Etiket arşivi: BİLGİ

MEDRESE; BİLGİ, İLİM, TEFEKKÜR TEDRİSATI YAPAR

MEDRESE; BİLGİ, İLİM, TEFEKKÜR TEDRİSATI YAPAR

(Terkip ve İnşa dergisi 21. sayı)

Bilgi, kainat çapında bir kıymettir. Kainatta her varlık ve vakıanın muhtevasında bilgi mevcuttur, bu sebeple bilgi meselesi kainat çapında bir kıymet arz eder. Mutlak İlim olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye, hem kainatın hem ahiretin terkibi hükümlerini ifade eden bir özettir. Medresenin meşgul olduğu ilim, bu aleme (kainata) dair olandır.
İlim ve irfan, birbirinden müstakil, birbirine muhalif iki bilgi mecrası değil, aksine bilginin genişlik ve derinlik buududur. Nasıl ki Şeriat İslam’ın genişlik buudu, tasavvuf da derinlik buududur, ilim ve irfan da bunların bilgideki mukabilidir.
*
Medrese; varlık, insan, hayat bahislerine dair temel telakkileri inşa etmek, bunlar arasındaki irtibat ve münasebet haritasını çıkarmak, arada boşluk ve tezat bırakmamakla mesuldür. Bundan sonradır ki medrese, tedrisat faaliyetine başlar. MEDRESE; BİLGİ, İLİM, TEFEKKÜR TEDRİSATI YAPAR yazısına devam et

FARUK BEŞER’İN İDRAKSİZLİĞİ-2-İLİM VE MARİFET ANLAYIŞI

FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-2-İLİM VE MARİFET ANLAYIŞI

Faruk Beşer, 17.08.2014 tarihli “İlim ve marifet” başlığını taşıyan ikinci yazısında, bu bahisleri tetkik ve aralarındaki farkı tefrik etmeye çalışıyor. Böylece bir kıymet ve mertebe tertibine gidiyor ve oradan tasavvuf ile ilgili zehrini okuyucuya zerkediyor.

Mesele mühim, hafifmeşreplik yapmaya lüzum yok. İlim bahsi de, irfan (marifet) bahsi de, aralarındaki mertebe silsilesi de fevkalade mühim.

Faruk Beşer, ilim ve marifet bahsine, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’den ilhamla giriyor;
FARUK BEŞER’İN İDRAKSİZLİĞİ-2-İLİM VE MARİFET ANLAYIŞI yazısına devam et

FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-1-BİLİM ANLAYIŞI

FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-1-BİLİM ANLAYIŞI

Yeni Şafak gazetesi köşe yazarı Faruk Beşer, birbirini takip eden üç yazı yazdı. Birincisi 15.08.2014 tarihli “İlim, bilgi ve bilim” başlığını, arkasından 17.08.2014 tarihli “İlim ve marifet” başlığını, üçüncüsü de 22.08.2014 tarihli “Zan ve tahminden marifet doğar mı?” başlığını taşıyor. Bizim anladığımız şekliyle özetlemek gerekirse üç yazının mevzuu, bilgi, ilim, irfan bahislerini ihtiva ve cem etme arayışından ibaret.

Türkiye’deki temel meselelerden ve zafiyetlerden biri olan “çerçevesizlik” bahsi Faruk Beşer’de de açıkça görülüyor. Herhangi bir meselenin çerçevesine vakıf olmadan veya bir çerçeve oluşturmadan o bahsin veya bahislerin anlaşılabileceği iddiası tüm komikliğine rağmen ülkemizde genel kabul gören bir savruk anlayıştır. Çerçeve meselesine girmeden önce Faruk Beşer’in meseleye nasıl baktığında dair bazı misalleri zikredelim.

