KÜRT MESELESİNİN TIKANDIĞI NOKTA

KÜRT MESELESİNİN TIKANDIĞI NOKTA
Bir ülkede yaşayan halkın bir kesiminin, mevcut rejime karşı isyan etme şartları oluşabilir. Hakikaten süreklilik kazanmış, normalleşmiş ve hukuka emdirilmiş olan zulme karşı mücadele etmenin silahlı direnişten başka yolunun kalmadığı misaller, insanlık ve siyaset tarihinde bolca görülen durumdur. Siyasi ve hukuki yolla mücadelenin, hukuk ve siyaset müesseseleri ile yolu kapatılmışsa yapılacak iş nedir ki?
İslam tarihinde zulüm, siyasi iktidarların uygulamalarına verilen isimdi. Çünkü hukuk (yani şeriat) belli idi. İktidarı elinde bulunduranlar, Şeriat’ın dışına çıkarak zulüm yapıyorlardı. Dolayısıyla zulüm, teorik altyapıya kavuşmamıştı İslam tarihinde…
Çağdaş dünyada zulüm, mevzuata girdi. Anayasada halkın bir kesiminin dilini konuşması, bir kesiminin dinini yaşaması gibi zulümler, artık kanun metni haline geldi. Zulüm, hukuk marifetiyle yapılmaya başlandı. Zulmü eskiden iktidarlar (hükümdarlar) sadece askerlerle yapıyordu, şimdi hukuk, kanun, mahkeme vasıtasıyla yapılmaya başlandı.
Hukuk marifetiyle yapılan zulmün çözümü tabii ki hukukta aranmaz. Siyaset marifetiyle yapılan zulmün çözümü tabii ki siyasette aranmaz. Geriye ne kalıyor? Silahlı mücadele… Türkiye seksen yıldır muhalefeti, silahlı mücadeleye mahkum etti. Bu noktaya kadar Kürt silahlı muhalefetini anlamak mümkün olabilir.
*
İslam tarihindeki zalimlere karşı silahlı veya silahsız mücadele eden muhalifler, neyi istediklerini biliyorlardı. Çünkü İslam hukuku ve ahlakı orta yerde duruyordu. Dolayısıyla mücadeleyi de yürütürken, İslam hukuk ve ahlakına uygun davranıyorlardı. İslam hukuk ve ahlakına uymayanları da yine İslam hukuk ve ahlakına nispetle tenkit etmek kabil oluyordu.
İslam medeniyetinin tasfiyesi ile beraber, İslam coğrafyasındaki nazari altyapı yok edildi. Siyasi iktidarlar ve rejimler, kaynağını İslam’dan almak ihtiyacı ve mecburiyeti hissetmez hale geldikleri için artık hiçbir kaide ile bağlı olduklarını düşünmüyorlar. Siyasi iktidarlar ve rejimler kendilerini temel hukuk metinleriyle (Şeriat ile) bağlı hissetmedikleri gibi, İslam irfanının yok edilmesiyle ortaya çıkan vasatta muhalif siyasi hareketler de kendilerini hiçbir kaide ile bağlı hissetmiyorlar.
Kürt hareketi veya başka siyasi hareketler, mevcut rejimlere karşı silahlı veya silahsız mücadele yapmak mecburiyetinde olduklarını düşünürken haklı olabilirler. Fakat kendilerini hiçbir ahlaki ve hukuki kaide ile bağlı hissetmemeleri, tam bir kaos meydana getiriyor. BDP veya PKK ile hangi zeminde mücadele edilebilir? Adamların hiçbir teorik çerçevesi yok. Mücadeleyi anlayalım da, bunun bir teorik altyapısı olması gerekmez mi?
Teorik çerçevesi olmayan silahlı veya silahsız muhalefet örgütü ile münasebet kurmak mümkün değil. Neden? Zira ne yapacağı belli olmaz. Ferdi veya içtimai oluşların kendini tarif etmesinin temel çerçevesi, dünya görüşüdür. Dünya görüşü aynı zamanda bir hukuk ve ahlak sistemi demektir. Bir siyasi hareket kendini hukuk ve ahlak sistemi ile tarif ettiğinde, “güvenilir” hale gelir.
Yeri gelmişken eşkıya veya terörist tarifinin ölçüsü şu olsa gerek. Muhalefet hareketleri kendilerini bir dünya görüşü ve buna bağlı olarak bir hukuk ve ahlak sistemi ile tarif ediyorsa, “farklı bir hayat gerçekliği” talep ediyor demektir ki, meşrudur. Bazı hakları talep etmeleri, meşruiyet için kafi değildir. Rejim muhalifi olmakla terörist olmak arasındaki fark, siyasi hareketin bir hukuk ve ahlak sistemine dayanıp dayanmadığıdır. Hukuk ve ahlak sistemine dayanmayan siyasi hareketler, bazı haklı taleplerde bulunuyor olsalar bile meşruiyete sahip değillerdir. Zira bu durumda, mevcut sistemdeki bazı aksaklıkları istismar etmekten başka bir şey yapmıyorlar.
*
Ülkedeki siyasi rejim seksen yıldır halka zulmetti. Zulmü, hukuk marifetiyle yaptı ve muhalefetin tüm kanallarını kapattı. Taa anayasa mahkemesine kadar bu yolu tıkadı. Bu sebeple sistem dışı mücadele için ülkede seksen yıldır meşru bir zemini ısrarla ve akılsızca oluşturdu.
