Etiket arşivi: ARAP BAHARI

İHTİLAL (GÜNÜN KİTABI)

İHTİLAL
İhtilaller çağını yaşıyoruz. Yedi sekiz yıl önce yazıldığında dünyada yaprak kıpırdamıyordu. Artık dünyada büyük halk patlamaları, halk isyanları başladı. Meseleyi sadece Arap Baharı ile ilgili ve sınırlı zannedenler yanılıyor, tüm dünya büyük isyan dalgaları tarafından periyodik olarak dövülecek. Avrupa, Amerika, Asya ve Afrika kıtaları, büyük isyanların şartlarını olgunlaştırmakla meşgul.
Dünyanın önümüzdeki yıllarda en çok ihtiyacı olan bilgi ve fikir çeşidi, “ihtilal”, “İnkılap”, “İnşa” çeşididir. Siyasi iktidarlar yıkılacak, siyasi rejimler yıkılacak hatta devletler yıkılıp dağılacak. Bu süreci takip etmek, yönetmek, doğru istikamete yönlendirmek için ihtilal ve inkılap fikrine ihtiyacımız var.

20141107_162656
_______________________________
Kitapların fiyatı 13.00 TL
Toptan (en az 10 adet) fiyatı 8.00 TL
Talep için müracaat NURİ YILDIZ
Telefon: 0530 696 93 04
E-mail: hacinuriyildiz@hotmail.com
__________________
NOT: Sipariş vereceklerin; 1-İsim ve Soyisim, 2-Adres , 3-Telefon, 4-TC numarası (fatura için) bilgilerini, Nuri Yıldız’ın e-mailine göndererek telefonla bilgi vermeleri rica olunur.
__________________
Banka Hesap Numarası:
Halk bankası K.Maraş merkez şubesi
TR 61 0001 2009 4720 0001 0304 75
________________________________
Basılan kitaplar
1-İslam Medeniyet Tasavvuru-1-Terkip ve Tefekkür
2-İslam Medeniyet Tasavvuru-2-İnşa Muhafaza Tecdit
3-İslam Medeniyet Tasavvuru-3-Şehir ve Medeniyet
İHTİLAL (GÜNÜN KİTABI) yazısına devam et

YENİ BİR LİDER, YENİ BİR ÜLKE DOĞUYOR

YENİ BİR LİDER, YENİ BİR ÜLKE DOĞUYOR
Yeni bir ülke doğuyor, yeni bir lider doğuyor. İslam dünyası ikinci liderini doğuruyor, bunun sancılı olması tabii ki kaçınılmaz. Büyük liderlerin doğumu büyük hadiselerle olur, bu sebeple büyük sancılar yaşanır. Mısır Memluklerden beri ilk defa tarih sahnesine çıkıyor. Bunun ucuz olmasını bekleyenler tabii ki yanılıyor.
Ordunun darbe yapması, İhvan’ın keskin bir ferasetle direnme kararı alması ve bu kararını dirayetle tatbik etmesi, darbe ittifakının beklemediği, hatta İslam dünyasının bile beklemediği bir hadise oldu. Herkes şaşırmış halde hadisenin cereyanını izliyor, bir kısım hafifmeşrep yazarların “olmaz, olamaz” dediği vakıa gerçekleşiyor. Doğu ve batı bloku ile birlikte içimizdeki “fikir ayarsızlarının” da şaşkın bakışları arasında bir halk ihtilali yaşanıyor.
Akıllarını reel-politik hesaplara mahkum ederek, Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin yardım ve ihsanını hesaba katmayanlar, tarihteki iğrenç ve iğreti yerlerini aldılar, her İslam ülkesi bu hafifmeşrep kişileri not etti, ediyor. Tüm hayasızlıklarıyla yanlış mevzilere yerleşenler, kendilerini hızla ümmetten tefrik ediyor, başka bir istikametin yolcuları olarak boy gösteriyor. Bunlar o kadar utanmaz adamlar ki, yarın İhvan Mısır’da direnişinin en parlak zaferini kazandığında bile kamuoyunda boy göstermeye devam edecekler, İhvan’ın direnişi (Allah muhafaza) netice vermezse de “ben söylemiştim” pişkinliği ile yanlış mevzie yerleşmelerinden kendilerine pay çıkaracaklar. Anlaşılmalıdır ki bu alçaklar, Müslümanların zihinlerini ve hayatlarını kemiren parazitlerdir, safra olarak hızlı şekilde bünyeden atılmalıdır. YENİ BİR LİDER, YENİ BİR ÜLKE DOĞUYOR yazısına devam et

