İSLAMSIZLIK İNSANSIZLIKTIR

İSLAMSIZLIK, İNSANSIZLIKTIR
İslam’ın son kalesi, son karargahı, son devleti, son medeniyeti olan Osmanlı yıkıldıktan sonra yeryüzü, şeytanların eğlence merkezi haline geldi. Şeytan, sadece Allah’a değil aynı zamanda insana da düşmandır, insanları Allah’ın dininden uzaklaştırdıktan sonra, insanlıktan da uzaklaştırır. Secde etmediği, kendinden hakir gördüğü insanı, kendinden hakir hale getirmek, zelil ve rezil etmek için elinden geleni yapar ve maksadını gerçekleştirdiğinde de keyifle eserini seyrederek eğlenir. Yeryüzünde Allah’ın dini hakim ve Müslümanlar kuvvetli değilse, dünyayı “insani” çizgide tutacak hiçbir ölçü ve kudret, makam ve teşkilat yok demektir.
Osmanlı, son İslam devlet ve medeniyeti olmakla, insanlığın kalesiydi, yeryüzünde insanların yaşadığının işareti, delili, merkeziydi. Bir asırdan beri Osmanlı yok, Osmanlı tasfiye edildiğinden beri yeryüzü şeytanın ikametgahı, insanlar da oyuncağı ve eğlencesi oldular. Batının, sahip olduğu zannedilen değerlerini bile umursamadan Mısır, Suriye, Filistin, Afganistan, Arakan ve diğer İslam beldelerinde katliam yapılmasına seyirci kalmasının temel sebebi, şeytanın yeryüzündeki hakimiyet karargahlarından biri olmasındandır. Unutulmasın ki, şeytanın prensipleri yoktur, sadece alçaklık, hainlik, melunluk yapmak gibi bir vazifesi vardır. İslam’a karşı mücadele etmek için uydurulan bir takım prensipler, insanları aldatmak içindir ve ilk fırsatta onları da tepelemekten ve onlara güvenenleri bile rezil ve zelil etmekten zevk alır. Unutulmasın ki, her zaman olduğu gibi karşımızda yine şeytan var fakat bu defa dünya imparatorlukları kurmuş bir şeytan var, dünya imparatorluklarını yöneten insi şeytanlar var. Okumaya devam et “İSLAMSIZLIK İNSANSIZLIKTIR”

BATIYA KARŞI ÜMMİLEŞMEK ŞART

BATIYA KARŞI ÜMMİLEŞMEK ŞART…
Batının dünyayı siyasi, askeri ve iktisadi işgalinden daha derin ve daha vahim olanı, kültürel işgalidir. Ruhlar, zihinler, akıllar işgal edilmiştir, üniversitelerdeki binlerce profesörün “bilim tarifi” bile batıdan kopyalanmış haldedir. İnsanın ruhu ve aklı işgal edildikten sonra, askeri işgale ihtiyaç kalır mı?
Müslümanlar yeni bir çağ başlatabilmek için, öncelikle batıdan aldıkları “zehirli telkin ve tesirleri” akıl, zihin, ruh ve kalp dünyalarından söküp atmalıdır. Bu hamle, maalesef sadece kelami bir mesele değil, aynı zamanda fiili bir çabayı da gerektiriyor. Herkes batıya karşı ama herkes batılı akıl çeşidiyle düşünüyor. Bir insan için “akıl terkibi” neredeyse o insanın ta kendisidir. Onunla bakıyor, onunla anlıyor, onunla karar veriyor, dahası hislerini bile onunla değerlendiriyor, ne hissettiğini bile onunla tarif ediyor. Akıl terkibi bu kadar mühim olunca, onu bir anda kaldırıp atması muhal, bunu yapabilecek olsa bile geriye koskoca bir boşluk kalıyor. Yeni bir akıl terkibini bir anda gerçekleştirip, hayatına kaldığı yerden devam etme imkanı yok, bu iş bir süreç ve zaman işi…
İnsanın akıl terkibini baştan sona yenilemesi, batıdan edindiği pozitif akıl terkibini kaldırıp atması ve yerine İslam’dan hareketle inşa edeceği “akl-ı selimi” ikame etmesi ne kadar zor. Üstelik bunu arzu ederek teşebbüse geçmesi halinde bu kadar zor, oysa Müslümanlar sahip oldukları pozitif akıl terkibinden memnun görünüyor ve “akl-ı selimi” gündemlerine bile almıyorlar. Sürekli yazıyoruz, hatırlatmaya çalışıyoruz, akl-ı selim yoksa Müslümanca düşünme imkanı yok. Ne var ki bunun için büyük teşebbüsler gerek, bizim elimizdeki imkanlarla konuyu gündeme bile getirmek mümkün değil. Okumaya devam et “BATIYA KARŞI ÜMMİLEŞMEK ŞART”

Batılıların 21. yy’daki tek hayatî projeleri: Türkiye’nin gelişinin durdurulması

Hollywood starlarının London Times’ta Türkiye ve Başbakan Erdoğan aleyhinde tam sayfa yayınladıkları ilan, aslında Batı uygarlığının ölüm femanıdır.

Adamlar, diktatörlüklerle, Suriye’deki, Mısır’daki, Filistin’deki, Irak’taki, Afganistan’daki katliamlarla uğraşmak, bu zorbalıkları, insanlık suçlarını kınamak yerine, halkın iradesinin meşrû temsilcisi Erdoğan’la sudan gerekçelerle uğraşmakla ve Erdoğan’ı ‘diktatör’ olarak yaftalamakla öylesine ayartıcı bir Hollywood ahmaklığı sergiliyorlar ki, ‘kendi ayaklarına’ kurşun sıktıklarının farkında bile değiller.

