Etiket arşivi: BATILILAŞMA

DOĞU’NUN YEDİNCİ OĞLU OLMAK

Doğu’nun Yedinci Oğlu Olmak
Sezai Karakoç’un “Masal” şiiri, Müslüman Doğulu bir babanın Batı’ya ve Batı’nın Müslüman Doğu’ya bakışını anlatır. Müslüman Doğu’yla Batı’nın karşılaşması olan manzum bir hikâyedir. Hakikatte Osmanlı Batılılaşmasının, mecazen Doğulu bir babanın hüzünlü ve kahırlı bir hikâyesi. Mânasını genişlettiğimizde Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Batı karşısında trajik mağlubiyetin tahkiyesi de denilebilir.

Müslüman doğulu bir baba oğullarını Batı’ya gönderir
DOĞU’NUN YEDİNCİ OĞLU OLMAK yazısına devam et

MÜSLÜMAN DOĞULU MUSUN, BATILI MI?

Müslüman Doğulu musunuz, Batılı mı?

Doğu ve Batı’nın defter-i âmaline bakarak “Işık Doğu’dan gelir” diyor âmâ üstad Cemil Meriç, Batı’dan değil. Allah’ın vahyine muhatap ışığın ve hikmetin Müslüman Doğu’dan geldiğini söylüyor:

“İslâm medeniyeti yekpâre bir bütün, İslâm dünyası, Hicret’ten bu yana çeşitli ikbâl ve idbâr devirleri yaşamış, fakat aslî cevherini büyük bir titizlikle korumuştur. Bu medeniyetin dayandığı mukaddes kitaplar, milyonlarca insanın yoluna ışık serpmiş ve serpmektedir. İslâm’ın ‘Muhit ül Maarif’i Kur’ân-ı Kerim ile Hadis-i Şeriflerdir.”

Bütün peygamberler Doğu’dan gelmiştir. Güneşin Doğu’dan doğduğu hakikati kadar, insanlığı fikren ve ruhen aydınlatan ışığın Doğu’dan geldiği de bir hakikattir.

MÜSLÜMAN DOĞU’DAN GELEN IŞIK DİNDİR, BATI’DAN GELEN İSE ALLAHSIZLIK…
MÜSLÜMAN DOĞULU MUSUN, BATILI MI? yazısına devam et

BATI’NIN OĞULLARI

Batı’nın Oğulları

Türkiye’de Müslüman kimliğinden utananlara, Osmanlı-İslâm medeniyetini hâkir görenlere, Tanzimat’tan Cumhuriyet’e kadar Batı “uygarlığından” gözleri kamaşanlara, Batı’nın toplum düzenine, edebiyat ve düşüncesine hayran olanlara, modernizmin, materyalizmin, pozitivizmin yayılmasına yataklık edenlere, İslâm’ın kamu ve devlet idaresindeki varlığının gereksiz olduğunu söyleyenlere Batı’nın oğulları denir.

Batı’nın oğullarının alâmet-i fârikası, konuşmalarına daima azılı Batıcılardan Kılıçzâde Hakkı’nın aşağılık sözüyle başlamalarıdır: “Bağıra bağıra halka anlatacağız ki, değil Asya’ya çekilmek, kutuplara firar etsek, Avrupalılar gibi düşünmedikten, Avrupalılar gibi çalışmadıktan sonra orada dahi yakamızı bırakmazlar, mevcudiyet-i mukaddese-i diniye ve milliyemizi muhafaza ettirmezler. Bugün Avrupa’dan tardettiler, yarın dünya yüzünden kaldıracaklardır.”

