AKIL İNŞASI-E-KİTAP-OSMAN GAZNELİ

ÖNSÖZ VE TEŞEKKÜR
Yazar ve fikir adamı Haki Demir’in “akıl” ve “insan” ile ilgili yayınlanan ve yayınlanmayan onlarca kitabı var. Kitaplar çok derin olduğu için pek anlayan çıkmıyor. Kitaplarla bir müddet boğuştuktan sonra anlamaya başladım ve gördüm ki, o kitaplardan birçok konu ve kitap çıkar. Yapılması gereken iş, insanların anlayabileceği hafiflikte bir dil ile yazmak…
Akıl ile ilgili birkaç yazı yazıp Haki beye gösterdim. Haki bey yazıları inceledikten sonra bana, “ne yapmak istediğimi” sordu. “Yardım ederseniz bu şekilde ve seviyede kitap hazırlamak istiyorum” dedim. “Güzel” dedi, “hemen başla”… Kitabın yazılma aşamalarında fikirlerini esirgemedi. Bazı yazıları düzeltti, değiştirdi, ekledi, çıkardı. Neredeyse editörlük yaptı. Kendisine sonsuz teşekkürü bir borç bilirim.
Zor bir işti benim için, çünkü ilk kitabımı yazıyordum. Yazı yazmak zor değil ama yazıları topladığınızda bir kitap etmiyor. Kitap başka bir olay… Planlamak ve plana uyarak yazmak gerekiyor ki ortaya kitap çıksın. Yoksa birbiriyle ilgisiz yazılar oluşuyor. Böyle kitap yazanlar da var tabii…
*
Akıl konusunda kitap yazmak çok ama çok zor. Çünkü akıl konusunda ülkemizde kitap yok. Yani literatürü oluşmuş değil. Haki beyin kitapları olmasa, akıl ile ilgili araştırma yapmak imkansız. Düşünebiliyor musunuz, ülkede akıl konusu ile ilgili literatür yok. Herkes akıllı olduğunu zannediyor hatta iddia ediyor ve başkalarını akılsızlıkla suçluyor ama aklın tarifini bile yapan bir adet “kaliteli” kitap bulmak mümkün olmuyor. Bu ülkenin ufku ne olabilir ki? Okumaya devam et “AKIL İNŞASI-E-KİTAP-OSMAN GAZNELİ”

AKIL İNŞASINDA İSTİDATLAR-5-İSTİDAT DEHALARI

AKIL İNŞASINDA İSTİDATLAR-5-İSTİDAT DEHALARI
Üç çeşit deha var, zeka dehası, istidat dehası, akıl dehası… Bunlardan sadece “zeka dehaları” bilinir. Daha doğrusu deha olarak tarif edilenler, “zeka dehası” olanlardır. İstidat dehaları ve akıl dehaları bilinmez. Zeka dehası ve istidat dehası doğuştandır, akıl dehası ile çalışarak elde edilebilir. Doğuştan olan dehalar için yapılabilecek bir şey yok fakat çalışarak elde edilebilecek deha olan akıl dehası için programlar oluşturulabilir. Fakat akıl dehası bilinmediği için, bu istikamette hiçbir çalışma yapılmıyor, büyük kayıp…
Zeka dehası, her konuyu yüksek seviyede anlayabilir. İstidat dehası ise her konuyu değil, istidadı olan konuları yüksek seviyede anlayabilir. İnsan, istidadı olduğu alanlarda, yüksek zeka gibi anlama ve yapabilme yeteneğine sahiptir. Zeka ile istidadın karıştırıldığı noktalardan biri de budur. Bir alanda yüksek zekalar gibi derin kavrayışı olan insanlara, o konuda zeki dendiği görülüyor. Hani şu “çoklu zeka teorisi”nde olduğu gibi. Yani matematik zeka, müzik zekası filan. Oysa bu durum yanlış, yüksek zeka her konuyu derinliğine anlar, keskin istidat ise sade belli bir alanda yüksek kavrayışa sahiptir. Okumaya devam et “AKIL İNŞASINDA İSTİDATLAR-5-İSTİDAT DEHALARI”

AKIL İNŞASINDA İSTİDATLAR-4-İSTİDATLAR KİŞİLİK TİPLERİ OLUŞTURUR

AKIL İNŞASINDA İSTİDATLAR-4-İSTİDATLAR KİŞİLİK TİPLERİ OLUŞTURUR
İstidatlar, insanı kolay anladığı ve yapabildiği alanlar olduğu için, hayat o alanlara doğru akar. İstidat alanları, insanın kolay anladığı, kolay yapabildiği alanlar olduğu için, insanın kendini daha rahat hissettiği, daha fazla zevk aldığı, daha fazla başarılı olduğu, daha fazla itibar gördüğü alanlardır. İnsan, anladığı ve yapabildiği alanı bırakıp, anlamakta ve yapabilmekte zorlandığı alanlara yönelmez. İnsan, başarılı olduğu alandan çıkıp, başarısız ve itibarsız olduğu alanla ilgilenmez. İnsan, kolay yaptığı işleri bırakıp, yapmakta zorlandığı işe teşebbüs etmez.
İnsan zihni, kolay anladığı ve kolay yapabildiği alanlara doğru akacağı için, o alanlarda güçlü ve büyük mecralar oluşturur. Çocuklarda zihni gelişmeye müdahale edilmez ve tüm hayat alanlarıyla ilgilenecek bir zihni evren inşa edilmezse, istidat alanlarının cazibesiyle zihin bu alanlara akar ve oralarda yoğunlaşır. Zaman geçtikçe de akıl o alanlarda oluşmaya ve gelişmeye başlar. Okumaya devam et “AKIL İNŞASINDA İSTİDATLAR-4-İSTİDATLAR KİŞİLİK TİPLERİ OLUŞTURUR”

AKIL İNŞASINDA İSTİDATLAR-3-YAPABİLME İSTİDATLARI

AKIL İNŞASINDA İSTİDATLAR-3-YAPABİLME İSTİDATLARI
Yapabilme istidatları, anlama istidatlarından farklıdır. Yapabilme istidatları aklın oluşumunda ve gelişmesinde fazla etkili değildir. Akıl, zeka, duygu, bilgi, hafıza gibi unsur ve melekeler ile oluşur ve gelişir. Yapabilme istidatları, aklı değil hayatı etkiler. Aklı etkilemesi, hayatı etkilemesi yoluyladır, yani dolaylıdır.
Yapabilme istidatları, hayatın bir alanındaki pratikleri rahat, kolay ve başarılı şekilde yapabilme yeteneğidir. Anlaması gerekmez, öğrenmesi kafidir, hatta bazı durumlarda öğrenmeden bile yapabilme başarısını gösterir. Bu durum biraz garip gibi geliyor ama doğru. Mesela bazı kişiler, insanlarla ilişki kurabilmek için, muhatap olacağı insanla ilgili hiçbir bilgi sahibi olmak zorunda değildir. O kadar sempatik bir kişiliği vardır ki, hiç tanımadığı bir insana “merhaba” demesi ilişki kurması için kafi gelebilmektedir. Ne yaptığını anlamadan, nasıl yapacağını anlaması gerekmeden, yabancı insanlarla bir dakika içinde samimi olabilen insanlar var. Bunlar, “yapabilme istidadı” sahibi kişilerdir.
Bir işi hiçbir eğitim almadan yapabilen insanlar var. Herkes bu tür insanlarla karşılaşmıştır hayatında. Mesela dağda bir çoban çok güzel resimler yapıyor, elektronik eğitim almayan bir insan televizyon ve benzeri cihazları tamir ediyor. Bu ve benzeri birçok çeşidi hayatta görülebilir. Dağdaki çobanın güzel resimler yapmasını mümkün kılan özellik, iyi bir eğitim değil, yapabilme istidadıdır. Okumaya devam et “AKIL İNŞASINDA İSTİDATLAR-3-YAPABİLME İSTİDATLARI”