İSLAM’IN ÖZNELEŞME SÜRECİ…

İslâm’ın Özneleşme Süreci…

Mısır’da askerler, ülkenin tarihinde ilk kez seçilmiş yönetime ve başkanı Mursi’ye karşı darbe yaptılar.

Tahrir’de diktatör Mübarek’i deviren yığınlar, bu kez, seçilmiş Cumhurbaşkanı Mursi’yi devirdiler.

Ve sabahlara kadar Tahrir’de askerî darbeyi kutladılar sarkastik bir şekilde!

Yaşanan şey, tam anlamıyla tersi dönmüş ahmaklıktır!

Bu yazıda Mısır’daki darbenin kimler tarafından ve neden tezgâhlandığı sorusuna kısaca cevap vererek, bu hayatî sorunu, Pazar günkü yazıda tartışmak istiyorum.

MISIR’DAKİ DARBE’NİN GERİSİNDE İNGİLİZLER VAR!

Mısır’daki darbe, Mısır askerlerinin eseri değil. Mısır askerleri, Mısır’ın değil, Batılıların ‘askerleridir’ esas itibariyle.
İSLAM’IN ÖZNELEŞME SÜRECİ… yazısına devam et

TÜRKİYE’NİN TABİİ GÜCÜ

TÜRKİYE’NİN TABİİ GÜCÜ
İnsanın ve hayatın tabiatına müdahale etmek imkansız, müdahale teşebbüsleri netice vermez, netice verdiği zannı uyanırsa bilinmeli ki geçici bir süredir. Hayata müdahale etmek ile hayatın tabiatına müdahale etmek birbirine karıştırıldığı için, hayatın tabiatına müdahale edilebileceği zannedilir. Bu ince ayrımı yapamayan kafalar, tarih boyunca insanın ve hayatın tabiatına müdahale etme teşebbüsünde bulunmuşlar, hepsi de hüsrana uğramışlardır.
Tarihte birçok misali vardır ama en yakın ve en güçlü müdahale, Sovyet (komünist) müdahaledir. Komünizm, ferdi yok saydığından, ferdin tabiat özelliklerini (mizaç hususiyetlerini) reddetmiş, mesela özel mülkiyeti hayattan çıkarmak istemiştir. Sovyet sistemini az çok bilenler ne kadar ağır bir siyasi rejim kurulduğunu, istihbarat örgütlerinin halkı ve hayatı ne kadar yoğun bir şekilde denetim altında tuttuklarını hatırlasınlar. Milyonluk istihbarat görevlisi ve onların onlarca katı “muhbir” ile hayatın her santimetre karesini denetim altına alan Sovyet rejimi, düşman taarruzundan dolayı değil, insan ve hayatın tabiatına aykırı olduğundan dolayı çökmüştür. İnsanın ve hayatın tabiatına zıt olan dünya görüşleri, yeni bir hayat inşa etme çabasına, insan ve hayatın tabiatında olmayan özellikler ve kurallarla teşebbüs ettiler, ne var ki yaklaşık yetmiş yıllık bir ömür sürebildiler, ortalama insan ömrünü aşamadılar. TÜRKİYE’NİN TABİİ GÜCÜ yazısına devam et

