Etiket arşivi: aşk

Seher Yeline Sorun Mâşukun Haberini

Seher Yeline Sorun Mâşukun Haberini
Seher yeli “Ruhânî âlemin doğusundan esip, hayra vesile olan mânevî bir esinti.” Bâd-ı Saba da denilen bâd-ı seher, yâni seher yeli güllerin açılmasını sağlayan latîf bir rüzgâr. Mutasavvıf âşıklar için seher vaktinde esen yelin kudsiyeti vardır.
Tasavvufta seher yeli mâşukla âşık arasında tebliğ vasıtası sayılır. Kul ile Allah, mürid ile mürşid veya âşık ile mâşuk arasında mânevî rabıtayı kuran ilâhî bir unsur olarak târif edilir. Bu sebepledir ki âşığın ilâhî sevgiliyle haberleşmesini sağlar.

CÂNANIN MAKAMINA SEHER YELİYLE VÂSIL OLMAK
Seher Yeline Sorun Mâşukun Haberini yazısına devam et

“SEHER VAKTİNDE AMAN HAY DEMEYE GELDİM”

“Seher Vaktinde Aman Hay Demeye Geldim”
“Sabahın seher vaktinde / Aman Hay demeye geldim / Hu deyip dönmeye geldim” diyen ilâhî ile Mutlak sevgiliye münâcâtta bulundunuz mu gözyaşlarınızla arınarak?

Bin miligramlık cezbe ile, “Seher vakti çıkmış yolun üstüne / Bir bakışta yaraladı yar beni ” diyerek gözlerinizden perdenin kalktığı oldu mu hiç?

Mutlak sevgili olan yar seher vakti kimlerin yoluna çıkar? Bu sual üstüne her Müslümanın tefekkür sancısından kıvranması gerekmez mi?

“SEHER VAKTİNDE UYANIK OLANLAR NELER SEYRETTİLER, ÂH NELER!”

İskender Pala, “Aşka Dair” inde “Seher Âşıkları” nı yazmış. “Seherde bâğa geldi seyre cânân / Neler seyr eyledi bîdâr (uyanık) olanlar” beytini şerh etmiş ve demiş ki:

“SEHER VAKTİNDE AMAN HAY DEMEYE GELDİM” yazısına devam et

VECDİNİZLE NASILSINIZ?

Vecdinizle Nasılsınız?

Vecd, belli bir kazığa bağlanmazsa adamı tepetakla götürür. Vecdinizi, imana ve şeriata dayandırmazsanız, kontrolsüz bir sarhoşluğun, divâneliğin ve coşkunun girdabında akıl ve kalp dengenizi kaybedersiniz. Bu mânada vecd tehlikelidir. Vecdinizin ayakları, dine yahut tasavvufa veya bu mukaddeslerden beslenen bir fikir ve sanat geleneğine basmıyorsa, istikâmeti belirsiz ruhî yalnızlıklara sürükleyebilir.

Böyle bir vecd, trajik ve sefil bir hayata mahkûm eder, mesuliyetlerden alıkoyar. İrade ve kemâlin kaidelerine bağlı olmayan vecd hâli, sahibini neye niçin hüzünlendiğini ve sevindiğini bilmeyen bir divâneye dönüştürür. Kaynağı belirsiz, ölçüleri ve gayesi olmayan, bir mürşide, üstada, dergâha ve irfanî bir yola tâbi olmayan vecd, sahibini kör bir kuyuda kıvrandırıp durur, haddini hududunu bilmez hâle sokar, yardan aşağı uçurur.

İnsanın eşrefi vecd hâlindeyken mânevî olanla rabıta kurar, helâlinden bir aşk, hüzün ve duygulara gark’olur. İnsanın şeytanı vecd hâlindeyken haram olan duygu ve coşkunluklara kapılır. Şeytanî vecde, edepsiz söz, fiil ve bunalım hâkimdir.
VECDİNİZLE NASILSINIZ? yazısına devam et

“BÜYÜKLERE” SORULAR-13-BİRİNCİ KISIM ONUNCU SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-13-BİRİNCİ KISIM ONUNCU SORU
SORU
10-Aşkın kaynağı, biz farkına varmasak da, varlığın “yokluk deminde” ruhun, Allah Azze ve Celle’ye yaklaşabilme imkanına rağmen, insanın diğer tüm unsurlarıyla, hakikati “adem” olan varlık deminde yaşıyor olması mıdır? “Yokluk deminde” mutlak varlığa ulaşma imkanı olan, bunu da her an yaşayan ruh, varlık deminde gurbete düşüyor da vuslat hasreti buradan mı çağıldıyor?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Doğru sorulamayan sorulardan biri bu… Öncelikle bir hususa dikkat çekmek gerekiyor, ruh ve nefs meselesi… İnsanda nihai kudret kaynağı ruhtur, nefs de enerjisini neticede ruhtan alır, böyle midir? Her varlıkta “vahdet” vaki ve varittir, öyleyse insanın “vahdet merkezi” ruh olmalıdır, doğru mudur? İnsan iç dünyasında vahdet arayışı, ruh dışında bir merkeze gidebilir mi, böyle bir şey nasıl olur? Ruh, insanın vahdet mimarisini inşa ediyorsa, nefs de gücünü ondan alıyor olmalıdır, bu söylenebilir mi?
İnsan iç aleminde vahdet vaki ve cari ise, vahdet merkezi ve amili ruh ise, ruh-nefs dilemması nasıl oluşuyor? Bu dilemmanın oluşması, her ikisinin farklı irtifalarda olmasından mı kaynaklanıyor? Nefs ruhun derinliğine inemiyor, onun yanına yaklaşamıyor, ruhi hamlelerin yukarıya (satha) doğru çıkması ile birlikte onlarla (yani ruhun tezahürleri ile) karşılaşıyor, dilemma da burada meydana geliyor, hakikat bu şekilde midir? “BÜYÜKLERE” SORULAR-13-BİRİNCİ KISIM ONUNCU SORU yazısına devam et