AKIL İNŞASINDA İSTİDATLAR-2-ANLAMA İSTİDATLARI

AKIL İNŞASINDA İSTİDATLAR-2-ANLAMA İSTİDATLARI
Anlama istidatları öncelikle zihni faaliyetler için önemlidir. Zihni faaliyetler için önemli olması, aklın inşa edilmesinde de çok önemli olduğunu gösterir. “Yapabilme” istidatları ise zihni faaliyetten ziyade, hayatın pratikleri için önemlidir. Hayatın pratikleri için önemli olması, aklın inşasında daha az fakat aklın kullanılmasında daha çok önemli olduğunu gösterir.
Anlama istidatları sayı olarak fazla ve güçlü olan insanlar, hayatın pratiğinden uzaklaşırlar. Yapabilme istidatları sayı olarak fazla olur da anlama istidatları olmaz veya az olursa düşünce dünyası gelişmez fakat hayatın pratiği güçlü olur. Bu tür insanların misaline hayatta çok rastlanır. Bazı insanlar düşüncede gelişmişlerdir fakat hayatta hiçbir şey yapamazlar, bazı insanlar ise düşünmeyi pek bilmezler ama hayatın pratiğinde çok hızlı ve başarılıdırlar.
Anlama istidatları bilgiyle yoğun bir ilişki kurarlar. Anlama istidatlarının sayısı ne kadar fazla ve ne kadar güçlüyse akıl o kadar gelişir. Aklı inşa eden temel malzeme “bilgi” olduğu için anlama istidatları aklı daha fazla geliştirir. Anlama istidatları yüksek olan insanlar, yapabilme istidatları zayıf olduğunda bile gelişmiş bir akla sahip olurlar. Hayatın pratiğinde başarılı olamasalar bile bu insanların akıllarına güvenmek ve danışmak faydalıdır. Hayatın pratiğinde başarılı olamamaları, doğru ve gelişmiş düşüncelere sahip olamadıklarını göstermez. Bir konuyu iyi düşünebilmek başkadır, iyi yapabilmek başkadır. Okumaya devam et “AKIL İNŞASINDA İSTİDATLAR-2-ANLAMA İSTİDATLARI”

AKIL İNŞASINDA İSTİDATLAR-1-İSTİDAT NEDİR?

AKIL İNŞASINDA İSTİDATLAR-1-İSTİDAT NEDİR
İstidat, özel yetenektir. Doğuştan varolan, sonradan çalışarak elde edilemeyen, yetenek… Her hangi bir alanda, anlayabilme ve yapabilme yeteneği… Öğrenmeden, çalışıp kazanmadan bir konudaki yapabilme eğilimi…
Eğer insanda istidatlar olmasaydı, dışardan elde edilen bilgilerle bir konuyu anlamak mümkün olmazdı. Anlamak mümkün olmadığında yapmak hiç mümkün olmazdı. İstidat, aslında öğrenme faaliyeti başlamadan önce sahip olduğumuz bilgilerdir. Öğrenmeye başlamadan sahip olduğumuz bilgilerin herhangi bir alandaki yoğunlaşmasıyla istidatlar oluşur. Bu nokta önemli, çünkü doğuştan sahip olduğumuz bilgi çoktur, eğer bu bilgiler belirli alanlarda yoğunlaşmamışsa, çok az işe yaramaktadır. İstidadın meydana gelmesi de zaten bu şekildedir. Doğumdan önce sahip olduğumuz (yani ruhumuzda varolan) bilgi toplamındaki bazı bilgiler, bazı konularda (alanlarda) birikmekte, yoğunlaşmaktadır. Bir konuda yoğunlaşan bilgiler, o konuda “anlama” ve “yapma” işini kolaylaştırmaktadır.
Bir insan iki konuyla ilgilense, birini kolaylıkla anlasa, diğerini anlamakta zorlansa, biliriz ki kolay anladığı konuda istidadı vardır. Herkes hayatında bu tür olayları yaşamıştır, yaşamaya devam etmektedir. Bu sebeple insanların istidatlarını keşfetmek, hem kendileri için hem de dışarıdan birileri için (mesela öğretmenler için) kolaydır. Fakat bazı istidatlar vardır ki, hem insanın kendisi için hem de dışarıdan birisi için keşfetmesi zordur. Okumaya devam et “AKIL İNŞASINDA İSTİDATLAR-1-İSTİDAT NEDİR?”

AKIL İNŞASINDA BENLİK-5-BENLİK İNŞASI

AKIL İNŞASINDA BENLİK-5-BENLİK İNŞASI
Çocuklarda benlik inşası başlı başına bir konudur. Bir yazıda anlatılacak kadar kısa bir konu da değildir. Bu sebeple çocuklarda benlik inşası konusunda ayrı bir kitap çalışmamız bulunmaktadır. Burada kısaca özetlemekle yetinelim.
Benlik ortaya çıkmaya başlamadan önce ahlak eğitimi yapılmalıdır. Ahlak eğitimi ile insanın zihni evreni, doğru, güzel ve iyi ölçülerine sahip olur. Zihni evren benlik ve akıldan önce bu ölçülere sahip olmaya başlarsa, benlik zihni evrene doğmaya başladığında kendini bu ölçülerin içinde bulur. Benlik ilk gözünü açtığında iyi, doğru, güzel ölçülerini görürse, kendini o evren içinde geliştirir.
Benliğin zihni evrene doğmaya başlamasına paralel olarak akıl inşasına başlanmalıdır. Benlik, bağımsız şekilde gelişmeye başlarsa, ahlak ve aklın oluşması gecikir ve sağlıksız olur. Benliğin doğumuna paralel olarak inşa edilmeye başlanan akıl, hem güçlü olur, hem gelişmesini sürekli devam ettirebilir, hem de benlikten bağımsızlaşma gücünü kendinde bulabilir. Okumaya devam et “AKIL İNŞASINDA BENLİK-5-BENLİK İNŞASI”

AKIL İNŞASINDA BENLİK-4-MÜLKİYET EDİNME DÖNEMİ

AKIL İNŞASINDA BENLİK-4-MÜLKİYET EDİNME DÖNEMİ
Benliğin doğumundan sonraki ikinci hamlesi, “mülkiyet edinmedir”. Hayır deme dönemi bittikten sonra, yavaş yavaş sahiplenme dönemi başlar ve bu dönem ölünceye kadar devam eder.
Sahiplenme, benliğin beslenmesidir. Benlik, sahiplenme yoluyla dış dünyaya karşı zafer kazanma çabasına girer. Dış dünyadaki varlıkların ne kadarına sahiplenebilirse o kadar beslenir ve daha fazla sahiplenme ister. Sahiplenemediği her şey kendine baskı yapar. Bu baskıdan kurtulmanın yolunu sahiplenmekte bulur.
Benliğin sahiplenme özelliği çok ilginçtir. Hayatın önemli bir kısmı benliğin bu özelliğiyle yaşanır. Bu özellik dengelenmezse, hayatı boyunca baskın hale gelir ve insanı perişan eder.
Benlik, ilk beliriş anında çıplaktır. Hiçbir şeye sahip değildir ve yalnız başınadır. Yalnız başına olmak aynı zamanda zayıf olmaktır. Hayattaki hiçbir şeye sahip olmamak, hayata girmemek, dahil olmamak, müdahale etmemektir. Bunu fark eden benlik, hayata karşı savaşa girişir. Sahiplenmek, mülk edinmek bir anlamda taraftar toplamaktır. Çünkü sahip olduğunun gücüne de malik olabilmektedir. Böylece düşmanını azaltmakta, gücünü artırmaktadır. Okumaya devam et “AKIL İNŞASINDA BENLİK-4-MÜLKİYET EDİNME DÖNEMİ”

AKIL İNŞASINDA BENLİK-3-BENLİĞİN İLK GÖSTERGESİ

AKIL İNŞASINDA BENLİK-3-BENLİĞİN İLK GÖSTERGESİ
Benliğin ilk ortaya çıkışı, “hayır” deme dönemidir. Hayır deme döneminden önce benlik belirlemeye başlar ama dışarıdan ilk görünüşü “hayır” deme dönemidir.
Benlik, belirmeye başladıktan sonra zihni evrene puslu gözlerle bakmaya başlar. Dış dünyadan zihni evrene intikal etmiş olan etki ve bilgileri yabancı olarak görür. Çünkü kendisi ortaya çıkana kadar zihni evrene gelen etki ve bilgiler, kendisinin üretimi olmadığı için yabancıdır. Kendisi daha hiçbir şey üretmemiş, hiçbir şeyi sahiplenmemiş haldedir. Daha ilk gözünü açma ve zihni evreni ilk seyretme aşamasıdır.
Benlik, kendini toplumdan farklılaştırmak veya kendinin toplumdan farklı olduğunu göstermek için, yüksek sesle “hayır” demeye başlar. Öyle ki her olayda “hayır” der. Çocuklarda “hayır” deme dönemini hatırlayanlar bu durumu bilirler. İşte o yaşlarda çocuğun zihni evreninde benlik ortaya çıkmış ve kendisi ile diğerleri arasındaki farkı “bağırarak”, “isyan ederek”, “hayır diyerek” ortaya koymaya başlamıştır. Okumaya devam et “AKIL İNŞASINDA BENLİK-3-BENLİĞİN İLK GÖSTERGESİ”