Oysa bu ikiyüzlülük, ellerinde patlayacak ve Batı hegemonyasının sonunu hazırlayacaktır. Hele de iş, Hollywood’un ayartıcı ‘büyücülerine’, illüzyoncularına, gözboyayıcılarına kalmışsa, o zaman Batı zaten bitmiş demektir.

SİYASÎ TEOLOJİ OLARAK HOLLYWOOD

Her şeyden önce şunu söylemeliyim: Hollywood’un yaptığı şey sinema değil, siyasî teolojidir.

Burada Hollywood’un siyasî teoloji’sinden kastettiğim şey, Hollywood’un, sinemanın sanat, dil ve ifade biçimi olarak imkânlarını değil, zaaflarını öne çıkarmasıdır.
Okumaya devam et “Batılıların 21. yy’daki tek hayatî projeleri: Türkiye’nin gelişinin durdurulması”

MESELENİN PÜF NOKTASI

Meselenin püf noktası

‘Türkiye’deki eylemlerin amacının, bazı kesimlerin özgürlüklerine, hayat tarzlarına müdahale edilmesi olduğu’ iddiası dillendiriliyor bütün televizyonlarda, gazetelerde ayartıcı bir şekilde. Şımarık, üsttenci ve pervasızca bir dille…

Acaba?

BU ÜLKEDE KİM KİME HAYAT TARZI DAYATIYOR ACABA?

Evet, bu ülkede, yüzyıldır kim kime hayat tarzı dayatıyor acaba?

Bu ülkede bu milletin varoluşsal haklarını kim gasp etti, kim gasp etmeye devam ediyor hâlâ?

Batı toplumlarını ahlâkî tefessühün, zihnî yokoluşun eşiğine sürükleyen Batı kültürünün bayağı, pagan, seküler hayat tarzı modellerini pespaye dizilerle, iğrenç eğlence programlarıyla, sürekli tekrarlanan dekadant reklam filmleriyle her Allah’ın günü bütün televizyonlardan kim boca ediyor bu millete, kim dayatıyor?

Sonra da kim, kimler, hangi kesimler, ününe ün, servetine servet katıyor ve ‘özgürlük, hayat tarzı’ diyerek utanmadan, sıkılmadan çığlık atmaya, ülkeyi yangın yerine çevirmeye kalkışıyor acaba?

CEVAP BEKLEYEN HAYATÎ SORULAR… Okumaya devam et “MESELENİN PÜF NOKTASI”

HER ŞEY TABİİ MECRASINA DÖKÜLÜYOR

HER ŞEY TABİİ MECRASINA DÖKÜLÜYOR
Türkiye 1923 yılında batı blokuna teslim edilmiş, tüm devlet cihazı batılı misyonlar tarafından ve batılı anlayış çerçevesinde inşa edilmiş, bir milletin en mahrem mevzuu olan “hukuk” bile batıdan tercüme edilmişti. Batı Türkiye’ye o kadar derin şekilde nüfuz etmişti ki, talim ve terbiye esasları bile doğrudan (dolaylı bile değil) batılı uzmanlar tarafından tespit edilmişti. Lozan’da yüzyıllık anlaşmalarla bu milletin tüm tarihi iddiaları yok edilmiş, kurulan siyasi rejim, milleti içeriden zapt altına almak için batının yerel asayiş görev gücü olarak çalışmıştır. Seksen yıllık dönemde bir tane bile bu millete ait müessese kurulmamış, imam hatip okulları ve ilahiyat fakülteleri bile dini içeriden yıkmak için planlanmıştı.
Halk, sahada bir şekilde mukavemet etti ama devletin yüksek irtifaındaki batının kolonyal organizasyonuna gücü yetmedi. İslami mukavemet ve mücadele sürekli devlet dışı sahalarda yaşandı, ismine devlet denilen siyasi rejim, halkın derin basireti ile yabancı misyonların yerli organizasyonu olarak görüldü. İçtimai mukavemet merkezleri olan cemaatler, ne kadar güçlenirse güçlensin, devlete nüfuz edemedi, zaman geçtikçe kendi dar sahalarını muhafaza kaygısına düştü.
İslami hareket ve hamle içtimai havzada büyüyor ve güçleniyordu ama devlet denilen kolonyal örgütün kapıları bir türlü zorlanamıyordu. Bazı İslami tefekkür şekillenmelerinin, Müslümanları devlet cihazının dışında tutmakta ısrar ettiği de görüldü, bunun doğru veya yanlışlığı bir tarafa, Müslümanların devlete yönelmesine mani olduğu aşikardı. İslami tefekkürün ve Müslümanların, siyaset yoluyla sistem içine girmeleri ve temel iddialarından vazgeçmeleri gibi bir tehlike olduğu doğruydu ama devlet dışında kalmakla bu tehlike zaten gerçekleşiyordu çünkü siyasi iddialara sahip olmayan bir mefkure özü itibariyle “laik”ti. Sistemin içine girerek laikleşme tehlikesi ile sistem (siyaset) dışı kalarak laikleşmek arasındaki fark, sadece derece farkıydı ve devletin dışında kalmak daha az tehlikeli değildi. Okumaya devam et “HER ŞEY TABİİ MECRASINA DÖKÜLÜYOR”

