Etiket arşivi: BATININ ÇÖKÜŞÜ

BÜYÜK ÇÖKÜŞÜN RUHİ ALTYAPISI

BÜYÜK ÇÖKÜŞÜN RUHİ ALTYAPISI
Büyük isyanın mahiyeti çözülemediği gibi batının büyük çöküşünün mahiyeti de anlaşılamadı. Bu türden büyük dalgalanışlar sık sık olmadığı için tecrübe biriktirilmesi zor oluyor. Tabii ki kitaplar yazıyor tarihteki büyük değişim dalgalarını, bu dalgaların neler yapabildiğini… Fakat insan nisyan ile maluldür, dev imparatorlukları yıkan büyük değişim dalgalarını kitaptan okuyanlar, tarihteki şartların gereği olduğunu düşünüyor, bu gün o tür dalgalanmaların olmayacağına inanıyor. Bir tarafından doğrudur bu kanaat çünkü tarihteki dalgalar kendini tekrar etmiyor, o dalgalar tarihteki şartlara bağlıdır. Ne var ki sabit olan bir nokta var, mahiyeti her ne olursa olsun belli periyotlarla büyük dalgalar mutlaka gelir. Her dalga da kendi zamanının şartlarına tabidir ve dolayısıyla yenidir. İşte anlaşılmayan ve aldanılan nokta burası…
Her değişim dalgası “yeni” olduğu, mevcut şartların doğurduğu, mevcut gerçekliğin yoğurduğu bir süreçler silsilesi olduğu için tecrübesi yoktur, izahı zordur. İnsanlar ancak geçmiş tecrübeleri kitaplardan okuyorlar ve şartların farklılığından dolayı tekrarını mümkün görmüyor ve umursamıyorlar. İdrak ve tefekkür faaliyeti “misallerle” mahdut olan akıl fukaraları, statükonun devam edeceğine yemin edecek kadar inanmaya devam ediyorlar. BÜYÜK ÇÖKÜŞÜN RUHİ ALTYAPISI yazısına devam et

VENEDİK BAĞIMSIZLIK İSTİYORMUŞ!!!

VENEDİK BAĞIMSIZLIK İSTİYORMUŞ!!!
Gazeteler son zamanlarda Avrupa ülkelerinde ayrılıkçı düşüncelerin eyleme geçtiğine dair haberler yapıyor. İtalya’da Venedik, İngiltere’de İskoçya, İspanya’da Katalanya, Almanya’da Bavyera bölgesi gibi… Avrupa’da neler oluyor? Asırlardan beri beraber yaşayan bu bölgeler, içinde bulundukları ülkelerden ayrılmayı neden istiyor? Neden bu gün istiyor? Bu sayılan bölge ve şehirler tarihten beri ayrı bir yapı arzediyor aslında ama neden bu gün açıkça bağımsızlıktan bahsediyor? İskoçya’nın 2014 de bağımsızlık referandumuna gidilmesi gündemde, konu bu kadar ilerlemiş durumda.
Venedik örneği çok ilginç… Ayrı bir dil kullanmıyor, İtalya’nın diğer bölgelerinden çok fazla bir farklılığı yok. İskoçya Venedik’e nispetle ayrı bir memleket ama Venedik’e ne oluyor? Venedik’in tek farkı (yanlış hatırlamıyorsam) tarihte bağımsız bir devlet olmasıdır, bundan başka bir farklılık yok. Dildeki farklılık, lehçeden ibaret… VENEDİK BAĞIMSIZLIK İSTİYORMUŞ!!! yazısına devam et

ZİHNİ ÇÖKÜŞ VE YENİDEN DOĞUŞ

ZİHNİ ÇÖKÜŞ VE YENİDEN DOĞUŞ
Tarihin keskin virajlarından birinde yaşıyoruz. Bu tür dönemler, normal zamanın akıl formu ve gerçeklik kavrayışı ile değerlendirilemez. İmkansız zannedilenlerin bir çırpıda gerçekleşeceği, mümkün zannedilenlerin asla gerçekleştirilemeyeceği dönemlerdendir. Her şeyin alt üst olduğu, eski kuralların ve kanaatlerin iflas ettiği, hayatın hangi mecrada aktığının anlaşılamadığı bir çağa girdik. Hayatın eski mecrasını dağıttığı, yeni mecrasını bulamadığı, nizami altyapıların çöktüğü, kaosun hakim olduğu, hiçbir mantık silsilesinin hadiseleri izah edemediği bir çağ… Bu çağın başlangıcında, eski akıl formuna, eski gerçeklik kavrayışına bağlı kalmaya çalışanlar var. Mütemadiyen yanılıyorlar, her gelişme onları tekzip ediyor fakat o kadar muhafazakarlar ki, yerlerinden kımıldamıyor, zihni organizasyonun ağırlık merkezini değiştirmiyorlar. Oysa çöken sadece batı filan değil, “çağ” çöktü, zaman muhtevasını imha etti, zamanın muhtevasına boca edilmiş olan birkaç asırlık anlam yekunu koktu. Çağın çökmesi nasıldır bilir misiniz? Zamanın patlaması nedir anlar mısınız?
Birkaç yıldan beri mütemadiyen batının çöküşünü yazıyoruz. Fikir piyasası “mücerret fikirden” anlamadığı için meseleyi hakim sistem olan batının çöküşü olarak anlatmaya çalışıyoruz. Fakat konu daha derinlerde… Çağ çöktü, zaman patladı dememiz budur.
Zaman patladı, birkaç asırdır muhtevasına yığılan batının anlam dünyasını, cerahat gibi dışarı atıyor. Zaman muhtevasını boşaltıyor. Çağ, intihar ediyor. Eski hiçbir şey artık “kıymetli” olmayacak, eski hiçbir “ölçü” geçerliliğini koruyamayacak, eski hiçbir sistem yürürlükte kalmayacak, eski akıl formu en küçük hadiseyi bile izah edemeyecek.
Büyük bir kaosun eşiğindeyiz. İktisadi kriz gibi hadiseler, içine girmekte olduğumuz çağın en hafif hadiseleri arasında kalır. Zihni organizasyonlar çözülüyor, mantık silsileleri çöküyor, akıl formları patlıyor, gerçeklik kavrayışı dağılıyor. İktisadi kriz bunların yanında çelik çomak oynamak gibi kalır.
Maddi imkansızlıkların, maddi çaresizliklerin ne olduğunu aşağı yukarı herkes bilir. Teorik (zihni) çaresizliğin ne olduğunu bilir misiniz? Fikir üretememenin ne olduğunu… Üretilen her fikrin, çözüm ve çare değil, problem kaynağı haline geldiğini… Çözüm olarak üretilen fikirlerin daha büyük problemlere teşne olduğunu ve bu durumun bir müddet devam ettiğinde nasıl bir psikolojik evrenin oluşacağını… Hani düşünmekten korkar hale gelmeyi, düşünce kaynaklarının kuruduğunu… Batıyı ne halde zannediyorsunuz? Bazı batılılaşmış kafaların hala “batı bir çaresini bulur” diye avunmasına bakmayın, batı, en fazla önümüzdeki birkaç yıl içinde görecek ki, ürettiği hiçbir fikir derdine çare olmuyor aksine problemlerini derinleştiriyor, ağırlaştırıyor ve büyütüyor. Ve bunu anladığında çıldıracak.
Zamanı mücerret manada anlamayanlar, meselenin özüne inemiyorlar. Zaman, batının anlam haritasını yırttı, anlam yekununu cerahat olarak dışarı atıyor, zaman kendini boşaltıyor ve temizliyor. Zaman, muhtevasını yeni bir “mana yekunu” için hazırlıyor. Biliyor muydunuz, bir fikir, zaman tarafından mayalanmadan kendini eşyada gerçekleştiremez. Çünkü eşya (varlık) zaman ile mekanın temasından meydana gelir. Varlıktan zamanı sömürüp çıkardığınızda geriye eşya değil, saf mekan kalır, onu da görmezsiniz, zamanı göremediğiniz gibi… Keza, varlıktan mekanı çekip aldığınızda geriye saf zaman kalır, onu da göremezsiniz. Ne var ki hala “teorik fizik” de, “kuantum mekaniği” de o noktaya gelemedi, onun teknolojisini oluşturamadı. Pozitif bilimin ulaşamaması, hakikati değiştirir mi?
Zaman, varlığın (eşyanın) tekevvün sırlarından (unsurlarından) biriyken, ona muhalif bir fikir, kendini neyle mayalayacak? Maddeyi sonsuz zannedenler tabii ki bunları anlamayacak. Varlığın her an yeniden ama tekrara düşmeksizin yaratıldığını bilenler, zamanın, maddenin boyutu değil, iki özünden biri (ve diğerinin mekan) olduğunu anlıyorlar. Maddenin tekevvün özlerinden biri olan zaman, eşyayı şekillendiren temel amillerden değil midir? Buna rağmen, zamana muhalif fikirler geliştirmekten, tatbik etmekten, çözümü onda aramaktan bahsedenler, gevezelik yapıyorlar, hem de ciddi ciddi gevezelik yapıyorlar.
İdrak etmek, zamanın muhtevasına nüfuz etmektir. Zamanın muhtevasında kendi dünya görüşünü göremeyenlere sabretmek düşer. Sabretmek… Gerektiğinde nesiller boyu… Sabretmek ve hazırlanmak… Ve gün gelir, zaman muhtevasındaki yabancı fikir yekununu safra olarak atmaya başlar, yeniden doldurmak için… İşte o gün bu gündür. Ey Müslümanlar, bu gün o gündür. Zaman, midesindeki “batı zehrini” kusuyor. Bırakın kussun… Ve… Zamanın hap gibi yutacağı fikirleri geliştirin. Bal lezzetinde fikirler… Süt kıvamında fikirler…
Artık batının tenkidiyle bile zaman kaybetmemek gerekiyor. Çünkü onu zaman kusuyor. İslam’ın hayatını inşa edecek, bunu zamanın muhtevasına zerkedecek, dahası zamana mühür basacak fikir üretme vakti. Büyük fikirlerin harekete geçme anı geldi. Korkmayın, artık zaman arkanızda. Ümitsizliğe kapılmayın, artık zaman avucunuzda. Bilin ki bunu hak etmediniz fakat Allah’ın bu ümmete ihsanı sınırsız, bari bedelsiz inen ihsanı hak edelim.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