Lakin Kürt siyasi hareketi, kendini bir türlü tarif edemedi. Bir dünya görüşü, hukuk ve ahlak sistemi beyan edemedi. Bilindiği üzere PKK özünde Marksist-Ateist bir siyasi Siyasi hareketiydi. Fakat Marksizm’in çökmesinden sonra hala kendini o istikamette tarif ediyorsa bu durum, Çin’in hala Marksist olması ve Çin Komünist Partisi tarafından yönetilmesi gibi bir şaşkınlık halidir. Kendini tarif edemediği için ne zaman ne yapacağı bilinmez bir terörist hareket halinde kaldı. Kemalist siyasi sistemin, kendisine karşı her türlü siyasi mücadeleyi (bu arada silahlı mücadeleyi) meşru kılan mevzuat ve tatbikatları karşısında PKK, bir teorik zemine oturamadığı için bu kadar bol meşruiyet malzemesi olan ülkede meşruiyet üretemedi.
*
Bir ülkedeki silahlı muhalefet, silahlı mücadele ile haklarını almaya başlamışsa, silahı bırakmaz. Hiçbir siyasi düşünce, işe yaradığını gördüğü metotlardan vazgeçmez. Silahlı mücadelenin tüm şartlarını oluşturan Kemalist siyasi rejim PKK’yı asla silahsızlandıramaz. Kürt meselesinin tıkandığı nokta tam olarak burası…
*
AKPARTİ’NİN samimi şekilde Kürt meselesini çözme teşebbüsleri karşısında BDP ve PKK’nın aynı tavırlarını devam ettirmesi, tuhaf bir durum ortaya çıkardı. Kemalist zihniyetin Kürt meselesini çözmeye yanaşmayacağı ön kabulü doğruydu. PKK ve BDP bu ön kabule sahip olmakla siyasi bir yanlış yapmıyordu. Fakat AKPARTİ’NİN bu meselede yaptıklarını değerlendirirken yanlış yapıyor. Yanlış yapmasının temel sebebi, AKPARTİ’Yİ Kemalist rejimin hükümeti ve partisi olarak görüyor olmasıdır. Kemalist siyasi rejimden silahlı mücadele ile bazı tavizler aldığı düşüncesi ile AKPARTİ’YE karşı da aynı duygu ve kabuller ile tavır takınıyor. Silahlı mücadele ile tavizler aldığı düşüncesi AKPARTİ’NİN tatbikatlarına ve yaklaşımına rağmen yerleşik hale geldiyse, Kürt meselesini BDP ve PKK ile çözme imkanı kalmamış demektir.
Aslında problemin derinleştiği nokta, AKPARTİ’NİN farklı olduğunu biliyor fakat AKPARTİ’NİN meseleyi çözmesi halinde Müslüman Kürt halkı üzerindeki inisiyatiflerini kaybedeceklerini düşünüyor olmaları. BDP mensubu bazı siyasetçilerin, Kemalistlere yaptığı, laiklik ortak paydasında AKPARTİ’YE karşı mücadele etme çağrıları malum. Bu durum tipik bir “Stockholm Sendromu” oluşturuyor. PKK eksenindeki Kürt Siyasi Hareketi, kendilerine seksen yıldır zulmeden Kemalist siyasi rejim ile birlikte, kendilerine hiç zulmetmemiş olan AKPARTİ ve Müslümanlara karşı mücadele etmek istemesi, “Stockholm Sendromu” değilse, bu sendromun başka bir misalini bulmak kabil değil.
*
Ortaya çıkan durum şu; Kemalist siyasi rejim Kürt Siyasi hareketine şiddetle düşman fakat AKPARTİ’YE daha şiddetli şekilde düşman… Kürt Siyasi Hareketi Kemalist rejime şiddetle düşman fakat AKPARTİ’YE daha şiddetli şekilde düşman… AKPARTİ her ikisine de düşman.
AKPARTİ ülkenin tamamına talip olduğu için Kemalist siyasi rejim, Kürt Siyasi Hareketini AKPARTİ’YE tercih eder. Zira Kürtçüler neticede ülkenin bir kısmını istiyorlar. PKK merkezli Kürtçüler ise Kemalist rejim taraftarlarını tercih ederler çünkü Kemalistler Kürtleri bundan sonra asla kendilerine bağlayamazlar. Oysa AKPARTİ, Kürtlere hitap etmenin ve onları da içine alacak şekilde ülkeyi rahatlatmanın imkanına sahip tek partidir. Bunun yolu ise malum olduğu üzere İslam’dır. AKPARTİ, BDP, DTK ve PKK yı Kürtlerden tecrit etmenin ve yok etmenin fikri altyapısına sahip. Bu ihtimal Kürtçüler için büyük bir handikaptır. İttifak yapmak konusunda en zor pozisyonda olan AKPARTİ’DİR. Zira AKPARTİ Kemalistlerle de Kürtçülerle de ittifak yapamaz. Konuya bu zorunluluklar çerçevesinde baktığımızda, Kemalistlerle Kürtçülerin ittifak yapmaları tabiidir hatta kaçınılmazdır. Eğer kamuoyu baskısı olmasaydı, Kemalistlerin ve Kürtçülerin birbiriyle çok sıkı bir işbirliği içine girdiklerini görecektik. Zaman zaman Kemalistlerle Kürtçülerin işbirliği yaptığına dair çıkan haberler, spekülasyondan çok daha ileri seviyede bir “gerçeklik altyapısına” sahip.
*
Çözüm mü ne? Buradan çözüm çıkmaz. Ahlaksız ve hukuksuz insanla çözüm üretilmez. Çözüm için önce bir “çerçeve” gerek. Sonra taraflar arasında müşterek sabit prensipler lazım. Ahlaksız insan bir çerçeve girmez. Çünkü çerçeve ahlakın ta kendisidir. Hem Kemalist kafa hem de Kürtçü kafa, siyasi ahlaksızlığın zirvesinde. Kürtçü kafayı üreten Kemalist kafa olduğu için, ahlaksızlıkta birbiriyle yarışıyorlar. Tarafların ruhi ve akli, fiziki ve fiili kaynakları tükenene kadar silahlı ve silahsız çatışma devam eder. Bu iki kafa da milletin ve ülkenin “habis ur”udur. Islahı imkansız olanın imhası zarurettir düsturu, her iki düşünce(!) için de fazlasıyla caridir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