TÜRKİYE’NİN KÜLTÜREL DÖNÜŞTÜRÜCÜ ROLÜ

TÜRKİYE’NİN KÜLTÜREL DÖNÜŞTÜRÜCÜ ROLÜ
Türkiye seksen yıldır nasıl bir profil çiziyordu? Ülke içinde ve dünyada bu profilin yansımaları nasıldı? Herkesin bildiği üzere, kendi kendine bir şey yapamaz, kendi kendine fikir ve ilim üretemez, kendi merkezinde siyaset (özellikle dış siyaset) geliştiremez, doğru düzgün bir devlet kuramaz, halkı yönetemez, sürekli ve kangren olmuş problemlerle uğraşmak zorunda olan, fikir ve bilgi ihtiyacını mutlaka batıdan karşılayan, batıda bir konuda fikir ve tatbikat varken kendi insanlarının o konularda fikir ve bilgi üretmesine dudak büken, dış siyasette koltuk değneği halinde yaşayan, asla kendi merkezinde bir dış siyaset geliştiremeyen, ABD ve AB ne isterse “görev adamı” sadakatiyle yerine getiren, her hangi bir konuda fikri sorulmayan, sorulduğunda da fikri olmayan bir ülke ve halk… Anlaşılacağı üzere çok kötü bir durumdaydı.
Son on yılda bu profilin yüzde doksanı değişti, hala bazı hususlarda ve sahalarda eski kafa, eski davranış devam ediyor olsa da, artık hem kendisi hem de dünya anladı ki, Türkiye kendi merkezinde bir şeyler yapabilir, yapmıştır, yapmaya devam edecektir. Değişimin kafi derecede derinleşmediği doğru, derinleşme istikametinde hala alınacak çok yol var ama en önemlisi “nefs emniyeti”ydi, “biz yapabiliriz” psikolojisinin, özgüveninin oluşmasıydı, bu oluştu, artık hem derinleşecek hem de genişleyecektir. TÜRKİYE’NİN KÜLTÜREL DÖNÜŞTÜRÜCÜ ROLÜ yazısına devam et

İHTİLAL LİDERLİĞİ -e kitap indir-

Lider, çok sayıda insanı bir çerçeve içinde buluşturabilen ve bir istikamete sevkedebilen insandır. İnsanların çok sayıda olması aynı zamanda çok çeşitli mizaç, kişilik ve şahsiyet özelliklerine sahip olması manasındadır. Aynı mizaç ve şahsiyet özelliklerine sahip olan insanları aynı istikamete sevk etmek liderliği gerektirecek kadar zor değildir.

Farklı mizaç hususiyetlerine sahip insanların düşünce alışkanlıklarından davranış şekillerine, menfaat farklılığından talep çeşitliliğine kadar birçok farklılığı bünyelerinde barındıracakları açıktır. Aynı konuda birden çok düşüncenin meydana gelebilmesi demek olan bu durum tüm düşünce çeşitliliğinin aynı teknede yoğrulabilmesini maharet haline getirebilmektedir. Farklı düşüncelerin farklı hareketleri gerektireceği ve tetikleyeceği malumdur. Farklı hareketlerin tek istikamete yönelebilmesi veya yönlendirilebilmesindeki zorluk anlaşılabilir bir durumdur. Farklı ve çatışan menfaatlerin aynı teknede yoğrulabilmesi ise işin pratik fakat en zor kısmıdır. İHTİLAL LİDERLİĞİ -e kitap indir- yazısına devam et

YENİ BİR YAZI SERİSİ-İSLAMCILIK-

Son günlerde gündemi işgal eden, bundan sonra da yoğun şekilde işgal etmesi beklenen, en azından gündemde tutulması mecburiyet olan İSLAMCILIK bahsi, üzerinde çalışmamız gereken hayati bir mesele. Gazete köşelerinde tartışılmaya başlanan, birtakım açmazları olduğu iddia edilen, tatmin edici teşhislerin, tahlillerin, tenkitlerin ve tekliflerin olmadığını görmek hüzün verici. Türkiye’de İslamcı kadroların iktidar olduğu, Arap baharı eksenindeki gelişmelerin de aynı noktaya gelmeye başladığı günümüzde, İSLAMCILIK bahsi ciddi tefekkür konularından biri olmalı.

İslamcılık bahsi etrafındaki çalışmamız (yazı serimiz) bir taraftan nazari çerçevenin üretilmesi ile ilgili olacak diğer taraftan Türkiye’de ve Arap dünyasındaki gelişmeleri takip edecek bir taraftan da Müslüman fikir ve ilim adamlarının konuya yaklaşımını tahlil edecek şekilde düşünüldü. Bu sebeple, muhtemeln uzun bir yazı serisi olacaktır.

TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASI DOĞRUDUR

TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASI DOĞRUDUR
Birinci cihan harbine kadar dünyada sömürgeleştirilememiş tek coğrafya parçası, Osmanlı ülkesiydi. Birinci harpten sonra, Osmanlı coğrafyası da sömürgeleştirildi. Birinci cihan harbinden sonra Anadolu’da başlayan “kurtuluş savaşları” süreci, İslam coğrafyasının tamamında, ikinci cihan harbinden sonrasına kadar devam etti. Bu süreç “birinci kurtuluş savaşları” dalgasıydı ve Müslüman halkların savaşmasına rağmen, savaş sonrası kurulan siyasi rejim ve iktidarlar, batılı, Batılılaşmış, batının yerli ajanları tarafından kuruldu. Kurtuluş savaşında kendilerine karşı savaşılan ve her ülke de ortalama yüzbinlere ulaşan şehit sayısına rağmen, barış anlaşmalarının yapıldığı günün ertesinde, sömürge yönetimlerinin aynısı ve daha şiddetlisi, yerli(!) iktidarlar tarafından kuruldu. Buraya kadarı herkesin bildiği bir yirminci asır hikayesi.
Bağımsızlığını kazanan Müslüman ülkelerin siyasi coğrafyaları öyle bir çizildi, siyasi rejim ve iktidarlar öyle bir kuruldu ki, ya sınır ihtilaflarıyla birbirine düşman edildi veya her ülkede “azınlık” guruplara iktidarlar teslim edildi ya da monarşiler ve askeri diktatörlükler kurularak ülkeler ve halklar zapt altına alındı. Küçücük kıvılcımlar bile diktatörlere kabuslar gördürdü ve devasa güçlerle üzerlerine yürüdüler. Suriye’nin önceki Yezid’i olan Hafız Esad’ın Hama katliamının veya Irak’ın önceki Yezid’i olan Saddam’ın Kuzey Irak’taki kimyasal silahla yaptığı katliamının hatırlanması kastımızın anlaşılması için kafidir. Buraya kadar bahsini ettiğimiz hadiseler de herkes tarafından biliniyor. TÜRKİYE’NİN DIŞ POLİTİKASI DOĞRUDUR yazısına devam et