YUNANİSTAN, BATININ ÇÖKÜŞÜNÜN PİLOT UYGULAMASI

YUNANİSTAN, BATININ ÇÖKÜŞÜNÜN PİLOT UYGULAMASI
Yunanistan başbakan yardımcısı ve maliyet bakanı, “Yunan halkının ekonomik krizle mücadelede büyük fedakarlıklar yaptığını, buna karşın Avrupa’nın halen kararsız bir şekilde bocaladığını” söylemiş. İsrafa eden, har vurup harman savuran, geliri ile giderini dengeleyemeyen, günde dört beş saatten fazla çalışmayan Yunanistan, içinde bulunduğu krizi AB’ye havale etmek niyetinde. İlginç… Krizden çıkabilmek için gerekli işlerin AB tarafından yapılmadığını oysa Yunan halkı tarafından gerektiği kadar fedakarlık yapıldığını söylemiş. Çok komik.
Ne oluyor? Halkın isyanından korkuyor Yunan yetkililer ve halkın duygularına tercüman olmak için saçmalıyorlar. Halk da bu işin içinde Yunan devleti de. Birinin sorumluluğu diğerinden daha az değil ki. Yunan yetkililer, AB ile ilişkilerinden daha fazla Yunan halkı ile ilişkilerini umursuyorlar. Bu doğru bir yaklaşım fakat Yunan halkı da ahlaksızlık ve israf konusunda olağanüstü maharet sahibi… Dolayısıyla halk doğru bir noktada değil ki onun yanında yer alacaksınız. Halkı AB’den daha fazla umursamaları değil yanlış olan, yanlış olan halkın durduğu yerin yanlış olması.
Yunanistan konusunda AB’nin de yanlış noktada duruyor olması mümkün, bu tartışılır. Fakat halkın hayata bakışının ve çalışma alışkanlıklarının doğru olmadığı açık. Bu büyük bir paradoks… Yunan hükümetlerinin önlerinde bulduğu (aslında uzun bir zaman diliminde kendilerinin ürettiği) bu paradoks, içinden çıkılır gibi değil. Şimdi iktidarlarını muhafaza edebilmek veya iktidara gelebilmek için halkın duygularına tercüman olmaya çalışıyorlar. Fakat bu yaklaşım, daha derinlerde meydana gelen paradoksu ortadan kaldırmıyor aksine derinleştirmeye devam ediyor.
Ne olacak şimdi? Yunan hükümeti ne yapacak? AB ne yapacak? Yunan halkı ne yapacak? Dikkat ederseniz hiçbiri ne yapacağını bilmiyor. Sürekli birbirini suçlayıp duruyorlar. Yunan halkı, hem hükümetini hem de AB’yi suçluyor, Yunan hükümeti halka yeni tedbirleri anlatamadığı (isyandan korktuğu için) AB’ye isyan ediyor, AB ise hem Yunan halkına hem de hükümetine ateş püskürüyor. Bu problemli sacayağı sadece çırpınıyor ve çırpındıkça batıyor.
Çeşitli yazılarımızda ısrarla, problemin çok derin olduğunu ve çözülmesinin mümkün olmadığını söylüyoruz. Çöküşün alternatifsiz sonuç olacağını iddia ediyoruz. Ancak çöküşten sonra yeni bir çözüm düşünülmeye başlanabilir.
Neden?
Çünkü mevcut siyasi, içtimai, iktisadi ve idari sistemler bu krizi üretti, onların içinde kalarak çözüm üretmek imkansızdır. Sistemin değiştirilmesi şarttır. Sistem ise ahlak (hayat anlayışı) ile birlikte değişir. Öyleyse bunu yaparak krizden çıkabilirse diyenler için yazıyorum, çöküş zaten odur. Batı sistem değişikliğine gitmekten sürekli imtina edecek, bu da çöküşü derinleştirecektir.
Sistem değiştirmenin en son (ve en yakın) örneği, Sovyetlerin dağılmasıdır. Sovyetler Birliğinin merkezi olan Rusya, mevcut sistem ile gidemeyeceğini anladığında onu değiştirmeye çalıştı. Ortaya çıkan netice nedir, çöküş. Dünyada işgal ettiği coğrafyayı hatırlayın, şimdiki durumuna bakın. Ne kadar geri çekildiğini görürsünüz. Sovyetlerin çöküşü ile batının çöküşünü birbirine karıştırmamak lazım. Çünkü Sovyetler çökerken, yeni sistem olarak liberal-kapitalist sistem hazır halde dünyada vardı ve doğrudan o sisteme geçtiler. Çok pahalıya maloldu ama hazır bir sistem olmasından dolayı yine de kolay oldu.
Batının çöküşü, tüm batı kültürünün ve sistemlerinin çöküşüdür. Sovyetlerin çöküşünde olduğu gibi hazır bir yeni sistem de yok. İşin sırrı burada… Batının çöküşü, Sovyetlerin çöküşünden misilsiz daha büyük olacaktır. Mevcut sistemden vazgeçeceklerini kabul etsek bile yerine ne koyacaklarını bilmiyorlar. Tarihteki en büyük çöküş olacak, batının çöküşü. Yunanistan misali üzerinde bu çöküşün dinamiklerini anlamak mümkün.
FARUK ADİL