GURBET, GARB’A DÜŞMEKTİR

Gurbet, Garb’a Düşmektir

Gurbet, gurûb ve mağrib kelimelerinden, yani “Garb” dan türemiştir. Gurûb vakti, Şark’ta doğan güneşin Garb’da batma ânı demektir. Işıksız, karanlık ve batmış olan mânasına gelen Garb, yani Batı, Müslümanlara gurbettir. Müslümanlar, güneşin batışını, yani batış zamanı olan gurûb vaktini mecazen gurbet ve gözyaşının aktığı yer olarak kabul ederler.
Maşrık kelimesi de, Doğu’yu, yani güneşin doğduğu ve doğuş yerini ifade eder. Ayrıca Arapyarımadası’nın doğusundaki ülkeler mânasına da gelir. Mağrip ise “güneşin batış yönünde”, yani Batı’da bulunan ülkeler mânasındadır.
Garb’ın, gurbet ve karanlığı, yani nefsi temsil etmesi, hakikat mertebesine ulaşamamış Müslümanlar için geçerlidir. Bakara sûresi 115. âyetin buyurduğu üzere “Doğu’da, Batı’da (Maşrık da, Mağrib de) Allah’ındır. Nereye yönelseniz Allah’ın zâtı oradadır. Şüphesiz ki Allah kuşatandır, bilendir.”
Şeyh Gâlib’in Divan’ındaki beyit bu mânayı verir: “Menzil-i münteha-yı vahdettir / Kurb u bu’de ıragdır gönlüm / Murg-ı ankâ-yı Kâf-ı diğerdir / Şark u garba ıragdır gönlüm.”
Evliyaullah’tan olanların “gönül aynasında Garb ile Şark’ın birleşmesi” mânasına gelen beyit diyor ki: Gönül için uzaklık ve yakınlık kavramı yoktur. Onun menzili vahdettir. Gönül, Doğu ile Batı’yı birleştiren bir Ankâ’dır.
İslâm düşünürü Suhreverdi’nin “Kıssatü’l-Gurbetu’l-Garbiyye” (Batı’nın Yalnızlığının Hikâyesi)’inde Garb’ın, Müslümanlara gurbet olduğunu anlatıyor.

BATI, MÜSLÜMANIN ÖZÜNE YABANCI OLAN GURBETTİR Okumaya devam et “GURBET, GARB’A DÜŞMEKTİR”

BATININ ZİHİNLERİ İŞGALİ VE SURİYE MİSALİ

BATININ ZİHİNLERİ İŞGALİ VE SURİYE MİSALİ
Batı geriliyor ve çöküyor ama tabii ki hala çok güçlü. Doğu kalkınıyor, yükseliyor, gelişiyor ama hala batı kadar güçlü değil. Bu durum, yirmi yaşında, beden gücünün zirvesinde ama akıl gücünün daha başındaki delikanlı ile altmış yaşında, zinde ihtiyarlığın sonuna yaklaşmış birinin mücadelesine benziyor. Delikanlı gelişiyor, serpiliyor, güçleniyor, ihtiyar ise gücünü kaybediyor.
İhtiyarın zihni ufku, akıl hacmi delikanlıyla mukayese edilemeyecek kadar geniş ve büyük. Yani batının sadece emperyal tecrübesinden beslenen aklı bile kırk tane Çin, elli tane Rusya eder. Ne var ki zaman hükmünü icra ediyor, durdurulamıyor, zapt edilemiyor ve ihtiyarı hızla zevale doğru yuvarlıyor. Zihninden her saniye kırk tane şeytanlık geçen ihtiyar batı, çoğu zaman doğuyu alt ediyor ama delikanlı dayanıyor, direniyor, her yediği darbeden sonra biraz daha tecrübe kazanıyor, aklı biraz daha gelişiyor. Ah… Zaman denilen efsunlu sultan olmasa, batı doğuyu paramparça edecek ama her kazandığı zaferle eriyor batı, beli biraz daha kamburlaşıyor. İhtiyarlık böyle bir şeydir, zaferin bile tadını alamaz, faydasını göremez, verimlerini elde edemezsiniz. Oysa delikanlı, her mağlubiyetinden bile tecrübe çıkarıyor, biraz daha akıllanıyor ve mağlubiyetleri tükenmesine değil, gelişmesine katkı sağlıyor.
Bu mizansen dünyanın bugününü anlatmak için çok uygun. Batının kendini yenilemesi mümkün değil, ihtiyarlar kendilerini yenileyemezler. Yapabilecekleri iş “oğul” vermekti ama artık “döl” vermenin yaşını da geçtiler, bundan sonra başlarına gelecek tek mukadderat, “yalnız başına” ölmektir. Yalnız başlarına ölmemelerini mümkün kılacak tek ihtimal, doğunun batıyı bizzat öldürüp, başında zafer şarkıları söylemeleridir ki, batının bunu tercih etmesi beklenmez. Okumaya devam et “BATININ ZİHİNLERİ İŞGALİ VE SURİYE MİSALİ”

İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-10-BATI TASALLUTU-3-HASSASİYET KAYMASI