Faruk Beşer, yazı serisinin birincisi olan “İlim, bilgi ve bilim” başlıklı yazısında, başlıktaki kelimeleri tarif etmeye çalışıyor. Son dönemlerde çok yaygın olan kelimelerin kökleriyle ilgili bilgi vererek giriyor meseleye;
FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-1-BİLİM ANLAYIŞI yazısına devam et

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-2-DEĞİŞİM KARŞISINDA İNSAN ZİHNİ-1-

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-2-DEĞİŞİM KARŞISINDA İNSAN ZİHNİ
Gerçek, varlık ve vakıaların, yüksek hızdaki deveran süreçlerinin “tek anlık” tezahürleridir. Gerçek, varlık ve vakıaların bizzat kendisi değil, onların tertip, teşkil ve terkip halleridir. Tertip, teşkil ve terkip halleri ise sabit değildir zira deveran hızla devam etmekte, akış durdurulamamakta, “sübut” sağlanamamaktadır. İnsan ufku, varlık ve vakıaları “hayat” isimli havzada takip ediyor, bu sebeple ve umumiyetle varlık ve vakıaların hayat havzasındaki deveranına dikkat ediyoruz. Varlık sübuta erse, vakıalar dursa (sabitlense) zaten hayat biter, hayat yoksa insan için hiçbir şey yoktur.
Vakıa, varlıklar arası münasebetin bir kesitidir. Varlıkların çoklu özellikleri, başka her varlıkla farklı münasebetler kurabileceğini gösterir. Kaldı ki iki varlık bile birbiriyle farklı münasebetler kurabilmektedir. Bu sebeple vakıa sayısı varlık sayısından mukayesesiz daha fazladır. Varlık sayısının bile tespit edilemeyecek kadar çok olduğu dünyada, vakıa sayısını tespit muhaldir.
Vakıalar varlıktan kaynaklanır bununla beraber varlığa karşı istiklalleri yoktur ama muhtariyetleri mevcuttur. Varlıktan, varlığın özelliklerinden, varlıklar arası münasebetlerden meydana gelen vakıa, döner dolaşır ve kaynağına tesir eder. Varlık ve vakıalar birbirini inşa eder, birbirini etkiler ve bu deveran kesintisiz döner durur.
Varlık çeşitlerinden birisi, yani insan, varlık ve vakıalara “iradi” müdahalede bulunur, bulunabilir. İnsan müdahalesi dışındaki vakıa akışı, tabii seyrindedir, Sünnetullah üzere devam eder. Meselemiz insanın varlık ve vakıalar karşısındaki mevzisidir. DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-2-DEĞİŞİM KARŞISINDA İNSAN ZİHNİ-1- yazısına devam et

“SELÜLOZOFİLLER” VE “BİBLYOFİLLER”

“Selülozofiller” ve “Bibliyofiller”

Bilginin, düşüncenin ve edebiyatın kapısını kitaplar açar. Milletlerin ilmî ve edebî mahsullerini kitaplarla öğrenebilir insan. Kitap ve insanın dostluğu semavî kitaplarla başlar. Sonra mukaddes kitapların izini süren ve şerh eden kitaplar sayesinde insan ve kitap arasındaki teati günümüze kadar her sahada içtimaî bir güç haline gelir; büyük medeniyetler ve kültürlerde iktidarını sürdürür.

Öyle ki, kitap ve insan arasındaki rabıta bazen aklın, faydanın haddini aşarak sevimli bir müptelâlığa ve patolojik bir iştigale dönüştüğü de olmuştur. Kıdemli sahaflar kitap tiryakilerine çarpıcı isim ve sıfatlar vererek, onları eğilimlerine göre tasvir ve târif etmişlerdir.
Cemiyetimiz kitapla haşir-neşir olana kitapsever (bibliyofil) veya kitap müptelâsı demiştir. Âlim, muallim, hocaefendi gibi cemiyetimizde karizması olan statüler için kitapla iştigal etmek hürmete şâyandır. “Faydasız ilimden Allah’a sığınmak” düsturundan uzak, malâyanî bir şekilde kitaba tutulanlar kitap hastası (bibliyoman) veya kitap delisi denilerek küçümsenmiştir. “SELÜLOZOFİLLER” VE “BİBLYOFİLLER” yazısına devam et