ÜTOPYA VE GERÇEK

ÜTOPYA VE GERÇEK
Niall Ferguson nam bir adam, Wall Street Journal nam gazete için on yıl sonrasının ütopyasını hazırlamış. Eskiden bu işlere Fütürizm, bu işleri yapanlara da fütürist derlerdi, şimdilerde ütopist mi demeye başlamışlar. Bu adam Avrupa merkezli olmak üzere dünya ile ilgili tahminlerde bulunmuş. İlginç tahminler…
Bu günden yakın geleceğe doğru bakıldığında neler görünüyor? Neler demiş adamımız? AB dağılmış ve yerine yeniden bir oluşum sağlanmış ve Avrupa Birleşik Devletleri namıyla yeni bir birlik kurulmuş, merkezi de Viyana olmuş. İngiltere AB’den çıkmış ve Çin’in ekonomik işgaline uğramış.
Batının artık içi boşalmış olan gururu hala devam ediyor. AB’nin yıkıldığını ama yerine Avrupa Birleşik Devletlerinin kurulduğunu söylüyor. Yani batı aklının, şu anda içinde bulundukları krizi mutlaka çözeceğini düşünüyor. Halt ediyor. Bu kriz, ekonomik kriz filan değil ki. Haki Demir’in, “Batı Akıl Krizinde” başlıklı yazısında ifade ettiği gibi, batı, ürettiği aklın sonuna geldi. Aklının ufkunda geziniyor ve mevcut kriz ise o ufkun krizi. Yani sistem çapındaki bir kriz, neyle çözeceksiniz. Krizi çıkaran batının aklı, o akılla krizi nasıl çözüyorsunuz? Aha da buraya yazıyorum, nah çözersiniz, çözün de dünya görsün. Medeniyetiniz çöküyor, hala haberiniz yok. Kof bir gurur, hala gerçekleri görmelerine engel oluyor. At gözlüğünü çıkarmadığınız müddetçe, hep geri gideceksiniz. O gözlüğü de çıkaramazsınız çünkü sizin medeniyetiniz, kültürünüz, aklınız, ufkunuz o gözlükte.
Başka ne demiş kahinimiz, İran ile İsrail arasında savaşın başladığını, ABD’nin İsrail’e yardım etmediğini, ABD’nin Hürmüz boğazını açık tutmaya çalıştığını fakat ABD savaş gemisinin mürettebatıyla ve askerleriyle birlikte İran tarafından esir alındığını söylemiş. Bakın burada büyük oranda isabet kaydetmiş. İsrail ve ABD’nin artık askeri başarılarının sonunun geldiği, bu coğrafyada meydana gelecek savaştan bunların karşı ve galip çıkamayacağı artık tüm dünya tarafından anlaşılmaya başlandı.
İsrail ile İran’ın savaşması kaçınılmaz. Aslında İsrail ile İran değil, İsrail ile bölge ülkelerinin savaşı kaçınılmaz. Şu anda gündemde olan İran olduğu için konu o merkezde konuşuluyor. Bu günden geleceğe doğru bakan adamımız da bu günün gerçekliğine saplanıp kalıyor. Bölgede İsrail’in içinde olacağı büyük bir savaş yakın gelecekte mutlaka olacak gibi görünüyor. İsrail’in bu zamana kadar girdiği savaşların hepsinden (son Hizbullah ve Hamas savaşı hariç) galip çıkmış olması, sürekli böyle devam edeceğini göstermez. Artık gerileme dönemi başladı ve İsrail tarihinde ilk defa gerçekten kuşatıldı. Önümüzdeki üç-beş yıl içinde kuşatma hatları sağlamlaştırılacak. Bu sebeple İsrail’in son günlerde İran’a saldırı tehditleri, blöf olmayabilir.
İsrail, İran’a saldıracak ve netice alacak durumda değil. Fakat biraz daha (üç beş yıl) beklediğinde değil İran, Mısır’a bile saldıramayacak hale gelecek. İsrail’in bu günlerdeki İran’a saldırı tehdidi, gücünden ve cesaretinden değil, yakın gelecekte kuşatmanın sağlamlaşacağı “korkusundan” saldırma ihtimali var. Hızlı bir şekilde geriliyor, batı desteğini kaybediyor, batı kendi derdinden İsrail’i düşünme imkanı kalmadığı için desteğini çekiyor, daha da çekecek, İsrail için bu aralar iyi planlanmış bir saldırı son şansı. Fakat bu şansı bile kendi çöküşünü hızlandırmaktan başka bir işe yaramaz.
Adamımızın Türkiye ile ilgili yaptığı tespit isabet kaydetmiş. Türkiye’nin on yıl sonra artık laik bir siyasi rejime sahip olmayacağını söylemiş ve tam isabet etmiş. Bunu bizim laik, Kemalist, ateist, solcu filan taife hala anlamadı. Müslümanların ülkede sürekli iktidar olacak kadar halka nüfuz ettiğini, siyasi iktidarın yanında Haki Demir’in son yazı dizisinde ifade ettiği gibi “Sosyal İktidara” sahip olacağını, ülkenin en büyük iktisadi gücü haline geleceğini ta ABD’deki adam bile görüyor. Ülkedeki en güçlü siyasi akım olacak ama hala eski ve pörsümüş laik-kemalist siyasi rejime tahammül edecek, olacak iş değil. Bu nasıl bir şey, zengin bir adamın yanında asgari ücretle çalışan bir işçinin, patronundan daha zengin olmasına rağmen asgari ücretle çalışmaya devam etmesine benzer. Aklınızı peynir ekmekle mi yediniz siz? Böyle saçmalık olur mu? Ama bizim laik, Kemalist, solcu süprüntülere bakarsanız, yüzde doksan da alsanız, boyun eğeceksiniz. Sevsinler sizin aklınızı… Ne kadarı kaldıysa, gerçi kırıntısı bile kalmamış gibi görünüyor ya, neyse.
Adamamızın sözünü ettiği türden spekülatif düşüncelerin anlamı nedir? Bunların esas anlamı, psikolojik analizlerini yapmamıza imkan vermesidir. Artık batı, birçok alanda hakimiyetini kaybetmekte ve bu çöküş bilim ve düşünce adamlarına kadar sirayet etmektedir. Adamımızın düşüncelerinden “batılı gururunu” mahsup ederseniz, ortaya çıkacak neticelerin büyük bir kısmı mümkün görünüyor. Bir olayın olması, geniş kitlelerce beklenmeye başladığında o olay gerçekleşir. Batı, tüm kof gururuna rağmen, kendi içindeki bilim ve düşünce adamlarının psikolojisine bile hakim ve sahip olamıyor artık. İşte çöküş böyle bir şey. Çöküşü durduracak ve yeniden inşa edecek olan düşünce ve bilim adamlarının psikolojisi çökmeye başladığı için, kim, nasıl çöküşe engel olacak?
Bay bay batı…
FARUK ADİL