TÜRK SİYASETİ VE SEÇİM DEĞERLENDİRMESİ-1-

            Türkiye siyasetinde temel üç mecra oluşmuştur. Üç mecra son birkaç seçimdir kendini göstermiş ve son seçimde ise mecraların derinliklerinin arttığı görülmüştür. Birinci mecra, İslami hassasiyeti yüksek olan mecradır ve siyasi alanda AKP, SP ve BBP tarafından temsil edildiği görülmektedir. İkinci mecra, Atatürkçü, solcu, laik, ateist, ulusalcı vesaire gibi tamamen batılılaşmış ve modernleşmiş kesimleri içine almakta ve kendinde toplamaktadır. Bu mecrayı siyasette, CHP, DSP gibi partiler temsil etmektedir. Üçüncü mecra ise milliyetçileri kendinde toplamıştır ki siyasette MHP ve DTP tarafından temsil edilmektedir.

            Türkiye’deki siyasetin temel mecraları bunlardır. Bundan sonra siyaseti bu mecralarda takip etmek gerekecektir. Bu mecraların derinliklerini her geçen gün arttırdığı ve son seçimde ise belki de nihai derinliğe ulaştığı müşahede edilmektedir. Eğer bu üç mecra, siyasi haritayı kalın çizgilerle böler ve kalıcı olacak kadar derinleşirse, ülke tüm siyasi hesaplarını yeniden gözden geçirmelidir.