-10-BATI TASALLUTU-3-HASSASİYET KAYMASI
Batının bilgi, bilim ve felsefedeki teorik üretimleri, siyasi, iktisadi, askeri alandaki maddi güç üretimleriyle birleşince ortaya dehşetengiz bir yekun çıktı. Dünya, bir taraftan batının karşısında yer alabilmenin zihni altyapısını kaybetti diğer taraftan batıya karşı mukavemet ve mücadele etmenin fiili imkanlarından mahrum kaldı. Batının gerçekleştirdiği dehşetengiz güç yığınağı karşısında, batıya karşı mukavemet etmek isteyenlerin akılları parçalandı. Topyekun mukavemet etmeyi göze alamayanlar, bir kısmını kabul bir kısmını reddetmek gibi parçalı akıl formuna savruldular, bunun neticesi olarak da eklektik düşünce yapıları oluştu.
İslam’ın yekununa muhatap olmak, sadece batı değil, İslam’ın dışındaki her şeyi reddetmekti. Batının tamamını reddedemeyenler, İslam’ın yekununa muhatap olma maharetini kaybettiler. Veya başka sebeplerle İslam’ın yekununa muhatap olamayan, buna karşılık parça fikirlerle meşgul olanlar, batının da bir kısmını kabul bir kısmını reddetmeye başladılar. Bu durum pozitif aklı benimseyen, benimsediğini bile farkedemeyen Müslümanlarda kökleşti, yerleşti ve yeni hezeyanlar ortaya çıktı, buna da “İslam’ın doğru anlaşılması” gibi isimler buldular. Eroine müptela olan bir bünyenin, eroin almadığında sıhhatinin bozulması gibi, Müslümanların kalbi ve zihni evrenini işgal eden batılı zehirler, bünyenin sıhhat alameti ve ihtiyacı haline geldi.
Batıdan etkilendiğini bilmeyen, batıdan aldığı zehri İslam’a ait bir muhteva zannedenlerde ağır hasar meydana geldi. Bir kısmı ise batıdan bir şeyler aldıklarını biliyorlardı fakat aldıkları zehrin lazım olduğuna (her nasılsa) inandılar, zaten bu sebeple ve bilerek aldılar. Bunlardaki hasar daha ağırdı mutlaka fakat Müslümanların bunlara karşı tavır alma imkanları vardı ve hasar kendilerinde mahfuz kaldı, etrafa fazla saçamadılar. Okumaya devam et “İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-10-BATI TASALLUTU-3-HASSASİYET KAYMASI”

İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-8-BATI TASALLUTU-1-

İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-8-BATI TASALLUTU-1-
İslam Birliğinin önündeki büyük engellerden birisi, batı tasallutudur. İslam, tarihinde, son birkaç asırdır karşı karşıya olduğu batı tasallutuna denk bir taarruza uğramadı. Batı tasallutunun ağır askeri saldırıları var ama Müslümanları sarsan esas taarruz, askeri mahiyette olanlar değil, bilgi, bilim ve felsefe alanındakilerdir. Tarihte, eski Yunan metinlerinin tercümesi edilmesiyle bir müddet dikkati dağılan İslam hikmet ve irfan sarayı, temellerinden sarsılmamış, dış duvarlarındaki sıvaları dökülmüş ve netice olarak Yunan Felsefesinin hesabını kolay görmüştü. O hesaplaşma tabii ki üç beş cümleyle geçiştirilecek gibi değil, tabii ki ciddi bir karşılaşmaydı. Fakat meselemiz o değil.
Batının bilgi, bilim ve felsefi üretiminin zirveye doğru tırmandığı devir, aynı zamanda son İslam medeniyeti olan Osmanlının gerileme çağına denk geldi. Meselenin büyük kısmı bu noktada gizli, batı kendini inşa ederken, Osmanlı mevcudunu muhafaza derdindeydi. Hamle istidadını kaybeden fikir ve medeniyet, ne kadar büyük ve kuvvetli olursa olsun, gerilemeye, çözülmeye, çürümeye, çökmeye mahkumdur. Aynı bu gün batının içine düştüğü durum gibi, mevcudiyetinin büyüklüğü, hamle istidadını kaybettiği için kuvvet olmaktan çıkıp yük haline geliyor. Her tarafı kas olan yüz kiloluk adam ile her tarafı yağ olan yüz kiloluk adam arasındaki fark gibidir, feraset ve basireti bağlanmış olanlar, kantarın başında, ikisinin de yüz kilo geldiğini, bu sebeple de aynı derecede kuvvetli olduklarını ve korkulması gerektiğini söylüyor. Osmanlının gerileme dönemi de, bu günkü batının çöküş dönemi de, önceki dönemlerindeki kaslardan oluşmuş yüz kiloluk pehlivana mukabil, yağ bağlamış şişman adam haline misaldir. Önceki dönemlerini hatırlayarak hala korkmak, gelişmeleri doğru takip edemeyen, zihninde bir zamanlar oluşturdukları korku bariyerlerini kendi kendilerine sımsıkı tutan ve yıkılmasına müsaade etmeyen idraksizlerin işidir. Okumaya devam et “İSLAM BİRLİĞİNİN ÖNÜNDEKİ ENGELLER-8-BATI TASALLUTU-1-“