AKIL İNŞASINDA İMAN EĞİTİMİ-6-İMAN AKLIN HEDEFİNİ BELİRLER

AKIL İNŞASINDA İMAN EĞİTİMİ-6-İMAN AKLIN HEDEFİNİ BELİRLER
İman bir taraftan insani değerleri oluşturur diğer taraftan bu değerler merkezinde aklın hedeflerini meydana getirir. Değerler sistemi, hayatın nasıl yaşanacağını gösterdiği için, aklın dönmesi gereken yöne işaret eder. Akıl, iman projektörünün altında, değerlerin oluşturduğu menzillere doğru akar.
Değerler sistemi, hayatın nasıl, ne için ve hangi çerçevede yaşanacağını gösterir. Bir ahlak üretir ve insana giydirir. Akıl ise bu ahlak çerçevesinde faaliyet gösterir. Ahlak (değerler sistemi) olmazsa akıl ne yapacağını bilemez. Ne yapacağını bilemez hale gelen akıl, her şeyi yapabilir. Doğru-yanlış, güzel-çirkin, iyi-kötü, faydalı-zararlı ayrımı yapmadan her şeyi yapar. Bu ayırımları yapmazsa akla ihtiyacımız kalmaz. Çünkü bu durumda aynı hayvanlar gibi ihtiyacını elde etmek için başkalarını öldürmek de dahil her şeyi yapar. Hayvanlar gibi yaşayan insanın akla neden ihtiyacı olsun ki?
İmanı ve değerler sistemi olmayan akıl, toplumun düzenini ve huzurunu bozar. Hayatın altyapısını yok eder. Yalan söylememesi için bir sebep kalmaz, insanları dolandırmamasının bir açıklaması olmaz, diğer insanların değerlerini istismar etmemek için bir gerekçe kalmaz. İmanı ve değerler sistemi olmayan akıl, toplumun içine salınmış serseri mayın gibidir. Kime çarpar, kim ona çarpar, ne zaman çarpar belli olmaz. Fakat mutlaka ya kendisi başka birine çarpar ve patlar veya başka birisi kendine çarpar ve patlatır.
Toplum hayatının altyapısı, iman ve değerler sistemidir. Bunlar ortadan kaldırıldığında, insanlar vahşi hayvanlara döner ve toplum hayatı biter. Geriye kala kala bir sürü psikolojisi kalır ve sürünün en güçlüsü (haklısı değil) kimse o sürüye hakim olur. Hem de acıktığında birini yiyerek bu hakimiyetini devam ettirir.
İman ve değerler sistemi, ferdin ve toplumun hayatı nasıl yaşayacağını tespit ederken, aynı zamanda hedefini de belirlemektedir. Yardımseverlik gibi bir erdem, hayatın kısa menzilleri ve hedefidir. Zorda kalan, ihtiyacı olan kişilere yardım etmek, günlük, haftalık veya aylık hedefler halinde insanın önüne gelir. Bu tür yakın menzilleri aklın hedefi haline getiren imandır.
İman etmiş akıl, ne yapacağını, nasıl yapacağını, hangi hedefe ulaşması gerektiğini bilir. Böylece şaşkınlıktan kurtulur ve tembellik yapmaz. Şaşkınlık ve kararsızlık, aklın faaliyetini engeller. Akıl çalıştığı müddetçe gelişir, güçlenir ve sağlıklı bir yapıya kavuşur. Sürekli endişe, şaşkınlık, kararsızlık, aklın bünyesine zarar verir. Bu durum uzun müddet sürerse akıl kendini lüzumsuz hissetmeye başlar ve hayattan geriye çekilir. Aklın hayattan geri çekilmesi, derin bir ümitsizlik, büyük bir beceriksizlik, aşırı bir zayıflık olarak sahibine döner.
İman ve değerler sistemi aynı zamanda iradenin kaynağıdır. İmansız ve değersiz insanlar ve akılları irade sahibi olamazlar. İrade üretemeyen akıl, gevezelikten başka bir şey yapmaz. Genellikle şikayet eder, mazeret üretir ve işten kaçar. Böyle bir akıl, sahibine yüktür. Çünkü işe yaramaz ve iş yaptırmaz fakat sürekli şikayet ederek çevresini de kendinden uzaklaştırır.
Hedefsiz akıl durgun su gibidir. Kendini yenileyemez ve pislik biriktirir. Hedefi olan akıl ise akarsu gibidir, kendini sürekli yeniler ve pislik barındırmaz. Akıl bir hedefe doğru akıyorsa, sahibini de taşıyor demektir. Akıl olduğu yerde duruyorsa sahibini de yerinden kımıldatmaz.
İman ve değerler sistemi olmayan akıl da karar verir ama bu kararlar kısa ömürlüdür. Uzun ömürlü kararlar veremez, verdiği kararların arkasında duramaz. Dolayısıyla bu tür akla sahip insanlar, itibarlı kişiler değildir ve sözlerine güvenilmez.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

AKIL İNŞASINDA İMAN EĞİTİMİ-5-İMAN AKLIN SEVİYESİNİ BELİRLER

AKIL İNŞASINDA İMAN ETĞİMİ-5-İMAN AKLIN SEVİYESİNİ BELİRLER
İman sistemi ne kadar derin olursa, aklın seviyesi de o kadar yüksek olur. İman aklın bünyesine yerleştiği için, onun ufkunu belirler. Akıl, iman sistemi içinde düşünür, o ufkun dışına çıkamaz. Akıl, kendini oluşturan temel kabulleri sorgulayamaz. Aklın kendini oluşturan temel kabulleri sorgulaması, kendini inkar etmesidir. Bu mümkün müdür? Evet… Fakat kabullerini sorgulamaya başladığında başka bir kabuller demetine teslim olur. Netice olarak bir kabuller sisteminin içinde kalır.
Aklın hiçbir ön kabule sahip olmaması mümkün değil midir? Mümkündür. Fakat “kabul” aynı zamanda “değer”dir. Aklın “kabullerinin” olmaması, “değerlerinin” olmaması demektir. Değerleri olmayan akıl, menfaatten başka hiçbir şey düşünmez. Netice olarak menfaati tek değer haline getirir. Menfaati tek değer haline getirmek, tüm değerleri imha etmektir. Öyleyse akıl, hiçbir “kabule” sahip olmama imkanına sahip bulunsa da bu imkanı kullanmamalıdır.
Aklın kabullerini değiştirmesi mümkündür. Özellikle yanlış kabuller ile inşa edilmişse bunu yapması şarttır. Ömür boyunca yanlış kabullerle yaşaması beklenmez veya tavsiye edilmez. Fakat aklın kabullerini sorgulaması çok sarsıcı olur. Genellikle de kriz şeklinde meydana gelir. Krizin sonunda sağlını muhafaza etmesi mümkün olduğu gibi sağlığını (dengesini) kaybetmesi ihtimali de vardır ve bu ihtimal yüksektir. Gerçekten kabullerini sorgulayan akılların krizi zor atlattığı görülmüştür.
Öyleyse aklın kabullerini baştan doğru tespit etmek gerekir. Bu sorumluluk aileye düşer. Doğru kabullerle zihni evren, benlik ve akıl inşa etmelidir. Ki bu kabuller sorgulanmasın…
İman sisteminin hacmi aklın hacmini belirler. Mesela milliyetçiliği benliğine yerleştirdiğimiz bir çocuk, ömür boyu mensup olduğu kavim çapında düşünür. Özellikle de mensup olduğu kavim nüfus, coğrafya, insani üretim bakımından küçükse, aklın hacmi çok küçük kalır. Başka kavimler için hiçbir şey düşünmez, onların faydasına olacak hiçbir şey yapmaz. Ne kadar seviyesiz bir akıl…
Mesela materyalizme inandırılan ve öyle yetiştirilen bir çocuk, ömür boyu madde ile sınırlı bir hayat yaşar. Aklı maddeyi aşamayacağı için “gerçek” ve “hakikat” arayışına girmez. Bunlar olmadığında “doğru”, “güzel”, “iyi” arayışı da olmaz. Çevresinden etkilenip bu arayışlara girse bile, “doğru”, “güzel”, “iyi” gibi değerleri maddede bulmaya çalışır. Oysa maddede bulacağı tek şey, “fayda”dır. Sadece faydanın peşine düşen bir insan ise menfaatçi olur.
İman ne kadar derinse akıl o kadar derine iner. İslam’ın özelliği ve güzelliği burada da görülür. İslam imanının derinliği, maddenin çok çok ötesindedir ve tüm insanlığı kapsar.
Materyalist kabuller, Allah’ı ve ahreti reddeder. Bu durumda hayat bu dünyadan ibaret hale gelir. Hayat sadece bu dünyadan ibaretse, menfaatten başka bir değer yoktur. Çünkü ahiretteki mükafat ve cezaya inanmayınca, “iyilik” yapmak tüm anlamını yitirir. Materyalistlerin iyilik yapıyormuş gibi görünmesi, toplumda bulunan kültürün İslam tarafından oluşturulmasından kaynaklanır. “İyi insan” imajı oluşturarak kredi kazanmaya çalışırlar. Aslında iyi insan olmak değil, iyi insan görünerek daha fazla menfaat elde etmektir.
Allah ve ahrete inanmayan kişiler, “iyi insan” olmak isteseler de olamazlar. İyi insan gibi görünmek için çaba harcarlar ama yalnız kaldıklarında veya insanları aldatabilecekleri durumlarda iyi insan olamazlar. Çünkü iyi insan olmanın gerekçesi yoktur. Ahiret ve oradaki ceza yoksa kötülük yapmaktan uzak duramazlar. Akıl, onları, menfaatlerinin peşinden koşmaları için sürekli teşvik eder. Ahiretteki mükafata inanmayan akıl, karşılıksız iyilik yapmayı izah edemez, izah edemediğini de tavsiye etmez.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