 

*

 

            İslami mecranın kendi yatağından dışarı çıkmayacak olan fikri oy miktarı, yüzde 30 civarında görünüyor. Ulusalcı mecranın fikri oy miktarı, yüzde 20, milliyetçi mecranın oy oranı ise MHP merkezindeki Türk milliyetçileri yüzde 10, DTP merkezindeki Kürt milliyetçilerinin oranı yüzde 5 civarında bulunmaktadır. Geriye kalan yüzde 35 oy miktarı ise, fikri anlamda adresi olmayan ve kendini bir mecraya dökemeyen, etkilenmeye müsait ve her mecraya akabilen seçmen kitlesini oluşturmaktadır. Her siyasi mecranın kendi yatağındaki seçmenlerin dışındaki seçmenler üzerindeki etkileme katsayısını yüzde 50 olarak kabul ettiğimizde, İslami mecranın tabi oy sınırının yüzde 45, ulusalcı mecranın tabi oy sınırının yüzde 30 ve milliyetçi mecranın tabi oy sınırının yüzde 22.5 civarında olduğu görülür. Bu katsayıları normal dönemler için kabul etmek gerekir. Olağanüstü dönemlerde etki alanlarının (katsayının) artacağı ve azalacağını düşünmek mümkündür.

Üç mecranın dışında birçok siyasi cereyan bulunduğu vakadır ama bunların hacmi, dere yatağını aşmamaktadır. Dolayısıyla genel bir değerlendirmenin neticesini etkilemeyecek olduğu için ihmal edilebilir görünmektedir.

            Doksanlı yılların başında yataklarını yavaş yavaş açmaya başlayan bu mecralar, iki binli yılların sonlarına doğru net bir şekilde kendini göstermeye başlamıştır. Yataklarını derinleştirme ve tahkim etme sürecinin ne kadar süreceği, yatakların birbiri ile birleşmesini mümkün kılacak kanalların açılıp açılamayacağı, birbirlerinden uzaklaşan bir açıya mı yoksa birbirlerine yaklaşan bir açıya mı sahip oldukları, hangi mecrayı besleyen kaynakların neler olduğu, hangi mecrayı besleyen kaynakların zenginleştiği ve arttığı, hangilerinin azaldığı ve kuruduğu konuları siyasetin geleceğine dair doğru tahmin ve tefekkür imkanlarını ve malzemelerini verecektir. Bütün bunlarla beraber en önemli unsur ise “zamanın istikametinin” hangi mecranın güzergahında aktığıdır. Zira zaman, en büyük güç ve en büyük enerji kaynağıdır.

            İki gündür tüm gazeteler ve köşe yazarları ile tüm televizyonlar ve yorumcular seçim neticelerini değerlendirme yarışındadırlar. Belki de tamamının tespitleri doğrudur ama genel bir kompozisyon oluşturamadıkları ise açıktır. Bu sebeple seçim neticelerini değerlendirmeye çalışanlar “parça tespit” yapmaktan ileriye geçememektedirler. Parça tespitten kurtulmak ve yekunu görebilmek için ülkedeki siyasi haritanın ne olduğuna dair bir “tez” sahibi olmak gerekir.

 

*

 

            Mahalli seçimler, yukarda izah edilen genel siyaset tezi üzerinden değerlendirildiğinde görülen neticeler, bugüne kadar yapılan değerlendirmelerden farklıdır. Bu tez üzerinden seçim sonuçlarına baktığımızda neler gördüğümüzü genel hatlarıyla açıklamaya çalışalım. Seçim değerlendirmesini birkaç yazıda yapacağımız için bu yazı ile konuya bir giriş yapalım.

 

*

 

1-İslami mecra, tabi sınırında oy almıştır.

 

            İslami mecranın almış olduğu toplam oy, (AKP 38.86, SP 5.17 ve BBP 2.24 olmak üzere) 45.27 oranına ulaşmıştır.

 

Seçim şartlarının içinde olağandışı olan iktisadi krizin iktidar partisi aleyhine etkiler meydana getireceği aşikardır. Bu manada AKP’nin oy kaybetmesi anlaşılmaz bir durum değildir. Burada önemli olan husus, AKP’nin kaybettiği oyların yaklaşık yarısını aynı mecradaki diğer iki partinin (SP ve BBP) almış olmasıdır. Yani kaçış mecradan değil, mecrada hareket eden gemilerin birinden diğerine doğrudur.

