İSLAM TARİH ANLAYIŞI-7-ASR-I SAADET-4-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-7-ASR-I SAADET-4-
Asr-ı Saadet “saf mana” devridir, saf mananın tatbikatı da saftır. Asr-ı Saadet, hakikatin bizzat tatbikatıdır. Hakikati saf haliyle temsil kudreti, sadece Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize ihsan edilmiştir, Sahabe-i Kirama ise hakikatin bizzat tatbikatının üzerlerinde gerçekleştirilmesi şeklinde intikal etmiştir. Sahabe-i Kiram, hakikatin saf haliyle ve Risalet eliyle, üzerlerinde tatbik edildiği cemiyet kadrosu, içtimai şartlar manzumesidir.
Saf mana (yani hakikat), muhal farz bir mümin şahsın eline geçse (birine teslim edilse) bile “saf tatbikat” muhaldir. Hakikat, tek temsilcisi olan Risalet eliyle ancak tatbik edilebilir, bu halde “saf tatbikattan” bahsedilebilir. “O yaşayan Kur’an’dı” ifadesi, hakikati temsil kudretine atıftır, o kudret ancak saf tatbikatı gerçekleştirebilir.
Asr-ı Saadetteki saf tatbikat tekrarlanamaz. Tekrarı mümkün olan kısmı, sadece “şekil” kısmıdır, muayyen mevzulardaki “şekil” de saf tatbikata dahildir ve dinin bizzat kaynağıdır. Bu sebeple şeklen sübuta erdirilmiş olan hususlar, muhakkak ki şekil itibariyle tekrarlanmalıdır. Şekil itibariyle tekrarlamak, mana ve ruh itibariyle tekrarlanabileceğini göstermez. Namazı aynı şekilde kılıyoruz, başka şekilde kılamayız ama Hz. Ali (RA) Efendimizin namazda, vücudundaki okun çıkarılmasından haberdar olmaması misalinde olduğu gibi, Asr-ı Saadetteki “saf tatbikatı” tekrarlamak asla mümkün olmaz.
*
Asr-ı Saadetin, talim ve terbiyecisi Risalet, riyaset ve idarecisi Risalet’tir. Şekli sabitlenmeyen her mevzuda, esas tayin edilmiş, hayat tanzim edilmiş, tatbikat misallendirilmiştir. Nazari çerçevede ihdas edilen tüm hukuk, ahlak ve edep müesseseleri, herhangi bir teşkilata ihtiyaç duymaksızın, her sahabede canlı halde şehre bırakılmıştır. Nazari çerçevede ihdas edilen müesseselerin müşahhaslaşması bizzat “insan” yani Sahabe şahsiyetinde tecelli etmiştir. Asr-ı Saadetin “Medine”si, her şahsiyetin en az bir müessese olduğu cemiyet kadrosunun yaşadığı medeniyetin nazım planıdır. Okumaya devam et “İSLAM TARİH ANLAYIŞI-7-ASR-I SAADET-4-“