EN BÜYÜK İHRAÇ KALEMİ BİLGİ VE FİKİR

EN BÜYÜK İHRAÇ KALEMİ BİLGİ VE FİKİR
Dünyayı değiştirmek, yeni bir dünya inşa etmek, yeni bir hayat tarzı oluşturmak, bilgi ve fikir ile olur. İnsanlık tarihi boyunca hep böyle olmuştur, hala böyledir, bundan sonra da böyle olacaktır. İktisadi zenginlik, askeri kuvvet, siyasi tesir yeni bir hayat inşa edemez, yeni bir dünya oluşturamaz, yeni bir nizam kuramaz. Bunlar ancak fikrin vasıtaları, manivelaları, imkanlarıdır. Temelinde bir dünya görüşü olmayan ve kendi haline kalan iktisadi zenginlik, askeri kuvvet ve siyasi tesir ancak savaşları tetikler. Savaş, umumiyetle yıkıcıdır. İnşa süreçleri için de savaşa ihtiyaç duyulabilir ama bu türden savaşlar, bina yapmak için arsayı tesviye etmek gibidir.
Tarihte kurulmuş tüm medeniyetler, dünyanın veya bölgesinin içinde en ileri bilgiye ve en derin fikre sahip olanlardır. Doğru veya yanlış olmasından önce, kuşatıcı fikir olmalı ve bu fikri tatbik edebilecek bilgi malzemesi üretilmelidir. Yanlış temeller üzerine de medeniyetler, imparatorluklar, büyük devletler kurulduğu vaki. Fakat asla sığ fikirler ve zamanının gerisinde kalmış bilgilerle değil medeniyet kurmak, küçük devletler bile kurulamamıştır. Kuvvetin iteklemesiyle bazı devletçiklerin kurulduğunu biliyoruz ama onların ömrünün ne kadar kısa olduğu malum.
Medeniyetlerin ve büyük devletlerin ömrünü tayin eden bilgi ve fikirdir. Bilgi, mukayeseli olarak ömür tayin eder. Çevresindeki (bu gün için tüm dünyadaki) devletlerin bilgi ile ünsiyetinden daha ileri olması, bilgi üretme ve kullanma maharetinde kendini geçen biri çıkana kadar yaşamasını mümkün kılar. Fakat esas ömür tayini, fikirdir. Fikir (dünya görüşü), ne kadar derin ve genişse, yani insanı ne kadar derinden etkiliyor, hayatı ne kadar geniş bir ufukla kuşatıyorsa, ömrü o kadar uzun olur. Bunlar, bilgide kendilerinden ileri olanlar tarafından da yıkılamazlar, çünkü mukayeseli olarak bilgide geri kalmak, daha derin bir kaynağa sahip olunduğu için zayıf düşürmez. Hacimli dünya görüşlerinin inşa ettiği medeniyetler, bilgide geri kalmayı alışkanlık haline getirdikleri takdirde fikirde de sığlaşmaya başladıkları için yeniliyor ve yıkılıyorlar.
*
Malum olduğu üzere, günümüzde üretim, üç ana sektörde gerçekleştirilir. Sanayi, ziraat ve hizmet… Fikir ve bilgi bunların neresindedir? Temelinde… Tamamının kaynağında… Dolayısıyla fikir ve bilgi tüm sektörlerin anasıdır.
