Etiket arşivi: deha

DEHALARI İSTİHDAM EDEN MECRA TASAVVUF

DEHALARI İSTİHDAM EDEN MECRA TASAVVUF

(Terkip ve İnşa dergisi 3. sayı)

Deha, insan zekasının ufkudur. Dehaların birçok özelliklerinden birisi de, dünya görüşlerinin insanı derinliğine ikna ve tatmin etmenin ölçüsüdür. Bir fikriyat, bir dünya görüşü, bir medeniyet yekunu dehaları tatmin etmiyorsa, orta zekaların günlük hayatlarındaki küçük mutlulukların malzemesidir. Bir fikriyatın insanı ikna ve tatmin etme ölçüsü, idrak faaliyetinin ufkunda dolaşan dehaların, akılla deliliğin berzahına kurdukları salıncakta gidip gelen ruhlarını sükunete kavuşturabilmesidir. Ortalama zekanın tatmin olduğu basit hayat denklemlerinden çok ötesine ihtiyaç duyan dehaların doymak bilmez idrak cehdini tatmin etmek, görüntüsü delilikle aynı tezahürlere sahip zeka patlamalarını çerçeve içine alıp esere tahvil etmek, bir fikriyatın en ciddi imtihanlarından birisidir. DEHALARI İSTİHDAM EDEN MECRA TASAVVUF yazısına devam et

ZEKA ŞAHSİYET HAYAT (GÜNÜN KİTABI)

ZEKA ŞAHSİYET HAYAT
Zeka insanın mizacı içinde en müessir hususiyetlerden biridir. Kişiliği doğrudan etkiler, özellikle de yüksek zekalarda ve dehalarda kişiliğin nirengi noktası haline gelir. Öyle ki sahibini (insanı) ve onun hayatını peşine takar, sürükler, çok zaman da sürüm sürüm süründürür.
Marifet, “şahsiyet” inşasındadır, yüksek zekalar için şahsiyet inşasında en zorlu meselelerden birisi de, zekayı yerli yerine oturtmak, orada tutmaktır. Yüksek zeka aklın (akl-ı selimin değil) hakimiyeti altına girmeyeceği için aklı da peşinden sürükler. Bu sebeple yüksek zekalarda ve dehalarda “şahsiyet” terkibi gerçekleşmez, dağınık bir zihni altyapı, kaotik bir hayat, zikzaklı istikamet kaçınılmaz olur. Batı kültür evreninde özellikle filozofların kahir ekseriyeti böyledir.
Zeka, tabiatı gereği akıl gibi istikamet sahibi değildir, onun bir istikamete yönlendirilmesi, o istikamette yönetilmesi gerekir. İslam, bu meseleyi, ahlak ve akl-ı selim ile halletmiştir. Ahlak ve akl-ı selim, zekayı “çerçeveye” alır ve ona bir istikamet kazandırır. Böylece akl-ı selim, zekanın hamle ve keşiflerinden azami derecede faydalanan enfüsi merkezdir.

20141107_163503
_______________________________
Kitapların fiyatı 13.00 TL
Toptan (en az 10 adet) fiyatı 8.00 TL
Talep için müracaat NURİ YILDIZ
Telefon: 0530 696 93 04
E-mail: hacinuriyildiz@hotmail.com
__________________
NOT: Sipariş vereceklerin; 1-İsim ve Soyisim, 2-Adres , 3-Telefon, 4-TC numarası (fatura için) bilgilerini, Nuri Yıldız’ın e-mailine göndererek telefonla bilgi vermeleri rica olunur.
__________________
Banka Hesap Numarası:
Halk bankası K.Maraş merkez şubesi
TR 61 0001 2009 4720 0001 0304 75
________________________________
Basılan kitaplar
1-İslam Medeniyet Tasavvuru-1-Terkip ve Tefekkür
2-İslam Medeniyet Tasavvuru-2-İnşa Muhafaza Tecdit
3-İslam Medeniyet Tasavvuru-3-Şehir ve Medeniyet
ZEKA ŞAHSİYET HAYAT (GÜNÜN KİTABI) yazısına devam et