“BÜYÜKLERE” SORULAR-12-BİRİNCİ KISIM DOKUZUNCU SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-12-BİRİNCİ KISIM DOKUZUNCU SORU
SORU
9-Aşktaki vuslat, varlık-yokluk ritmindeki “yokluk deminde” baş başa kalmak mıdır?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Aşk meselesi zordur, o kadar ki sanki imanın zorluğuna denk… Zaten her iki meselenin kaynağı da aynı, yani ruh… Ruhun en bariz ve en mühim tezahürlerinden veya hamlelerinden ikisidir iman ve aşk…
Aynı kaynaktan çağıldaması, zaman zaman birbirine karışmasına, zaman zaman da birbirinin yerini işgal etmesine sebep oluyor. İnsanlar maşuklarını mı rab ediniyorlar yoksa rablerine mi aşık oluyorlar, çok zaman karışıyor. Çetin mesele… İman ile aşkın kudretlerinin de birbirine denk olması, mevzuu çözülmez hale getiriyor. Bir insanda aşkın, başka bir insanda imanın daha kuvvetli şekilde tezahür etmesi, aşk ve imanın farklı kuvvetlerde olduğunu göstermez, sadece o kişinin mizaç hususiyetlerinin haritasını gösterir.
Aynı kaynaktan fışkırması, aynı güce sahip olması (böyle mi gerçekten?) bu iki meselenin beraber çözülmesini ihtiyaç haline getiriyor. Ayrı ayrı mevzular olduğu düşüncesiyle birbirinden tefrik etmek ve halletmeye çalışmak, meseleyi çözmek değil aksine tamamen giriftleştirmek ve çözümsüz hale getirmektir.
*
Tasavvufun misilsiz terkiplerinden birisi de, imanın hamurunu aşkla karması, aşkın hamurunu da iman ile mayalamasıdır. Birbirinin mütemmimi haline getirdikten sonra her ikisini de aynı mercie, Allah Azze ve Celle’ye yöneltmesidir. Aşk, şirkin ana rahmidir, çünkü imanın kardeşidir. Aşkın istikameti şaştığında imanı istikametini muhafaza etmek yiğit işidir. Farlı istikametlere yönelen aşk ve iman farklı rabler edinir, şirk diye buna demiyor muyuz?
Böyle midir gerçekten? Aşk, iman kadar kuvvetli midir, ikisi farklı istikametlere yöneldiğinde şirkin şartları gerçekleşmiş, son hamle mi kalmıştır. “BÜYÜKLERE” SORULAR-12-BİRİNCİ KISIM DOKUZUNCU SORU yazısına devam et

Manzum Ve Mahzun- Nen Olayım Senin?

“Daha nen olayım isterdin?
Onursuzunum senin…”

Cemal Süreya

Ben senin yüzünde gülücük olmak istiyorum sevgilim, o gülücüğün yüzüne kondurduğu gamze…
Ben senin sevincine neden olmak istiyorum, efkârına çare…
Ben senin gecene dolunay, gününe güneş, ömrüne ilk bahar olmak istiyorum sevgilim, sen kederlenme.
Ben senin gönlüne pusula olmak istiyorum, cümlene özne…
Ben seni sevdim güzelim, ben yaşarım, ben yanarım sana ne?

Ben senin umudun olmak istiyorum sevgilim, en onmaz anında merhemin
ve tek makamın hasret türkülerinde…
ada
Manzum Ve Mahzun- Nen Olayım Senin? yazısına devam et

“SAÇININ TEK TELİ İÇİN KAİNATI YAKARIZ”

SAÇININ TEK TELİ İÇİN KAİNATI YAKARIZ
“Saçının tek teli için kainatı yakarız” dediğimizde, Müslümanlar hamaset yaptığımızı, diğerleri de tahrik ettiğimizi düşünüyor. Ne hamaset yapıyoruz, ne de tahrik ediyoruz, tam olarak hakikati, O’nun hakikatini, kıymetini beyan ediyoruz. Bildiklerini anlamayan Müslüman fikir adamı(!) kılıklı insanlardan çektiğimiz çilenin hesabını yapamaz olduk ama O’nun kıymetini anlama hususundaki inisiyatifi onlara bırakmak tam bir tefekkür felaketi olur.
Bildiklerini anlamayanlara bilgilerini kontrol etmelerini söylemek beyhudedir. Yeryüzünde Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize inanan bir tane bile insan kalmadığında, Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin bu dünyadaki rahmeti bitecek ve gazabı tecelliye gelmeyecek mi? O hadisenin adına kıyamet demiyor muyuz? Hatemül Enbiya Aleyhisselatü Vesselam Efendimize inanan tek insan kalmadığında, Cenab-ı Allah Azze ve Celle, tüm kainatı yakmayacak mı? Her şeyi dürüp büküp yok etmeyecek mi? Mahiyetinin ne olduğunu ve (kıyamet tasvirleri dışında) nasıl gerçekleşeceğini bilmediğimiz o büyük yokoluşun gerçekleşme şartı, O’na inanan bir tek insanın bile kalmaması değil mi? “Sakalının tek teli için kainatı yakarız” dediğimizde, bizzat Cenab-ı Allah’ın muradını kastetmiş olmuyor muyuz? “SAÇININ TEK TELİ İÇİN KAİNATI YAKARIZ” yazısına devam et

DUYGU EĞİTİMİ-7-DUYGU DİLİ-1-

DUYGU DİLİNİ-GİRİŞ
Her şeyin bir dili var. Duygu da buna dahil… Üstelik duygunun dili en etkili dildir. Aklın dili, yalanın bol olduğu, anlaşılmasının zor olduğu bir dildir. Duygu dili ise, yalanı az olan veya yalan olduğunda anlaşılması kolay olan dildir. Aklın dili, bildiğimiz ve kullandığımız, adına lisan da dediğimiz dildir. Duygu dili ise, standardı olmayan, kelimesi bulunmayan, bazı konularda ortak davranış şekilleri geliştirilmiş olsa da bu davranış şekillerine mahkum olmayan bir dildir.
Duygu dilini, aralarında duygusal ilişki olan insanların kendilerine has, kendilerine ait şekilde oluşturmaları mümkündür. İki aşık insan aralarında bir duygu dili oluşturabileceği gibi, baba ile çocukları da aralarında kendilerine ait bir duygu oluşturabilmektedir. Bu büyük bir imkandır, herhangi iki kişi kendi arasında lisan oluşturamaz ama duygu dili oluşturabilir. Böylece yanlış anlamaları önlemek mümkün olur. DUYGU EĞİTİMİ-7-DUYGU DİLİ-1- yazısına devam et