Bilgi ve fikir, eski tasniflerde iktisadi meta haline getirilmemek için, üretim sektörleri arasında sayılmamış, fikir, ilim ve sanat olarak ayrı bir kategori içinde mütalaa edilmiştir. Bu yaklaşım, bilgi, fikir ve sanatı, iktisadi meta haline getirmemek cihetiyle asil bir tasniftir. Fakat artık modern dünya bilgi, fikir ve sanatı, üretim kalemleri içine almış ve bir sektör haline getirmiştir. Modern dünyanın ve tabii ki kapitalizmin fikir, ilim ve sanata vurduğu en büyük darbe de budur.
İktisat, zenginliğin kaynağı, fikir, ilim ve sanat ise medeniyetin kaynağıdır. Medeniyet olmadan zenginlik, fahişenin çok para kazanmasına benzer.
Bir ülkenin gelişme seviyesi, toplam ihracatının içinde bilgi ve fikir kalemlerinin oranı ile ölçülmelidir. Veya, ne kadar az fikir ve bilgi ithal etmesiyle ölçülmelidir. Hususen fikir ithal etmek, zafiyetin ta kendisidir ve psikolojik çöküş demektir. Bilgi ve bilim ithal etmek, eğer süzgeçten geçirebiliyorsanız (bir süzgeciniz varsa) faydalı olabilir. Fakat fikir ithali, zihni ve akli teslimiyettir.
*
Batının hızla çöktüğü, İslam dünyasının dirilmek (doğmak) için ana rahmi aradığı bir vasatta, fikir ve bilgi üretimi bambaşka bir kıymet taşıyor. İslam dünyasının aradığı ana rahmi, batılı kültür havzaları veya bilgi kaynakları değil, kendisinin kadimden beri sahip olduğu ana mecradır.
Batının bilgi havzalarında bocalayanlar, asla yeni fikirler üretemeyeceklerdir. Onlar, çökmekte olan bir medeniyetin çöplüğünü karıştıranlardır. Çöplükten ne çıkarsa çıksın, yeni dünyanın işine yaramayacak, onlarla asla yeni bir dünya inşa edilemeyecektir.
*
Türkiye’nin içinde bulunduğu durum, İslam ülkelerinin birçoğuna nispetle rahat… Rahatlık, Müslümanlar üzerindeki siyasi baskının azalmış olması, iktisadi gelişmenin nispeten refah ve bazı projeler için kaynak üretmesi cihetlerindendir. Rahatlık, bazıları için rehavet sebebidir, bazıları için de ciddi projelerin tatbiki için imkan demektir. Tembeller, mazeretçiler, akılsızlar bir tarafa, ülkenin içinde bulunduğu mevcut durum, birçok şeyi yapmanın altyapısını oluşturdu.
Türkiye’nin zihni gelişme seviyesinin diğer İslam ülkelerine nispetle ileri olması, sahip olduğu diğer imkanlarla beraber belli mesuliyetleri yüklenmesi gerektiğini işaret ediyor. İslam ülkelerinin bir kısmında siyasi kurtuluş savaşları (ikinci kurtuluş savaşları) veriliyor, bir kısmı o sürece içten içe hazırlanıyor. Siyasi kurtuluş savaşlarının sıcak olarak devam ettiği İslam