AKIL İNŞASINDA İMAN EĞİTİMİ-4-İMAN BENLİĞİN MUHTEVASINI DOLDURUR

AKIL İNŞASINDA İMAN EĞİTİMİ-4-İMAN BENLİĞİN MUHTEVASINI DOLDURUR
İnsan benliği çekirdek halindeyken kendini bilmez ve fark etmez. Benlik iki şeyle doldurulur, bilgi ve duygu… Bilgi ve duygu harmanlanmaya başladığı andan itibaren benlik kendini fark etmeye başlar. Duygu, insanın iç dünyasından doğar ve dışarıya doğru akar. Bilgi ise dış dünyadan içeriye doğru akar. Bu iki akış, ilk önce benlikte birleşir, karışır, kaynaşır. Benliğin ortaya çıkmasından önceki duygu, katıksız olarak insanın kendine ait olan duygudur. Yine benlik ortaya çıkmadan önce dışarıdan alınan bilgi ise katıksız olarak yabancı unsurdur. Objenin ilk işaretleri olan o yaştaki bilgiler ile süjenin ham maddesi olan o yaştaki duygular, benlik tarafından vakumlanır, kendine çekilir ve orada harmanlanır.
İnsan (çocuk) benliği, ilk olarak dışarıdan gelen bilgi ile kendi derinliklerinden gelen duygunun birleşmesiyle, kaynaşması, harmanlanması, sentezlenmesi ile kendini fark etmeye başlar. Kendin fark etmeye başladıktan sonra da hızlı şekilde bünyeleşmeye, merkezleşmeye başlar. İşte bu aşamada çocuğa verilen bilgiler ile sevgi uygulamaları çok önemlidir. Çünkü sıfır ile beş yaş arasındaki bilgilenme ve sevilme hali, benliğin bünyesini doldurur.
Önemli ve etkili bilgiler, “kabuller” olduğu için, duygu ile sentezlenecek bilgiler öncelikle bunlardır. Kabuller (yani iman prensipleri) çocuğu iç dünyasından akıp gelen duygu ile ilk sentezlenecek bilgilerdir.
Çocuğun benlik havuzuna ne doldurulursa, çocuk ondan ibaret hale gelir. Mesela sadece kendini düşünmesi istenir ve böyle yetiştirilirse, bencil birisi olur ve kimseye faydası olmaz. Benlik havuzuna sadece ailesi yerleştirilirse, ailesi için başka insanların haklarını gaspetmekten kaçınmaz. Benlik havuzuna kavmi yerleştirilirse, sadece kendi kavmini düşünür ve başka kavimlerin haklarını ellerinden alır.
Çocuğun zihni evrenine iman sistemi yerleştirilmezse, o zihni evrende ortaya çıkacak olan benlik, menfaat ile dolar. Menfaatten başka bir “değer” yoksa, kişinin kendinden başka insan yok demektir. Diğer insanları obje olarak, malzeme olarak, faydalanılacak bir varlık (hatta madde) olarak görmeye başlar. Kişinin insan tarifi, benliğinin muhtevası ile yapılır. Benliği ne ile doldurulmuşsa onlarla insan tarifi yapar. Benliğinde kendinden başka kimse yoksa, dünyadaki tek insan kendisidir ve diğer tüm insanlar kullanılacak bir malzemedir.
Liberalizm, bireysellik dinidir. Liberalizm çocuğun (veya büyüklerin) benliğine yerleştirilirse, o benlikte insan olarak sadece kişinin kendisi vardır. Milliyetçilik, kendi kavmini din edinmektir. Çocuğun benliğine milliyetçilik yerleştirilirse, başka kavimleri “insan” olarak görmez. Bu tür misallerden de anlaşılacağı üzere, çocuğun benliğine, tüm insanları “insan” olarak görmesini sağlayacak bir iman sistemi yerleştirmek gerekir. Tüm insanları “insan” olarak görmeyi mümkün kılan iman, tüm insanlara açık bir imandır. Milliyetçilik, belli bir ana ve babadan doğmakla olur bu sebeple tüm insanlığa açık değildir. En sağlıklı iman, İslam’ın teklif ettiği imandır.
Benliğin muhtevası neyle doldurulursa, aklın muhtevası da onunla doldurulur. Zihni evrenin ve benliğin inşasında kullanılan öz, aklın inşasında da kullanılır. Çünkü akıl, zihni evren ile benlik merkezinde gerçekleşir. Bunların hammaddesi neyse aklınki de o olur.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

AKIL İNŞASINDA İMAN EĞİTİMİ-3-İMAN AKLIN HİYERARŞİSİNİ OLUŞTURUR

AKIL İNŞASINDA İMAN EĞİTİMİ-3-İMAN AKLIN HİYERARŞİSİNİ OLUŞTURUR
İman, kabuller sistemidir. Kabuller sistemi, kendi içinde bir hiyerarşi oluşturur. Hiyerarşi düzendir. Akıl, oluşmak için düzene ihtiyaç duyar. İman, en güçlü duygu olduğu için, kurduğu düzen en sağlam olanıdır. Akıl, imanın meydana getirdiği düzende daha rahat ve kolay şekilde oluşumunu sağlar. Okumaya devam et “AKIL İNŞASINDA İMAN EĞİTİMİ-3-İMAN AKLIN HİYERARŞİSİNİ OLUŞTURUR”

