülkedeki en büyük kayıtsızlık, devlette meydana gelmiştir. Bu ülkede “KAYITDIŞI DEVLET” mevcuttur.

Hâkimlerin gizli mahfillerden etkilenmesi ihtimali göz önüne alındığında, kamuoyundan etkilenmeleri ihtimali ne kadar sevindiricidir. Hâkimlerin kendilerini etkilenmekten koruyamayacağı “temel veri” ise eğer, gizli mahfillerden değil, kamuoyundan etkilenmeleri doğru olandır.

*

Hâkimlerin kamuoyundan etkilenmemeleri gerektiği kanaati, yanlıştır. Hâkimler kamuoyundan etkilenmelidirler. Bir davanın devam ederken kamuoyunda mümkün olan en çok sayıda hukukçuk tarafından tartışılması lazımdır. Mesela bir davayı kamuoyunda bin adet hukukçunun (akademisyen, avukat, emekli hâkim) tarafından tartışılması, o kadar hukukçunun davayı değerlendirmesi demektir ki, hâkimlerin bu tartışmalardan faydalanacakları açıktır. Binlerce bakış açısı tarafından yapılan değerlendirme, binlerce defa rafine edilmesi demektir ki, mümkün olan her açı kontrol edilmiş, mümkün olan her ihtimal göz önüne alınmış, mümkün olan tüm boyutlar gözden geçirilmiş, mümkün olan tüm kavrayış tarzları ortaya konulmuş olur. Bir davaya bakan hâkim için binlerce “hukukçu jüri” gönüllü olarak teşkil edilmiş ve tüm zihni ve mesleki donanımlarını emrine sunmuştur. Bundan daha büyük bir imkânı elde etmesi mümkün değildir.

Kamuoyundaki değerlendirmelerin olumsuz etkiler yapacak nitelikte olma ihtimali her zaman vardır. En azında hâkimlerin psikolojisini yoracağını düşünmek gerekir. Fakat değerlendirmeleriyle davaya olumlu katkıda bulunacak olan münevverlerin çabaları, hâkimleri psikolojik olarak besleyecektir. Olumlu ve olumsuz beyanların toplamı değerlendirildiğinde hâkimlerin kamuoyundan faydalanacaklarını kabul etmek gerekir. “Hâkim şahsiyeti”, olumsuz etkilerden kendini koruyabilecek kadar gelişmiş olmalıdır. Bunu temel veri olarak almak gerekir. Bunun aksini temel veri olarak almak, o ülkede hâkimin olmadığını gösterir. Öyleyse kamuoyu konuşmalı ve hâkimlerde bunlardan faydalanmalıdır.

Hukukçu olmayanların da konuşacağı, yorum yapacağı, değerlendirmede bulunacağı vakadır. Bunların yapacakları değerlendirmelerin hukukla ilgisinin olmayacağı, bu sebeple hâkimlerin psikolojisini yoracağı düşüncesi yerinde değildir. Hâkimlerin hukukçu olmayanların değerlendirmelerini dikkate almayacak kadar gelişmiş zihni seviyeye ve güçlü bir dirayete sahip olduğu kabulü vazgeçilmezdir.

*

Devam eden dava hakkında konuşmama kuralının en ciddi gerekçelerinden birisi, hâkimlerin tehdit edilmesi bahsi olabilir. Hâkimlerin tehdide maruz kalması ciddi ve önemli bir bahistir. Fakat Türkiye gibi ülkelerde hâkimlerin tehdit aldığı kişi ve kurumların devlet cihazı içinde olduğu vakadır. Hakikaten ordunun, siyasi iktidarın veya bürokrasinin tehdidine (can, mal, makam, meslek, maişet tehditlerine) maruz kalma ihtimali, kamuoyundaki tüm tehdit ihtimallerinden binlerce kat fazladır. Öyleyse hâkimleri kendisine karşı korumamız gereken kamuoyundan önce devlettir. Türkiye’nin hâkim ve savcılık mesleği ile ilgili en büyük handikapı budur. Hâkim ve savcıları devlete karşı korumak… Tüm ülkenin bu konuda kafa patlatırcasına düşünmesi ve tedbirler üretmesi sanırım “milli görev”dir.

Bu konudaki ilk teklifi ben yapayım. Bu teklif hâkim ve savcılaradır. Hâkim ve savcılar ülkenin en CESARETLİ insanları olmak zorundadırlar. Zira bu gün için kendilerini devlete karşı koruyacak bir tedbirimiz bulunmamaktadır.