ülkelerindeki kaos, ciddi fikir ve proje üretmeye imkan vermez. Siyasi baskının hala ağır şekilde devam ettiği ve siyasi kurtuluş savaşlarının başlamadığı ülkelerde ise zaten ciddi teorik üretim yapılması beklenmez. Bu şartlar çerçevesinde konuya bakıldığında, Türkiye, İslam coğrafyasının ihtiyaç duyacağı bilgi ve fikir üretimini gerçekleştirmeye en uygun ülke durumunda. En uygun ülke burasıysa, en fazla mesuliyet de buraya düşer. Uygun durumda olmak, imtiyaz değil, mesuliyettir. Türkiye’nin mevcut durumunu imtiyaz şeklinde anlayıp nefsimize meze yapacağımıza, mesuliyeti idrak edip harekete geçmemiş gerekiyor.
*
Geçenlerde yapılan bir toplantıda (herhalde Abant platformunun organizesinde yapılmıştı) Türkiye’nin model olma ihtimalini ve imkanını konuştular. Arap ülkelerinden gelen temsilciler, Türkiye’nin model olamayacağı, olmaması gerektiği, Arap dünyasının ağabeye ihtiyacının bulunmadığı istikametinde düşünceler beyan ettiler. Keşke beyanlarının altını doldursalar ve kendi ayaklarının üstünde durabilseler… Yani İslam’ın, insanını, hayatını, devletini, medeniyetini inşa edebilseler… Fakat durum başka mecrada seyrediyor. İlk defa Arap coğrafyasının bu çapta bir isyan başlatmasından mülhem, özgüvenlerinin artmış olması tabii karşılanmalı ve ağabeylik de taslanmamalıdır. Fakat bilinmeli ki, insan, hayat, devlet ve medeniyet çapında veya bunları inşa edecek derinlikte fikir üretimi, Hüsnü Mübarek’i devirmeye benzemez. Bu manada Türkiyeli Müslümanlar, hızla ve yoğun şekilde, İslam’ın her alandaki alt sistemlerini kurmalı, her konuda müessese modelleri geliştirmelidir. Unutulmamasında fayda var, hakikaten seviyeli, doğru ve tatbik edilebilir fikir üretmek fevkalade zordur ve eğer birileri bunu üretirse, herkes tabii olacaktır. Mesele, Türkler ile Araplar arasındaki asabiye meselesi değil, İslam’ın dünya görüşünü kimin ne çapta üreteceği meselesidir. Türkiye’nin mevcut durumunun uygun olması, diğer Müslüman kavimlere karşı imtiyaz sahibi olduğumuz değil, onlara karşı mesul olduğumuzu gösterir. Uygun durumda olmaktan dolayı bize tabii olmalarını talep etmek yerine, ihtiyaçlarını karşılayacak, problemlerini çözecek, eksiklerini giderecek fikir üretmemiz gerekiyor.
Netice olarak, fikir ithal etmek yerine fikir ihraç eder hale geldiğimizde, hem mesuliyetimizi yerine getirmiş oluruz hem de İslam coğrafyasının merkezi haline geliriz.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