İslami mecranın iktisadi kriz gibi seçim neticelerini doğrudan ve ciddi manada etkileyen bir hadiseye rağmen, debisinden ciddi bir kayıp vermediği görülmektedir. Vaka 2007 seçim neticelerine göre İslami mecranın oy kaybettiği doğrudur. Fakat o seçim, olağanüstü bir dönemde yapıldığı için mecranın etki katsayısı normalin üzerine çıkmıştır. Bu günkü seçim neticeleri normal zamanlardaki etki katsayısının neticesini verdiğini göstermektedir. Üstelik iktisadi krizde etki katsayısının düşmesi gerekirken, normal zamanlardaki katsayıya kadar gerilemiş daha fazla gerilememiştir.

İslami mecranın oy oranının yüzde 30 civarında olduğu düşüncemizin sebeplerinden birisi, iktisadi krizin olduğu bir dönemde yapılan seçimde tabi oy sınırına ulaşmış olmasıdır. İktisadi krize rağmen aldığı oy toplamının 45 civarında olması, katsayısını da nihai sınırında kullandığını göstermektedir. Bu durumda İslami mecranın fikri oy oranının belki de yüzde 30’lardan yukarılara doğru tırmandığını kabul etmek gerekir. Fakat bunun bir seçimde daha test edilmesi doğru olacaktır.

  

2-Ulusalcı mecra, tabi sınırının altında oy almıştır.

 

            Ulusalcı mecranın almış olduğu toplam oy, (CHP 23.10 ve DSP 2.77 olmak üzere) 25.87 oranına ulaşmıştır.

            Ulusalcı mecranın aldığı oy oranı, tabi sınırının altında kaldığını göstermektedir. Bu durum, mecranın etki katsayısını kullanamadığını göstermektedir. İktisadi krize rağmen kendi etki alanının nihai sınırına ulaşamaması, mecrada bulunan partilerin siyasi beceriksizliği olarak kabul edilmelidir.

            CHP’nin laiklik ve rejim gerginliği üzerinden etki katsayısını artırmaya çalıştığı daha önceki seçimlerde görülmüştü. Her nasıl olmuşsa, o stratejinin işe yaramadığı parti yönetimi tarafından anlaşılmış ve bu seçimi normal bir propaganda yaklaşımı içinde geçirmiştir. Mecranın oyunun artmış olması, seçimi laiklik ve rejim tartışması ile yürütmemesinden mi yoksa iktisadi krizin etkisinden mi gerçekleştirmiş olduğu araştırılmalıdır.

            Ulusalcı mecranın iktisadi krize rağmen aldığı oy miktarının (oranının) yüzde 30’lara ulaşamaması, fikri oylarının yüzde 20’nin altına doğru hareket ettiğini gösterebilir. Fakat bu güne kadar yapılan seçimlerin hiçbirinde alt sınır (fikri oy) olan yüzde 20’nin altını görmediği için birkaç seçim daha bu noktanın test edilmesi gerekir.

  

3-Milliyetçi mecra, tabi sınırında oy almıştır.

 

            Milliyetçi mecranın almış olduğu toplam oy, (MHP 16.08 ve DTP 5.62 olmak üzere) 21.70 oranına ulaşmıştır.

            Milliyetçi mecranın almış olduğu oy, tabi sınırına yakın olmuştur. Bu durum, iktisadi kriz ile birlikte değerlendirildiğinde (olağanüstü durumlarda katsayı değiştiği için) milliyetçi mecranın etki katsayısını kullanabildiğini fakat olağanüstü dönemlerin imkanlarından faydalanamadığını göstermektedir.

            Milliyetçi mecranın diğer iki mecradan farkı, birbirinin anti-tezi olan iki partinin bulunmasıdır. MHP ile DTP, milliyetçilik konusundaki hassasiyet bakımından aynı fakat hassasiyetin ismini koyarken farklıdır. Türk milliyetçiliği ile Kürt milliyetçiliği, isimlendirme dışında muhteva bakımından bir farkı bünyesinde barındırmadığı için aynı mecrada görünmektedirler. Fakat birbirinin anti-tezi olmalarından dolayı, diğer iki mecranın etkilenme şartlarından biraz farklılaşmaktadırlar. Diğer iki mecranın ülke şartlarından etkilenme oranları, milliyetçi mecranın ülke şartlarından etkilenme oranından daha fazladır. Milliyetçi mecra, kendi içinde etki-tepki üreten yarı kapalı bir sistem (kompozisyon) oluşturmaktadır. Türk milliyetçiliği arttıkça Kürt milliyetçiliği artmakta, Kürt milliyetçiliği arttıkça da Türk milliyetçiliği artmaktadır. Bu sebeple hem MHP’nin ve hem de DTP’nin oylarını hemzaman olarak artırmış olması tabidir.