Hâkim ve savcılar unutmamalıdır ki, Adalet, asla korkak insanların (hâkimlerin) eliyle gerçekleşmez. Adalet ile korku bir arada bulunmaz. Bu sebeple hâkim ve savcı olmanın birinci şartı, cesaretten ibaret bir şahsiyet olmaktır. Veciz olarak ifade etmek gerekirse; ya cesaretli olun veya istifa edin… İstifa edin ki, yerinizi cesaretli olanlar doldursun.

Hâkim ve savcılara yönelik bu çağrıyı, hâkim ve savcılar dâhil herkesin ciddiye alması gerekir. Zira devleti içine düştüğü veya kasten bulaştığı tüm pisliklerden temizleyecek olan kadro hâkim ve savcılardır. Yani adli sistemdir. Eğer hâkim ve savcılar Ergenekon türü “ideolojik serserilik” ve bir manada “resmi terörist” olan örgütler ile darbe yapan veya darbe sevenleri yargılamaya cesaret edemezlerse, vay bu milletin başına geleceklere…

İSLAMCI LAİK MÜCADELEDE ADALET

Türkiye’de İslamcı-Laik mücadelenin kaçınılmazlığı üzerine kurulu zihni organizasyonların ürettiği gerilim, temel hak ve hürriyetleri perdelemektedir. İslam’ı gösteren, çağrıştıran ve hatırlatan her alametin (simgenin) önünde ve karşısında duran laikçi anlayışın, “müslümanca hayat” yaşanabilmesinin tüm kaynaklarını kurutmaya ve alanını daraltmaya çalıştığı görülüyor. Temel hak ve hürriyetlerin üzerinde bir anlamı ve değeri olduğu zannı ile hareket edilen “laiklik”, kendini temel hakların üzerinde gören her fikir (sistemi) gibi totaliter bir zulüm aracı haline geliyor. Faşizm ve komünizmin ürettiği sanal değerlerin bazı ülkelerde “halka yeni hükumet değil, hükümete yeni halk” aramak gibi insan zihninin varabileceği en uç noktalardaki çağdaş firavunluk formunu üretmesi gibi laiklik ülkemizde yeni bir halk arayışına girecek noktalara kadar uzanan bir zihni kıvrılma ve kırılma yaşamaktadır.

Laikçilerin temel korkularını biliyoruz. İslamcı gelişmenin önüne geçilmediği takdirde, gelecek zaman içinde ülke laik karakterini kaybederek İslam devletine dönüşecektir. Bu hüküm laikçiler tarafından doğma olarak kabul edilen ve üzerinde asla düşünülmeyen bir “değer” kazanmış durumdadır. Bu değer öngördüğü sonuç itibariyle saf bir korku halinde kendini ifade etmekte ve korkunun insan iç dünyasında üretebileceği tüm hastalıklı düşünce ve davranışlara kaynaklık edebilmektedir. Bu noktada birçok tahlil yapılabilir mutlaka. Fakat biz bir tahlilin üzerinde durmak istiyoruz.

Temel soru şudur: Ülkede bu gün varolan düşünce ve davranış türlerinin tamamı bir arada yaşamalı mıdır yoksa bunların bir kısmı tasfiye edilmeli midir? Sorunun alanını mümkün olduğunca geniş tutarak, rejim ile ilgili ve sınırlı olmaksızın soruyoruz. Bu anlamda daha açık sormak gerekirse şöyle; ülkedeki rejimin değişse bile bu günkü düşünce ve hayat tarzları varlığını devam ettirmeli midir yoksa tasfiye edilmeli midir? Tasfiyeden kastım, hukuk dışı yollarla ve temel hakları ihlal etme pahasına bir tasfiyedir yoksa tartışma yoluyla bir düşüncenin ortadan kalkmış olması tabi bir gelişmedir ve tasfiye anlamına gelmez.

Bu soru laikçiler açısından anlamlı görünmeyebilir. Rejimin laik karakterinin ortadan kalkmış olması ihtimalinde her şeyin biteceğine dair öyle kesin bir inanç vardır ki, ondan sonrasını “kıyamet” olarak anladıkları görülmektedir. Ancak bu soru çok önemlidir.

Yukarıdaki soruya “her türlü düşünce yaşayabilmelidir” diye cevap vermek ile “bazıları tasfiye edilmelidir” şeklinde cevap vermek, rejim ile halk arasında tercih yapmaktır. Rejim ile halk arasında tercih yapmak, “halka göre rejim ya da rejime göre halk seçmek” anlamına gelir.

*

İslam-Laiklik paradoksunun ürettiği mücadelenin neticesi her ne olursa olsun yukarıdaki soruya “evet, beraber yaşayabilmelidirler” diye cevap verilecekse eğer, her iki tarafın da mücadele de bazı ölçülere riayet etmesi şarttır. Aynı ülkede tek halk olarak yaşamak lüzumu ya da mecburiyeti anlaşılabildiği takdirde tarafların birbiri ile ilgili kazanacakları kanaatler hem mücadele sürecinde ve hem de mücadele neticesinde çok önemli etkilere sahip olacaktır.