BİRBİRİNİZE BAĞLANIRSANIZ BİRLİKTE ÇÖKERSİNİZ

BİRBİRİNİZE BAĞLANIRSANIZ BİRLİKTE ÇÖKERSİNİZ
Avrupa, tek kültür havzasının farklı kavim ve devletlerden oluşan coğrafyasıdır. Avrupa Birliği kurulmadan önce de her ülke birbirine yakın seviyelerde kalkınıyordu. Sovyet blokuna bağlı ülkeler ayrı tutulursa, ülkelerin kalkınmaları birbirine fevkalade benziyor ve birbirinden fazla geri kalmıyordu. Bu durum, aynı kültür havzasına ait olmalarının tabii neticesiydi. Aynı kültür havzasında olmak, birbirinden etkilenme konusunda tereddüt etmemektir. Birbirlerinden çabuk ve kolay etkilendikleri için birbirine benziyorlar ve aynı hayatı küçük değişikliklerle yaşıyorlardı. Bir ülkedeki felsefi, siyasi ve ekonomik gelişmeler hızla diğer ülkeler sirayet ediyordu. Neticede beraber kalkındılar. Kalkındıktan sonra birlik kurmaya teşebbüs ettiler.
Gelişir ve büyürken cari olan bu durum, geriler ve çökerken de cari değil midir? Beraber kalkınmalarını ve zenginleşmelerini mümkün kılan kültür ve akıl formunu, çökerken bırakacaklar mı? Bırakmak gerektiğini düşünseler hatta buna inansalar, bırakabilirler mi? Bu ruhundan vazgeçmek gibi bir şey değil mi? Bazen (aslında çok zaman) insan, yanlışı ve doğruyu bilir ama doğruyu yapamaz, yapmaya güç yetiremez. Yanlışı bile bile yaparız çok zaman. Bilseler o akıl formunu bırakmak gerektiğini, bırakamazlar.
Tüm coğrafyanın ve yüz milyonlarca insanın kısa sürede bırakması beklenmez ama mesela siyasetçilerin bunu hızlıca yapmaları mümkün değil mi? Mümkün… Ülkelerini başka bir akıl formuyla yönetmeyi düşünebilirler ve hızlı geçişler yapabilirler. Fakat mesele, topyekun bir değişimdir. Halk aynı kültür ve akıl formuyla devam ettiği müddetçe, karar vericilerin ve yöneticilerin akıl formunu değiştirmesi, fayda değil zarar meydana getirir. Başı köpek başı, gövdesi inek gövdesi gibi bir garabet meydana gelir. Türkiye’nin kuruluşunda yaşanan sahnelerin bir benzeri yaşanır.
Hepsi bir bırakamaz mı mevcut kültürlerini ve akıl formlarını? Şüphesiz bırakabilirler. Fakat bir kültürü bırakmak ve başka bir kültürü kuşanmak asgari birkaç asır sürer. Bizim coğrafyamızda bir asrı Osmanlı da bir asrı Cumhuriyet döneminde olmak üzere iki asır sürdü. Sizce Avrupa’da ne kadar sürer? Bu süreç içinde Avrupa yerle bir olur.
Ne yaparlarsa yapsınlar, çözümü yok. Batacaklar, başka şansları yok. İçlerinde akıllı birileri varsa eğer, batış sonrası neler yapabileceklerini düşünmeye başlamalılar.
İşin enteresan ve vahim tarafı, hala dünyanın silah gücü en yüksek ülkeleri… Hem en güçlü olacaksın hem de çökeceksin… Bu olacak iş değil… Dünya tarihinde bunun misali yok. İnsanlık ilk defa böyle bir hadiseyi yaşayacak ve tecrübe üretecek. Güçlü ve fakir veya gelişmiş ve çökmüş bir coğrafya… Dünyanın her türlü çılgınlığa hazır olması lazım… Çünkü bu çapta bir çelişki yaşanmadı. Tecrübesi olmadığı için neticelerinin neler olacağını kimse kestiremez.
Birlikte büyümek için birbirinize bağlanmıştınız. Avrupa Birliğini filan icat etmiştiniz. Şimdi birlikte çökeceksiniz. Avrupa Birliği fikrini ortaya atanlara lanet okuyacaksınız. Her yıl mezarları başında lanet ayinleri düzenleyeceksiniz. Bunu asgari birkaç asır yapacaksınız. Başınız belada… Birkaç asırdır dünyaya o kadar zulmettiniz ve sömürdünüz ki, asla dost bulamayacaksınız. Cenazenizi bile kaldıracak biri çıkmayacak. Leşleriniz ortalıkta kalacak…
Güle güle batı… İyi batışlar.

İSYAN GÜNLÜKLERİ(29.10.2011)

Terörist saldırılar, Van depremi gibi ağır gündem maddeleri medyayı işgal etti. Küresel isyan aslında ivme kazanarak devam ediyor ama Türk medyasında yer almıyor.
ABD deki isyan birçok eyalete yayıldı ve geçtiğimiz hafta eyaletlerden birinde göstericiler üzerine yürüyen polis birini yaraladı. ABD de ilk defa gösterilerde kan aktı. Akan kanın da tesiri ve ateşlemesiyle isyancılar önümüzdeki günlerde büyük gösteriler organize etmekle meşguller.
AB iktisadi krizden çıkış yolunu Çin den destek ve yardım almakta buldu. ABD zaten Çin’den yıllardır yardım alıyordu. Çin’in ABD tahvillerini satın alarak ABD deki krizi bir müddet ertelediği malumdu. Şimdi AB de Çin’den aynı şekilde yardım talep etmeye başladı.
Sömürme yollarını (mesele borç vererek kaynakları kontrol etme yolunu) dünyaya batı öğretmişti. Şimdi batı, doğu tarafından aynı şekilde sömürülmeye başlanacak. Fakat bir farkla, batı hala zengin… Tarihte ilk defa zengin ve güçlü ülkeler sömürüyle karşı karşıya kaldı.
Bütün bunlar batının psikolojik süreçlerde yeni bir aşamaya girdiğini gösteriyor. Üstünlük psikolojisini batı kaybetmeye doğu ise kazanmaya başladı. Bu bir miladdır.
Bunları neden anlatıyorum? Küresel isyan dalgasını tahrik edecek gelişmelerdir bunlar… Batılı halklar önceki dönemlerde, “üstünlük psikolojisinden” dolayı, “bizimkiler problemi çözer” kanaatine sahip olduklarından dolayı psikolojik dünyalarında isyanın mayalanmasına fırsat vermemişlerdi. Artık kendi yöneticilerinin “beceriksiz” oldukları tescillenmiş olduğu için isyanın dalga boyu yükselmeye devam edecektir. Batı sadece parasını (zenginliklerini) kaybetmiyor, daha önemli olan kültürel üstünlük duygusunu kaybediyor. Bunun halklara yansıması beklenmedik gelişmeleri tetikleyecektir.
Söyleyeceğimiz son söz nedir? Batıya zor gelsin…

Küresel İsyan Dalgası Nereye Gidiyor?