İSKENDER PALA’DAN NEFİS TESPİT

İSKENDER PALA’DAN NEFİS BİR TESPİT
İskender Pala, 12.06.2012 tarihli, “Mi’rac” başlıklı yazısında nefis bir tespit yapmış. İki Cihan Serveri Efendimizin (SAV) miraç ile “huzura” çıktığını, “vuslata” erdiğini beyan edip, aralarındaki mesafenin birkaç santime kadar yaklaştığını, irfan ehlinden naklediyor. Bu noktadan sonra, vereceği cevapla nefis tespiti yaptığı soruyu soruyor; “O halde soru şudur: Seven sevilene bir santimden daha yakınlaşmış iken neden ondan ayrılsın ki?”
Evet, neden ayrılsın ki? Aşkın maksadı “maşuk”ta vuslata ermek değil mi? Bu herhangi bir maksat değil, “nihai maksat”tır. Nihai maksat, yani “vuslat” vaki olduğunda, “firak” nasıl mümkün olabilir ki? İskender Pala’nın sorusuna ek bir soru da budur ve daha ehemmiyetsiz değildir, “nasıl mümkün olabilir?”. İtiraz edilse ve dense ki, “sadece aşktan bahsediyorsunuz, aşk meselenin bir boyutu fakat ondan ibaret bir bahis değildir bu”. Doğrudur, İskender Pala’da sadece aşktan bahsediyor. Eksik izah, ham idrakten doğar. Bu şekilde düşünmek doğrudur fakat bahis aşk değilse… Çünkü aşk, kainattaki her varlığın, her bahsin, her hadisenin “tamamıdır”. Her bahis o yoksa eksik kalır fakat aşk yalnız başına “kül”dür. Bu sebepledir ki, sadece aşka bakan göz (aşktan bakan göz), yekunu görür. Dense ki, “Şart olan, farz olan imandır, kapıyı açan odur, öyleyse aşk, nasıl olur da imana mukaddem kılınır?” El-Hakk, doğrudur. Lakin bu doğru, insanın doğrusudur. Aşk ise “vacib’ül vücuddan” iman teklif edilmeden önce sadır olmuştur. Yani evvelin evvelinde aşk vardı. Mahlukatta iman aşka mukaddem, Halık’ta, aşk imana mukaddemdir. Öyleyse esas soru şudur; “O’nun katına çıkıldığında, hangisi mukaddemdir?”. Bir de huzura çıkan İki Cihan Serveri olunca, “hangisi mukaddemdir?” sorusu şart olmaz mı? İSKENDER PALA’DAN NEFİS TESPİT yazısına devam et

AYIK GEZMEK, AŞK EHLİNİN ADETİ DEĞİLDİR

Ayık Gezmek, Aşk Ehlinin Âdeti Değildir

Fakîre, yüreği fikirli ateşler içinde yanan Oflu Süleyman nâmıyla maruf genç bir gönül dostundan mektup geldi ki, mesuliyeti ağır bir vecd içinde kıvrandım durdum:

“Oflo oflu Arz-ı Hâlimiz
Ak saçlı hüzünkâra;
Saldınız yüreğimize en acı dumanı, zararı yoktur dediniz sağlığa. En keskin kelimelere sardınız yüreğimize saldığınız dumanı, fikir koydunuz adını. Hasan Sabbah’ın müritlerinden beter sarhoş ettiniz bizi. Ne zaman ayık görseniz “yüreğiniz yanınızda mı efendi?” dediniz ve yürek sızılarına hapsettiniz bizi zil zurna sarhoş olana dek. Sonra bir güvercin gibi saldınız bu kentin sokaklarına; betonarme evlerin bacalarına konduk olmadı, fabrika bacalarının kara dumanları arasında süzüldükte zehri sızlatmadı yüreğimizi. Tâ ki salaş bir çayhanede demli bir çayla içimize çektiğimiz dumana türkü karana dek.” AYIK GEZMEK, AŞK EHLİNİN ADETİ DEĞİLDİR yazısına devam et

HAYRETTİN KARAMAN’DAN MUHTEŞEM İKİ YAZI

HAYRETTİN KARAMAN’DAN MUHTEŞEM İKİ YAZI
Hayrettin Karaman’ın, Yeni Şafak’taki köşesinde, 04.05.2012 tarih ve “Allah dostu (Halîlullah) Allah sevgilisi (Habîbullah)” başlıklı yazısı ile 06.05.2012 tarih ve “Peygamberimiz hem Halîl hem Habîb’dir” başlıklı yazıları muhteşemdi. Köşe yazarlarını tenkit ediyoruz ama haklarını teslim etmemek gibi hasis bir tenkitçi olmaktan imtina ederiz. Bahsini ettiğimiz iki yazı, altın yaldızlı çerçeve ile tezyin edilmeli ve başköşeye asılmalıdır.

Şu ifade önünde hürmet ve tazimle eğilmemek, “hakperestlik” ölçülerini ihlaldir.
“… Allah’ın, onu sevmekle iktifa etmediği, bütün insanlığın, Allah sevgisine mazhar olmasını ona ittibâ etmeye bağladığı açıkça ifade buyuruluyor. Buradaki ittibayı (ona tabi olmayı) hılkatin mebdeine götürdüğümüz zaman ta ezelde “asıl sevgilinin, severek yaratılanın” o olduğu, başkalarının ilâhî sevgi devletine asaleten değil, onun yolundan, onun tâbii olarak ulaşabileceği hakikati yine açıkça ortaya çıkıyor.” HAYRETTİN KARAMAN’DAN MUHTEŞEM İKİ YAZI yazısına devam et

AŞKA DAİR-4-KALBİ VE ZİHNİ EVREN

AŞKA DAİR-4- KALBİ VE ZİHNİ EVREN

Aşk öyle bir ruhi hamledir ki, ne mahiyetini tayine imkan var ne de kudretini ölçmeye… İnsan aklının ulaşmadığı kadar derinlerden çağlayan bir kaynak olduğu için mahiyetini idrak etmeye akıl kafi gelmiyor. Ruhun doğrudan (vasıtasız) hamlelerinden biridir. Ruh vasıta kullanmadığı (mesela aklı kullanmadığı) için anlaşılabilir alana girmiyor. Ruh doğrudan faaliyette bulunmakla, mahiyetini kendinde mahfuz tutmakta ve akla ve zekaya ondan bir pay sunmamaktadır.

Ruhun, aşkta bir suret ihtiyacı olduğunu söylemek kabil değildir. Belki de böyle bir ihtiyaç vardır ama bunu tespit etmek de fevkalade zordur. Fakat aklın bir suret ihtiyacı olduğu muhakkak… Aşkın akılla alakası olmadığı söylendiğine göre aşkın suret ihtiyacı ile akıl neden ilgilensin ki? Aslında akıl aşkın suret ihtiyacı ile ilgilenmez fakat aşkın meydana getirdiği fevkalade kudret ve akışın bir hedefe yönelmemesi halinde insan iç dünyası darmadağın olur. Akıl aşka her ne kadar müdahale edemese de, zihni evreni muhafaza cehdi, aşk isimli büyük akışın bir hedefe yönelmesini temin etmeye çalışarak zihni dünyayı muhafaza etmeye gayret eder.

Aşk, boyutları devasa olan bir ruhi hamledir. Bu hamle bir hedef (suret) bulamazsa, mütemadi bir akıştan bahsetmek gerekir ki, akıl böyle bir duruma dayanamaz. Doğrusu insan zihni bütünlüğü de dayanamaz. Aşktaki suret ihtiyacının en önemli sebeplerinden birisi, aklın zihni evreni koruma refleksidir.