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-6-ASR-I SAADET-3-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-6-ASR-I SAADET-3-
Saf mananın anlaşılması saf idraktir. Saf idrak, ruhi idraktir. Saf mananın saf haliyle anlaşılması, anlaşılması için başka hiçbir şeye ihtiyaç duyulmaması, ancak ve ancak Risalet tedrisatı ile kabildir. Müderrisi Risalet olmayan hiçbir tedrisatta, talebinin istidaları ne kadar keskin, zekası ne kadar yüksek olursa olsun, saf mana saf haliyle idrak edilemez. Bunun aksini iddia etmek, Risalet’in müderrisliğini, diğer müderrislerle, Risalet tedrisatını, diğer tedrisatlarla denkleştirmektir. Fahri Kainat Efendimiz Aleyhisselatü Vesselamın müderrisliği, Risaletine aittir. Herhangi birisi kendi müderrisliği ile O’nun müderrisliğini mukayese ederse, Risalet iddiasında bulunmuş olmaz mı, başkasının müderrisliğini O’nun müderrisliği ile mukayese ederse ona Risalet atfetmiş olmaz mı?
Sahabe-i Kiramın büyüklüğünün bir hikmeti de, Risalet’e talebe olmaktır, O’nun tedrisatından geçmektir. Risalet tedrisatı, saf mananın talim ve terbiyesidir. Evet, Sahabe-i Kiram saf manayı idrak etme imkanına (istidadına değil) maliktir, sebebi de müderrislerinin Risalet olmasıdır. Bu mesele, Sahabe-i Kiramın mizaç hususiyetlerinden müstakildir ve müderrisinden menkuldür. Sahabe-i Kiramın kıymeti, her cihetten O’na bağlanır, O’na irca edilir, O’na nispet edilir. Bu sebeple Sahabe-i Kiramın kıymeti tartışma dışıdır. Sahabe-i Kiramı tartışmaya açma cüretinde bulunanlar, onların “insan” olduğunu ve hata yapabileceğini söyleyerek mevzua girerler. Bu bakış ve anlayışın yanlış tarafı, Sahabe-i Kiramı, kendi merkezinde değerlendirmektir, oysa Sahabe-i Kiram Risaletin talebesidir, kıymetini Risaletten alır. Mesele hata yapıp yapmayacakları değil, saf mana müderrisinden, saf mana talimi almış olmalarıdır.
Okumaya devam et “İSLAM TARİH ANLAYIŞI-6-ASR-I SAADET-3-“

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-5-ASR-I SAADET-2-

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-5-ASR-I SAADET-2-
Tüm sırlar Asr-ı Saadette mahfuz. Saf mana devri doğru ve derinliğine anlaşılmalıdır. Saf mananın insana nakli ile hayat ve eşyaya tatbiki meselesi, hususiyet arzeden bir mevzudur.
Saf mananın sadece okunarak insana intikal edeceği zannı, pozitivist bir anlayıştır. Kur’an-ı Kerim, bir felsefe veya edebiyat veya herhangi bir metin olmadığına göre, onları anlamak ve zihni evrene nakletmek yolları işe yaramaz. Kur’an-ı Kerim’in sadece “kelam” olma hususiyetine kilitlenenler ve “nur” olma hususiyetini ihmal veya reddedenler, (haşa) felsefi metin okur gibi muhatap oluyorlar. Abdestsiz okunacağına dair iddia ve tartışmalar bile, onun kelam hususiyetine atıftır. Sadece “kelam” olma hususiyeti bile, “mutlak kelam” olmasından dolayı mukayesesiz bir kıymettir muhakkak lakin “nur” olma hususiyeti unutulduğunda, “mutlak kelam” olma hususiyeti de ihmal ediliyor.
Kur’an-ı Kerim’in “nur” olma hususiyeti, bizatihi kendisindedir, yani asli lisanında mahfuzdur. Meal, Kur’an-ı Kerim değildir ve Kur’an-ı Kerim’in hiçbir hususiyetini kendine taşıyamaz. Meal, Kur’an-ı Kerim olmadığı gibi, ondan mülhem insan kelamıdır. İşte sır noktası burası… İnsanlar, meal okuduklarında, Kur’an-ı Kerim’in tüm hususiyetlerinden uzaklaştırılmış bir metin ile muhatap oldukları için, “kelam” ile meşgul olmaktadırlar, dikkat, “mutlak kelam” ile değil nispi kelam ile… Çekiştire çekiştire bu noktaya kadar getirip hazırlanan metin, insanlar tarafından (haşa) felsefi metin gibi okunmaya başlıyor. Bu noktaya getirildikten sonra, abdest ihtiyacı ortadan kalkıyor, hürmet ihtiyacı ortadan kalkıyor, İslam Tedrisat Usulü ihtiyacı ortadan kalkıyor. Okumaya devam et “İSLAM TARİH ANLAYIŞI-5-ASR-I SAADET-2-“