BATI’NIN OĞULLARI

Batı’nın Oğulları
Türkiye’de Müslüman kimliğinden utananlara, Osmanlı-İslâm medeniyetini hâkir görenlere, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar Batı “uygarlığından” gözleri kamaşanlara, Batı’nın toplum düzenine, edebiyat ve düşüncesine hayran olanlara, modernizmin, materyalizmin, pozitivizmin yayılmasına yataklık edenlere, İslâm’ın kamu ve devlet idaresindeki varlığının gereksiz olduğunu söyleyenlere Batı’nın oğulları denir.
Batı’nın oğullarının alâmet-i fârikası, konuşmalarına daima azılı Batıcılardan Kılıçzâde Hakkı’nın aşağılık sözüyle başlamalarıdır: “Bağıra bağıra halka anlatacağız ki, değil Asya’ya çekilmek, kutuplara firar etsek, Avrupalılar gibi düşünmedikten, Avrupalılar gibi çalışmadıktan sonra orada dahi yakamızı bırakmazlar, mevcudiyet-i mukaddese-i diniye ve milliyemizi muhafaza ettirmezler. Bugün Avrupa’dan tardettiler, yarın dünya yüzünden kaldıracaklardır.”
Mustafa Reşit Paşa’yla başlar zihniyet değiştirme. Medeniyetini yetersiz bulanların, Avrupa’nın zihniyetine ve fikrîyatına iltica edenlerin ilk
Batı’nın oğullarından olmaya ilk kaydını yaptıranlar Jön Türklerdir. Âli Paşa, Ali Suavi, Şinasi, Beşir Fuat, Mithat Paşa gibi aydınlar, Reşit Paşa’dan sonra Batı’nın oğulları olanlardır. Devlet-i âli’den nefret edip Paris’te mûkim olmakla özürlüdürler. Batı’nın oğullarından olma tâlimlerini Paris’te, Londra’da sürdürdüler. Laikliği, faizciliği ve pozitivist aklı savundular. Okumaya devam et “BATI’NIN OĞULLARI”

İSLAM’IN İKİNCİ ÇAĞI BAŞLIYOR-1-

İSLAM’IN İKİNCİ ÇAĞI BAŞLIYOR-1-
Rakiplerin birbirine karşı kazandığı en büyük zafer, muhatabına, “oyun” için kendi kurallarını kabul ettirebilmesidir. Bunu yapabilen taraf, oyun (maç, savaş vesaire) başlamadan önce zaferini kazanmış ve ilan etmiştir.
Bir düşünce ve kültür havzası, kendini dünyaya sunarken ilk yaptığı hamle, kendinin “esas”, diğerlerinin teferruat ve çeşit olduğunu ilan etmektir. Her düşünce iklimi bunu yapar muhakkak ama mesele kendi havzasının dışındaki dünya tarafından “kabul” görmektir. Bunu gerçekleştiren ise fikir ve kültür değil, siyaset, iktisat, askeriye gibi, fikri olmaktan ziyade maddi alanlardaki güç yığınaklarıdır. Fikir ve kültür havzası, “sahada” galip gelene kadar diğer iklimler tarafından kabul görmez. Yabancı bir fikir ve kültür havzasının kabulü, tarih laboratuvarına bakıldığında, mağlubiyetle gerçekleşmiştir.
Son birkaç asırdır batıya mağlup olduk, sadece biz mağlup olmadık tabii ki tüm dünya mağlup oldu. Batının, dünyadaki tüm düşünce ve kültür havzalarına karşı galip gelmesi, gerçekten çok büyük bir hadisedir. Dünyadaki her kültür ve medeniyet havzasının mağlup olması, batıyı, tek ve daim kültür havzası haline getirdi. Daha doğru bir ifadeyle dünya, batıya böyle bakmaya başladı. Tarihteki hiçbir galibiyet ve mağlubiyet bu çapta ve derinlikte neticeler üretmemişti. Tüm dünya, kendi fikir ve kültür kaynaklarını tamamen inkar etmese de, batının ağır galibiyetinin akabinde Batılılaştı. Okumaya devam et “İSLAM’IN İKİNCİ ÇAĞI BAŞLIYOR-1-“

BOŞANMADIK, NİKAH TAZELİYORUZ

BOŞANMADIK, NİKAH TAZELİYORUZ
Cumhuriyet döneminde başlayan Kürt isyanlarının sebebi, Türkçülük ve batıcılık hastalığının ülkede hakim siyasi kültür haline gelmesidir. Türkçülük ideoloji ve siyasetinin Kürtçülüğü tetiklediği artık herkes tarafından anlaşıldı ama batıcılık siyasetinin Kürtçülüğü tetiklediği hala farkedilemedi. Batıcılık siyaseti Kürtçülük cereyanını iki cihetten etkiledi, birincisi, ülkede uygulanan ateist laiklik, Müslüman kimlikli Türkü de Kürdü de isyan ettirdi. İkincisi, batılılaşmayla beraber canlanan, meşru altyapı bulan batı kaynaklı ideolojik hareketler Kürtçülük cereyanını tetikledi. PKK’nın ideolojik kimliğine bakıldığında mesele anlaşılır, PKK, hem Kürtçü hem de sosyalist bir örgüttür. Batılılaşma, bu ülkede batının felsefe ve kültürüne karşı olan Türk ve Kürt unsurlar tarafından reddedilirken isyan siyasi rejime yöneldi, ilginçtir Batılılaşmış Türk ve Kürt unsurlar ise bazen siyasi rejime karşı isyan etse de, umumiyetle bu coğrafyada yaşayan milletin, Türk ve Kürt kavimlerinin asli kimliğine, İslam’a isyan etti. Kısaca Batılılaşmış ve batıcı siyaset, bu ülkeye, derinliğine bir bölünme ve parçalanma, husumet ve düşmanlık getirmiştir.
Yeni bir Türkiye kurulurken bu durum devam edebilir mi? Cumhuriyet döneminin birçok özelliği tasfiye edilirken, halka sirayet etmiş, sirayetinin neticesi sadece parçalanma meydana getirmiş batılı dil ve üslup tasfiyeden kurtulabilir mi? Ulus devlet diye diye Kürtleri isyan ettiren, “geçerli ve doğru olan “ulus devlet” ise, bizim de bir ulus devlet hakkımız var, bu hakkımızı istiyoruz” diye dağa çıkmalarına sebep olan, özünde batıcı bir dil hangi sebeple tasfiyeden kurtulabilir? “Türkçülük ve Kürtçülük nasıl oluyor da batılı ve batıcı bir dil oluyor?” diye soracak kadar sığ idrakliler hala var mıdır bu ülkede? Milliyetçilik ve ırkçılık batıda doğan ve dünyaya bela getiren siyasi cereyanlardır, Türkiye’ye (Osmanlıya) oradan gelmiş ve bizi tüketmiştir. Okumaya devam et “BOŞANMADIK, NİKAH TAZELİYORUZ”