KÜRESEL İSYAN DALGASI NEREYE GİDİYOR
Arap baharı başladığından beri konu mütemadiyen Arap coğrafyasıyla alakalı ve sınırlı olarak anlaşılıyor ve anlatılıyor. Israrlı şekilde meselenin Arap baharından ibaret olmadığını yazdık. Fakat akıllar gördüklerinden başka şeyi anlamadığı için gelen küresel dalganın mahiyetini ve çapını bir türlü görmedi.
Dünyanın her bölgesi ayaklanacak. Arap coğrafyasından sonraki ilk ayaklanma, batı dünyasında gerçekleşecek. Batıdan sonra tekrar doğuya yönelecek ve Çin’e kadar ulaşacak. Bu yazıda batılı halkların ayaklanması meselesi üzerinde duracağız.
Batı toplumlarının ayaklanması için şartlar oluştu. Fakat batılı ülkelerin çoğunda hala halk ayaklanmaya başlamadı. Neden? Kritik soru bu…
İsyanın şartlarının oluşması, isyanın patlaması için kafi değil. Arapların isyan şartları da yıllar önce gerçekleşmişti ama yeni patladı. İsyan için tüm şartlar gerçekleştikten sonra lazım olan şey, “isyan dili”dir. İsyan dilini bulamayan, akacak mecrayı keşfedemeyen veya açamayan halkların isyan etmesi kabil olmuyor. Arap baharındaki isyanın dilini, “hürriyet” oluşturdu. Hürriyet çok güçlü bir dil oluşturur. Merkezine hürriyeti yerleştirebileceğiniz siyasi dil, önünde durulabilecek bir güç değildir.
Batılı toplumlar, hürriyet merkezinde isyan dili oluşturamıyor. Dünyanın en özgür siyasi sistemleri batılı ülkelerde olduğu için, halk kendine isyan dili oluşturmakta fevkalade zorlanıyor. Hürriyet merkezinde isyan dili oluşturmak, filozofik çabaları gerektirmeyecek kadar kolay.
Toplumlar isyan dilini oluşturamayınca, akacak mecrayı da bulamıyor. Büyük halk kütlelerini harekete geçirebilmek için dev mecralar oluşturmak gerekir. Dili bile oluşturulamayan halk hareketlerinin akacak mecra bulabilmesini beklemek komiktir. Batılı toplumların iç dünyalarında nükleer infilaklar yaşanmasına rağmen sokağa dökülememesi (dökülmeyenler için) konuşacak dil, gidecek yol bulamamasındandır.
Yunanistan’da gösterilere katılan insan sayısındaki büyüklüklere rağmen mesafe alınamaması, dilin ve mecranın oluşamamasından kaynaklanıyor. Kalabalıklar ne diyeceğini bilemiyor, nereye gideceğini kestiremiyor. Sadece protesto etmekle iktifa ediyor. Oysa isyan bu değil…
Batılı toplumların döküleceği mecra ve sahip çıkacakları isyan dili ne olabilir? Mutlaka patlayacak ve sokakları cehenneme çevireceklerdir. Fakat hala yolunu bulamamış olmanın tedirgin duruşuna sahipler. İstikameti tayin edememenin kararsız bekleyişi… Menzil ve istikamet belli olmaya başladığında milyonları sokakta göreceğiz.
Psikolojik evrenlerinde mayalanmaya devam eden büyük isyan, hızlı şekilde patlamaya doğru gidiyor. Bu günün isyanı, sokaklarda değil, psikolojik evrenin caddelerinde cereyan ediyor. Arap coğrafyasındaki halkların hayat tarzı ile siyasi rejimlerin mahiyeti arasındaki derin çelişki, hürriyet merkezinde isyan dilinin inşasını kendiliğinden ve çok çabuk oluşturdu. Batılı ülkelerde isyanın siyasi rejime yönelememesi, patlamayı sürekli erteliyor.
Tekrar soralım. Batılı toplumların isyan dili ne olacak? Yunanistan’da kısmen pankartlara taşınan ama hala tüm halkı sarmalamayan, New York’ta ise daha belirgin olarak kendini göstermeye başlayan isyan dili büyük ihtimalle “zengin-fakir” çatışması olacak. Batılı ülkelerin içinde bulunduğu krizin özü felsefi krizdir ve iktisadi kriz de bunun neticesidir. Fakat halkın doğrudan etkilendiği kriz, iktisadi krizdir. Bu sebeple halkın oluşturacağı isyan dili, iktisat merkezli olarak başlayacak ve sonra siyasi mahiyet taşıyacak gibi görünüyor. Çünkü batılı ülkelerdeki sistemler, krizlerde zenginleri koruyor (Aslında her siyasi sistem böyledir). Zenginlerin (büyük şirketlerin) menfaatlerini korumak için halka daha fazla ıstırap çektiriyorlar.
Zengin-fakir çatışmasından başlayacak bir isyan, siyasi isyanlardan çok daha derin ve yıkıcı olur. Siyasi isyanlarda siyasi rejime yönelen halk, siyasi iktidarı ve siyasi rejimi devirdiğinde neticelenir. Siyasi kaos kısa bir müddet devam eder ve yeniden kurulur. Zengin-fakir çatışmasından beslenen isyan ise hem siyasi düzeni hem iktisadi düzeni hem de içtimai düzeni yıkar. Hayatın tüm altyapıları çöker. Neticede halk siyasi rejimle de çatışmaya başlar ama daha önemlisi halkın kendi kendine (zenginin fakire, fakirin zengine) zarar vermesidir. İçtimai nizam, hayatın nihai altyapısıdır. Siyasi sistem zannedildiğinden daha az etkilidir hayatın devamı için…
Zengin-fakir çatışmasından başlayacak olan isyanın nerede duracağı belli olmaz. Siyasi rejime kadar uzanacak kadar derinleştiği takdirde, ülke ve halk için çok vahim neticeleri olur. Ülkede her şey yıkılır ve çöker. Yeniden kendine gelmesi siyasi isyanlardakinden çok daha uzun sürer.
Muhtemel neticelerine göz atmak gerekirse… Büyük şirketlere yönelecek öfkenin ilk vuracağı hedeflerden birisi, Yahudi kuruluşları olacak. Zira batıda büyük şirketlerin ciddi bir kısmı Yahudi sermayesidir. Batılı ülkelerin İsrail’e verdikleri desteğin kendileri için ciddi bir maliyet oluşturduğu da hatırlanırsa özellikle ABD de halkın öfkesinin İsrail ve Yahudi kuruluşlarına yönelmesini beklemek fazla anlamsız olmaz. Eğer küresel isyan dalgasındaki kitlesel öfke İsrail ve Yahudi kuruluşlarını hedef seçerse, dünyadaki Yahudi imparatorluğu yerle bir olur.
İslam ülkelerindeki isyanlar siyasi mahiyet taşıdığı için hayatın altyapısına zarar vermez. İçtimai nizam isyanda bile devam etmektedir çünkü. Bu sebeple maliyeti düşük, toparlanması daha çabuk olur. Zengin-fakir çatışmasından kaynaklanıp, siyasi rejime kadar yönelen (derinleşen) isyanlar hayatın tüm altyapısını çökerteceği için maliyeti çok yüksek olur ve toparlanması ise uzun sürer.
Küresel çaptaki bu isyan dalgası bir müddet sonra tüm dünyayı aşağı yukarı eşitleyecektir. İslam coğrafyasındaki yeniden inşa dönemi daha önce başlayacağı ve daha az maliyetle atlatılacağı için küresel dalgadan karlı çıkacaktır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

