Etiket arşivi: başlarken

BAŞLARKEN

Türk efkâr-ı umumiyesinin birçok problemi olduğu doğrudur ama temel problemi, herhangi bir fikri, sistematik çerçevede (diğer tabirle dünya görüşü çapında) arz etmiyor olmasıdır. Problemin kaynaklarına inmek gerekirse, tefekkür faaliyetini sistematik seviyede gerçekleştiremediğini söylemek gerekir. Herhangi bir konuda hangi dünya görüşünün tenkit ve tekliflerinin neler olduğu, o dünya görüşünün genel çerçevesi içinde (sistem çapında) bir mana ifade etmektedir. Ülkede görülen durum ise bunun aksine, herhangi bir konuda sistematik çerçeveyi dert edinmeden “parça fikirlerle” meşgul olunmaktadır. Bu durum, hem tefekkür zafiyetinin neticesidir ve hem de tefekkür zafiyetini beslemektedir.

 

*

 

         Hadiselerin görünür ciheti olduğu gibi, fikirlerin de görünür olan boyutları vardır. Hadiselerin ve fikirlerin görünür olan kısmı, “satıh”ta bulunmaktadır. Satıh, vakanın en görünür kısmıdır ve farkına varmak için tefekkür faaliyeti gerektirmez. Gözün görebileceği mesafede olması, aklın, şuurun ve zekânın ciddi tefekkür faaliyeti göstermesini gerektirmez. Zaten ülkenin tefekkür faaliyeti de “şablonlar” üzerinden yürüdüğü için gözün gördüğünden başka bir “bakış” ve “görüş” ihtiyacı zuhur etmez. Satıh, hadiselerin zuhur etmiş kısımlarıdır ki, göze gelen kısmı dense yeridir. Eğer, “akıl gözü”, “şuur gözü” gibi kaynağında ve mekanizmasında “idrak faaliyeti” olan “görüş” ve “bakış” kullanılmıyorsa, biyolojik gözün gördüğü insana kâfi gelmektedir. İhtiyacın bu kadar satıhta karşılanması, akıl ve şuuru faaliyete geçirecek bir “muharrik gücü” üretmemektedir.

 

         Mesele veciz ifadesiyle şu; insanın aklının gözünde mi olması gerekiyor yoksa gözünün aklında mı? Aklı gözünde olanların gerçekleştirebilecekleri tefekkür faaliyetinin derinliği, satıhtan birkaç santim aşağıya ancak inmektedir. Gözü aklına bağlı olanların ise biyolojik gözden başka bir de akıl gözüne sahip olduklarını ve “bakış” ve “görüş”lerinin satıhtan fersahlarca derinlere inebildiği vakadır.

 

*

 

         Zihni faaliyet ile düşünce faaliyetini birbirine karıştıranlar ve zihni faaliyeti tefekkür faaliyeti zannedenler, ülke meselelerini seviyesizce tartışmaktadır. Zihni faaliyet; dış dünyada cereyan eden bir hadisenin veya kişinin tabi-zaruri ihtiyaçlarının ortaya çıkaracağı etkilerin insan iç dünyasında (zihni dünyasında) meydana getirdiği tetiklemelerle mecburi zihni dalgalanmalardır. Mahiyeti esas itibariyle tepkidir. İnsanın zihni dünyasında meydana gelen zaruri tepkileri tefekkür faaliyeti zannedenler, tartışmaları “benlik” merkezinde ve “menfaat” ufkunda yürütmektedirler. Oysa tefekkür faaliyeti, dış dünyada meydana gelen hadisenin ne olduğundan bağımsız olarak insanın kendi ruhi ve zihni kaynaklarıyla (ahlaki esaslar da dâhil olmak üzere) muayyen bir istikamete yönelmiş, muayyen bir menzili hedeflemiş, muhtevasına “irade” zerk edilmiş olan zihni faaliyet çeşitlerinin özel halidir. Mahiyeti ise tepki değil aksine hamledir. Karıştırılan nokta, tefekkür faaliyetinin de zihni faaliyet çeşitlerinden biri olmasıdır. Zihni faaliyet çeşitlerinden hangisinin tefekkür faaliyeti olduğunu fark etmemek, tefekkür faaliyetine hiç sahip olmamaktır.