AMERİKAN KABUSU-5-BÜYÜK İSYANIN HEDEFLERİ

AMERİKAN KABUSU-5-BÜYÜK İSYANIN HEDEFLERİ
Batılı insanın zihni evreninde herhangi bir fikir mayalanmıyor, herhangi bir istikamet oluşmuyor, herhangi bir hedefe yönelmiyor. Zihni evren, derin bir “boşluk” ve “hiçlik” içinde kavruluyor. Anlam krizi hayatı taşıyacak ve yaşayacak güç kaynaklarını yok ediyor. Zihni boşluk istikamet bulamıyor çünkü anlam krizi hiçbir zihni koridor açmıyor. Anlamsızlık, boşluk, hiçlik tabir-i caizse boyutsuzluğu doğuruyor, boyutsuzluk ise patlama için gerekli olan baskı ve sıkışmayı engelliyor.
Hiçlik, boşluk, anlamsızlık bir patlamayı tetikler mi? Normal şartlarda bu sorunun cevabı hayırdır. Hiçlik ve boşluk, dışarıya doğru patlamayı değil, kendi içine çöküşü gerçekleştirir. Zaten de böyle olmuştur, batılı insan kendi içine doğru patlamış, çökmüştür.
Batılı insan uzun zamandan beri kendi içine çöktü. Bunun farkedilmemesinin birkaç sebebi var, birincisi ve en önemlisi, hayatın hızının artmasıydı. Hayatın hızı o kadar arttı, hayat meşgalesi o kadar yoğunlaştı ki, hayatın ve insanın kendi içine çöküşü farkedilemedi. Farkedilmesi için gereken şey, sakinleşmekti, insanın meşgalesinin azalması, hayatın yüksek hızından kurtulması ve kendi içine doğru bir göz atması gerekiyordu.
Avrupa’nın birçok yerinde ve ABD’nin tamamında hayat o kadar yoğundu ki, sadece hafta sonu boştu ve onu da eğlenmek, çılgınlar gibi alkol tüketmek, yüksek sesle müzik dinlemek ve kendinden geçmek için kullanıyordu. İnsanlar iki iş (biten işiyle başlayan işi) arasında sadece koşuyorlardı. Aynaya bakma ihtiyacı prezantabl görünmek içindi ve işinin gereğiydi. Okumaya devam et “AMERİKAN KABUSU-5-BÜYÜK İSYANIN HEDEFLERİ”

AMERİKAN KABUSU-4-BÜYÜK İSYAN MAYALANIYOR

AMERİKAN KABUSU-4-BÜYÜK İSYAN DALGASI MAYALANIYOR
İnsanlık çok tuhaf bir psikolojik evrene ulaştı, tarifsiz, izahsız, anlamsız bir zihni evren… Batı dünyası ve Batılılaşmış dünya ise tuhaflıkta en ileri seviyeyi temsil ediyor. Felsefe, bilim, kültür alanlarında dünyanın çok ilerisinde olduğu zannedilen batı ve Batılılaşmış dünya, hurafe, batıl inanç, sapkınlık, sapıklık, gayriinsani düşünce ve davranış kalıpları konusunda zirveye ulaştı. 21 Aralık günü kıyamet kopacağına inanan insanların çoğunluğunun batı dünyasında yaşıyor olması, başka birçok vakıada da müşahede edileceği üzere, “ruhi boşluğu” gösteriyor. Dini ve ilmi çevrelerin, kilisenin ve NASA’nın veya üniversite çevrelerinin yaptıkları açıklamalara rağmen kıyamet inancının devam etmesi dikkat çekici bir alamet… İnsanlar hem dine inanmıyor hem de bilime…
Batıda bir zamanlar din (Hıristiyanlık) vardı, felsefe ve bilim Hıristiyanlığı geriletti ve onun yerine kendini ikame etmeye çalıştı lakin bunu yapamadı. İnsandaki “iman” ihtiyacı çok derinlerdeydi ve felsefe de bilim de o derinliğe asla inemedi ve dinin yerini dolduramadı. Lakin batıda “din” de saçmalıktan ibaretti, bu sebeple felsefe ve bilim dini alt etmişti. Dinin (Hıristiyanlığın) tüm saçmalığına rağmen felsefe ve bilim onun yerini dolduramadı, dinin saçmalığından dolayı hesabını gördü fakat onun yerine kendini ikame edemedi, edemezdi. Neticede ortaya dehşetengiz bir boşluk çıktı. Okumaya devam et “AMERİKAN KABUSU-4-BÜYÜK İSYAN MAYALANIYOR”