BATI’NIN İLK OĞLU REŞİT PAŞA’DIR
BATI’NIN OĞULLARI yazısına devam et

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-5-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-3-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-5-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-3-
İslam insanları zorla Müslüman yapmak niyetinde değildir ve bu yolu men etmiştir. Öyleyse insanların Müslüman olmadan yaşamasını mümkün kılan bir “insani çerçeve” fikrine de sahiptir. Bir türlü anlaşılamayan noktalardan birisi burasıdır. İslam, insanların Müslüman olmadan yaşamasını kendi siyasi hakimiyeti altında bile kabul etmiştir, öyleyse bir “insanlık beyannamesine” maliktir.
İslam, insanlığa iki muhteva (veya teklif) ile hitap eder; birincisi Müslüman olmalarını talep eder, bu hitap bizzat kendisini izahtır, ikincisi ise insanları “insanlık çerçevesinde” tutmaktır, insani hitaptır. Bu iki hitap birbirine karıştırıldığı (aslında insani hitap hiç anlaşılmadığı) için, Müslümanların gayrimüslimlerle münasebet altyapısı tamamen çökmüştür, daha vahim olanı ise, kendileri dışındaki insanlık alemiyle ilgili hiçbir fikirleri yokmuş intibaı oluşturmaktadır. Bu hal, “ya Müslüman olacaksınız ya da canınız cehenneme…” türünden bir duygu ve düşünce mecrası oluşturuyor. Böyle bir duygu ve düşünce altyapısı, “insanlık” ile ilgili fikir imalini imkansızlaştırıyor, bunun neticesi olarak da gayrimüslimlere hitap etmenin zemini kayboluyor.
İslam’ın, “insanlık” hakkında bir fikrinin olmadığını düşünmek, İslam’ın “insan fikri” olmadığını kabul etmektir. İnsan fikri olmayan bir din olur mu? İnsan fikri, insanlık fikri, insanlığa dair fikri olmayan bir dünya görüşü, insanlığa ne teklif edebilir ki? İslam’ın insan tarifi de (fikri de), insanlık tarifi de (fikri de) mevcut, mesele bunu keşfetmek, çerçevesini tespit etmek, ilan etmekte. BÜYÜK VE DERİN HAMLE-5-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-3- yazısına devam et

İSLAM MEDENİYET AKADEMİSİ-2-İLİMLERİN TASNİFİNİN ÇERÇEVESİ

İSLAM MEDENİYET AKADEMİSİ-2-İLİMLERİN TASNİFİNİN ÇERÇEVESİ
Ülkenin üniversitelerinde hala batının bilim anlayışı ve onun tasnifi kullanılıyor. Bu o kadar Batının bilim (pozitif bilim) anlayışını esas alan ilahiyat profesörleri, o bilim anlayışına uymadığı için mucizeyi reddetmeye başladılar. Batının bilim anlayışını temel mikyas alınca, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyyenin hangi manaları ihtiva ettiğini değil, o mikyasa uygun olan anlamların neler olduğunu araştırmak esas haline geliyor.
İslam irfan müktesebatındaki ilimlerin neler olduğunu, hangi tasnife tabi tutulduğunu, hangi bilgi disiplinlerine ilim dendiğini unuttuk ve umursamaz hale geldik. Oysa ilimlerin tasnifi, bilginin “nazım planı”dır, ilimlerin tasnifini yapamayan bir kültür iklimi kendi kaynaklarının bilgisini imal edemez hale gelir.
Bilgi üretmeyince üretenlerin bilgisine mahkum olunduğu gibi, ilimlerin tasnifini kendi müktesebatımızdan hareketle yapmayınca, başkalarının tasnifine mecbur oluyoruz. Batı ikliminin yaptığı bilimlerin tasnifi, bizim ilimlerimizi ihtiva etmiyor. Batının yaptığı tasnifi esas alınca, o tasnife uymayan bize has ilimlere karşı da mesafeli davranıyoruz. Oysa batı bilim anlayışının zirvesi, bizim ilim anlayışımızın eteklerine ancak ulaşır. İslam ilim anlayışı ve tefekkür çerçevesi, batı felsefesinin ve bilim anlayışının milyonlarca kat daha üstündedir. Pozitif bilim anlayışı (batı bilim anlayışı), ufku miraç olan ilim anlayışının eteklerine ulaşabilir mi? İSLAM MEDENİYET AKADEMİSİ-2-İLİMLERİN TASNİFİNİN ÇERÇEVESİ yazısına devam et