ORTA ZEKA TUZAĞI

ORTA ZEKA TUZAĞI
Bir halkın zeka haritası, yüzde seksen orta zeka gurubu, yüzde yirmiye yakın alt zeka gurubu ve yüzde bir civarında da yüksek zeka gurubundan oluşur. Bu nispetler umumiyetle biraz aşağı biraz yukarı olabilir ama zeka haritasının ana yapısını değiştirmez.
Zeka, insandaki keşif melekesi, akıl ise intibak melekesidir. Zeka, insandaki hürriyet merkezi, akıl ise nizam merkezidir. Zeka sınır tanımaz, bu sebeple keşif melekesidir. Akıl nizama meftundur, bu sebeple muhafazakardır.
Zeka doğuştan vardır ve artmaz ve eksilmez. Akıl doğuştan bilkuvve vardır ama bilfiil zuhur etmesi için teşkil, terkip ve inşa edilmelidir. Eğitim zaten insanda akıl inşası için yapılır. Zeka doğuştan olduğu için, aklın inşa sürecinde en etkili unsurdur. O kadar ki, aklın ufkunu tayin eden bir-iki ana unsurdan biridir.
Akıl, umumiyetle zeka seviyesini aşamaz. Sadece belli bir sahadaki istidat marifetiyle ve o saha ile sınırlı olmak kaydıyla zekanın ufkunu aşabilir. Aklı zekasının ufkuna ulaşamamış çok insan vardır ama aklı zekasının ufkunu (umumi manada) aşmış insan sayısı nadirattandır.
Hayatı cemiyet halinde yaşamak, aynı zamanda nizami bir altyapıyı gerektirir. Bu sebeple hayatın kahir ekseriyeti akılla yaşanır. İntibak edemeyen insan yalnızlaşır, hayatı yaşamakta zorlanır, cemiyetin dışında bir hayat sahası aramak zorunda kalır. Yüksek zekalar, zeka seviyeleriyle mütenasip bir akıl bünyesi oluşmadığı takdirde yalnızlığa mahkumdurlar. ORTA ZEKA TUZAĞI yazısına devam et

TASAVVUFA TESLİM OLAN DEHA

TASAVVUFA TESLİM OLAN DEHA
*Yaşadığı tefekkür iklimi
Necip Fazıl’ın otuz yaşına kadar ki hayatını herkes bilir, akıl patlatan bir bohem hayatı… Bohem hayatını bilenler bilir, bazı insanların nefsleri, kendi burunlarına halka takmış oraya buraya doğru çekiştirir, bazılarının ise zekaları burunlarına halka takmış peşinden sürükler. Nefs zekaya da nüfuz eder mutlaka ama zekasını zapt edemeyenler ile zekası kendisini iki sokak öteye kadar sürükleyemeyenlerin nefsleri tarafından çekiştirilmesi birbirinden farklıdır. Birinde saf zekanın muharrik kuvvetinin cazibesi diğerinde ise nefsin zevk ve safa hevesi vardır. Türkiye’de yaşayan, Necip Fazıl’ı birkaç kıtalık şiirinden olsun tanıyan herkes bilir ki, Üstad, zekası tarafından zaptedilmiş mustariplerden birisidir.
Necip Fazıl, otuz yaşına kadar Allah ve Resulüne teslim olmayan bir dehanın macerasını yaşamıştır. Bir İslam ülkesinde, Allah ve Resulüne teslim olamayan bir dehanın, hiçbir şeye teslim olamayacağını gösteren bir numunedir. Bu nokta fevkalade mühimdir, İslam, Müslümanlar en geri çağını yaşadığı bir devirde bile insan kaynaklarının zirvesi olan dehalarını, yabancı kültür ve uygarlık havzalarına teslim etmiyor. Hangi iddiada olursa olsun, hangi güce ulaşırsa ulaşsın, yabancı bir kültür iklimi, Müslüman coğrafyanın orta zekalarını teslim alabiliyor, devşirebiliyor ama dehalarını teslim alamıyor. Yirminci asır Türkiye’si, İslam’ın, tarihi eserlerin kitabelerinden bile kazınmaya başlandığı ve dört koldan tahkir edildiği bir devirdir. Bu zaman diliminde bile ülkede doğan ve yaşayan birkaç dehayı (Necip Fazıl ve Bediüzzaman gibi) teslim alamamıştır. TASAVVUFA TESLİM OLAN DEHA yazısına devam et

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-34-YÜKSEK ZEKALARIN TEŞKİLATLANMASI