TÜRKİYE, DOĞU İLE BATI ARASINDAKİ DENGE AMİLİ

TÜRKİYE, DOĞU İLE BATI ARASINDAKİ DENGE AMİLİ
Dünya siyaseti çok enteresan… Bir ülke, bir konuda bir denklemin içinde, başka bir konuda başka bir denklemin içinde… Bir sahada düşman görünen ülkeler, başka bir sahada dost olarak sahne alıyorlar. Gönül bağının olmadığı, fikri beraberliklerin ve düşmanlıkların yaşanmadığı, gerçekten de menfaate endekslenmiş politikaların yürütüldüğü bir sahadır dış siyaset.
Akparti hükümetleri dönemindeki Rusya ilişkileri inişli çıkışlı grafikler çiziyor. Bir konuda omuz omuza bir resim veriliyor, başka bir konuda birbirinin boğazını sıkıyor. Menfaat çatışmalarının münasebet grafiğini eğip büktüğü, bir konuda masada yan yana otururken konu değiştiğinde karşı karşıya geçtikleri bir belirlenemezlik halidir gidiyor.
Aslında her iki ülkede stratejik işbirliği yapmak istiyor, buna ihtiyaçları olduğunu biliyor. Zaman zaman bunun için teşebbüslerde bulundukları da vaki. Putin’in Medvedev’den önceki başkanlık döneminde neredeyse istikrar kazanacak bir stratejik işbirliğine varmak üzereydi. Fakat dünyadaki gelişmeler o kadar hızlı ve çeşitli ki, farklı mevzilerde münasebetler mecburen sarsılıyor. Münasebetlerin iniş çıkış grafiğine bakınca, iki ülkenin de stratejik işbirliği arzusu görülüyor ama sanki aşıkların vuslatını engellemek için tüm dünya hareket halinde. Okumaya devam et “TÜRKİYE, DOĞU İLE BATI ARASINDAKİ DENGE AMİLİ”

TEŞKİLATIN BATIYA DÖNÜK STRATEJİLERİ-5-

TEŞKİLATIN BATIYA DÖNÜK STRATEJİLERİ-5-
Son iki asırdır dünyaya hakim olan batı… Bu durum birçok konuda önemli ama bir noktada özellikle önemli… Dünyanın iki asırlık organizasyon kodları batının arşiv kasalarında… Bugünün dünyasını anlamanın yolu, batının bilgi ve arşivinden geçiyor.
Türkiye, Cumhuriyet döneminde Osmanlı arşivlerini kendi halkına açmadı fakat batıya açtı. Batı, özellikle de ABD, Osmanlı arşivlerini didik didik etti, kendi sisteminin büyük bir kısmını Osmanlı sisteminden ödünç alarak kurdu, birçok siyasetini Osmanlı tecrübesinden süzdü çıkardı. İhanetin büyüklüğü anlaşılıyor mu? Osmanlı arşivi bize (halka, bilim adamlarına) açılmadı ama batıya açıldı. Hatta batıya tren vagonlarıyla satıldı, hatırlayın İnönü döneminde Bulgaristan’a trenlerle gönderilen arşiv belgelerini.
Birkaç asırdan beri dünyayı batı yönetiyor. Birçok ülkeyle ve bölgeyle asırlık (yüzyıllık) anlaşmaları var. İslam dünyasının ayağa kalkması için bu kodların çözülmesi gerekiyor. Batı, İslam dünyasına o kadar derinden nüfuz etti ki, bizden bildiğimiz birçok insan batının kültür, bilim, sanat ajanı. Bizden bildiğimiz birçok kuruluş, batının öz müessesleri halinde çalışıyor. Okumaya devam et “TEŞKİLATIN BATIYA DÖNÜK STRATEJİLERİ-5-“

TEŞKİLATIN BATIYA DÖNÜK STRATEJİLERİ-4-

TEŞKİLATIN BATIYA DÖNÜK STRATEJİLERİ-4-
Askeri alanda batı ile çatışmamak, siyasi alanda batıya karşı mücadele etmek, ekonomik alanda batı ile ortaklık yapmak… Teşkilatın yakın gelecekteki batı stratejilerinin toplamı bu şekilde özetlenebilir. Askeri alanda zaten NATO’da olduğu için, o çerçeveyi çatışmanın engeli olarak kullanmaya bir müddet devam edecek. Siyasi mücadele ise sürekli yoğunlaştırılarak devam ettirilecek. Ekonomik ortaklıklara gelince…
Türkiye dış ticaretinin büyük bir kısmını hala batı ile yapıyor. Batı ekonomik krize rağmen hala dünyanın en büyük tüketici bölgesi olmaya devam ediyor. Batı ile ekonomik çatışma batıya çok zarar verir ama Türkiye’ye daha fazla zarar verir. Bu sebeple batı tükettiği, bizden mal aldığı müddetçe batı ile ekonomik ortaklıklar devam edecek.
Ekonomi zor iş, başka alanlara benzemiyor. Askeri alan, siyasi alana, bilim alanına hiç benzemiyor. Askeri alanda istediğiniz gibi planlamalar yapabiliyorsunuz, çünkü askeri saha disiplinli bir alandır. Siyasi saha da yetişmiş kadrolarınız varsa yönetebileceğiniz, yürütebileceğiniz, etkileyebileceğiniz bir sahadır. Fakat ekonomi, sınırsız sayıda bilinmeyeni olan bir denklem gibidir. Üstelik çok hassas, çok kırılgan, çok nazlı… Kendisiyle kavga edilerek yürütülecek, yönetilecek bir alan değil. Okumaya devam et “TEŞKİLATIN BATIYA DÖNÜK STRATEJİLERİ-4-“