AKIL İNŞASINDA BİLGİ-4-SENTEZLENMELERİNE GÖRE BİLGİ ÇEŞİTLERİ

AKIL İNŞASINDA BİLGİ-4-
SENTEZLENMELERİNE GÖRE BİLGİ ÇEŞİTLERİ
Bilgiler nasıl sentezlendiklerine göre çeşitlere ayrılır. Bu sınıflandırma akıl öncesi bilgilenmede önemlidir, bilinmesi gerekir. Burada sözünü edeceğimiz sentez, çocuğun kendi iç dünyasında yaptığı sentezdir. Çocuk yaşta (akıl oluşmadan önce) sentez yapması mümkün müdür? Hayır. Fakat o çağda da olsa insan iç dünyası kendiliğinden sentezleme işini yapıyor. Bunlar doğal sentezlemelerdir ve aklın oluşmasında ciddi etkileri var.
Çocuğun dışarıdan öğrendiği bilgi, sentezlenmemiş olan basit bilgidir. Öğrendiği bilginin yapısının karmaşık olması değil burada önemli olan, bilginin doğrudan öğrenilmesi (ezberleme de dahil) ile ilgili bir durumdur. Çocuk, dışarıdan aldığı bilgiyi, duygu ve tecrübe ile sentezlemezse (yani doğal sentez gerçekleşmezse) o bilgiler zihin dünyasında bir merkeze bağlanma zorluğu taşırlar. Akıl öncesi çağdan bahsettiğimize göre herhangi bir bilgi birimini, belli bir eksene oturtma işini akıl yapamaz. Öyleyse bilgileri zihni evrende düzenleyebilmek için onların sentezlenmesi gerekir.
Çocuk yaştaki sentezleme işi ancak tecrübe ve duygu ile yapılabilir. Tecrübe ve duygu ile sentezlenmemiş olan bilgi, zihni evrende bağımsız kalır. Bağımsız bilgilerin cirit attığı zihni evren, bütünlüğe ulaşamaz.
Çocuk, dışarıdan öğrenerek elde ettiği bilgilere sahiplenmez. İnsan zihni, bilgiyi içine almakla ona sahiplenmiş olmaz. Sahiplenebilmesi için o bilgi birimiyle özel ilişkiler kurmalı ve sentezlemelidir. Sahiplenilmeyen bilgiler bağımsız kalırlar ve disipline girmezler.
Çocukların bilgiyi sahiplenmesi, onları duygu veya tecrübeyle sentezlemesi halinde mümkündür. Akıl öncesi çağda çocuğun bilgiyi sahiplenmesinin başka bir yolu yoktur.
*
Duygu insanın derinliklerinden (ruhtan) akıp gelen öz enerjidir. İnsan zihnindeki her şeyin tutkalıdır. İçeriğine duygu damlatılan bilgi, insanın “ben merkezine” bağlanır ve o insana ait hale gelir. Duygu insan zihninde, bilginin tapulama işlemidir. Duygudan tamamen soyutlanmış olan bilgiler, bağımsızlığını korur. Bağımsızlığını koruyan bilgiler, kişinin mülkiyetine girmez. Kişinin mülkiyetine girmeyen bilgi üzerinde işlem yapması (zaten onu sahiplenmediği için) zordur. Dolayısıyla o bilginin düzenlenmesi (bir düzene kavuşturulması) çok zordur.
Duygu insanda doğuştan itibaren mevcut olduğu için, kullanabileceği ilk mıknatıs (tutkal) budur. İlerleyen yaşlarda başka mıknatıslar da kullanabilir ama akıl öncesi çağda eldeki tek imkan duygudur. Bu sebeple akıl öncesi eğitimin özü, duygu eğitimidir.
Tecrübe de duygudan faydalanır. Bir bilgiyi tecrübe eden çocuk, ondan fayda veya zarar göreceği için bilgiyi, zihni evreninde duygu ile harmanlar. Akıl öncesi çağdaki tecrübe etme işi, duygu yardımı ile yapılır.
Akıl öncesi eğitimde çocuğa bilgiler, duygunun yardımı verilmelidir. Sevgi, öğretme biçimi olarak kullanılmalıdır. Mümkün olduğunca çocuğa verilen bilgilerin içine az veya çok duygu pompalanmalıdır. Bunun ne kadar zor (zahmetli) olduğunu biliyoruz bu sebeple en azından önemli bilgilerin içerisine/içeriğine mutlaka duygu enjekte edilmelidir.
İçeriğine duygu enjekte etmek, bilgiyi öğrenme, anlama ve kullanma hızını şaşırtıcı şekilde artırır. Duygu enjekte edilen bilgileri öğrenme, anlama ve kullanabilme hızına bakıldığında, yaşının çok üzerinde bir kişiyle karşı karşıya olunduğu görülür.
Dini eğitimin, akıl öncesi yaşta, duygu yöntemiyle yapılması fevkalade iyi neticeler verir. Allah, Peygamber, sahabe, ehl-i beyt ile ilgili bilgiler, “sevgi” ile harmanlanmış şekilde verilmelidir. Bilginin duygu ile harmanlanması, ona önem kazandırır, bu her yaşta böyledir, akıl öncesi çağda ise bilgiye önem kazandıracak duygudan başka bir faktör yoktur.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