AKIL İNŞASINDA İMAN EĞİTİMİ-2-AKIL İNŞASINDA İMAN

AKIL İNŞASINDA İMAN EĞİTİMİ-2-AKIL İNŞASINDA İMAN
Zihni evreni derli toplu tutacak olan imandır. Özellikle çocuğun zihni evreni, yeni oluşmaya başladığı için çok dağınıktır. Zihni evrenin düzenli şekilde oluşması ise çok zordur. Hiçbir şey olmayan ve sıfırdan başlanan zihni evrenin düzenli şekilde örülmesi, en zor işlerdendir. Zihni evrenin ne olduğunu, nasıl oluştuğunu, nasıl geliştiğini, nasıl sistemleştiğini bilmeyen bir insanlık ile karşı karşıyayız. Mevcut bilim literatürü zihni evrenin nasıl oluştuğunu bilmediği için ne yapacağını anlamakta zorlanıyor.
Zihni evreni başından itibaren düzenli olarak oluşturmak, geliştirmek ve zenginleştirmenin iki yolu var. Birincisi duygu, ikincisi iman… Zaten iman da özel bir duygudur. İnsan zihninin en belirgin özelliği, duygu akışına sahip olmasıdır. Zihni evren sıfır noktasındayken de duygu akışı vardır, daha doğrusu zihni evrende ilk başlayan hareketlilik duygu akışıdır. Bilgilenme sürecinin duygu akışına uygun ve paralel olması gerekir.
(Bu nokta bir konuyu hatırlatalım, anne ve babasız büyüyen çocukların zihni evrenindeki bilgilenme, duyguya paralel gerçekleşmez. Anneleri çalışan çocukların zihni evrenlerinin gelişmesi mutlaka kaotiktir. Bir insanın meydana getirebileceği en büyük eser, yine bir insandır. Böyle büyük bir eseri elinin tersiyle itip, kariyer peşinde koşan kadınlar ve onları destekleyen erkekler, insan ile ilgili hiçbir şey anlamamışlardır.)
Duygu akışını kontrol altına almak, zihni evreni düzenli şekilde örmeyi mümkün kılar. En büyük duygu imandır veya duyguları kontrol altına alabilen yöneliş imandır. İman yoluyla duygu akışı büyük oranda kontrol altına alınır. Kontrol altına alınan duygu akışına paralel bilgilenme süreci gerçekleştirilir.
İman bir taraftan duygu akışını kontrol altına alarak zihni evreni kaostan kurtarır, diğer taraftan bilgilenme sürecini de kontrol altına alır. Duygu akışı ve bilgilenme süreci kontrol altına alındığında, zihni evrenin oluşumu ve gelişimi düzenli şekilde meydana gelir.
Düzenli zihni evren akıl inşası için neden gereklidir? Çünkü akıl kaostan meydana gelmez. Aklın inşa edilebilmesi için düzenli bir ortam (yani zihni evren) gerekir.
Tüm çocukların zihni evrenleri düzenli şekilde oluşuyor mu ki hepsinde akıl meydana geliyor? İşte can alıcı soru aslında bu… Zihni evrenin nasıl oluştuğu bilinmediği gibi, bu konuda neler yapılması gerektiğini de bilen yok. Bu durumda çocukların zihni evrenleri düzensiz (kaotik) şekilde meydana geliyor. Buna rağmen nasıl oluyor da akıl oluşuyor? Akıl aslında oluşmuyor. Aklın oluştuğu zannı, çok derin bir yanılma… Herkesin aklı aynı şekilde olduğu için insanlar kendilerini akıllı zannediyorlar. Küçücük testler yapın, göreceksiniz ki, insanlardaki akıl değil, akıl benzeri bir şeydir.
Eğer zihni evren kaotik bir şekilde gelişiyorsa, meydana gelen akıl da kaotik özellikler gösteriyor. Ülkemizdeki insanların neredeyse tamamının akılları kaotiktir. Mesele sayısız çelişkiyi kabul eder ve onlarla yaşar. Oysa akıl, çelişkiyi çabuk fark ede ve onu ortadan kaldırır, çünkü aklın vazifesi zaten çelişkiyi yok etmektir.
Diğer taraftan kaotik zihni gelişme, aklın oluşmasını da geciktiriyor. On yaşındaki çocuklarda gerçekleşmesi gereken akıl hacmi, otuz yaşında bile zor meydana geliyor. Ülkemizde “akıl yaşı” testi olmadığı için insanlar bunu fark etmiyorlar. Oysa ülkenin akıl yaşı ortalaması sekiz ile on arasında dolaşıyor. Maalesef kimsenin haberi yok.
İnanmayanlar Haki Demir’in akıl ile ilgili kitaplarını etüt etsinler. Aklın oluşması sürecinin ikinci safhası, “kuralların oluşması” safhasıdır. Kurallara kayıtsız şartsız uymak, sekiz yaşındaki çocukların akıl seviyesidir, yani o yaştaki çocukların akıl yaşıdır. Mesele yayalara kırmızı ışık yanarken, yolda hiç araba yokken bekleyen insanlar, o akıl yaşında kalmışlardır. Yayayı, araba olmayan yolda, kırmızı yanıyor diye karşıya geçirmeyen trafik polisinin de akıl yaşı sekizdir. Bunlar, kuralları “gerekçesinden” bağımsızlaştırarak uyguluyorlar. Kırmızı ışıkta geçmeme kuralı, araç ve yaya trafiğini birlikte düzenlemek içindir, eğer yolda araç yoksa o kuralın gerekçesi ortadan kalkar. Kırmızı ışıkta geçilmez kuralına 5-8 yaş aralığındaki çocuğa, kuralın gerekçesini anlama yaşına gelmediği için mutlaka (kayıtsız şartsız) uyması gerektiğini söylemek, güvenliklerini korumak için bir tedbirdir. Otuz-kırk yaşındaki “büyük çocuklar” da güvenlikleri düşünülmesi gereken akıl yaşı 5-8 aralığında olan bir ülkede yaşıyoruz.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

AKIL İNŞASINDA İMAN EĞİTİMİ-1-ZİHNİ EVREN İÇİN İMAN ŞART

AKIL İNŞASINDA İMAN EĞİTİMİ-1-ZİHNİ EVREN İÇİN İMAN ŞART
Çocukta zihni evrenin oluşması için “kabuller” gerekir. Küçük yaşta her şeyi anlaması beklenmez. Büyüklerin bile anlamadığı ve “kabul” ettiği konuları çocukların anlamasını beklemek boş çabadır. “Çocuklara dini eğitim vermeyelim, onlar büyüdüğünde dinlerini seçsin” diyenler, ya insanın zihni evreninin nasıl meydana geldiğini anlamayan ahmaklardır veya anlıyorlar ama nesli dinden uzaklaştırmak için özel program yürütüyorlar.
Zihni evrenin zemini, “kabuller” ile örülür. Tüm zemin “kabuller” ile örülene kadar zihni evren kendini tamamlamaz. Yani bütünlüğü olan bir yapı haline gelmez. Neyin girip neyin çıkacağı belli olmayan, herkesin girip herkesin çıkabildiği bir kahvehaneye döner. Bütünlüğü olan bir evren haline gelebilmesi için zihni dünyanın zemininin “kabuller” ile döşenmesi gerekir.
Böyle mi oluyor? Hayır… Maalesef hayır… Dolayısıyla zihni evrenler başı sonu belli olmayan, bütünlüğü bulunmayan, süzgeci oluşmayan bir keşmekeşe dönüyor. Ömür boyu süren bu keşmekeş, neye inanacağını bilemeyen, neye güveneceğini kestiremeyen, neyi anlaması gerektiğini bilmeyen bir kişilik türü meydana getiriyor. Bu kişilik türlerinin en bariz özelliği ise, çelişkiyi fark etmiyor ve umursamıyor olmasıdır. Çelişkiyi görmemek, gördüğünde umursamamak, toplum hayatını ortadan kaldırıyor. Çünkü çelişki düzenin zıddıdır. Düzen kalktığında hayat da kaosa dönüyor.
Kabullere mutlaka ihtiyacımız var. Çocukların silsile halinde sordukları soruları bir yerde durduruyor ve “o öyledir” diyoruz. Eğer kabuller olmazsa, soru silsilesi sınırsızca devam eder. Bırakın çocukları, soru silsilesinin sınırsızca devam etmesine yetişkinler bile cevap veremezler. Her insan soru silsilesini bir yerde keser, silsileyi kestiği yer, “kabullerin” başladığı yerdir.
Büyüklerde bile bu kadar ihtiyaç duyduğumuz “kabuller”, çocuklar için şiddetli ihtiyaçtır. Kabulleri kaldırdığımızda (kabulleri kabul etmediğimizde), eğitim konusunda hiçbir mesafe alamayız. Çocukların kabulleri ile yetişkinlerin kabullerinin farklı derinlikte olduğu doğrudur. Zaten eğitim dediğimiz olay, her safhada “kabulleri” derinleştirmektir.
Çocukların eğitiminde kullanılacak “kabuller”, zihni süreçlerine paralel olarak sürekli derinleştirilmelidir. Eğitimin en önemli konusu, kabullerdir. Kabullerin eğitimdeki en önemli noktası ise, sabit bırakılmaması ve eğitim safhaları ilerledikçe kabullerin de derinleştirilmesidir.
Çocukların eğitiminde “kabuller” konusu doğru anlaşılmadığı, doğru tatbik edilmediği için çok sayıda problem meydana geliyor. Kabullerden uzak durmak mümkün olmadığı için her çocuğun zihni evreninde mutlaka bir takım kabuller oluşuyor. Kontrollü yerleştirilmeyen kabuller, basit ve sığ oluyor ve sabitleşiyor. Yüzeyde meydana gelen ve sabitleşen kabuller, derinleşmeyi önlüyor. Bu zihni özellik ise düşünce faaliyetini engelliyor.
Çocuğun zihni evreni, basit ve yüzeyde gerçekleşen kabullerle örülürse, aklın gelişmesi ve güçlenmesi imkansız olur. Kabuller konusunu bilmeyenler, farkında olmadan bu tür kabullerin yerleşmesine sebep oluyor.
Kabuller, imanın basit halidir. İman, kabullere göre daha derin ve kapsamlı bir yöneliştir. Bu sebeple dini eğitim (ve iman eğitimi) verilmese de çocukların zihni evreni zaten kabullerle oluşturulduğu için, bir “din” sahibi oluyor. Dini eğitim vermeyenler, “saçmalıkları” din haline getirdiklerini anlamıyorlar.
İman, kabullerin çok kapsamlı hali olduğuna göre, hacimli iman eğitimi vermek gerekir. İman eğitimini de basit kabuller gibi verenler, farkına varmadan çocuklarını imanlı değil, dar kafalı olarak yetiştiriyorlar.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