Bir hedef (suret-maşuk) olmadan aşk meydana mı gelir ki, akıl aşka bir suret sunmaya çalışsın? Konuya sathi şekilde bakıldığında maşuk olmadan aşk meydana gelmemektedir. Maşuk (suret) önce aşk sonra meydana geliyormuş gibi bir görüntü bulunmaktadır. Konunun sathında görünen bu durum gerçek ise aklın suret oluşturması sözkonusu değildir. Aslında bazen bu tür ihtimallerin gerçekleştiği de inkar edilebilir değildir. Fakat daha ziyade “sevmek”, “hoşlanmak”, “ilgilenmek” vesaire gibi hissi yönelişler bu şekilde meydana gelmektedir. Aşk bahsi, bunlardan tamamen farklıdır. Aşk ile sevmeyi veya hoşlanmayı veya biyolojik temelli ihtiyaçların meydana getirdiği tutku gibi duygular birbirine karıştırıldığı için, suretin (maşukun) önce meydana geldiği konusunda yaygın ve yanlış bir kanaat oluşmaktadır.

Aşkın zuhuru için suretin tetikleyici bir fonksiyon icra ettiğinden bahsetmek kabildir. Fakat herhangi bir suretin tetiklediği aşk, o suret ile mahdut ve o surete mahpus değildir. Suretin aşkın zuhurunu tetiklediği durumlarda ise akıl, o suret üzerinde ısrar eder. Zira aşk, zuhurunu tetikleyen suretten bağımsızlaşma temayülüne sahiptir ve ondan bağımsızlaştığında aklın korktuğu meydana gelir. Suretsiz zuhur eden aşka bir suret arama ihtiyacı ile bir suretin tetiklediği aşkı o surette hapsetme çabası, akıl için aynı sebepten kaynaklanır.

Aşkın derinlerdeki mekanizması akılla çözümlenemediği için aklın alanı olan daha yukarılarda (daha satıhta) bahis konusu edilir. Başka bir ifadeyle aşkı konu edinen idrak melekesi akıl olduğu takdirde, aşkın tabiatına ulaşılamamakta ve kaynağına kadar gidilememektedir. Bu durumda aşkın kendisinden değil, tezahürlerinden bahsedilmektedir. Aşkın mahiyeti de “duygu” olduğu için diğer “duygu” halleri ile karıştırılmaktadır. Bu problemi aşmanın iki yolu var. Birincisi akıldan daha güçlü olan ve daha derinlere inebilen bir idrak melekesinin aşkı tetkik etmesi, diğeri ise konuyu idrak meselesi olarak değil “müşahede” meselesi olarak ele almak…

Akıldan daha güçlü olan idrak melekesi, şuurdur, yani akl-ı selim. Aşkın şuur ile tetkik edilmesi halinde elde edilen bilgiler, akılla tetkik edilmesi halinde elde edilen bilgilerden mukayesesiz farklıdır. Şuur, ruhun vasıtasız tezahürlerinin kaynağına ve mahiyetine yaklaşma konusunda akıldan çok daha fazla kudret ve maharet sahibidir.
Akıl, ruhun vasıtasız tecellilerine kapalıdır. Öyle ki, en hafifinden duygu tezahürleri dahi aklın anlayabileceği vakalardan değildir. Fakat şuur, ruhun vasıtasız tecellilerinin bir kısmını anlama iktidarına sahipken, bir kısmını müşahede etme (anlama değil) imkanına sahiptir. Bir kısım tecelliler ise şuura da kapalıdır. Aşk, ruhun vasıtasız tecellilerinin içinde en kuvvetli ikisinden biridir. Diğeri ise malum olduğu üzere İMANDIR.

Şuur, aşkı müşahede edebilir, sezebilir ama anlayamaz. Aşkın mahiyetini tam manasıyla anlama kudreti şuurda da yoktur. Zaten aşkın mahiyetini anlama melekesi insanda maalesef bulunmuyor. Aşkın belki de kıymeti, anlaşılmazlığından kaynaklanıyor. Şuur aşkı her ne kadar anlamasa da, müşahede neticesinde bazı kanaatlere sahip olabiliyor. Aşk ile ilgili söylenmiş kıymetli sözlerin bir kısmı, şuurun ulaştığı esaslardır. Büyük bir kısmı ise kalp ehlinin doğrudan müşahedeleriyle kelimeye dökülmüş olanlardır ki, bunları şuur da anlamamaktadır. Söyleyene nispetle kıymetli olduğunu bildiğimiz sözlerdir bunlar.

Aşkı müşahede etme konusu, aklın tamamen dışında şuurun ise biraz alanındadır. Lakin şuurun da müşahede işinde tam fonksiyon sahibi olmadığı vakadır. Bu durum, müşahedeyi yapacak olan unsurun ne olduğu sorusunu sormayı gerektirir. İnsandaki en hayret verici konulardan birisi bu sorunun cevabındadır. Müşahedeyi yapacak olan ruhtur. Hayret verici olan nokta ise ruhun, kendi hamlelerini (tezahürlerini) seyretmesi (müşahede etmesi) vakasıdır.

Bu nasıl olur? Ruhun kendi kendini seyretmesi mümkünse bile insanın bunu fark etmesi, ruhun kendini müşahede etmesini anlaması nasıl olabilir?

Ruhun kendi hallerini müşahede etmesini nispeten fark eden idrak melekesi şuurdur. Bizim ulaşabileceğimiz ve sezebileceğimiz alan da zaten şuurun fark edebildiği kısımdır. Fakat şuur, ruhun kendi hallerini müşahede etme vakasını tamamen fark ve idrak edemez. Esas hayreti mucip olan nokta ise şuurun sınırları dışında kalan ve ruhun doğrudan kendi hallerini müşahede ettiği kısımdır. Bu husus, “kalp ehlinin” tasarrufundadır. Bu nokta ile ilgili bildiklerimiz ve bilebileceklerimiz, “kalp ehlinin” (ehl-i hal’in, ehl-i keşfin) bildirdikleri ile sınırlıdır.

Şuurun ulaşabildikleri ile kalp ehlinin bildirdiklerini harmanlayarak oluşturabildiğimiz çerçeve şudur. İnsan iç dünyasında iki havza var. Birisi “zihni evren” dediğimiz havzadır ve her insan buna farklı seviyede ve hacimde sahiptir ve bilir. Diğer havza ise kalp havzasıdır. Ruhun vasıtasız hamleleri (aksiyonları) önce kalp havzasına uğrar. Ruhi hallerinin ve tabi ki aşkın, mahiyetini müşahede edebilmek için kalp havzasına girebilmek gerekiyor. Kalp havzasına girmeden aşkın mahiyetini müşahede edebilmek mümkün değil.