 

            Seçim değerlendirmesine devam edeceğiz.

Share Button

HÂKİMLER EN ZAYIF KİŞİLİKLER MİDİR?

Ergenekon davası ile AKP kapatma davası vesilesiyle yoğun şekilde gündeme gelen ve hala sıcaklığını koruyan “yargılaması devam eden dava hakkında konuşmama kuralı” ciddi şekilde gözden geçirilmelidir. Bu kural lüzumluluğu hiç tartışılmamakta ve kural sabit kabul edilmektedir. Tüm tartışmalar, kuralın “veri” olarak ve hatta “mutlak doğru” olarak kabulü ile başladığı için esası gözden kaçırmaktayız. Bu kuralı bir değerlendirmeye alalım bakalım ne çıkacak?

Önce kuralın temel gerekçesini belirtelim. Temel gerekçe, hâkimlerin etkilenmesidir. Gerekçenin muhtevasında gizli olarak, “hâkimlerin olumsuz şekilde etkileneceği” kabulünün de bulunduğunu görüyoruz. Zira olumsuz etkilenme öngörülmese “konuşmama kuralı” getirilmezdi veya bu kurala ihtiyaç duyulmazdı. Öyleyse gerekçeyi, hâkimlerin etkilenmesi değil, olumsuz etkilenme şeklinde anlamamız şarttır.

Sathi (yüzeysel) bir bakış bu kuralın doğru ve gerekli olduğunuz gösterir. Ülkedeki entelektüel sığlıkta göz önüne alındığında kuralın, ilk bakışta doğru görünmesini yeterli sayanlar olabilir. Fakat hayatın her alanı sığlığa tahammül etse dahi “hukuk” sığlığa tahammül edemez. Hakların çarpıştığı arenada adaletin tahakkuk ettirilmesi ve tevzii edilmesi, sathi (sığ) bir anlayış ve yaklaşımla kabil değildir. Hukukun sığ bir kavrayışla üretilebileceği ve tatbik edilebileceği kanaatine (aslında vehmine) sahip olanlar, derin düşünebilme maharetine malik olamayan ortalama zekâ sahipleridir. Bir ülkenin mevzuatını “ortalama zekâ” sahiplerine emanet etmesi, o ülkenin başına gelebilecek birkaç vahim hadiseden (beladan) biridir.

Kamuoyundaki tartışmalardan, değerlendirmelerden, tenkitlerden, fikir beyanlarından, ihtimal taramalarından hâkimlerin etkileneceğini “temel veri” olarak kabul etmek, hâkimlere hakarettir. Hakikaten hâkimlerin mutlaka etkileneceği düşüncesine sahip olmak, zihni-fikri seviyelerine, mesleki formasyonlarına ve dirayetlerine itimat etmemektir. Hâkimlerin de insan olduğu ve bazı zaaflara sahip bulunduğu izahı yerinde değildir. Hâkim olmanın manası, zaaflardan kurtulmuş olmaktır. Zaaf sahibi insanın hâkim olması asla mümkün olmamalıdır.

Hâkimlerin zaaf sahibi olabileceği ve bu sebeple etkileneceği düşüncesi, iki sebepten kaynaklanabilir. Birincisi, ülkedeki hukuk eğitiminin hiçbir zaman zaafları bulunmayan güçlü kişiliklere sahip hâkimler yetiştiremediği, diğeri ise, mevcut hâkimlerin güçlü kişiliklere sahip bulunmadığı…

Mevcut hâkimlerin dirayetsiz, cesaretsiz ve donanımsız oldukları ve bu sebeple kamuoyu etkilerinden korunmaları gerektiği düşüncesini/gerekçesini hiçbir hâkim ve savcının kabul edeceğini zannetmiyorum. Gerçek durumun bu olduğu bir an kabul edilse bile, hâkim ve savcıların bu iddiaya yüksek perdeden itirazları olacağı vakadır. Bu itirazları yok sayıp bu ihtimali değerlendirmeye devam etmek fazla gerçekçi olmaz. Öyleyse biz diğer ihtimale bakalım. Hukuk eğitiminin nasıl hâkim yetiştirdiği bahsine…