TÜRK BAYRAĞI ŞAM’DA

TÜRK BAYRAĞI ŞAM’DA
Suriye Ihvan-ı Müslimin liderlerinden biri İstanbul’da basın toplantısı yaptı. Batının Suriye’ye müdahale etmemesini, Türkiye’nin ise müdahale etmesini istedi. Açıkça Türkiye’ye çağrıda bulundu, Suriye’ye müdahale etmesi için…
Bunun ne önemi var diyenler çıkabilir. Çok önemi var. Zamanın akış istikametine paralel açılan her mecranın akış debisi yüksek olur ve umumiyetle menzile varır. Suriyeli muhalifler tarafından ilk defa Türkiye’nin Suriye’ye müdahale etmesi talebi geldi. Demek ki Suriye’de artık halk bu müdahaleyi düşünüyor, talep ediyor ve meşru görüyor. Bu zamana kadar Türkiye kamuoyu her ne kadar Suriye’ye müdahaleyi tartışmış olsa da bu, beyin jimnastiği türündendi. Suriye halkından ve muhalif hareketlerden böyle bir talebin gelmesi, bu istikamette bir mecranın açılması demektir.
Siyasi olayların meydana gelme dinamiğinde ilginç bir özellik var. Gerçekten zamanın akış yönüne paralel olarak açılan mecralar çok güçlü oluyor ve halkta çabuk makes buluyor. İttihat ve Terakki cemiyetini kuran birkaç serseridir ve aslında daha sonraki yıllarda sahip oldukları iktidar ve gücü elde etme maharetine sahip insanlar değiller. Fakat o dönemde zaman batıya doğru aktığı için üç beş serserinin kurduğu cemiyet, imparatorlukta iktidar olabildi. Hiçbir zaman hak etmedikleri ve normal zamanlarda da asla sahip olamayacakları iktidar ve gücü elde etmelerinin tek sebebi, zamanın akış yönüne doğru ilerlemeleriydi. Başka hiçbir izahı yok. Aynı durum, Mussolini’nin “Roma’ya Yürüyüş”ünde de var. Aynı “hareket ordusunda” olduğu gibi… Tam bir serseri topluluğu olan “Roma’ya yürüyüş” kalabalığı, aslında küçük bir askeri birlik tarafından dağıtılabilirdi. “Hareket Ordusu” da bostancıların (saray muhafızlarının) müdahalesiyle dağıtılabilirdi. Fakat bu hareketlerin hepsi de zamanı arkasına alan bir hamleydi. Hiçbir özelliği, kıymeti ve gücü olmayan serseri toplulukları, zaman tarafından desteklendikleri için netice almışlardır.
Bu hadiseler bakınca, zamanın akış yönüne doğru akan siyasi hareketlerin önünde kimsenin (ve hiçbir gücün) duramayacağı anlaşılıyor. Suriye muhalefeti ve halkı, yukarıda misallerini verdiğimiz serseri güruha göre çok güçlü inanç ve direniş sergiliyor. Suriye diktatörünün akıbeti tabii ki Kaddafi’den farklı olmayacak. Mesele Suriye devriminin hangi yoldan olacağı ve ne kadar süreceğiyle ilgilidir.
Muhalefetin Türkiye’ye müdahale çağrısına başlaması, kimsenin önüne geçemeyeceği bir mecra açacak ve tüm Suriye muhalefeti ve halkı kısa sürede bu mecraya dökülmeye başlayacaktır. Bundan sonra sürekli genişlediğine şahit olacağımız bir mecra açılmıştır.
Suriye’ye dış müdahalenin olacağı, bunun kaçınılmaz olduğu, sadece zaman meselesi haline geldiği malum. Suriye muhalefetinin basın açıklamasında isabetle ifade ettiği gibi, batının müdahalesi, ülkenin altyapısını çökertiyor ve ağır kayıplara sebep oluyor. Çünkü batı, bir taraftan ülkenin altyapısını ve üstyapısını yıkarak yeni iş ve yatırım alanları açıyor, diğer taraftan ne kadar insan kaybı olduğunu hiç umursamıyor. Asırlardan beri insan kaybını hiç umursamadıklarını biliyoruz. İslam coğrafyasında yaşayan Müslümanları insan sınıfından saymadıkları için milyonlarla insanın ölmesini bile dert etmiyorlar. Dolayısıyla İslam coğrafyasına müdahale edecek silahlı kuvvetlerin mutlaka Müslüman askerler olması şarttır.
Suriye muhalefeti doğru bir strateji uyguluyor ve batıya müdahale çağrısı yapmıyor. Ama Türkiye’nin müdahale etmesini de hassaten istiyor. Bu yeni bir durum… Diğer ülkelerde (Mısır, Tunus, Libya) muhalifler yardım istediler ama askeri müdahaleden bahseden olmamıştı. Suriye ilk defa askeri müdahale talep ediyor. Bu, yeni bir mecra… Türkiye bu meselede imtihanı yüksek bir notla geçerse, coğrafya üzerindeki nüfuz ve iktidarı, hayal bile edilemeyecek derecede artar.

İSYAN GÜNLÜKLERİ (01.11.2011)