TEŞKİLATIN BATIYA DÖNÜK STRATEJİLERİ-3-

TEŞKİLATIN BATIYA DÖNÜK STRATEJİLERİ-3-
Teşkilatın batı ile savaş stratejisi üç basamaklı olarak hazırlandı. Kısa vadede, orta vadede, uzak vadede…
Kısa vadede batı ile savaşı düşünmüyor. Kısa vadedeki stratejileri, siyasi ve ekonomik mücadele, askeri ittifak, kültürel ayrışma.
Kısa vadede askeri alanda sürekli yenilenme, gelişme, üretme faaliyeti içinde olacak. Ordu güçlendirilecek, savunma hatları tahkim edilecek, savaş kaçınılmaz olduğunda cesaretle savaşacak.
*
Orta vadede hedefledikleri imkanlar şunlar; savunma hattını kendi sınırlarının ilerisinde kurmak, çıkacak bir savaşı kendi sınırlarında durdurmak, savaşın kendi ülkesine kadar gelmesine izin vermemek… Batıyla veya batılı bir veya birkaç ülkeyle savaşmak durumunda kaldığında, savaşı, savaştığı ülke topraklarına taşıyamasa da, kendi ülkesine gelmesine de engel olmanın askeri altyapısına, silah gücüne sahip olmak… Okumaya devam et “TEŞKİLATIN BATIYA DÖNÜK STRATEJİLERİ-3-“

TEŞKİLATIN BATIYA DÖNÜK STRATEJİLERİ-2-

TEŞKİLATIN BATIYA DÖNÜK STRATEJİLERİ-2-
Bir ülkenin, bir kültür havzasının, bir yapının ekonomisi çöktüğünde mutlaka ordusu da çökerdi. Tarih bu kuralı sayısız defa test ve ispat etmiştir. Tarihte ilk defa insan (asker) yoğun ordudan teknoloji yoğun orduya geçildiği bir çağı yaşıyoruz. Bazı ülkelerin (bu arada Türkiye’nin de) hala asker yoğun ordu anlayışından bir türlük kurtulamadığını görüyoruz ama gelişmiş ülkelerdeki silahlı kuvvetler, teknoloji yoğun yapılanmaya çoktan geçmiştir.
Teknoloji yoğun ordu veya gelişmiş silah sistemleri dikkate alındığında, ekonomik kriz ve gerileme, aynı derecede orduyu veya vurucu gücü etkilemiyor. Ekonomik gerilemeyle birlikte orduların da zayıfladığı gerçektir ama tarihteki kadar ağır etkiler gerçekleşmiyor veya daha uzun bir zamana yayılıyor.
Batı, ekonomik alan başta olmak üzere her alanda gerilemeye, çözülmeye, çökmeye başladı. Bu süreçlere ordu da dahil… Ne var ki, mühimmat depoları, silah sistemleri, savaş araç ve gereçleri olduğu yerde duruyor. Tarihte ilk defa görülen bu durum, tarihten ders alınarak çözülecek türden problemlerle karşı karşıya olmadığımızı gösteriyor. Demek ki artık ezberlerle iş yapma dönemi bitti. Okumaya devam et “TEŞKİLATIN BATIYA DÖNÜK STRATEJİLERİ-2-“

BÜYÜK ÇÖKÜŞÜN RUHİ ALTYAPISI

BÜYÜK ÇÖKÜŞÜN RUHİ ALTYAPISI
Büyük isyanın mahiyeti çözülemediği gibi batının büyük çöküşünün mahiyeti de anlaşılamadı. Bu türden büyük dalgalanışlar sık sık olmadığı için tecrübe biriktirilmesi zor oluyor. Tabii ki kitaplar yazıyor tarihteki büyük değişim dalgalarını, bu dalgaların neler yapabildiğini… Fakat insan nisyan ile maluldür, dev imparatorlukları yıkan büyük değişim dalgalarını kitaptan okuyanlar, tarihteki şartların gereği olduğunu düşünüyor, bu gün o tür dalgalanmaların olmayacağına inanıyor. Bir tarafından doğrudur bu kanaat çünkü tarihteki dalgalar kendini tekrar etmiyor, o dalgalar tarihteki şartlara bağlıdır. Ne var ki sabit olan bir nokta var, mahiyeti her ne olursa olsun belli periyotlarla büyük dalgalar mutlaka gelir. Her dalga da kendi zamanının şartlarına tabidir ve dolayısıyla yenidir. İşte anlaşılmayan ve aldanılan nokta burası…
Her değişim dalgası “yeni” olduğu, mevcut şartların doğurduğu, mevcut gerçekliğin yoğurduğu bir süreçler silsilesi olduğu için tecrübesi yoktur, izahı zordur. İnsanlar ancak geçmiş tecrübeleri kitaplardan okuyorlar ve şartların farklılığından dolayı tekrarını mümkün görmüyor ve umursamıyorlar. İdrak ve tefekkür faaliyeti “misallerle” mahdut olan akıl fukaraları, statükonun devam edeceğine yemin edecek kadar inanmaya devam ediyorlar. Okumaya devam et “BÜYÜK ÇÖKÜŞÜN RUHİ ALTYAPISI”