 

         Zihni faaliyet, zihni evrenin çalkalanmasıdır. Tefekkür faaliyeti ise zihni evrenin istikamet kazanmış halidir ki, muayyen bir hedefe doğru organize olması manasına gelir. Zihni faaliyetleri (veya zihni evreni) bir istikamete yöneltmek ise ancak “idrak merkezlerinin” kudreti dâhilindedir. İdrak merkezleri, nispeten zekâ ve tam olarak da akıl ve şuurdur. Bu sebeple zihni faaliyet, merkezinde akıl ve şuurun olmadığı zihni dalgalanmalar olmasına mukabil, tefekkür faaliyeti, merkezinde akıl veya şuurun bulunduğu bir faaliyet çeşididir. Aklı gözünde olanlar zihni evrenlerinde meydana gelen dalgalanmaları tefekkür faaliyeti zannetmekten başka bir imkâna sahip değillerdir zira zihni dalgalanmalarda da bir hareket (faaliyet) vardır. Fakat anlamadıkları nokta, bu dalgalanmaların “denizdeki dalgalar” gibi olduğu ve aslında ise fizik tarife göre hareket meydana getirmediği zira mesafe almadıklarıdır. Sarkaçvari bir ileri bir geri gitmenin hareket görüntüsü oluşturduğu vakadır ama mesafe kat etmediği de aşikârdır.

 

*

 

         Akıl nedir sorusuna birkaç cümleden fazla cevap veremeyenlerin, aklı tanıdıkları ve anladıklarını kabul etmek için bir sebep yoktur. Aklı anlamamış olanların aklı kullanabileceklerini iddia etmeleri ancak komiktir. Üstelik bu kişiler “akılcı” (rasyonalist) olmak iddiasında iseler, durum komik olmaktan da öte traji-komik hale gelir. “Akılcı olmak”, “akılcı bakmak” ve “akılcı yaklaşmak” tabirlerini her gün sayamayacakları kadar fazla kullanan kişilerin, akıl nedir sorusunda tökezlemeleri, akıllarının gözlerinde olduğunu göstermektedir ki, bunlar felsefi olarak (veya ideolojik olarak) rasyonalist de değillerdir. Akılcı olmak gerektiğini duymuşlar ve onu tekrarlamaya başlamışlardır. Oysa aklı gözünde olanların (yani ezbercilerin) ne rasyonalist olmaları ne de idealist olmaları mümkündür. Aklı gözünde olanların (bir manada cahillerin) birbirini akılcı olup olmamakla itham etmesi ise dünyanın en komik hallerinden biridir.

 

         Türkiye’de temel tasnifi, kaynaklarını batıda arayanlarla İslam’da arayanların sahip olduğu iki kültür iklimi oluşturmaktadır. Batının felsefi ve kültürel kaynaklarına teslim olanların ruh ve zihin hali, batıda her şeyin izah edildiği (halledildiği) ve geriye kalanın ise bunları nakletmek olduğudur. Batıyı kritik etmeyen, batıyı bir seçim konusu değil de teslimiyet merkezi kabul eden anlayış, aklını gözünden bağımsız hale getiremez. Zira batıda her şeyin halledilmiş olduğuna iman etmek, görünür olanlar “şekil” olduğu için onları nakletmekten başka bir iş bırakmaz. Görünür olanlarla meşgul olmak ise aklı, gözün esaretinden kurtarmaya manidir. Batıyı, “tek medeniyet” ve “medeniyetin zirvesi” olarak tarif etmek gibi batıya imanı besleyen zihni kalıplar (şablonlar), tefekkür faaliyetini başlatmayacak aksine aklı gözün esaretine teslim edecektir.

 

         Kaynaklarını ve “kıymet ölçülerini” İslam’da arayan kesim ise, İslam’da her şeyin halledilmiş olduğu imanı ile tefekkür ataletine savrulmaktadır. Allah’ın yaratıcı ihatasının ve Hz. Risaletpenah (SAV) vazedici ihatasının haricinde bir varlık ve vakıanın bulunmadığı kavrayışı, “tevhit bahsi”nin esasıdır. Fakat bu tevhidi tespit, kuşatıcılığın (ihata edişin) nasıl olduğunu idrak etmek için gerekli olan tefekkür faaliyetine mani değil aksine tefekkür faaliyetinin muharrik kuvvetidir. Aynı noktanın tefekkür faaliyetinin veya tefekkür ataletinin sebebi olabilmesi, aklı gözünde olanlarla “idrak sahipleri” arasındaki farkı işaretler. İnsan fikrinin ve fiilinin Allah’ın yaratıcı ihata edişine mugayir olduğu vehminin iki asırdır bu topraklarda yaygınlaşmış olması ve insanın Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğu temel anlayışının ihmal ve iptal edilmiş olması, tefekkürü Müslümanlardan uzaklaştırmıştır.