AKIL İNŞASINDA SORUMLULUK EĞİTİMİ-3-SORUMLULUK BENLİĞİ GELİŞTİRİR

AKIL İNŞASINDA SORUMLULUK EĞİTİMİ-3-
SORUMLULUK BENLİĞİ GELİŞTİRİR
Sorumluluk ben merkezinin gelişmesini hızlandırır. Ben merkezinin meydana çıkması ve merkezleşmesi için dış müdahaleye ihtiyaç yoktur mutlaka ama eğitim yoluyla yapılan müdahaleler, ben merkezinin gelişmesine katkıda bulunduğu gibi zararlı şekilde bünyeleşmesini de engelleyebilir.
İnsanın doğal gelişme seyri içinde meydana gelmesi kaçınılmaz olan ben merkezi, sorumluluk vermekle hem belli bir hedefe yönlendirilir hem de doğru kurallarla sınırlandırılır. Ben merkezi kendi haline bırakılırsa insan zihnini kaplar ve ona hakim olur. Bu durum aklın gelişmesine engel olur.
Sorumluluk duygusunu geliştirmek, ben merkezini sınırlandıran en önemli zihni olaydır. Sorumluluk duygusu gelişmemiş olan kişilerde ben merkezi, diğer insanlarla beraber yaşarken onları eşya olarak görmeye meyleder.
Sorumluluk alıştırmaları, başka insanların sorumluluğunu (mesela kardeşin sorumluluğunu) üstlenmek şeklinde yapılırsa, ben merkezi hem hızlı gelişir hem de sadece kendinde merkezleşmekten kurtulur. Kardeşinden başlamak üzere, amca ve teyze çocuklarına doğru genişletilecek olan sorumluluk duygusu, “ben merkezli” insan kişiliğini önler.
“Ben merkezi” ilk olarak ortaya çıktığı zamanlarda, şımarıktır ve ailenin sadece kendisi ile ilgilenmesini ister. “Ben merkezi” bu haliyle bırakılmamalıdır. Sadece kendisi ile ilgilenilmesini isteyen “ben merkezi” gelişmeyi durdurur. Zaten kendisi ile ilgilenen bir aile (çevre) vardır ve kendisi mesela karar vermek, sorumluluk taşımak, hayatı bizzat tanımak ve yaşamak ihtiyacını geliştirmez. İhtiyaçları başkaları tarafından karşılanmaya devam ettikçe gelişmesi durur. Çocukların ihtiyaçlarının başkaları (ailesi) tarafından karşılanması zarurettir. Başka türlü olması, ihtiyaçlarının kendisi tarafından karşılanması mümkün değil. Fakat bu süreç içinde, yavaş yavaş kararlar verebilmesi, bazı işleri yapabilmesi, bazı sorumlulukları üstlenebilmesi gerekir. Zaten ihtiyaçları aile tarafından karşılanan çocuk, tecrübe ettirilmez, sorumluluk yüklenmez, karar verdirilmezse çok kötü bir zihni gelişmeye bağlı kalır.
“Ben merkezi” ile sorumluluk duygusu birbirini besler. Sorumluluk, ben merkezinin bir bakıma istediği bir iktidardır. Ben merkezi, kendi başına varolma isteğine sahiptir. Kendi kendini yönetme, başkalarına ihtiyaç duymama, kendi kendine yetme gibi arzular, ben merkezinin tabiatında var. Bunların harekete geçirilmesi şarttır. Her şeyinin ailesi tarafından karşılanması, her dediğinin yapılması, her ihtiyacının anında karşılanması, “ben merkezinin” tabiatındaki özelliklerin ortaya çıkmasına engel olur. Çalışmadan yaşayabilmek, tembelliği tetikler, gayret etmeden ihtiyaçların karşılanması, sorumluluğu geriletir. “Ben merkezi”, kendine yeterli olmayı ister ama ihtiyaçlarının başkası tarafından karşılanmasına da itiraz etmez. Ne zamana kadar? Kendine müdahale edilmeye başlandığı noktaya kadar. İşte bu nokta “ben merkezi” ile hayatın çatıştığı noktadır.
Aileler, çocuklarına sorumluluk vererek, “ben merkezi” ile hayatın çatışma alanın erken yaşlarda düzenlemeye başlar. Hayatın karşısına nasıl çıkacağını, hayat ile nasıl baş edeceğini, hayatın karşısında nasıl direneceğini, küçük yaşta geliştirilen sorumluluk duygusu ile öğrenir. Sorumluluk duygusu geliştirilmemiş çocuklar, belli bir yaşa kadar da ihtiyaçları aileleri tarafından karşılandığı için, hayata atıldıklarında tam bir “asalak” haline gelirler. Tembel ve asalak…
Sorumluluk duygusu hem “ben merkezini” geliştirir hem de onu “uygun şekilde” inşa eder. Ben merkezinin bünyesini, içine başka insanların da girebileceği kadar genişletir. Sadece kendini düşünmeyen, birlikte yaşamayı bilen ve birlikte yaşadıklarını da kendisi gibi kabul eden bir “ben merkezi” bünyesi oluşur.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