İSYAN GÜNLÜKLERİ (01.11.2011)
Arap baharındaki gelişmeleri takip ediyoruz. Devrimlerin tamamlandığı ve inşa süreçlerinin başladığı safhaya giren ülkeleri hususen takip ediyoruz. Bu cümleden olarak Tunus, hem isyan dalgasını ilk başlatan ülke hem de seçimleri de ilk yapan ülke oldu. Seçim neticeleri ortaya çıktı.
Seçimlerden açık arayla galip çıkan “En Nahda” hareketi oldu. İslamcı olduğu düşünülen hareketin kurucu ve manevi lideri olan Raşit Gannuşi’nin yaptığı açıklamalarda iki husus dikkati çekiyor. Birincisi, İslam’ı merkeze alan bir siyasi sistem kurmak istedikleri, ikincisi, Akparti tecrübesinden faydalanacakları hususuydu. Bu beyanların anlam kodlarını çözmeye çalışalım.
Öncelikle Erdoğan’ın laiklik tavsiyesini Arap coğrafyasında dinleyen yok. Mısır, Tunus ve Libya’daki geçici iktidarları elinde bulunduran veya ilk seçimde iktidar olması beklenen ana muhalefet hareketlerinin tamamı, İslam’ı merkeze alan (meşhur tabiriyle İslam’ı referans alan) bir siyasi sistem kurmaktan bahsediyorlar. Türkiye’deki İslamcı çevrelerin Erdoğan’ın laiklik tavsiyesi ile ilgili (haklı) endişeleri, Arap coğrafyasında kabul görmedi, aksine ciddi bir direniş oluştu. Bu harikulade bir gelişme… Buradan çıkarılacak birkaç ders var.
Birincisi Erdoğan’ın çıkarması gereken ders; Popülerliğinin, karizmasının ve tesirinin bir sınırı var. Her istediğini insanlar sorgulamadan kabul etmiyorlar. İnsanların (özellikle organize olmuş siyasi hareketlerin, muhalefetlerin) dünya görüşleri var. Erdoğan’ı sevmelerinin sebebi, dünya görüşlerine olan yakınlığıdır. Bu yakınlık ortadan kalktığında veya böyle bir intiba oluştuğunda veya dünya görüşlerine aykırı beyanlarda bulunduğunda Erdoğan’dan uzaklaşıyorlar. En azından ilgili konuda Erdoğan’a direniyorlar. Bu düşünce ve tavır, sağlıklı bir durumdur.
İkincisi, dünyanın Arap coğrafyasını istediği gibi etkileme ve şekillendirme imkanının olmadığıdır. Erdoğan’ın bile etkileyemediği muhalif hareketler, batıdan herhalde etkilenmeyeceklerdir. Öyleyse Arap baharındaki isyan tohumlarını atanlar batılı güçler değil, muhteva olarak İslam’dır. Batılı güçler ne kadar burunlarını sokmak ve etkilemek isteseler de mahalli güçler kendi dünya görüşlerinin peşinde gideceklerdir. Bu durum Arap isyanlarını batının başlattığı ve yönettiği istikametindeki düşünceleri temelden çürütmektedir. Suriye’nin hala gündemde olması ve İran etkisiyle beraber isyancı güçlerin batı tarafından organize edildiği kanaati, ciddi bir şekilde sarsılmış olmalıdır. Türkiye’deki İslamcı çevrelerin Arap ülkelerindeki isyanlara tam destek vermeleri hem nazari hem de stratejik olarak doğru ve gereklidir.
Üçüncüsü, batı dünyasının çıkaracağı derstir. Batı, yirminci asırda yaptığı gibi Arap ülkelerindeki siyasi rejimleri ve iktidar sahiplerini istedikleri gibi tayin edemeyecekler, istedikleri gibi etkileyemeyeceklerdir. Batının bunu anlamaması tabii ki sözkonusu değil. Öyleyse bize bir görev daha düşüyor. Batının Arap ve İslam coğrafyasındaki isyan ve ihtilal dalgasına karşı bundan sonra bir strateji değişikliği yapıp yapmayacağı… Batı serbest seçimlere giden her ülkede İslamcıların kazanacağı gerçeği karşısında nasıl bir tavır alacaktır? İçinde bulunduğumuz sürecin en önemli sorularından birisi budur. Batının bu süreçte çok acımasız tedbirler almak isteyeceği düşünülebilir ama Allah, batıyı, kendi krizleri ile meşgul olmak zorunda bıraktı. Konjonktür o kadar müsait ki, bu şartlar manzumesi ancak Allah tarafından hazırlanabilir. Her şeye rağmen batının bu konuda geliştireceği stratejiyi dikkatle takip etmek gerekiyor. Çünkü doğum sancıları çeken İslam coğrafyası, batının silah gücü üstünlüğü dikkate alınırsa, ciddi bir darbeden sakınmalıdır.
Netice olarak anlaşıldı ki, Arap coğrafyasındaki gelişmeler, kendi asil ve asıl mecrasına dökülecektir. Haki beyin baştan beri işlediği bu husus, gerçekleşmeye başladı. Ne ala… Hamdetmek ve çalışmaktan başka yapacağımız bir şey yok.