MÜSLÜMANLARA BİÇİLEN YENİ ROL

MÜSLÜMANLARA BİÇİLEN YENİ ROL
On dokuzuncu yüzyıl batının dünyaya ve İslam’a karşı galip gelmesinin tescil asrı oldu. Asrın sonlarına doğru ve yirminci asrın başlarında batının dünyadaki hakimiyetine itiraz edecek dünyada bir güç merkezi ve kültürel havza kalmadı. Yirminci asır boyunca batı, hakimiyetini bir taraftan silah ve teknoloji ile diğer taraftan düşünce ve kültür formlarıyla tüm dünyaya yaydı. Dünyanın birçok bölgesinde yirminci asra kadar devam eden fakat mütemadiyen zayıflayan güç ve düşünce merkezleri, yirminci asrın başlarında mağlubiyeti kabul etti.
Yirminci asır, dünyadaki tüm medeniyet, kültür ve düşünce merkezlerinin batı tarafından nihai işgal ve imha asrı oldu. Dünyanın neredeyse yüzde doksanı fiili (askeri) işgale uğradı. Fakat bu kadar büyük coğrafyalardaki askeri işgalin sürdürülmesi kabil değildi. Sürdürülebilir işgal yolları arandı ve bulundu. Zihinlerin ve ruhların işgal edilmesi gerekiyordu. “Kültür emperyalizmi” olarak isimlendirilen de aslında zihinlerin işgaliydi. Zihinlerin işgaline paralel olarak başlayan ruhların işgali, zihinlerin işgalinin tamamlandığı yirminci asrın ortalarından sonra, ağırlaşarak ve derinleşerek devam etti.
Zihinlerin ve akılların işgali, batıdan (batı medeniyetinden) başka hiçbir kültür havzasının oluşmayacağı veya tefekkür faaliyetinde bulunamayacağı kanaatinin yaygınlaştırılmasıydı. Tefekkür faaliyetinin münhasıran batıya ait olduğu, dünyanın başka bir bölgesinde başka insanlar tarafından bu faaliyetin gerçekleştirilemeyeceği kanaati, “kesin inanç” olarak yerleşti. İlla birileri tefekkür faaliyetinde bulunacaksa, batının tefekkür formları ile yapmalıydı. Yani dünyanın başka coğrafyalarında fikir adamları yetişebilirdi ama batının tefekkür mecralarında yol almalıydı. Böylece batı tefekkürünün (yani felsefenin) tek tefekkür mecrası olduğu, “iman konusu” haline geldi.
Ruhların işgali ise daha derindi. Zihni işgalin “duygu” haline getirilmesiydi. Zihni işgal formlarının hissi altyapısının oluşturulması, “batıya karşı direnmenin asla mümkün olmadığına ve aslında ise direnmek yerine ona teslim olmanın şart olduğuna inanmaktı”. Batı, herkesi görür, ne yaptığını ve ne konuştuğunu bilir, adım adım izler ve mütemadiyen ensesinde gözetim altında tutardı. Bu tarifler bir çeşit “yeryüzü tanrısı” oluşturulduğunu gösteriyor. Seksenli ve doksanlı yıllarda bu “yeryüzü tanrısının” ne kadar yaygın olduğu hatırlandığında, ruhların işgalinin hangi seviyelere ulaştığı anlaşılır.
Bu noktaya kadar Müslümanlara layık görülen “hayat alanı”, Türkiye’de net bir şekilde hatırlanacağı gibi, hizmetçilik, işçilik, kölelik vesaireydi. Hani başörtülü olarak ancak çaycılık, temizlikçilik ve hizmetçilik yapılmasına müsaade edildiği yılları hatırlayın.
*
Bu gün geldiğimiz noktada durum garipleşti ve ezberlerle yol alınamaz oldu. Batının her alanda hakim olduğu dönem sona erdi ve dünyanın batı dışındaki coğrafyalarda iktisadi ve askeri güç merkezleri oluşmaya başladı. Batı ise bir müddetten beri sürekli gerileyen, krizlerle meşgul olan dünyanın “hasta medeniyeti” haline geldi. Artık dünya, batının mutlak hakim olmadığı ve bundan sonra da olamayacağı konusunda zihni mesafeler kat etti hem de fersahlarca… Batı, kendi içinde, dünya hakimiyetini sürdürebileceğine dair hiçbir psikolojik mesnet bulamaz hale geldi. Mesele halloldu mu? Hayır… Daha önceki dönemlerde cephe gerisinde kalan bir mevzie kadar geriledi ve orada tutunmaya çalışıyor. Medeniyet, kültür ve tefekkür formlarında… Yani şu; “ben iktisadi alanda zayıflayabilirim ama medeniyet, kültür ve düşünce formlarım hala dünyanın en ilerisi ve en gelişmişi, hiç kimse veya coğrafya bunlardan daha üstün değerler üretemez”… Popüler dille ifade etmek gerekirse, insan hakları, demokrasi, liberalizm filan…
Bu mevzide direnmeye çalışan batının anlamadığı ise içine düştüğü ağır ve kötü durumun sebebi iktisadi krizler değil, felsefe krizidir. Batı felsefi krize yirminci asrın başında yakalanmıştı ve Bergson’dan sonra filozof gelmedi. Düşünce krizi, en derin krizdir ve neticelerinin zuhuru uzun sürer. Bu günkü krizlerin kaynağı felsefi krizdir ve felsefi krizin siyasi ve iktisadi alanda patlaması yeni gerçekleşmiştir.
*
Batının kendi kazdığı çukurda debelenmesi dünya için elbette memnuniyet vericidir. Fakat dünyadaki batılılaşmış kafalar, kendi ülkelerinde ve bölgelerinde, batı değerlerini muhafaza etmek için “gönüllü” bir gayret içindeler. Star gazetesi yazarlarından Mustafa Akyol, 28.09.2011 tarihli “İslamcıların ‘sistem’ tutkusu” başlıklı yazısında tam olarak bunun misalini veriyor.