Bu gün devlet gücünü kullanan laiklerin, mücadele sürecinde “adil” olmadıkları kanaatinin halk nezdinde yaygınlaştığı ve yerleştiği görülmektedir. Adaletsizliğin insan psikolojisindeki ağır baskısının ilk tahribatı “adalet duygusu” üzerinde gerçekleşir. Güçlü olanların adaletli davranma ihtiyacı duymamaları, zayıfladıklarında adalet talep edecekleri şahıs ve mercilerin kalmayacağı anlamına gelir mi? Tarih göstermiştir ki, adaletsizlikten çoğunlukla adaletsizlik doğmuş ve istisna olarak adalet meydana gelmiştir. İnsanlık tarihinin gerçekleştirdiği ihtilallerin tamamına yakınında, ihtilalin sebepleri arasında bulunan adaletsizlik, ihtilallerin neticelerinde de kendini göstermiş ve adaletsizlik yaparak ihtilale sebep olanlar vahşi bir şekilde katledilmişlerdir. İhtilal süreçleri adaletsizlikle ihtilalin sebeplerini üretenleri katlettikten bir müddet sonra ancak sakinleşmiş ve adalete kavuşmaya başlamışlardır.

Ülkede İslam ihtilaline doğru bir gidiş olduğunu ve bunun önüne geçmek için yapılması gerekli (hatta kaçınılmaz) görülen laik mücadele, adaletsiz davranmakla varlık sebebini ve akıbetini tehlikeye atmaktadır. Eğer günün birinde İslam ihtilali gerçekleşirse, ihtilalcilerin laikleri “adil” olarak hatırlamalarında fayda yok mudur?

İslam ihtilaline doğru bir gidiş olduğu istikametindeki laik anlayış, bunu önlemek için adaletsiz değil bilakis adaletle davranmak zorundadır. İslam ihtilalinin kaçınılmazlığına dair bir laik anlayış varsa eğer adil davranmakla bu süreç uzatılabilir. Zulüm yapılarak bu süreç ancak kısalır. Nedense güç sahipleri, varlıklarını ve güçlerini muhafaza etmek için adil olma lüzumunu en son hatırlarlar. Oysaki devlet çapındaki organizasyonun ilk ve hatta yalnız başına yetecek varlık sebebi “adil olmasıdır”. İnsan ırkının yaşadığı tarihi tecrübe göstermiştir ki, hiçbir güç “adalet” kadar büyük ve karşı konulamaz değildir. Ve yine göstermiştir ki, mücadele eden taraflardan hangisi “daha adil” ise neticede mutlaka o kazanmıştır.

* İslam’ın özündeki “adalet” fikri, İslam’ın tüm alanlarını kuşatan tayin edici önemde bir özelliktir. İslam kendisini gayrimüslimlere zorla kabul ettirmeyi kendi mensuplarına yasaklarken, insan tabiatındaki hürriyet duygusunun (fikrinin) nasıl bir enerji kaynağı olduğunu tespit etmektedir. Gönüllere yerleşmeyen bir inanç veya fikrin, zorla veya hile ile insana zerkedilemeyeceğini bilen dâhiyane sosyolojik ve psikolojik tespitlere sahipken, bunun siyasi alanda ortaya çıkarabileceği büyük savaş ve katliamları öngörmüştür.

Müslümanların yirminci asra kadar adil olabildikleri fakat yirminci asırdan itibaren adaletle ünsiyetlerini kaybetmeye başladıkları genel bir tespit olarak doğrudur. Yirminci asırdan itibaren yeryüzünde İslam’ı temsil eden bir siyasi gücün kalmamasından dolayı Müslümanlar için “emin belde” bulma zorluğu ciddi bir “hayatı ve varlığını” devam ettirebilme zafiyeti üretmiştir. “Emin belde” o kadar önemlidir ki, her alanda ve anlamda “varoluşun” gerçekleştirilebilmesinin ilk ve belki de en önemli şartıdır. Varoluşun sosyolojik ve psikolojik labirentlerinde yolunu kaybetmemek için emin belde ihtiyacı aciliyet kazanmıştır.

Müslümanların adaletten uzaklaşma sebebi, dünyada birkaç asırdır ülkemizde ise bir asra yakındır devam eden zulüm ve adaletsizliktir. Mütemadiyen adaletsizliğe maruz kalan insanların iç dünyalarının ne hale geleceğini tahmin etmek zor olmasa gerekir.