Kalp havzasına aşağıdan yukarı doğru yol katederek ulaşılamıyor. Aşağıdan yukarı, yani zihni havzadan hareket eden akıl kalp havzasına ulaşamıyor. Şuur kalp havzasını ekrandan izler gibi müşahede edebiliyor ama şuura ulaşan görüntü mattır. Ekrandan seyretmek, mesela kokuyu almaya imkan vermiyor ya, bunun gibi eksiklerden dolayı kamil bir müşahede husule gelmiyor. Kalp havzasına yukarıdan aşağı gelmek gerekiyor. Yukarıdan aşağı doğru inmek, ruhun kalp havzasını seyretmesidir. Ruhun kalp havzasını seyretmesi her zaman kabildir ama insanın ruhi müşahedeyi fark etmesi gerekiyor. Ruhi müşahedeyi fark etmek ise akıl gözünü aşıp “ruh-kalp gözü” ile bakabilmeyi gerektirir. Ruh gözü ile bakabilmek için, ruh, vasıtasız insan iç dünyasının hakimi haline gelmelidir. Başka bir ifadeyle ruhun vasıta kullanma ihtiyacı (veya mecburiyeti) ortadan kalkmalıdır.

İnsanın, ruhun kalp havzasını müşahede etmesini fark edebilecek noktaya gelebilmesi için hangi istikamete yönelmek, hangi güzergahı takip etmek, hangi usul (vasıta) ile yola gitmek gerektiğini, “kalp ehli”, yani tasavvuf ehli bilir ve ancak onlar öğretir. Bu bahis münhasıran tasavvuf ehline aittir ve onların dışında her kim bir usul teklif ederse, yalancıdır. Zira bu bahsi, yani insanın bu kadar derinlerine inebilen kültür ve ilmi sadece İslam üretmiştir ve İslam’ın içinde de mütehassısları sadece tasavvuf ehlidir.

HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

AŞKA DAİR-3-

AŞKA DAİR-3-
ASIL OLAN ARAMAK, BULMAK MI YA NASİB
“Bulamıyorsan bari utanda aramaya koyul. Eşek gibi ne vakte kadar başıboş, yularsız dolaşıp duracaksın.”. (Mantık Al-Tayr, Ferideddin-i Attar Hz.)
Aramak ile bulmak arasında anlaşılmaz bir münasebet tesis edilmiş. Bazen anlamsız görünen bir münasebet, bazen hayatın tüm manasını yüklenmiş bir münasebet… Zannedersiniz ki, İslam İrfanı tüm maharetini bu hususta göstermiş, göstermek istemiş. “Aramakla bulunmaz fakat bulanlar arayanlardır” gibi kelamın şahikasını, bu bahiste söylemişlerdir. “Aramakla bulunmaz ise…” aramaktan vazgeçmek gerekmiyor mu? İlk bakışta insanın zihnini tıka basa dolduran bu ifade başka bir şeye ihtiyaç duyulmayacak bir ruh haline sokuyor insanı. Fakat cümle bitmiyor. “Bulanlar arayanlar” ise aramaktan başka bir yol yok. Tamam ama “aramakla bulunmaz ki”. Korku ile ümit arasında bulunmak, dünyanın ne zor dengesidir. Bu denge, bazen insan kudretinin çok üstündeymiş gibi görünüyor bazen de hikmet sahibi ariflerin kelam-ı kibarlarında “ne yapılacağını, nasıl yapılacağını” ifade eden veciz sözlerle ifadesini buluyor ve kolaylaşıyor. Korku ile ümit arasındaki denge, ancak “bulanlar arayanlar olduğu için aramakta daim ol” düsturu ile ifade edilebilirdi.
“Bulamıyorsan bari utanda aramaya koyul.”. Aramakla bulamayabilirsin ama aramayı bıraktığında asla bulamayacaksın. Bulamadığımız belli. Sahip olduğumuz bu kafayla bulamayacağımız da belli. Öyleyse… İnsan bulamayacağını neden arasın ki? Bulamayacağını aramak, akılla nasıl telif edilir? Akıl abesle iştigal etmekten imtina etmez mi? Aklı abes işe sürmek, onun iptalini ilzam etmez mi? İptal olmasa bile, abesle iştigal edene akıl mı denir? “Aramakla bulunmaz” ise aramak beyhude değil mi? Bulamayan, neden aramaya koyulsun ki? Bulamıyor işte… Aklın başka meşgalesi mi yok?
“Ne akılla olur, ne de akılsız…” ifadesi, arama-bulma denkleminin başka bir düsturu. Aramak akılla olur, bulmak değil… Kapıyı tıklatırsın hafifçe, evdeyse ses gelir. “Kim o?” diye cevap gelirse bilirsin ki evdedir. Ama sükut hakimse hale, anlarsın ki evde yok. İşte aklın çapı bu… Oysa evde olabilir ama ses vermeyebilir. Akla düşen o kapıyı sürekli çalmak. Cevap verip vermemek (nasip) ona kalmış. Eğer çalmazsan kapıyı, açmaz kimse sana kapı. Çaldığında açmayabilir ama kime açtıysa bil ki o, kapıyı çalanlardandır.
İşin sırrı, nereye kadar akılla, nerden sonra akılsız (imanla) devam etmek gerektiğini fark edebilmekte… Hangi kapıyı çalacağını akılla bulacak ve aklı orada bırakacaksın. Kapıyı bulduktan sonra ısrarla çalmak, aklın tahammül edeceği bir iş değil. Orada aklı bırakmazsan çalmaya devam edemezsin.
“Kapısına varmışsan zaten bulmuşsun” deme. O cümle kapısıdır. Kapı içinde kapı var. Perde sayısı sonsuz… Cümle kapısını açarlarsa buldum sanma, daha çok kapı var. Hem aramak devam eder ömür boyunca, hem bulmak… Ama asla bulamazsın. Çünkü son kapıya ulaşamazsın. Sakın kapının birinde “buldum” yani “oldum” deme. O cahillerin ve hamların işidir. Cahillik yapma, pişmeye devam et. Her girdiğin oda öncekine göre cennettir. Unutma ama bir sonraki odaya göre cehennem. Cennete razı olduğunu düşünürken, cehennemde kalmaya mahkum olursun. Cahillik bu zaten, cehennemi cennet zannetmek… Üç beş bilginin eksik veya fazla olmasının ne önemi var, cahillik, ariflik için. Cennet ile cehennemi birbirinden ayıramayan dünya dolusu bilgi, insanı cahillikten kurtarmaz. Üstelik o kadar bilginin hamallığını yaparsın ki, başıboş dolaşan kitap yüklü merkep gibi.
Bil ki, açılan kapıdan, kapısız bir yere girdinse, orası çıkmaz sokak. Yanlış kapı çalmışsın. Rehavete kapılma, hemen çık oradan. Doğru kapıyı bul, bulmak için gerekirse tüm kapıları çal. Ama nasipsizsen hiçbir kapı açılmaz. Açılan kapılarda, kapısız mekanlara çağırır seni. İlacı yok nasipsizliğin… Ama asla bilemezsin nasipsiz olduğunu. Muhal-farz bilseydin nasipsiz olduğunu, bırakır mıydın aramayı? “Bırakırdım” diyorsan, işte o zaman nasipsiz olduğun tescillenir. İnsan nasipsiz olmaz ama kendi nasibini kapatır böylece. Yani akılla. Değil mi ki akıl, “nasipsizsen aramak neden?” diye sorar. Bunun için imanın öz kardeşidir aşk. Âşık, kavuşmayı ümit eder ama kavuşamadığında, kavuşamayacağını anladığında yine de bırakmaz peşini maşukun. Bunun için dememişler miydi, “aslolan aşktı, vuslat değil”. Bunun için demişlerdi, yanlış anlama. Yoksa aslolan vuslattır. Bunu da yanlış anlama, aslolan aşktır.
Alolan aşk, vuslata kadar. Bulana kadar aslolan aramak. İşte her adem oğlunu yola çıkaracak düstur bu. Geride kimsenin kalmasına razı değiller. Herkesi yola çıkarmak için aslolanın aramak (aşk) olduğunu söylemişler ki doğru. Çünkü mükellefiyet bu… Doğru olan mükellefiyet… Mükellefiyeti yerine getirmek mesuliyetten kurtarır insanı. Mükellefiyet, emirdir. Emri yerine getirmek şart. Neticenin ne olduğundan sana ne.
Ama aslolan vuslat. Çünkü aramaktan murad, bulmaktır. Aşık olmaktan murad, vuslattır. Yola çıkmış olanlara söylenmiş sözdür bu, yola çıkmamış olanlara değil. Yola çıkmamış, çıkmakta mütereddit veya yol hazırlığı yapanlara, “asıl olan aramaktır” denmiştir. El-Hak doğrudur. Yola çıkanlara ve ısrarlı olanlara ise “aramaktan maksat bulmaktır, bulamazsan bu nice aramaktır” demişler. El-Hak doğru söylemişler. İlk açılan kapıdan girilen cennetin keyfine gark olanlar, gözleri kamaşıp da cehenneme razı olan gafillerdir. Bunlara söylenecek söz, “aramaktan maksat bulmaktır, bulamazsan bu nice aramaktır” denmeli değil mi?
Aramada gaflete düşer insan. Bu gaflet aklın gafleti umumiyetle… Fakat bulduğunu zannedenler, daha ağır bir gaflete düşerler ki, dertlerinin dermanı yok. Bunun için çok sert tenkit ve tehditler var onlar için. Gaflet perdesinin kalınlığı nispetinde…
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