Hukuk fakültelerinin müfredatlarından haberdar olanlar bilirler ki, “hâkimlik ahlakını” kazandıracak, öğrencilerin gerekli cesarete sahip olup olmadıklarını tespit edecek hiçbir program yoktur. Başka bir ifadeyle hukuk fakültelerinde hâkim yetiştirecek hiçbir program yoktur. Özet olarak ülkedeki hukuk eğitimi, hâkimlerin cesaretli ve dirayetli olmalarını garanti edecek hiçbir eğitim altyapısına sahip olmadığı gibi aynı zamanda zihni-akli gelişmesini temin edecek bir programa da malik bulunmamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, hâkimlerin etkileneceği temel kabulünün kaynağının ülkedeki hukuk eğitimi olduğu vakadır.

Hukuk eğitimi, dirayetli, cesaretli ve donanımlı hâkimler yetiştirmiyorsa/yetiştiremiyorsa, çok temel bir problemden bahsediyoruz demektir. Her türlü etkiye açık olacak kadar dirayetsiz, en küçük tehdit veya tehlikeye açık olacak kadar cesaretsiz (korkak mı demeliyiz acaba) ve her türlü fikir beyanına karşı donanımsız hâkimlerden bahsediyorsak, kamuoyunun etkilerinden onları koruduğumuz takdirde dahi başka kanallardan/mahfillerden etkilendiklerini/etkileneceklerini kabul etmemiz gerekir. Hal böyleyse herhangi bir davada, yüzbaşı rütbesindeki bir subayın bile ima yollu telkinine muhatap olan hâkimin adaleti katledeceğine inanmamıza ne mani olabilir ki?

Mevcut hâkim veya savcıların bu açıklamaları da kabul edeceğini zannetmiyorum. Fakat “derdest dosya hakkında konuşmama” kuralını koyanların böyle bir düşünceye sahip olmadığını söyleme imkânları olduğunu da düşünmüyorum.

*

Hâkimleri kamuoyunun etkisinden korumak, onları gizli mahfillerin etkisine açık hale getirir. Eğer hâkim etkilenmeyecek bir zihni gelişme seviyesine ulaşmamış ve bunun için gerekli dirayet ve cesarete sahip olamamışsa, mutlaka etkilenecek bir kanal hayatın içinde vardır. Kamuoyunun etkisinden korumak, gizli mahfillerin etkisine otomatik olarak açık hale getirmek demektir.

“Derin devlet”, “gizli iktidar”, “kırmızı anayasa” veya “yazılı olmayan kurallar” gibi isim ve tabirlerle ifade edilen perde arkası dünyanın bulunduğu bir ülkede, hâkimlerin kamuoyundan etkilenmelerine mani olarak “etkiye açık tek kanal” bırakma çabasına girildiğine dair tereddütlerin kâfi miktarda sebepleri vardır. Bu ülkede, “kayıtdışı ekonomi”, “kayıtdışı eğitim”, “kayıtdışı ideoloji” her alan çift halde bulunmaktadır. Her alan “kayıtlı” ve “kayıtsız” olmak üzere çift yapılanmış olan ülkedeki en büyük kayıtsızlık, devlette meydana gelmiştir. Bu ülkede “KAYITDIŞI DEVLET” mevcuttur.

Hâkimlerin gizli mahfillerden etkilenmesi ihtimali göz önüne alındığında, kamuoyundan etkilenmeleri ihtimali ne kadar sevindiricidir. Hâkimlerin kendilerini etkilenmekten koruyamayacağı “temel veri” ise eğer, gizli mahfillerden değil, kamuoyundan etkilenmeleri doğru olandır.

*

Hâkimlerin kamuoyundan etkilenmemeleri gerektiği kanaati, yanlıştır. Hâkimler kamuoyundan etkilenmelidirler. Bir davanın devam ederken kamuoyunda mümkün olan en çok sayıda hukukçuk tarafından tartışılması lazımdır. Mesela bir davayı kamuoyunda bin adet hukukçunun (akademisyen, avukat, emekli hâkim) tarafından tartışılması, o kadar hukukçunun davayı değerlendirmesi demektir ki, hâkimlerin bu tartışmalardan faydalanacakları açıktır. Binlerce bakış açısı tarafından yapılan değerlendirme, binlerce defa rafine edilmesi demektir ki, mümkün olan her açı kontrol edilmiş, mümkün olan her ihtimal göz önüne alınmış, mümkün olan tüm boyutlar gözden geçirilmiş, mümkün olan tüm kavrayış tarzları ortaya konulmuş olur. Bir davaya bakan hâkim için binlerce “hukukçu jüri” gönüllü olarak teşkil edilmiş ve tüm zihni ve mesleki donanımlarını emrine sunmuştur. Bundan daha büyük bir imkânı elde etmesi mümkün değildir.