 

         Batılılaşmış olanlarla Müslüman kalmış olanlar arasında yakın zamana kadar aynı problem farklı kaynaklara nispetle yaşanmaktaydı. Her ikisi de iman-akıl gerginliğinde bocalamıştır. Bu bocalama, her iki tarafı da tefekkür faaliyetine tahrik edecekken (etmeliyken) ne hazindir ki her iki tarafı da tefekkürden uzaklaştırmış ve cehaleti (ve tabi ki şablonları) kalıcı kılmış ve derinleştirmiştir. Seksenli yıllarda başlayan yeni süreç, ilk uyananların Müslümanlar olduğunu tescil etmiş ve tefekkür kudret ve salahiyetinin Müslümanlara intikal etmesiyle neticelenmiştir. Son yirmi-otuz yıldır düşünmeye çalışan kesimin Müslümanlar olması, ülkedeki gelişmelerle (siyasi, iktisadi, tedrisi vesaire) kendini göstermektedir. Mezkûr taraflar arasında bir mücadeleden (mücadele zaruretinden) bahsedilecekse, neticenin ne olacağı bu günden görünmeye başlamıştır. Zira netice (galibiyet) düşünme maharetine sahip olanlara nasiptir.

 

*

 

İslam tarihinde tefekkür faaliyetinin, fikir-fiil hamurunu beraber yoğuran ve bu anlayışa paralel olarak teorik fikirler serdetmek yerine müesseseler inşa eden tasavvuf mecrasında aktığı, fikrin çıplak olarak izhar edilmemesinden dolayı görünür kılınamadığı fakat ahlakın içine nüfuz etmiş halde hayata saçıldığı idrak ve irfan sahiplerince malumdur. Fikir ve ahlakın tek hamlede izhar edilmesinin tabi neticesi olarak, saf fikir tartışmalarının kendine mahal bulamadığı, bu sebeple fikrin olmadığı zannının ve vehminin genel kanaat haline geldiği, derin idrak sahibi olmayanların bu genel manzaraya baktıklarında, fikrin bulunmadığı teşhisine savruldukları görülmüştür. Bir dönem “kelam” ilmi ile zirveye çıkmış olan saf tefekkür faaliyeti, felsefenin hesabının görülmesi ile inkıtaa uğramış ve açmış olduğu alanı tasavvufun fikir-fiil beraberliği mecrasına taşımıştır.

 

İslam’daki iki temel mecradan diğeri olan ilim mecrası, “ilm-i kelam”ı merkezine aldığı dönemlerde tefekkür boyutunu devasa bir hacimde kullanmıştır. İlmi mecra, fikir-ilim beraberliğini uzun dönem sürdürmüş ve dünyanın farklı coğrafi ve kavmi iklimlerinde farklı şekillenmelerle medeniyetini kurabilmiştir. Ne var ki son birkaç asırdır hem ilm-i kelamın tefekkür boyutu olarak ilmi çalışmaların merkezine nüfuzu kaybolmuş hem de tasavvuf mecrasından kâfi derecede faydalanamamış, netice olarak mesele soru-cevap (fetva) parantezine sıkışmıştır.

 

Tasavvufun, merkezine (bünyesine) fikri zerk ettiği fiil, ilmin ise bünyesine fiili zerk ettiği fikir inkıtaa uğrayınca, Müslümanlar hayatın gerisinde kalmışlardır. Hayatın gerisinde kalmak, bir dünya görüşü için çok vahimdir. Her dünya görüşü kendi hayatını inşa etmek mecburiyetindedir. Kendi hayatını inşa edemeyen dünya görüşleri, hayatın gerisinde kalır ve peşinden koşmaya başlarlar. Hiçbir zaman hayat, peşinden koşularak yakalanacak bir hadiseler mecmu değildir. Doğru olan, hayatı inşa etmektir.

 

Birkaç asırdır hayatı inşa etme maharetini kaybeden Müslümanlar, başkalarının ürettiği hayatı, “hayatın tek gerçekliği” zannetmişlerdir. (Bu durum ülkedeki batılılaşanlar için de böyledir). Son birkaç asırdır hayatı batının üretmiş olmasından dolayı, “hayat gerçekliği” münhasıran batı kaynaklı hale gelmiştir.

 

Mevcut durumu tek gerçeklik zanneden insanların (veya anlayışların) o gerçekliğin kaynağındaki dünya görüşü veya medeniyetinden farklı bir dünya görüşüne (medeniyete) mensup olması, niyet olarak mümkün fakat tefekkür olarak imkânsızdır. Dünyada bu gün Müslüman olmanın ikinci şartı (birincisi imandır) İslam’ın, farklı bir hayat anlayışının bulunduğunu idrak etmek ve o “hayat gerçekliğini” inşa etmeye teşebbüs etmektir. Batılı hayat gerçekliğinin tek “hayat gerçekliği” olduğunu zanneden veya böyle kabul eden insanların kalben Müslüman olması dışında zihni evrenlerini Müslümanlaştırmalarının yolu yoktur.