Öyle bir ruh hali ve zihni organizasyon içinde yazılmış ki yazı, insan neresini tenkit edeceğini şaşırıyor. İlahi sistem-beşeri sistem tasnifine “bilgiç ve ukala” tavrıyla bodoslama dalıyor. Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet-i Seniyye’de “devlet yapısı” ve “ekonomik sistem” bulunmadığını, sadece ilkeler olduğunu, Müslümanların bu kaynaklardan sistem olarak ürettiklerinin “beşeri sistem” olduğunu fakat Müslümanların kendi ürettikleri sistemleri kutsadıklarını ileri sürerek, ilahi sistem-beşeri sistem tasnifine karşı çıkıyor. Doğru noktadan çıkıp, yanlış noktaya varmanın harikulade misali… Öncelikle Kur’an-ı Kerim’de ve Sünnet-i Seniyye’de “esasların” mevcut olduğu doğru. Fakat esasların muhtevasında mahfuz bir nizam olmadığını veya o esaslardan bir nizam inşa edilemeyeceğini sarih veya zımnen ifade eden yazar, Aristo’nun düşüncelerinden sistem üretmenin mümkün olduğunu fakat vahiyden sistem üretmenin imkansız olduğunu söylemiş oluyor. Daha vahim olan nokta, batılı düşünürlerin herhangi bir kaynaktan sistem üretebileceğini fakat Müslümanların vahiyden bile sistem üretemeyeceğini söylemiş oluyor. Bu nasıl bir hakarettir böyle… Diğer taraftan, Müslümanların Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye dışındaki kaynaklara kutsallık atfedilmediğini de bilmiyor. Müslümanların tarihte yaşamış ve hala yaşayan “alimlerine”, “ariflerine” ve bunların tefekkür faaliyetlerine hürmet etmeyi, kutsallık zannediyor. Hiçbir hususiyeti olmayan adamların “kanun” yapmasını mümkün gören yazar, İmam-ı Azam hazretlerinin içtihatlarına Müslümanların hürmet etmeleri ve onları hayatlarında tatbik etmelerini “kutsallık” olarak tavsif ediyor. İslam ilim ve irfan geleneğinden haberi olmadığı anlaşılan yazar, kendi kafasında yanlış ve eksik bilgilerle oluşturduğu vehimlerle Müslümanları tenkit ediyor. Ne var ki, aslında kendi vehimlerini, dolayısıyla kendini tenkit ettiğini fark etmiyor.
Yakın zamana kadar Müslümanları hizmetçi, işçi gibi konumlarda istihdam eden ve tabiatıyla onları tahkir eden içtimai ve siyasi düzen iktidar gücüyle ortadan kalkınca, Müslümanlara biçilen rol, tefekkür faaliyetinden uzak durmak… Zımnında, Müslümanların tefekkür faaliyetini gerçekleştirme maharet ve kemaline sahip olmadığı manasını taşıyan bu iddia, ya batının “hususi misyonu” ile savunulabilir veya küçük akılların sığ idraklerinde mayalanabilir.
Yazar yazısının ilerleyen bölümlerinde bu yaklaşımını pekiştiriyor ve yüksek perdeden akıl veriyor. “Mesela, son 20-30 yılda “İslam ekonomisi”nin nasıl olacağına dair binlerce sayfa teori üretilmiştir. Ama “serbest ekonomi içinde Müslüman bireyin para kazanma ve kullanma ahlâkı” üzerine çok az kafa yorulmuştur.”
Müslümanların sistem üretmelerini değil, mevcut sistem içinde yaşamalarını mümkün kılacak “düşünce kırıntıları” ile meşgul olmaları gereğinden bahsediyor. Yazar aslında ne dediğinin farkında değil. İnsani hususiyet olan tefekkürün ufku, “sistem çapında” düşünmektir. Sistem çapında düşünme ameliyesinden mahrum etmek, insani oluş sürecini eksik bırakmaktır. Müslümanların sistem çapında düşünmelerine razı olmayan yazar, onları “konu mankeni” veya “dolgu malzemesi” derekesine düşürdüğünün farkına varmıyor. Daha doğrusu düşüncelerinin bu noktaya vardığının farkında olmadığını düşünmemiz, akılsızca da olsa kötü niyetli olmadığını kabule meylettiğimizi göstermek içindir. Vahiy gibi bir kaynağa sahip olan Müslümanların, sistem çapında düşünmemeleri gerektiğini veya zımnen de olsa bu çapta düşünme maharetlerinin olmadığını iddia etmek, Müslümanlara yapılacak en büyük hakarettir. Çünkü tefekkür faaliyeti insan olmanın şartı, sistem çapında düşünebilmek veya tefekkür faaliyeti ile nizam inşa edebilmek ise insan olmanın yüksek seviyesidir. Müslümanların bundan mahrum olduğunu veya bundan mahrum kılınması gerektiğini ifade eden düşünceler, temelde Müslümanların “insanlığına” hakarettir.
Zihinleri ve ruhları işgal edilen kişiler, batının değerlerini “sabit ve mutlak değerler” olarak kabul etmekte buna mukabil Müslümanları, tefekkür maharetinden mahrum hakir, zelil noktada zapt altına alarak onları mevcut dünya sistemini muhafaza edecek ahlaklı kişiler olmaya sevkediyor.
Anlaşılan o ki, Batı çatır çatır çökerken son manevrasını yapmaya çalışıyor. Siyasi, iktisadi ve askeri alanda çökerken, “değerlerini” muhafaza etmeye çalışıyor. Ki, tekrar o değerler üzerinden dirilme imkanı bulsun… Yazarın, batının bu manevrasını fark ettiğini ve onu bu ülkede gerçekleştirmek için gayret ettiğini de zannetmiyoruz. Fakat idraki sığ insanların kendiliklerinden ve farkında olmadan bu tür işleri yaptığı tarih laboratuarında birçok misale sahip. Kendisi “sistem çapında” düşünemediği için, sistem çapında düşünme temrinleri yapanları aşağılıyor. Malik olamadığının kıymetsiz olduğunu söylemek, sığ idrakin alameti farikasıdır.
Bu vakanın ülkeye yansıyan tarafı da şu; dünyanın bir tarafı çöker diğer tarafı dirilirken, tam orta yerde olan Türkiye’nin “teorik üretimlerle” ilgilenmesine mani olmaktadır. Türkiye’nin fikir, ilim, sanat alanlarında sistem çapında üretimlerine mani olmak ve “düşünce kırıntılarıyla” meşgul olmasını sağlamak… Başka bir ifadeyle her şeyin batıda en mütekamil haliyle mevcut olduğunu, Türkiye’nin ise “parça fikirlerle” batı sisteminin bütünlüğünü ve varlığını beslemesi gerektiğini işaret ediyor. Türkiye’nin, kendi kendini, gömüldüğü tarihin çöplüğünden hiç çıkarmamak üzere kodlamasıdır bu durum… Ekonomik gelişmeyle tarih mi yazılır? Tarih hangi zenginliği yazmıştır? Tarih, medeniyet, fikir ve kültür arşividir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