AŞKA DAİR-1-

AŞKA DAİR -1-

Ucuz teşbihlerle anlatılmaya çalışılan aşk bir anda kayboluveriyor. Aşka dair kurulan hiçbir cümle, aşkın mehabetine muadil bir ağırlığa ulaşamıyor. Aşka dair her ne denilse, aşkı ifade edemiyor. Her nasıl oluyorsa aşk, edebi şaheserlerin ciltlerinden taşıyor, dehaların zekalarını aşıyor, akil insanların akıllarını patlatıyor, alimlerin ilmini savuruyor, sanatkarların sanatını kavuruyor. Bir türlü ele geçmiyor, bir türlü zapt edilemiyor, bir türlü izaha gelmiyor, bir türlü sahip olunamıyor. Ancak ait olunabiliyor. İnsandan doğuyor ama insana sahip oluyor. Kaynağı insanda olan bir mecra ki, insanı akıntısında sürüklüyor. AŞKA DAİR-1- yazısına devam et

İlahî- Bahtî (Sultan 1. Ahmed)

İlâhî

Dil hânesi pür-nûr olur
Envâr-ı zikrullah ile
İklîm-i ten ma'mûr olur
Mi'mâr-ı zikrullah ile

Her müşkil iş âsân olur
Derd-i dile dermân olur
Cânun içinde cân olur
Esrâr-ı zikrullah ile

Gamgîn gönüller şâd olur
Dembesteler âzâd olur
Gümgeşteler irşâd olur
Âsâr-ı zikrullah ile

Zikreyle Hakk'ı her nefes
Allah bes bâkî heves
Bes gayrıdan ümmîdi kes
Tekrâr-ı zikrullah ile

Gör ehl-i hâlün fırkasın
Çâk etdi ceyb-i hırkasın
Devreyle zikrün halkasın
Pergâr-ı zikrullah ile

Terk et cihân ârâyişin
Nefsün gider âlâyişin
Bu cân ü dil âsâyişin
Efkâr-ı zikrullah ile

Bahtî sana ikrâr eder
Tevhîdini tekrâr eder
İhlâsını iş'âr eder
Eş'âr-ı zikrullah ile

Bahtî (Sultan 1. Ahmed)

Meraklısına Notlar:

III. Mehmed'in oğlu I. Ahmed, 28 Nisan 1590 tarihinde Manisa'da dünyaya gelmiştir. Sultan Ahmed, babasının vefâtı üzerine 22 Aralık 1603 tarihinde tahta çıkmıştır. Sultan Ahmed, tahta çok genç yaşta çıktığı için iyi bir eğitim görme fırsatı bulamamıştı. Ancak okumaya çok meraklı olduğu için Harem-i Hümâyun'da bir kütüphane yaptırdı.
I. Ahmed, âbid, zâhid ve sanatkâr bir şahsiyet idi. Devrin mânâ erenlerinden Aziz Mahmud Hüdâyî'nin feyizlerinden istifade eden I. Ahmed, 'Bahtî' mahlâsıyla şiirler de yazmıştır. I. Ahmed'in, Bahtî mahlâsını almasıyla ilgili olarak Hasodalı Yusuf Ağa tarafından şu hâtıra nakledilmiştir: "Sultan Ahmed abdest alırken suyunu ben dökerdim. Kışın en şiddetli günlerinde bile soğuk su isteyen padişah, bir gün: "Ayaklarım hamal ayağı gibi" dedi. Bunun üzerine: "Padişahım, meşhur meseldir, ayağı büyük olanın bahtı açık olurmuş…" diye karşılık verince, padişah: "Belî, bilürüm, Bahtî mahlâsını ol sebepten aldım, dedi." (Kayaalp 1999: 88)

Bahtî'nin şiirlerinde dinî konular ön plândadır. Özellikle onun "Kadem-i Şerîf" hakkında yazdığı şiirin hikâyesi dikkat çekicidir. Rivayete göre Sultan Ahmed, Hz. Peygamber'in mübarek ayak izi bulunan taşı Kayıtbay Türbesi'nden İstanbul'a getirtmiş ve önce Eyüp Camii'ne koydurtmuş, Sultan Ahmed Camii bitince de buraya naklettirmiştir. Bu sırada, rüyasında Peygamber Efendimiz'in divanında yargılandığını görür. Memlûk sultanlarından Kayıtbay, kendisini Peygamber Efendimiz'e şikâyet etmede ve "Kadem-i Şerif" resmini geri istemektedir. Peygamber Efendimiz de bunun alındığı yere verilmesi gerektiğine hüküm verirler.