AKIL İNŞASINDA BİLGİ-2-DİLİN OLUŞMASI MECBURİYETİ

AKIL İNŞASINDA BİLGİ-2-
DİLİN OLUŞMASI MECBURİYETİ
Dil, zihni evrenin zeminidir. Zihin tek ihtiyacı bilgidir, ilk disiplin ihtiyacı da dildir. Dil oluşmadan bilgilenme süreci asla disipline kavuşmaz.
Toplum içinde yaşayan her çocukta dil, tabii olarak oluşur, bununla ayrıca ilgilenmek neden gerekiyor? Çünkü insanlar çocuklarına dil öğretmiyorlar, gevezelik öğretiyorlar. Çevrenizdeki insanlara bakın, problemlerin çoğu, dil bilmemek ve sıhhatli akıl sahibi olmamaktan kaynaklanıyor. Fakat bunu görmeniz için çok dikkatli bakmanız gerekir.
Dil bir mana havzasıdır, dolayısıyla anlama disiplinidir. Dili doğru öğrenemeyen çocukların zihni evreninin zemini, anlam haritası şeklinde oluşmamakta aksine anlam karmaşası haline gelmektedir. Zihin zemini anlam karmaşası olursa, öğrenme ve anlama faaliyetleri de anlam karmaşasından kurtulamaz. Piyasada “kavram kargaşası” şeklinde sıkça kullanılan kaotik durum aslında zihni karmaşadır. Zihni karmaşanın temeli de zeminini oluşturan dil karmaşasıdır.
Dil, sağlıklı ve hacimli şekilde oluşmalıdır. Çocuklar ana dillerini çok iyi öğrenmelidir. Dilini doğru düzgün öğrenmeyen çocukların daha sonraki aşamalarda sağlıklı şekilde öğrenme faaliyetini gerçekleştirmesi imkansızdır. Öğrenme faaliyetini bile sağlıklı yapamayan çocukların anlama faaliyetini hiç yapması beklenmez. Bütün bunlar bir araya geldiğinde insan zihnindeki akıl inşası zorlaşır ve meydana gelen akıl, “akılsız bir akıl” olur.
Küçük yaşta yabancı dil öğrenmek ve öğretmek kolaydır. Fakat asla bunu yapmayın. Bir çocuk kendi dilini tamamen öğrenmeden ve zihni evreninin zeminini ana diliyle oluşturmadan yabancı dil öğretmek, zihni evreni alt üst eder.
Küçük yaşta yabancı dil öğretmek, sömürge uygulamasıdır. Çocukların ana dilindeki anlam haritasına sahip olmasına engel olmak içindir. Çocuk yaşta sömürgecilerin dillerindeki anlam haritasını (yani kültürünü, hayat tarzını, inancını) kişilere aşılamanın bir yoludur.
Anadilini tam olarak öğrenmeden ve anlam haritasına sahip olmadan yabancı dile başlayan çocukların zihni evreni, anlam haritalarının çatışmasına sebep olur. O yaşta anlam haritalarının çatışmasını taşıyabilecek insan yoktur. Zihni evren mutlaka kaotik bir yapıya savrulur.
Türkiye’deki eğitim sistemi göz önüne alınırsa, liseden önce yabancı dil öğretmek, zihin ve akıl katliamıdır. Dünyadaki sömürge ülkelerinin bağımsızlık taleplerinin neden birkaç asır sürdüğünü merak edenler için bu açıklama aydınlatıcı olmalıdır. Çünkü sömürülen halklar, kendi anlam haritalarını kaybetmişlerdir. Kendi anlam haritası olmayanlar, bağımsızlığı düşünemezler ki. Türkiye gibi baştan beri bağımsız olan ülkelerde yabancı dil eğitiminin hükümetler tarafından ilköğretime kadar indirilmesi, ne kadar bağımsız olduğumuzu göstermektedir.
Avrupa’daki ülkelerin okullarında küçük yaşlarda yabancı dil öğretilmesi normaldir. Çünkü aynı kültür ve medeniyet havzasında olan ülkelerin ve milletlerin dilleri öğretilebilir. Neden? Aynı kültür ve medeniyet havzasında oldukları için dillerindeki anlam haritası birbirine çok yakındır. Bu sebeple anlam haritaları arasında bir çatışma çıkmaz. İngiltere okullarında Fransızca, Fransa okullarında Almanca, Alman okullarında İtalyanca öğretilmesinde bir sakınca yoktur. O örneklere bakarak Türkiye’de İngilizce öğretmek, zihin, akıl, kültür katliamıdır.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