AKIL İNŞASINDA SORUMLULUK EĞİTİMİ-2-SORUMLULUK BENLİĞİ KONTROL ALTINA ALIR

AKIL İNŞASINDA SORUMLULUK EĞİTİMİ-2-
SORUMLULUK BENLİĞİ KONTROL ALTINA ALIR
Sürekli emir alan çocuğun benliğinin ortaya çıkması yavaş olur. Gerçi benlik ortaya çıkmak için eğitime ihtiyaç duymaz. O zamanı geldiğinde, yani biyolojik yaş ilerledikçe, zihni evren bilgiyle doldukça kıpırdamaya başlar. Belli yaş aralıklarıyla da kendini göstererek ortaya çıkar.
Benlik kendi kendine de ortaya çıkar çıkmasına da, mesele sağlıklı olarak zuhur etmesidir. Çocuğun sağlıklı bir benliğe sahip olması için belli eğitimler gerekir. Öncelikle ortaya çıkmasını kontrol altından tutmak gerekir. Çünkü benlik, lazım olduğu kadar da zararlıdır.
Çocukta (kişide) benlik ortaya çıkmadan zihin toparlanamaz. Zihni evreni toparlayan ve kendinde merkezleştiren ilk unsur, benliktir. Benlik zihni evrene doğduğunda, zihni evrende ne varsa etrafında toplamaya, onlar üzerinde mülkiyet kurmaya, başka hiçbir unsura (mesela akla) hak tanımamaya uğraşır. İşte faydası da zararı da bu cümlenin içinde mevcuttur. Zihni evreni toparlaması faydası, başka bir unsura hayat hakkı tanımak istememesi de zararıdır. Bu sebeple benliğin ortaya çıkması kontrol altında tutulmalıdır.
Benliğin zihni evrene doğması kontrollü olmaz da kendiliğinden doğarsa, tüm zihni evreni kendi mülkiyeti altına almak için çabalar. Ve bunu da başarır. Eğer benlik zihni evreni tamamen kontrolü altına alırsa, akıl inşası çok ama çok zorlaşır. Çünkü benlik, zihni evrende ilk mülkiyet iddia eden, bu iddiaya sahip olarak ilk doğan unsurdur. Benlikten önce zihni evreni toparlayacak ve onu bir merkez etrafında düzenleyecek başka bir unsur olmadığı için, zihni evren üzerinde mülkiyet iddiası kökleşirse, daha sonra meydana gelecek olan (mesela akıl) zihni evrende kendine yer açamaz. Böyle bir zihni evrende aklın oluşabilmesi için benliğin izin vermesi gerekir. Benliğin izin vermesi demek, aklın benlik merkezinde meydana gelmesi demektir. Oysa inşa edilmesi gereken sağlıklı akıl, benlikten mümkün olduğunca bağımsızlaşmış olmalıdır. Benlikten bağımsızlaşmalı ve zihni evrenin merkezi haline gelmelidir.
Akıl benlikten bağımsızlaşamaz ve benliğe mahkum hale gelirse, çocuğun kişiliği “benlik” merkezli olur. Benlik merkezli kişilik ise sadece menfaatini düşünür, menfaati için her şeyi yapar, insanları eşya gibi görür. Bu, en kötü kişilik çeşididir.
Zihni evrenin benlik merkezli olmaması için benliğin ortaya çıkmasını kontrol atlında tutmak gerekir. Sorumluluk eğitimi benliği kontrol altında tutacak metottur.
Erken yaşlarda başlanan sorumluluk eğitimi, benliğin meydana çıkarken bazı sınırlarla karşılaşmasını sağlar. Sınırları olan bir “benlik” zihni evrenin tamamında mülkiyet iddia edemez. Bu durum, aklın oluşması için gereken alanı elde etmesini mümkün kılar. Akıl, benlikten bağımsız bir şekilde inşa edilebilir.
Sorumluluk eğitimi yoluyla ortaya çıkan benlik, sorumsuzca davranmaz. Kendiliğinden ortaya çıkan benlik, hiçbir sorumluluğa sahip olmaz, hiçbir sınırı umursamaz, hiçbir kurala uymaz. Benliğin doğumunun sorumluluk havuzunda meydana gelmesine dikkat edilmelidir. Sorumluluk havuzuna doğan benlik, aklın inşasına engel olmayacağı gibi katkıda da bulunur.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

AKIL İNŞASINDA SORUMLULUK EĞİTİMİ-1-SORUMLULUĞUN AKIL İNŞASINA KATKISI

AKIL İNŞASINDA SORUMLULUK EĞİTİMİ-1-
SORUMLULUĞUN AKIL İNŞASINA KATKISI
Sorumluluk eğitimi, akıl inşasının temel eğitimlerinden biridir. Sorumluluk eğitimi ne kadar geç kalırsa, akıl inşa süreci de o kadar gecikir.
Sorumluluk, çocuğu (kişiyi) karar vermek zorunda bırakır. Karar verebilmek, aklın özelliklerindendir. Akıl oluşmadan önceki dönemlerde karar verme durumunda bırakılan çocuk zihni, aklın oluşması için gereken malzemeleri bir merkezde toplamaya başlar. Aklın oluşmasının yolu da zaten budur. Gereken malzemelerin bir merkezde toplanması… Malzemeler bir merkezde toplanmazda zihni evrende dağınık halde kalırsa, aklın bünyesi oluşmaya başlamaz.
Bir konuda karar verebilmek çok şey ister. Önce o konuda bilgi gerekir. Kafi derecede bilgi… Akıl oluşmadan bir konuda lazım olan bilginin yeterli miktarını anlamak mümkün olmaz. İşte bu noktada yanlış karar ihtimali ortaya çıkar. Çocuğa sorumluluk vermek, yanlış karar vermesini göze almaktır. Yanlış karar vereceğini bile bile çocuğa neden sorumluluk yüklenir? Eksik bilgiyle verilen kararın yanlış olacağını görmesi için. Böylece aklın özelliklerinden birisi olan, konu ile ilgili kafi miktar bilgiye sahip olma lüzumu çocuk tarafından anlaşılır.
Karar vermek için konu ile ilgili “kurallar”ın bilinmesi gerekir. Karar verebilmek için düşünmeye başlayan çocuk zihni, kuralların ne olduğunu arar. Bildikleriyle karar vermeye çalışır. Verdiği karar yanlış olduğunda (sonradan yanlış olduğu gösterildiğinde) kafi miktar kuralı bilmesi gerektiğini de anlamış olur. Konu ile ilgili hiç kural bilmiyorsa, eğitiminde eksiklik vardır, öncelikle kuralların öğretilmesi gerekir. Böylece sorumluluk verilen çocuğun aklı oluşmaya başladığı gibi, ailelerin de çocuklarına verdikleri eğitimin eksikleri ortaya çıkar.
Karar verebilmek için düşünce metotlarının kullanılması gerekir. Kıyas gibi, genel hüküm-özel hüküm gibi, bütün-parça ilişkisi gibi, analiz-sentez gibi vesaire. Çocuk karar vermeye çalışırken, hafızasında mevcut olan bilgi ve kuralları nasıl değerlendireceğini, aralarından nasıl bir denklem kuracağını arar. İşte bu arayış, çocuğun zihni evrenini toparlar ve belli bir merkezde (aklın oluşacağı merkezde) yoğunlaştırır.
*
Sorumluluk kendi başına varolabilme kabiliyetini geliştirir. Kendi başına varolabilmek için karar verebilmek gerekir. Karar verebilmek için sorumluluk verilmesi şarttır.
Çocuğa yapması ve yapmaması gereken işleri sürekli olarak ailesinin veya öğretmeninin söylemesi, çocuğu düşünme ihtiyacından uzaklaştırır. Düşünmeye ihtiyaç duymayan çocuk, akla da ihtiyaç hissetmez. Nasıl olsa birileri neleri yapması ve neleri yapmaması gerektiğini söylemektedir. Öyleyse onları dinlemek, dinler gibi yapmak, verilen görevleri onların görecekleri zaman yapmak kafi gelir. Bu durum, “merkezi dışarıda” kişilik tipini geliştirir. Merkezi kendi içine taşınmayan çocukta akıl inşası çok yavaş ilerler ve sağlıklı bir akıl meydana gelmez.
Sorumluluk merkezi kendinde kişilik tipleri geliştirir. Merkezi dışarıda olmak, sürü olmaktır, merkezi kendinde olmak ise fert olmaktır. Bunu sağlayan ise sorumluluk vermektir. Merkezi dışarıda olmak, aklı da dışarıda olmaktır. Dışarıdaki akılla yaşayan kişinin kendinde akıl olması gerekmez.
Hangi konularda sorumluluk vermek gerektiği konusu, “Akıl inşasında tecrübe” yazı serimizde açıklandı. Sorumluluk yazı serimiz ile tecrübe yazı serimizin birlikte okunmasında fayda var.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