Rüyasını Aziz Mahmud Hüdâyî Hazretlerinin de bulunduğu bir ulemâ topluluğuna anlatan I. Ahmed, buradakilerin de tabiri neticesinde, "emanetin geri gönderilmesi"ne karar vermiştir. Ancak padişah, Peygamber Efendimiz'e olan saygısından dolayı, "Peygamberimiz'in mübarek kademi" şeklinde bir sorguç yaptırmış ve bunu cuma ve bayram günlerinde hilâfet sarığına takmıştır. Bahtî, bir tahta üzerinde nakşedilen Kadem-i Şerif'in kenarına şu meşhur kıt'ayı yazmıştır:

"N'ola tâcum gibi başumda götürsem dâim
Kadem-i nakşını ol hazret-i şâh-ı rusülün
Gül-i gülzâr-ı nübüvvet o kadem sahibidür
Ahmedâ turma yüzün sür kademine o gülün"

Ava ve silâh kullanmaya meraklı olan I. Ahmed, okçuluk talimine ve cirite de ilgi göstermiştir. Şeyhi Aziz Mahmud Hüdâyî'ye bağlılığı neticesinde özellikle Hüdâyî'nin şiirlerinin tesirinde, 'ilâhî' tarzında güzel örnekler vermiş olan Bahtî, şeyhinin bazı şiirlerine nazireler de yazmıştır. Rivayete göre, padişah Aziz Mahmud Hüdâyî'ye "pederim" şeklinde hitap edermiş. Kaynaklarda, I. Ahmed ile Hüdâyî arasındaki samimi ilişkiyi gösteren pek çok anekdot yer almaktadır. Bunlardan biri şöyledir: "Sultan Ahmed, henüz on beş yaşında iken, bir gün şeyh efendi sarayda abdest alıyormuş. Sultan Ahmed, bizzat gelip şeyhin eline su dökmüş ve annesine de havlu tutturmuştu. Bu sırada Sultan Ahmed, şeyhine: 'Efendim, bir keramet gösterir misiniz?' der. Hüdâyî de: 'Şevketlü, abdest alırken padişah suyu döker ve Vâlide Sultan da havlu tutarsa, size bundan büyük keramet gösterilebilir mi?' diye karşılık vermiş."

İstanbul'un önemli selâtin camilerinden biri olan Sultanahmet Camii'ni yaptıran I. Ahmed, 31 Aralık 1609 tarihindeki temel kazısında, eline kürek alarak bizzat çalışmıştır. Sultanahmet Camii, 1617 yılında tamamlanmıştır.

I. Ahmed, çok merhametli ve feraset sahibi bir padişah idi. Özellikle kardeş katli gibi halkta nefret uyandıran bir geleneği kaldırması ve "hanedanın en büyük mensubunun tahta geçmesi" kuralını getirmesi, önemli icraatlarındandır.

Hattatlıkla da iştigal eden Bahtî, bir Divânçe sahibidir. Bahtî, şiirlerinde sâde ve bir dil kullanmıştır. Divânçe'nin tek nüshası Millet Kütüphanesi'nde (Ali Emiri Efendi, manzum nr. 53) bulunmaktadır. Bu eser üzerinde bir inceleme yapan Dr. İsa Kayaalp; Divânçe'de, "beş münâcât, üç na't, ramazan hakkında dört manzume, Ebû Eyyûbe'l-Ensârî ile Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî hakkında birer methiye, babası III. Mehmed hakkında bir mersiye, on bir tarihî gazel, bir terci-i bend, on yedi gazel, Şeyhü'l-İslâm Yahyâ Efendi'nin bir gazelini tahmis, dört tarih, otuz altı murabba, üç şarkı ve dört beyit" tespit etmiştir.

Bahtî'nin bazı şiirleri bestelenmiştir. Daha ziyade dinî ve tarihî muhtevalı şiirler yazmış olan Bahtî'nin; dil ve üslûp bakımından tekke şairlerinin tesirinde kaldığı söylenebilir. Onun şiirlerinde Allah'a iman, peygamber sevgisi, ramazan ve bayram övgüsü önemli bir yer tutmaktadır. Ebû Eyyübe'l-Ensârî ve Mevlânâ gibi din büyüklerini de metheden Bahtî; özellikle gazellerinde aşk, rintlik, bahar gibi türün genel özelliklerine uygun konulara yer vermiştir. Bahtî, otuz altı rubâî yazarak bu nazım şekline önem verdiğini de ortaya koymuştur. O, hacim olarak küçük sayılabilecek eserinde, kaside, gazel, ilâhî, terci-i bent, tahmîs, şarkı, müfred vb çeşitli nazım şekillerine yer vermiştir. Divânçe'de bulunan ilâhî ve şarkı türleri, Bahtî'nin Halk ve Tekke edebiyatına ilgisini de ortaya koymaktadır.

Ne gariptir ki Osmanlı Hânedanı'nın on dördüncü padişahı olan I. Ahmed, tahta on dört yaşında çıkmış ve tam on dört yıl saltanat sürmüştür.

I. Ahmed, 22 Kasım 1617 tarihinde, henüz yirmi sekiz yaşında iken vefât etmiştir.

AĞLA GÖZÜM AĞLA… YUNUS EMRE

Ağla gözüm ağla gülmezem gayrı,
Gönül dost'a gider gelmezem gayrı,
Ne gam bu dünyada bin kez ölürsem,
Anda ölüm olmaz ölmezem gayrı.

Tatlı canım yansın aşkın od'una
Aksın kanlı yaşım silmezem gayrı,
Ben yandım aşk ile ta kül olunca,
Boyandım rengine solmazam gayrı.

Beni irşad eden mürşidi kamil,
Yeter bir el dahi almazam gayri.
Varlığı yokluğa değişmişem ben,
Bu gün cana başa kalmazam gayrı.

Faniden bakiye göç eyler olduk,
Yöneldim şol yola dönmezem gayri,
Muhabbet bahrının gayyası oldum.
Gerekmez ceyhuna dalmazam gayrı.

Dilerim fazlından ayırmasınlar,
Hocam senden özge sevmezem gayrı.
Yunus bunu söyler aşkın dilinden,
Gerçek aşık isem ölmezem gayrı.