BATI’NIN ÇÖKÜŞÜ NEDEN DURDURULAMAZ?

BATI’NIN ÇÖKÜŞÜ NEDEN DURDURULAMAZ?
Yükseliş ve çöküş süreçlerinin önemli olduğunu biliyoruz. Fakat dikkatimiz, zekamız ve aklımız mütemadiyen yükseliş süreçleri ile ilgileniyor. Çöküş süreçleriyle her nedense kafi derecede ilgilenmiyoruz. Bunun sebebi, yükselmeye, gelişmeye, kalkınmaya ihtiyacımız olmasıdır galiba. Hiç kimse ve hiçbir medeniyet çöküşü düşünmediği ve ihtiyaç duymadığı için dikkati, zekası ve aklı o istikamete yönelmiyor. Bu sebeple dünyanın ürettiği literatür, sayısız kalkınma modeli ile doludur.
Oysa her devlet ve medeniyet mutlaka çöküyor. İnsanlık tarihi, çökmeyen ve yıkılmayan devlet ve medeniyet misalini bize sunmuş değil. Madem çöküşün sayısı da çıkışın sayısına eşittir, bu konu üzerinde ciddi çalışmalar yapmamız gerekmez mi?
*
Medeniyet gibi giriftliği ve derinliği, müessese ve münasebet çeşidi fazla olan en büyük hayat formunda yükseliş ve çöküş süreçlerini anlamak zordur. Fakat anlaşılmasına şiddetle ihtiyacımız olan hadise yumağı da bu.
Medeniyetlerin yükseliş ve çöküş süreçleri ile ilgili bol miktarda tetkik olduğu doğru. Fakat bizim üzerinde durmak istediğimiz bir husus var ki, dikkatlerden kaçmış halde. Dikkatlerden kaçan husus ise meselenin en merkezi ve en mühim konusu…
Medeniyetlerin inşasındaki en bariz husus, dehaların istihdam edilmiş olmasıdır. Özellikle de medeniyetleri zirveye çıkaran fikir mimarlarının hepsi dehadır. Medeniyetlerin zirvesi, dehaların kaynaştığı bir zaman dilimidir.
Dehalar, basit hayat formlarına tahammül edemedikleri ve onlarla tatmin olamadıkları için medeniyete doğru akarlar. Dünyanın neresinde olursa olsun, imkan bulduğu takdirde dehalar, medeniyet havzasına dökülmüşlerdir. Medeniyetler, kendi insan kaynaklarının dışındaki dehaları da cezp etmiş ve istihdam etmişlerdir. Bu sebeple medeniyetlerin zirvede olduğu dönemlerde dehalar o merkezde cem olurlar.
Medeniyet havzası, dünya deha rezervinin ciddi bir kısmın kendinde topladığında, ilim, fikri, sanat ve sair alanlardaki gelişmeler, insanlığın ufkunda dolaşmaya başlar. Keşifleri yapan, müessese ve sistemleri inşa eden insan kaynakları dehalar olunca, ortaya göz kamaştırıcı eserler çıkar. Gözü kamaşan dünya o medeniyetin çökmez, yıkılmaz, gerilemez olduğunu vehmetmeye başlar. İşin ilginç yanı medeniyetin mensupları da, medeniyetlerinin çökmez, yıkılmaz ve gerilemez olduğu vehmini üretir ve inanmaya başlar. Zaten bir medeniyet zirvedeyken onun çökeceğini söyleyene deli derler. Bunlar gerçekten ya delidir ya da dehadır. Medeniyetlerin zirveye çıktığında çökmesini gerektirecek potansiyeli ve sebepleri taşıdığını görmek, yine dehaların harcıdır.
Medeniyetlerin çöküş süreçlerini, mekanizmalarını, dinamiklerini anlamamamızın sebebi, inşasında deha emeği olmasıdır. Dehaların inşa ettiği sistem ve müesseselerin çökeceğini anlamak fevkalade zordur. Fakat her varlık ve vakıa gibi medeniyetlerin de sonu vardır ve bir gün çökerler. Öyleyse konu, medeniyetin çöküş süreçlerini anlamaktır.
Dehaların inşa ettiği sistem ve müesseselerin çökmeye başlaması, önü alınamaz bir süreçtir. Çünkü deha çapında “kafaların” inşa ettiği müessese ve sistemlerin muhtevasındaki problemler ve problem kaynaklarının neler olduğunu, normal zeka sahibi insanlar anlamaz. Özet olarak söylemek gerekirse, dehaların ürettiği problemleri, normal insanlar çözemez.
Dehaların ürettiği problemleri dehalar çözemez mi? Madem dehalar üretti, dehaların çözebilmesi gerekmez mi? Bu soru çok mantıklı geliyor. Doğru ve mantıklı cevabının da “evet” olması gerekir. Fakat hayat bu kadar “basit matematik denklemlerle” anlaşılmaz. Dehaların ürettiği problemleri dehaların çözebileceğine itiraz etmek kabil olmasa da, insan davranışı determinist değil. Dehaların ürettiği problemleri belki dehalar çözer ama çözmüyorlar. Neden? Çünkü yıkılmakta, çökmekte, gerilemekte olan bir medeniyet ile meşgul olmak “heyecan” verici değil. “Heyecanlı” olan, inşa faaliyetidir.
Medeniyetler çözülmeye ve çökmeye başladığında ilk kaybettikleri “deha” kontenjanıdır. Bir medeniyet çökerken dünyanın başka bir coğrafyasında yeni bir inşa faaliyeti başlamış demektir. Bu günün dünyasında ise bunu fark etmemek, bilmemek kabil değil. Bu sebeple dehalar yeni havzalara doğru akıyor. Tek sebep bu mudur? Hayır. Doğrusu sadece bu sebeple konuyu izah kabil değil. Dehalarla ilgili önemli başka bir husus daha var.
Medeniyetler zirveden sona çökmeye başladığı için, medeniyeti inşa eden anlayışın ilerlemesi kabil değildir. Zirve demek, o istikametin nihayetine varıldığını gösterir. Artık ilerleme başka bir istikamette mümkündür. Başka bir istikamette ilerlemeden bahsediyorsak, “başka bir anlayış” ve “başka bir akıl formundan” bahsediyoruz demektir. Medeniyet ise sahip olduğu “akıl formu” ile zirveye çıktığı için, o “akıl formundan” vazgeçmez. Ta ki, çökme ve çözülme, gözle görülür hale gelene kadar.
Medeniyet kendi “akıl formundan” vazgeçmediği için, ilerlemeyi mümkün kılacak “istikametin” akıl formunu üretemez. O istikamette akıl formu oluşturan dehaları ise keşfedemez. Aksine o dehalara “deli” gömleği giydirir. Oysa dehalar, mevcut istikametin ufkuna varıldığını ve yeni bir istikamete ihtiyaç duyulduğunu anlar. Fakat medeniyetin mevcut “akıl formu”, dehaların o keşiflerini anlamadığı için reddeder ve dehayı da imha eder. Dehanın yok olmaktan kurtulmak için tek alternatifi kalır. Dünyadaki başka kültür havzalarına yönelmek…
*
Türkiye’de son birkaç asırdır neden çok az sayıda deha çıktığı anlaşılıyor mu? Analar deha doğuruyor ama ülkedeki kısır anlayış dehaları katlediyor. Büyük işler yapmak ve tabi ki medeniyet inşa etmek, dehaların harcıdır. Dehaları katleden siyaset, kültür ve eğitim sistemleri ve formları bu ülkenin intiharı değil midir?
*
Batının içinde bulunduğu buhran hala iktisadi kriz şeklinde anlaşılıyor. Batı medeniyetinde iktisadın ağırlıklı bir yeri olduğu için, iktisadi boyutun görünür olması anlaşılır bir durumdur. Fakat kriz iktisadi hayattan daha derinlerde, felsefi bir krizdir.
Batı içine düştüğü krizlerden neden çıkamaz? Çünkü problemlerini dehalar üretti. Normal zekaların çözmesi kabil değil. Felsefi kriz bir tarafa sadece iktisadi krizleri üreten problemleri bile çözemezler.
Çözemezler çünkü iktisadi krizin kaynağı felsefi krizdir. Batı medeniyetinin kaynağı olan felsefe, bir asırdır inkıtaa uğradı. Yaklaşık bir asırdır felsefeciler var ama filozof yok. Felsefe batı da “deha istihdamını” gerçekleştiremez hale geldi. Çünkü batı medeniyetini inşa eden “anlayışın” nihayetine gelindi. “Tarihin sonu” tezi, batı tarihinin sonu şeklinde anlaşılmalıdır ve bu haliyle de doğrudur. Yeryüzünde başka akıl formları mayalanıyor. Batı, kendi medeniyetinin akıl formundan farklı akıl formlarının mümkün olduğunu anlayana kadar çökmüş olacak. Bundan sonra batı dünyasının yüksek zekaları başka coğrafyalara akacak.
Dikkatimiz, zekamız ve aklımız çöküş süreçleriyle fazla ilgilenmediği için batının çökmeye başladığını ve bir daha da düzelemeyeceğini (düzeltilemeyeceğini) anlamıyoruz. Hatta çökeceğine bile inanmayanımız çok.
*
İslam dünyasının yapması gereken ilk iş, dehaları keşfetmek ve onlara istihdam yollarını açmaktır. Bunu yapabilmek için dehaları da içine alabilecek “akıl formunu”, yani “akl-ı selim formunu” inşa edebilmektir. İslam, orta zekalıların idrakine emanet edilecek kadar kıymetsiz değil.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

BÜYÜK ÇÖKÜŞ -2- BATI NASIL TASFİYE EDİLMELİ?

Batıdaki kriz aslında felsefi krizdir. Felsefi kriz, derin bir kriz olduğu ve filozoflarca ancak teşhis edilebildiği için anlaşılması biraz zordur ve zaman alır. Batının felsefi krize yuvarlanması ise yaklaşık bir asır öncesinde başladı. Bu güne kadar derinleşerek geldi lakin bu teşhisi yapan sesler cılız kaldı ve çağımızın gürültülü hayatında kendini duyuramadı. Batı felsefi üretimlerinin neticesi olarak elde ettiği bilim ve teknolojinin zirvesine bu dönemde ulaştığı için ne felsefi krizi teşhis etmekte maharet gösterebildi ne de felsefi krizi umursadı. Bir asra yakın zamandır devam eden felsefi krizin teşhis edilememesi ve umursanmaması, krizi çözülemeyecek kadar derinleştirdi. Artık batı felsefi krizi çözmenin zihni organizasyonlarından fersahlarca uzaklaştı. BÜYÜK ÇÖKÜŞ -2- BATI NASIL TASFİYE EDİLMELİ? yazısına devam et