MURAT KAPKINER DE “TARAFLAŞMIŞ”

MURAT KAPKINER DE “TARAFLAŞMIŞ”
Murat Kapkıner bir müddettir Taraf gazetesinde yazıyor. Ne vesileyle yazıyor bilmem ama yazılarını takip etmeye çalışıyoruz.
Taraf gazetesinde yazanlarda her nedense eksen kayması mukadder gibi görünüyor. Sadece Taraf gazetesinde yazmış olmayı dert etmeyiz hatta Cumhuriyet gazetesinde bile yazmayı (tüm komikliğine rağmen) dert etmeyiz. Mesele fikirdir, yani doğru düşüncedir. Fakat Taraf gazetesinin yazarları üzerinde enteresan bir tesiri var. Tarafta yazanlar bir şekilde (az da olsa) “taraflaşıyorlar”. Yoksa aksi durum sözkonusu da biz mi böyle görüyoruz? Yani önceden taraflaşmış olanlar Taraf gazetesinde yazmaya mı başlıyorlar? Kamuoyundan takip etmeye çalıştığımız için, gazetede yazmaya başlamadan önceki hallerini bilmiyoruz, bilmediğimiz için de nasıl bir ruhi ve zihni süreçten geçerek Taraf gazetesine geldiklerinden haberimiz yok. Dolayısıyla hangisinin önce olduğunu tespit imkanına sahip değiliz, biz gazetede yazmaya başladıktan sonra takip edebildiğimiz için, bu safhadan sonrasını tetkik ediyoruz.
Murat Kapkıner, kalemi hafif birisi değil. Kendisi tefekkür ile meşgul birisi. Konuya bu şekilde bakınca, mesele ciddiyet arzediyor.
Murat Kapkıner, bizim takip edebildiğimiz kadarıyla uzun müddettir kamuoyunun önünde değildi. Kamuoyunun önüne çıkmadan, görünür olmadan yaşamak, tefekkür meşguliyetini fikir piyasasına sunmadan yapmak, bazı imkanlarla beraber bazı problemleri de davet ediyor. Yalnız yaşamak veya dar bir çevreyle yaşamak, bir taraftan yoğun bir tefekkür faaliyetine girme imkanı oluşturuyor, diğer yandan insanı, sahip olduğu veya ürettiği fikirlerin sağlamasını yapma imkanından mahrum ediyor. İnsan öyle ya da böyle bir dış murakabeye ihtiyaç duyuyor. Enfüsi dünyasına dalıp giden insan, ruhi labirentlerinde ve nefsin koridorlarında tükenebiliyor. Yalnızlık, kendi düşüncelerine itiraz eden birilerinin olmamasıdır. İtiraz edilmeyen düşünceler bir müddet sonra katılaşıyor, çelikleşiyor ve insanın enfüsi dünyasında tortulaşıyor. Bu girdaba yakalananların hali fena olmuştur. MURAT KAPKINER DE “TARAFLAŞMIŞ” yazısına devam et

EBLEH BİR SÖZ: “ATATÜRK DÖNEMİ MİLLİ, İNÖNÜ DÖNEMİ BATILI”

Ebleh Bir Söz: “Atatürk Dönemi Millî, İnönü Dönemi Batılı”

İslâmî zemine tam istinat etmeyen milliyetçi-muhafazakâr fikrî ve siyasî hareketlerin yanlışlarından biri de şudur: Atatürkçü cumhuriyetten birçok ilke ve inkılâpları görüşlerine giydirmek için, M. Kemal’in tek yetkili iktidarda olduğu 1923 ile vefatı olan 1938 yılları arasındaki dönemi bir nas gibi atlayarak, her yanlışın ve kötülüğün 1939’dan sonraki İnönü döneminde başladığını ileri sürerler.