AKIL İNŞASINDA DUYGU EĞİTİMİ-4-DUYGUDAN ENERJİ OLARAK FAYDALANMA

AKIL İNŞASINDA DUYGU EĞİTİMİ-4-
DUYGUDAN ENERJİ OLARAK FAYDALANMAK
Duygu olmadığından insan hiçbir şey yapamaz. İnsanın (aklın da) enerjisi duygudur. Herhangi bir konuda duyguyu kaldırdığınızda, o konuda çalışmak çok zorlaşır. Görev, sorumluluk, ihtiyaç gibi sebeplerle akıl tarafından çalışmaya sevkedilse bile insan, bunu ancak geçici bir süre yapar. Akıl, duygu kaynağını (enerjisini) kullanmadan bir konu üzerinde insanı sürekli çalıştıracak gücü (enerjiyi) üretemez. Zaten akıl da enerjisini duygudan alır. Akıl ile duygu arasındaki problemin çözümünün zorluk sebebi budur.
Herkes kendi iç dünyasını kontrol ettiğinde görecektir ki, bir konuda çalışmak için onu “arzulamak” ihtiyacı içindedir. Başka bir ifadeyle, arzuluyorsa çalışabiliyor, arzulamıyorsa çalışması çok zor oluyor. Ancak kısa süreli olarak çalışabiliyor. Diğer taraftan arzulamadığı, zevk almadığı bir işte, ihtiyaçlarını karşılamak için çalışmak zorunda kalan insanlar kısa sürelerde hasta oluyor, hem psikolojik olarak hem de biyolojik olarak.
Duygu bir işe aktığında ise coşkulu, heyecanlı, arzulu şekilde çalışıyor. Bu şekilde çalıştığında yorulmak bilmiyor, zevk alıyor ve yıpranmıyor. Dikkat edin yorulmuyor ve yıpranmıyor. Gerçekten zevk aldığı bir işte günde on saat çalışan kişinin yorgunluğu, zevk almadığı veya nefret ettiği bir işte günde üç saat çalışan adamın yorgunluğundan daha azdır. Bunları herkes biliyor, herkesin (hatta kimsenin) bilmediği nokta, çalışacak işe duyguyu yönlendirme kabiliyetini kazanmak.
İnsanlar, duygunun kendi halinde akışıyla yaşıyorlar. Duyguyu yönetmek, bir konuya (veya işe) yönlendirmek, istediği alanlarda duygu üretmek gibi psikolojik mekanizmaları ve süreçleri bilmiyorlar. İşin sırrı burada.
Duygu kendi halinde aktığı zaman onu herhangi bir işe veya konuya yönlendirmek mümkün olmaz. Duygunun akacağı mecraları oluşturmak gerekir. Duygu mecraları oluşturabilenler, herhangi bir konuya duyguyu yönlendirebiliyorlar.
Yetişkinler için duygu mecraları açabilmek özel teknikler gerektirir. (Özel teknikler konusu bu yazılarda, bu yazı serisinde anlatılamaz). Çocuklarda da bunu yapmak zordur ama yetişkinlere nispetle daha kolaydır. Bu sebeple çocuklarda oluşturmaya gayret etmek lazım.
Çocuklarda duygu mecraları oluşturmanın en basit yolu, sevgi ile nefreti dikkatli ve kontrollü kullanmaktır. Bu konuyu, “Duygu dilini doğru kullanmak” başlıklı yazımızda inceledik. Çocuklarda duygu mecraları açılabilirse, o mecralar nispeten kontrollü olacağı için duygunun istenilen konuya sevkedilmesi ilerleyen yaşlarda da mümkün olabilir.
Çocuklarda duyguyu enerji olarak kullanabilmek için duygu mecraları oluşturmak gerekir. Duygu mecraları oluşturulan çocuklara bir iş yaptırılmak istendiğinde, o iş, duygu mecrasında tanımlanır. Duygu mecrasında tanımlanan iş, çocuğun engellenemez şekilde o işe doğru koşmasını sağlar.
Duygu mecraları oluşturulamamış çocuklarda duygudan enerji kaynağı olarak faydalanmak neredeyse imkansızdır. Mesela sadece sevgi dili ile konuşulan çocukta duygu mecraları oluşmaz. Hayatın her tarafına yaymaya çalışılan sevgi, yok olur. Her şey sevilmez, sevilemez, sevilmemelidir. Böyle bir durumda duygu, hiçbir konuda yoğunlaşmaz, duyarlılık gelişmez, akıl olgunlaşmaz ve duygu da enerji olarak kullanılamaz.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

AKIL İNŞASINDA DUYGU EĞİTİMİ-3-DUYGU DİLİNİ DOĞRU KULLANMAK

AKIL İNŞASINDA DUYGU EĞİTİMİ-3-
DUYGU DİLİNİ DOĞRU KULLANMAK
Çocuklarda sevgi ile nefret dikkatli ve kontrollü kullanılmalıdır. Yaygın yanlışlardan birisi de, çocuklara sadece sevgi dili ile muamele etmek… Çocuklara sadece sevgi diliyle hitap etmek doğru değil. Doğru olan, sevgi dilini gerektiren konularda o dili kullanmak, öfke dilini gerektiren konularda öfke dilini kullanmak gerekir. Sadece sevgi dilini kullananlar, çocuğun duygularının zihni evrenini işgal etmesini sağlıyorlar. Duygu zihni evreni işgal ettiğinde ise akıl gelişmiyor. İşin özü, konu neyse, ona uygun bir dil kullanmaktır. Ve bunu çocukluktan itibaren yapmak şart…
Akıl öncesi çağda çocuklar, hayata zeka ve duygu ile bakarlar. Hayatta her şey sevilmez, güzelin yanında çirkin, faydalının yanında zararlı da var. Çocuğa bunu anlatmanın yolu ise, duygudur. Güzeli sevgi diliyle, çirkini nefret diliyle, faydalıyı sevgi diliyle, zararlıyı nefret diliyle anlatmak gerekir. Sadece sevgi dilini kullanmaya çalışan aile ve öğretmenler, çocukların akıl temelini, tasnifsiz oluşturuyor. Yani güzel ile çirkin, doğru ile yanlış, iyi ile kötü, faydalı ile zararlı arasında hiçbir tasnif yapmıyorlar. Bu durumda çocuk, duygusal olarak mesela güzele ne kadar açık ise çirkine de o kadar açık hale geliyor. Hiçbir duygusal savunma hattı kurulamıyor. Kötü alışkanlıkların büyük bir kısmı, aklın inşa süreci tamamlanmadan ediniliyor. O dönemde de duygusal savunma hatları oluşturulmadığı için zihni evren her türlü kötü alışkanlığa açık hale geliyor.
Sevgi dili, duygu dilinin bir çeşididir. Sevgi dili de yanlış anlaşılıyor ve kullanılıyor. Sevgi dilinden başka duygu dilleri de var. Mesela nefret dili de duygu dilidir. Sevgi dili, tek duygu diliymiş gibi anlaşılıyor ve kullanılıyor.
Akıl öncesi çağda çocuğun dili zaten duygu dilidir. Fakat duygu dilinin tüm çeşitleri var. Bunlar içinden sadece sevgi dilini kullanmak, hayatı tek boyuta indirmek olur ve çocuğu eksik bırakır. Zihni evren olgunlaşmaz, gelişmez. Dışarıya bağımlılığı devam eder. Aklın oluşmadığı çağda zaten duygu dilinden başka dil kullanamayan çocuklar bir de duygu dilinin çeşitlerinden mahrum bırakılırsa, hayatı tanımakta zorlanır ve aklı da sağlıklı oluşmaz.
Duygu akışı başlangıçta tek boyutludur. Duygu, vasıfsız şekilde akar. Yani sevgi ve nefret diye ayrı iki duygu mecrası yoktur. Duygunun çeşitlenmesi, zaman içinde ve bilgilenmekle mümkündür. Sadece sevgi dili kullanıldığında, çocuğun duyguları çeşitlenmeyeceği için, her şeye sevgiyle bakmaya başlayacaktır. Çocuğun her şeye sevgiyle bakmasını iyi zannediyorlar. Her şeye sevgiyle bakmak, cennetteki hayatta mümkündür. Veya şahsiyetini inşa etmiş, olgunlaşmış, insanları ve hayatı tanımış kişilerde, yani ileri yaşlarda mümkündür.
Duygu eğitiminin en önemli özelliği, duygu çeşitlerini ana tasnif olarak sevgi ve nefret şeklinde ayırmaktır. Bu ne kadar erken yapılırsa o kadar çabuk yol alınır. Çocuğun elini ateşe sokmaması, ancak nefret diliyle mümkündür. Sadece sevgi diliyle yetiştirilen çocuklarda “tehlike” kavrayışı gelişmez. Bu sebeple zaten kötü alışkanlıklar akıl öncesi çağlarda ediniliyor.
Doğru ile yanlışı, faydalı ile zararlıyı, güzel ile çirkini, iyi ile kötüyü birbirinden ayıracak olan akıl inşa edilmeden çocuğa bunlar nasıl anlatılır? Duygu diliyle anlatılır. Olumlu işler, konular, davranışlar sevgi dili ile bunların zıtları da nefret dili ile anlatılır. Başka bir yolu yok. Dünyada sadece sevgi diliyle yaşanacak bir hayat hiç üretilemedi, öyle bir iklim hiç oluşturulamadı. Bu günkü dünya ise tehlikelerle dolu, nefret dilini öğrenemeyen çocukların hayatı yaşama şansları yok.
Ağzını her açtıklarında sevgi dilinden bahsedenler, o dili de bilmiyorlar. Sevgi dilini sürekli tekrar edenlerin bu dili bilmemeleri ise tam bir gariplik… Sevgi dilini bilseler aynı zamanda nefret dilini de bilirler. Çünkü sevgi dili ile nefret dili, aynı dilin (duygu dilinin) farklı lehçeleridir. Sevgi dilini anlamak için işin temelini yani duygu dilini öğrenmek gerekiyor.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com