Kamuoyundaki değerlendirmelerin olumsuz etkiler yapacak nitelikte olma ihtimali her zaman vardır. En azında hâkimlerin psikolojisini yoracağını düşünmek gerekir. Fakat değerlendirmeleriyle davaya olumlu katkıda bulunacak olan münevverlerin çabaları, hâkimleri psikolojik olarak besleyecektir. Olumlu ve olumsuz beyanların toplamı değerlendirildiğinde hâkimlerin kamuoyundan faydalanacaklarını kabul etmek gerekir. “Hâkim şahsiyeti”, olumsuz etkilerden kendini koruyabilecek kadar gelişmiş olmalıdır. Bunu temel veri olarak almak gerekir. Bunun aksini temel veri olarak almak, o ülkede hâkimin olmadığını gösterir. Öyleyse kamuoyu konuşmalı ve hâkimlerde bunlardan faydalanmalıdır.

Hukukçu olmayanların da konuşacağı, yorum yapacağı, değerlendirmede bulunacağı vakadır. Bunların yapacakları değerlendirmelerin hukukla ilgisinin olmayacağı, bu sebeple hâkimlerin psikolojisini yoracağı düşüncesi yerinde değildir. Hâkimlerin hukukçu olmayanların değerlendirmelerini dikkate almayacak kadar gelişmiş zihni seviyeye ve güçlü bir dirayete sahip olduğu kabulü vazgeçilmezdir.

*

Devam eden dava hakkında konuşmama kuralının en ciddi gerekçelerinden birisi, hâkimlerin tehdit edilmesi bahsi olabilir. Hâkimlerin tehdide maruz kalması ciddi ve önemli bir bahistir. Fakat Türkiye gibi ülkelerde hâkimlerin tehdit aldığı kişi ve kurumların devlet cihazı içinde olduğu vakadır. Hakikaten ordunun, siyasi iktidarın veya bürokrasinin tehdidine (can, mal, makam, meslek, maişet tehditlerine) maruz kalma ihtimali, kamuoyundaki tüm tehdit ihtimallerinden binlerce kat fazladır. Öyleyse hâkimleri kendisine karşı korumamız gereken kamuoyundan önce devlettir. Türkiye’nin hâkim ve savcılık mesleği ile ilgili en büyük handikapı budur. Hâkim ve savcıları devlete karşı korumak… Tüm ülkenin bu konuda kafa patlatırcasına düşünmesi ve tedbirler üretmesi sanırım “milli görev”dir.

Bu konudaki ilk teklifi ben yapayım. Bu teklif hâkim ve savcılaradır. Hâkim ve savcılar ülkenin en CESARETLİ insanları olmak zorundadırlar. Zira bu gün için kendilerini devlete karşı koruyacak bir tedbirimiz bulunmamaktadır.

Hâkim ve savcılar unutmamalıdır ki, Adalet, asla korkak insanların (hâkimlerin) eliyle gerçekleşmez. Adalet ile korku bir arada bulunmaz. Bu sebeple hâkim ve savcı olmanın birinci şartı, cesaretten ibaret bir şahsiyet olmaktır. Veciz olarak ifade etmek gerekirse; ya cesaretli olun veya istifa edin… İstifa edin ki, yerinizi cesaretli olanlar doldursun.

Hâkim ve savcılara yönelik bu çağrıyı, hâkim ve savcılar dâhil herkesin ciddiye alması gerekir. Zira devleti içine düştüğü veya kasten bulaştığı tüm pisliklerden temizleyecek olan kadro hâkim ve savcılardır. Yani adli sistemdir. Eğer hâkim ve savcılar Ergenekon türü “ideolojik serserilik” ve bir manada “resmi terörist” olan örgütler ile darbe yapan veya darbe sevenleri yargılamaya cesaret edemezlerse, vay bu milletin başına geleceklere…

Share Button