Yangında İlk Unutulacak Yazı

YANGINDA İLK UNUTULACAK YAZI

Çatık kaşlı bir suretin fotoğrafı. Hepsi hepsi bu mu yaşadığın? Sabahın altısına en uygun cümle bu mu?
Neler hatırlanacak senden? Seni neler hatırlatacak başkalarına? Sen demek, ne demek?
"Çok sigara içer, çok acır, çok sever, çok susardı. Bu dünyaya fazlaydı." Oldu mu bu?
Yırt bu fotoğrafı… Senden bu da kalmasın.

En çok yaptığı şey acımaktı… kendine ve herkese. Bütün kötü yanlarına ve zaafına da katlanırdı onların. Tahammül eder, sabreder ve acırdı.
En iyi bildiği şeyse sevmek. Uğrun uğrun sevmek. Uğruna feda olmak sevdiğinin, sevdiği buna değmese de. Sen seviyorsun ya onu, o buna lâyık olmasa da ne gam. Aşk ki pazarlıksızdır, bedel ister, mükâfat vermez. Sevilenin liyakatini boş ver, sen onu sevmeye lâyık mısın bakalım?
Aşk kendini silmek demek değil miydi?
Yırt bu fotoğrafı.. unut.

Ne kalacak senden? Bir zamanlar var olduğunun belgesi ne? Nedir seni kayda değer kılan?
Bu yağmur herkesin üzerinden geçti. Ama kimse ıslanmadı senin kadar.
Bu yağmur dinecek bir gün, gök açılacak. Bu belâ-boran sona erecek. Bir miş'li geçmiş olacak bütün yaşadıkların. En çok özlediklerinden, en çok özlendiğin anlardan eser bile kalmayacak.
Yağmurun kaderi bu; iner ve diner.

Senden ne kalacak geriye, benden, bizden? Bir efsane olunca, yalana bulaşınca yaşadıklarımız.
Bu hayatın alt yazısına en uygun cümlen hangisi? Çiz üstünü bu cümlenin!… Yırt bu fotoğrafı!…
Nasılsa unutulacak!…

Nutk-ı Şerif-Kenan Rıfaî Hz.

Hak suretidir âlem-i imkân ile Âdem
Bundan güzeli nerde ki Cennet'te mi sandın

Her yer ne güzel menba-ı hüsn, insan güzeli
Sen de bu cemâli, huri gılmanda mı sandın

Her yerde, fakat arifin kalbindedir Allah,
Yoksa sen onu arz u semâvâtta mı sandın

Dünyâ diyerek geçme sakın, burdadır her şey
Mîzân ü sırât'ı mutlaka orda mı sandın

Cennet ü dûzah, gamm ü sürür, zulmet ile nûr
Yaptıklarının gölgesi, hâriçte mi sandın

Bilgin sana kıymet, talebin neyse osun sen
İnsanlığı sâde yiyip içmekte mi sandın

Hâlin ne ise müşteri sen oldun o hâle
Noksanı meğer adl-i ilâhîde mi sandın

Fikrim bu benim, virdim ise her lahzada âh
Sen âh-ı ateş-sûzumu beyhude mi sandın

Yeniler her âh ile Ken'ân ahd-i Elest'i
Ahım acaba nefha-yı hâbîde mi sandın

Kenan Rıfaî Hz.

sözcükler:

Menba-ı hüsn: Güzelliğin kaynağı

Dûzah:Cehennem

Gamm u sürûr: keder ve sevinç

zulmet ile nûr:karanlık ve ışık

âh-ı ateş-sûz: ateşler çıkaran inilti,yakıcı inleme

ahd-i Elest: Elest günü (ruhların yaratıldığı zaman) Allah'a verilen söz

nefha-yı hâbîde:uyuyan gönüllerin esneyişi, sayıklama

RÜYA TABİRİ

Normal
0
21

false
false
false

MicrosoftInternetExplorer4


/* Style Definitions */
table.MsoNormalTable
{mso-style-name:”Normal Tablo”;
mso-tstyle-rowband-size:0;
mso-tstyle-colband-size:0;
mso-style-noshow:yes;
mso-style-parent:””;
mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt;
mso-para-margin:0cm;
mso-para-margin-bottom:.0001pt;
mso-pagination:widow-orphan;
font-size:10.0pt;
font-family:”Times New Roman”;
mso-ansi-language:#0400;
mso-fareast-language:#0400;
mso-bidi-language:#0400;}

Aşkı burada buldum 
diyebilmek ne zor…

Aşk dişimizle tırnağımızla
kazarak, savaşarak elde ettiğimiz bir şeydi.

Aşk bulunan bir şey değildi. Zaten
hayatta hazır bulduğumuz şeyler zorluklar ve yangınlardı. Sıcak bir külü
avuçlamaktı yaşadığımız, sevmek adına…

Sen
gelirdin, uzun, geçmek bilmez beklemelerin sonrasında. İçimde hep, gelememen
korkusu olurdu ama, sen gelirdin. Gün buluttan çıkar, zaman dururdu. Sen
gelince her şey bambaşka olurdu. Hatmiler bir başka güzel kokar, çayın tadı
daha bir güzelleşirdi.

Gülüşün
sihirli bir öpücük gibi canlandırırdı uyuyan her güzel şeyi. Umutları besleyen,
büyüten bir iksirdi sıcak sesin, söylediğin bir hüzzam olsa da.

Sen
gelirdin uzun, yüzyıllar kadar uzun süren günlerin, ayların sonrasında.
Ellerini masanın üzerine yerleştirirdin, vazoya bir gül koyar gibi. Her
seferinde biraz daha zayıflamış olurdun, kumral saçların güneşte biraz daha
sararmış… Bu ince uzun hâlin, bu sararmış saçlarınla Haziran başağına
benzerdin. Başak, bereket demekti.

Ömrümüzün
en avare yıllarıydı. Kaygısız, tasasız… İşsiz güçsüz değildik ama… Senin işin
böyle güzel olmaktı, benim işim güzele bakmak…

En
ağır iş bizimkiydi.

Ömrümüzün
en beyhude yılları olduğunu söyleyenler olurdu, aldırmazdık. Dışımızda koca bir
dünya duruyordu, bizimse iki kişilik  dünyamız bize yetiyordu. Kâinat bizi
buluşturmak için yaratılmış sanırdık, gerisi kıyl u kaal.

Sen
gittin bir gün, bir anda dönmemecesine.

Yapacak
çok işimiz vardı daha, gitmemeliydin. Daha avuçlarımdan su içecektin. Daha güvercinleri
yemleyecek, ezanı Sabâ makamından dinleyecektik.

Gitmeseydin
dediğime bakma. Gitmesen olmazdı. Çünkü gitmesen, dünya cennet olacaktı. Cennet
olacak olsaydı dünya, yaratılmasına ne gerek vardı? Hem kalsan bir rüya bir
ömür sürer miydi?

Gittin..
rüya devam ediyor…

ömeRKarayılan