BAZI MİLLİYETÇİ VE ULUSALCILARDAN AKIL DIŞI BİR BAKIŞ: “M. KEMAL DÖNEMİ MİLLETLE UYUMLUYDU…”

Ele alınır tarafı kalmayan ve tarihin çöplüğüne atılacak halde olan Atatürkçü cumhuriyeti, düşünce ve ilkeleriyle hayattan ve kamudan çekelim, dediğimizde, “milliyetçi ve ulusalcı” sıfatlarını öne çıkaran bazı gruplar, eblehçe görüşler ileri sürüyorlar. Bunlara göre, “Atatürk dönemi millî ve iyi, İnönü dönemi Batılı ve kötüdür.” Dedikleri âdeta şöyle: M. Kemal döneminde hiçbir şey olmamış, on beş yıllık dönemde milletle gül geçinip gitmiş M. Kemal…” EBLEH BİR SÖZ: “ATATÜRK DÖNEMİ MİLLİ, İNÖNÜ DÖNEMİ BATILI” yazısına devam et

PARİS’İN FİKR Ü SURETİNE KAPILMAYAN ŞAİRİME

Paris’in Fikr ü Sûretine Kapılmayan Şairime

Paris’ten gönderdiğin gönül alan, derûnumu sarıveren mektubunu okuyunca hem sevindim, hem hüzünlendim.

Sevindim; çünkü Paris gibi iki asırdır bu ülkenin münevveranını yutan, gözlerini kamaştıran, din ü milletinden koparan, iğva ve ifsad eden cilveli bir dilbere râm olmadığın ve vakarını kaybetmeyip kendin olarak kaldığın için.

Hüzünlendim; çünkü Dil Kapısı’nda tâlim eden şairimin mektubu yine bir gurbet diyârından geliyordu. Gurbet alıp götürmüştü onu. Gurbetzede olmamışsa da, gurbetçi yahut vatancüdâ olmuştu yine. Meslekî tekâmülünü yâd ellerde tamamlamak yazılmıştı yazgısına şairimin. Çektiği gurbet zâhiri gurbet, yani maddî gurbetti. Bu gurbet türünde vuslat vardır. Amma ki şairimin dost gurbeti, yani iç gurbet sızısı çektiğini bilirim, ona hüzünlenirim. PARİS’İN FİKR Ü SURETİNE KAPILMAYAN ŞAİRİME yazısına devam et

SELİM ATALAY’DAN İLGİNÇ BİR YAZI

SELİM ATALAY’DAN İLGİNÇ BİR YAZI

Selim Atalay, 02.12.2011 tarihli yazısında, harika bir değerlendirme yapmış. Öncelikle o yazının okunmasını tavsiye ederim.

Yazıda, ABD ve AB’nin içinde bulunduğu krizi çıplak şekilde anlattıktan sonra, küçük bir ülkeden misal veriyor, kendi kaleminden aktaralım.

“Ne oluyoruz? dersek… Antigua ve Barbuda devletinin Genel Valisi bayan Louise Lake-Tack, yeni yasama yılında 2012 yılı öncesinde meclise ve ulusa sesleniş konuşması yapıyor… Karayipler’de, Küba’nın epey batısında 90 bin nüfuslu iki adayı İngiltere Kraliçesi adına yöneten Genel Vali’nin analizi, hem kahredici bir keskinlik taşıyor, hem de yeni dünya düzeninin aynası.”
Küçücük bir ülkenin dünyayı bu kadar ileri derecede takip edebildiği bir zaman diliminde yaşıyoruz. Hem de bu ülke, İngiliz milletler cemiyetine ait ve başındaki kişi de genel vali… Genel vali ama İngiltere’den bağımsız düşünmeye başlamış. Olacak iş değil… Dünya nereye geldi böyle… Zevkten boğulmak üzereyim. Hani bir fıkra var, “Hey Allah’ım, verdikçe veriyorsun” diye bitiyor. Kurban olduğum Allah’ım, verdikçe veriyor.