AKIL İNŞASINDA BİLGİ-1-ZİHNİN BİLGİYE İHTİYACI VAR

AKIL İNŞASINDA BİLGİ-1-
ZİHNİN BİLGİYE İHTİYACI VAR
Zihnin malzemesi bilgidir. Zihni bilgiden boşalttığında büzülür, daralır ve nokta haline gelir. Ne kadar bilgi konulursa da o kadar genişler. Genişlemesinin sınırı yoktur. Bu sebeple bilgi fazlası diye bir şey olmaz. Fazla bilgi ile ilgili problem, dağınık ve kaotik bilgi yığınıdır. Disipline olmuş bilginin fazlası olmaz. Veya disipline olmuş zihni evrene ne kadar bilgi yığarsanız yığın, zarar değil fayda elde edersiniz.
Zihin hiçbir fiziki mekan ölçüleriyle anlaşılmaz. Hacminin büyüme kabiliyeti sınırsızdır. Zihni evrende bilgi yoğunluğu oluşmaz. Ne kadar bilgi koyarsanız koyun, zihni evrenin bilgi yoğunluğu aynıdır, çünkü hacmi genişler. İnsan zihninde bilgi yoğunlaşması örnekleri vardır ama o durum bilgi fazlalığından değil, dikkat yoğunlaşmasındandır. Bunları birbirine karıştırmamak gerekir. Mesele insanın aklı veya duyguları bir konuya kilitlendiğinde (önemli bir problemini çözmekte zorlandığında) zihni belli bir koordinatında (o problemle ilgili koordinatında) bilgi yoğunlaşması yaşanır. Bu durum, zihni evrenin genel anlamda bilgi yoğunlaşması yaşadığını göstermez.
Zihnin bilgi ile ilgili yaşadığı/yaşayacağı problem, kaotik bilgilerle işgal edilmesidir. Özellikle çocukluk çağındaki bilgilenme, önce kaotiktir. Çünkü zihni alışkanlıklar, mecralar, konu sistematiği gibi disiplin işlemleri oluşmamıştır. Bu sebeple bilgilenme süreci, başlangıçta kaotiktir ve bu noktaya dikkat etmek gerekir.
Önce kaotik şekilde bilgilenme (öğrenme) gerçekleşir. Bu aşama, aklın bilgilenme safhasıdır ki bu safha aklın inşasında birinci aşamadır. Bundan sonra bilgileri disiplinle öğrenme aşaması başlar. Bu aşama ise kuralların oluşması ve öğrenilmesi aşamasıdır. Aklın inşasındaki ikinci aşamadır.
Kaotik öğrenme (bilgilenme) aşamasından sonra hızlı şekilde zihnin disipline edilmesi gerekir. Zihni evreni dışarıdan müdahale ile disipline etmek çok zordur. Bunun tabii ve kolay yolu, kuralların öğretilmeye (öğrenilmeye) başlamasıdır. Kurallar bilgi demetleri olduğu için, disipline edilmiş bilgilenme (öğrenme) aşamasına geçilmiş olur. Kurallar öğrenmeye başlayan çocuk zihni, bilgi ile düzenli ilişki kurma alışkanlıklarını kazanır.
Kuralları öğrenmeye başlayınca, daha önce öğrendiği kaotik durumdaki bilgi birimlerini de disipline etmeye başlar. Zihni evren, kurallara alıştığında, serbest ve serseri halde dolaşan bilgi birimlerini mıknatıs gibi belli merkezlere (kurallara) doğru çeker, toplar ve disipline eder.
Zihni evrenin mümkün olduğunca kısa sürede disipline edilmesinde fayda var. Kaotik bilgi edinme süreci/süresi uzun sürerse zihnin daha sonra disipline olma kabiliyeti zayıflar. Daha uzun sürmesi halinde ise disipline olma kabiliyeti yok olur.
Ailesiz ve kaotik aile ortamlarında büyüyen çocukların zihni evrenlerinin disipline olmaları uzadığı veya hiç disipline olamadığı için “problemli çocuk” tarifleri içine alıyorlar. Gerçekten aile hayatındaki düzen, bilgi edinme (öğrenme) sürecinin disiplinli şekilde gerçekleşmesini temin ediyor. Bu sebeple aile ortamları çok önemlidir.
Çocukların çok soru sorması karşısında bıkkınlığa düşmemek gerekir. Çocuk bir konuyu öğrenmeye başladığında o konu ile ilgili zincirleme soru sorar. Zincirleme soru sorması, aslında bağımsız bilgi birimleriyle yetinmediğini ve disipline olmuş bilgi demetleri istediğini gösterir. Bilgileri parça halinde vermek, onları bağımsız bilgi birimleri halinde zihnine yerleştirmektir. Bağımsız bilgi birimleri ise zihni evreni kaotik hale getirir.
Çocukların zincirleme soru sorması, disipline olmuş bilgi demetleri istemesidir ama ailelerin bıkkınlık tavırlarına bakınca, çocuklarına bilgi demetleri vermekten kaçındıkları görülür. Sizce beş yaşındaki çocuğun zihni mi daha disiplinlidir otuz yaşındaki ailesinin zihni mi?
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com