 

Mevcut hayat gerçekliğinin peşinden koşmak, İslam’ı anlamayı engeller. Zira hiçbir dünya görüşü, başka bir dünya görüşü tarafından doğrulanmaz. Bir dünya görüşünün ürettiği “hayat gerçekliği” diğer dünya görüşlerini tekzip eder. Her dünya görüşünün merkezi hassasiyeti zaten budur. Her dünya görüşü kendi hayatını inşa ederken, aynı zamanda kendini doğrulayacak bir içtimai zemin hazırlamaktadır. Hiçbir dünya görüşü, başka bir dünya görüşünün hayat gerçekliğinde test edilmez. Ülkedeki batılılaşmış kesimlerin İslam’ı mevcut hayat gerçekliği üzerinden tenkide yeltenmesi, akıllarının gözlerinde olmasındandır. Fakat Müslümanların da aynı garabete düşmesi, çok vahimdir.

 

Türkiye, son iki asırdır batı medeniyetinin hayat gerçekliğinin kötü bir kopyasını devşirmiştir. Müslümanların bu hayat gerçekliğini temel kabulleri arasına almaları ve tefekküre bu noktadan başlamaları, imanları ile akılları arasındaki mesafeyi kapatılamaz seviyeye çıkarmaktadır. Kalben Müslüman fakat aklen batılı insanlar türemektedir. Oysa akıl imanın ekseninde değilse, iman aklın eksenine oturmaya başlar. İman aklın eksenine oturduğunda ise kişi aklına tapınmaya başlamış demektir.

 

Batılı akla sahip Müslümanların, batılı hayat gerçekliğinin peşinden koşarken, İslam’ın sağından solundan çekiştirmeye başlaması kaçınılmaz hale gelir. Bunun en tipik misali, hayatın mevcut durumuna (mevcut hayat gerçekliğine) bakıp Müslümanların yeni İÇTİHATLARA ihtiyacı olduğunu söyleyenlerdir. Müslümanların yeni içtihatlara ihtiyacının her zaman olabileceğini kabule mani bir sebep yoktur ama anlaşılmayan temel mesele, bu hayat gerçekliğinin İSLAM HAYAT GERÇEKLİĞİ olmadığıdır. İslam, kendi hayatını inşa ettiğinde görülecektir ki, mevcut içtihatlar manzumesi, hayatı yaşamak için eksik değil belki fazladır bile…

 

Müslümanların yeni içtihatlara ihtiyaç duyup duymadığını tespit edeceğimiz nokta, İslam’ın hayatını (İslami hayat gerçekliğini) ürettiğimiz noktadır. İslam’ın teklif ve talep ettiği hayat üretildiğinde içtihada ihtiyacımız varsa müçtehit aramaya başlayabiliriz. Bu teşhisin ehemmiyeti ve zarureti şudur; eğer Müslümanlar başka hayat gerçeklikleri içinde içtihat aramaya başlarlarsa, İslam’ı başka dünya görüşlerine “teyit” ettirmek gibi bir garabete düşerler. Bu durum ise çift meşruiyet kaynağı oluşturur ki, TEVHİD çift meşruiyet kaynağına asla müsaade etmez.

 

İslam’ın hayat gerçekliği, İslam’ın “hayatta gerçekleştirilmesidir”. İslam’ı hayatta gerçekleştirememek, İslam’ı başka hayat gerçekliğine (başka dünya görüşlerine) entegre hale getirmektir. İslam’ı başka dünya görüşlerine eklemlemek veya yedeklemek manasına gelen bu durum, çok vahimdir ve mesuliyetinin altından kalkılamayacağı bilinmelidir. İslam’ı başka bir dünya görüşüne yedeklemekle ilk yapılan iş, meşruiyetin ikiye çıkarılmasıdır ki bu durum tevhidin imhası manasına gelir.

 

*

 

Yeniden düşünme alıştırmaları yapan Müslümanların ilk yapmaları gereken iş, “tefekkür mecrası” açmaktır. İslam tefekkür mecrası… İslam tefekkür mecrası, ilk olarak İslam’ın dünya görüşünü inşa edecek ve bu da İslam’ı hayatta gerçekleştirecektir.

 

Bu sitede yapmak istediğimiz, İslam tefekkür mecrası üzerinde çalışmaktır. Fakat bu hedefin çok büyük olduğu malumumuzdur. Bu sebeple İslam tefekkür mecrasına akacak olan bir veya birkaç derenin yatağını açabilirsek ne mutlu bize… Bu meseleyi dert edinen herkese kapımız açıktır, vesselam.