İktisadi krizden daha önemli olan, İngiliz milletler cemiyetine ait bir ülkenin genel valisinin, İngiltere’den bağımsız düşünebilmesi ve diplomatik ilişkimizin (elçiliğimizin) bile bulunmadığı bir uzaklıkta, bizden bahsediyor olması…

Arap ülkelerindeki isyanın arkasında İngiltere ve ABD olduğunu söyleyenler uyuyor mu yoksa akılsızlığa mı gark olmuş? İngiltere ve ABD kendi içinde öyle hızlı bir şekilde çözülüyor ki, gerçekten Arap isyanlarının arkasında onlar olsa bile kendileri çökeceği için Arap ülkelerindeki isyanlardan faydalanamayacaklar.

Dünya yeni bir düzene doğru hızla ilerliyor. Bu düzenin hakim unsuru tabii ki batı olmayacak. Bundan sonra batı, dünya düzeninin eşit bir üyesi olabilirse önümüzdeki birkaç asır için sevinsin.

Selim Atalay ilginç bir isim. Kendisi, ABD de yaşayan bir gazeteci. Oradan Türkiye’deki gazetelere muhabirlik ve yazarlık yapıyor. Yazılarını takip etmeyi özellikle tavsiye ederim. Özelliği ise şu; batının içinde yaşadığı için olmalı, batının içine yuvarlandığı krizi Türkiye’dekilerden daha iyi ve tarafsız değerlendiriyor. Türkiye’deki batılılaşmış yazarlar, batının krizinin geçici olduğunu söylüyor ve hakimiyetini devam ettireceğine inanıyor. Selim Atalay ise her yazısında krizin ne kadar derin olduğunu gösteriyor ve atlatılamayacağını ifade ediyor.

Selim Atalay üzerinde durmamızın bir sebebi var. Selim Atalay önemli bir süreci temsil ediyor. Eskiten batıya ne kadar uzaksanız o kadar az etkilenirdiniz, ne kadar da yakınsanız (hele de içindeyseniz) o kadar fazla etkileniyordunuz. Dünya aşağı yukarı iki asırdır böyle bir süreç yaşıyor. Selim Atalay’a bakınca bu sürecin tersine döndüğü görülüyor. Artık batıya ne kadar yakınsanız o kadar az etkileniyor ve krizin batıyı tüketeceğini görüyorsunuz, ne kadar uzaksanız o kadar fazla etkileniyor veya üzerinizdeki etkiyi devam ettiriyorsunuz. Mesela Atilla Yayla’nın yazılarına bakın, Türkiye’de olduğundan mıdır nedir, hala krizin sinek vızıltısı olduğunu anlatıyor. Ahmaklığın ilacı yok.

Atilla Yayla misali azaldı gerçi. Artık batıya kısa seyahatler yapan batılılaşmış yazarlar bile durumun ne kadar vahim olduğunu görmeye başladı. Fakat illa da batının “üstün medeniyet” olduğunda ısrar eden tuhaf adamlar bolluğu yaşıyoruz, ülkede. Hatırlıyor musunuz, Sovyetler çöktükten sonra dünyadaki tüm komünist partiler kendini feshetti de sadece Türkiye’deki varlığını koruyarak yoluna devam etmişti. Bundan dolayı Moskova’daki gösterilerde, “komünistler Ankara’ya” sloganları atılmıştı bir dönem. O komik olayların bir kısmını bu gün başka şekilde yaşamaya devam ediyoruz.
Selim Atalay, bu sürecin tersine döndüğünü, batının merkezinden bildirmeye devam ediyor. Yazılarının takip edilmesini ısrarla tavsiye ederim.

FARUK ADİL