YÜKSEK ZEKALARIN TEŞKİLATLANMASI
Yüksek zekaların teşkilatlanması veya teşkilatlarda istihdam edilmesi, teşkilat anlayış ve tatbikatının en zor meselesidir. Ne var ki bu meseleyi halledememiş kültür havzalarında büyük ve başarılı teşkilatlar kurmak mümkün değil. Yüksek zekayı istihdam edememek veya yüksek zekalar için teşkilat kuramamak, onlardan faydalanılamayacağı için, teşkilatları, faaliyetleri ve hedefleri “orta zekaya” mahkum etmek olur. Orta zeka seviyesindeki teşkilatlardan beklenecek fazla bir şey olamaz.
Yüksek zekaların bir teşkilatta istihdam edilebilmesi, teşkilatın yetkili mevkilerinde ancak mümkün olabiliyor. Teşkilatın idare heyetinin orta zekalı olması halinde, yüksek zekaları onların emri altında istihdam etmek, insan tabiatına aykırıdır, bunu yapmak iman ve ahlakla mümkün olduğunda bile potansiyel bir tehlike (iç çatışma, ihtilaf, rekabet) ile karşı karşıya kalırız.
Zeka akıl gibi intibak maharetine sahip değil, aksine zeka, bağımsız ve kayıtsız çalışmak ister, hakkını fazlasıyla almakta ısrar eder. Yüksek zekaları orta zekaların emrine vermek, onları isyana teşvik etmektir, zekanın isyanı ise çok yıkıcı olur. MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-34-YÜKSEK ZEKALARIN TEŞKİLATLANMASI yazısına devam et

TAYYİP ERDOĞAN, ANLA ARTIK-1-

TAYYİP ERDOĞAN, ANLA ARTIK-1-
Tayyip Erdoğan yaklaşık on yıldır başbakan, hükümetinin ilk yıllarında ciddi badireler (Ergenekon, balyoz vesaire cunta ve terör kumpasları) atlattı. Bu sebeple birçok şeyi yapamadığını biliyor ve düşünüyoruz. Bu sebeple Cumhurbaşkanlığı seçiminden ve hemen akabindeki partisinin kapatılma davasından sonra “muktedir” olduğunu da biliyoruz. İçeride ve dışarıda ciddi işler yaptığını, yapmaya devam ettiğini de biliyoruz. Hakbilirliğimiz gereği teşekkür borcumuz olduğunu, doğru yaptıklarını desteklemek gibi bir mesuliyet altında bulunduğumuzu tabii ki inkar etmiyoruz.
Ama artık yeter…
Askeri vesayeti büyük nispette gerilettiğini, Ankara’nın karanlık dehlizlerindeki karanlık bağlantılara büyük darbeler vurduğunu biliyoruz, bunların ülke ve millet için ne kadar mühim meseleler olduğunun farkındayız, teşekkür ederiz. Kıymet bilmemek gibi, nankörlük gibi bir edepsizliğe sahip değiliz.
Ama artık yeter…
Ülkeyi iktisadi krizden çıkardığını, dünya iktisadi krizini asgari zararla atlattığını, iktisadi altyapıyı sağlam temellere oturtmaya çalıştığını, ihracatı cumhuriyet döneminde hayal bile edilemeyen seviyeye çıkardığını biliyoruz, yeminli muhalifler gibi başarıları küçümsemek, yok saymak gibi bir ahlaksızlığa sahip değiliz, çok teşekkür ederiz.
Ama artık yeter…
Hariciyeyi, batının Anadolu’daki istasyonu olmaktan kurtardığını, kendi merkezinde yoğunlaşan ve kendi merkezinde yönetilen bir dışişleri bakanlığı kurduğunu, daha önce kimsenin umursamadığı, dinlemediği, fikrini merak etmediği hariciyenin, bölgede ve dünyada “ne düşündüğü” merak edilen, umursanan, ona göre politika geliştirilen bir noktaya getirdiğini biliyoruz, minnettarız.
Ama artık yeter… TAYYİP ERDOĞAN, ANLA ARTIK-1- yazısına devam et

TÜRKİYE’DE DEHA KÜLTÜRÜ YOK

TÜRKİYE’DE DEHA KÜLTÜRÜ YOK
Deha, insanlığın değil ama insanın ufkudur. İnsanın idrak istidatlarının ufkudur, istidatlarını kullanıp kullanmaması başka bir hadise, doğru yerde kullanıp kullanmadığı ise daha başka bir hadisedir, bunlar, idrak istidatlarının ufku olduğu gerçeğini değiştirmez. Esas olan “yapabilmek” değil de idrak olduğu için deha idrak merkezinde tespit edilir. “Yapabilmek” istidatları da kıymetlidir ve sanatkarlık da bu istidatlara tabidir, bu cihetle “yapabilme istidatları” da vardır ve bu alanda da dehalardan bahsetmek kabildir. Öyleyse “idrak dehaları” ve “yapabilme dehaları” olmak üzere iki çeşit dehadan bahsetmek kabildir. Dehaların ufku da (zirvesi de) hem idrak istidatlarına hem de yapabilme istidatlarına sahip olanlardır.
İdrak istidatlarının zirvesi olmak, derin idrak sahibi olmayı mümkün kılar. Derin idrak, sadece müşahhas varlık ve vakıalarla ilgili değil aynı zamanda ve esasen mücerret meselelerde kendini gösterir. Mücerret meseleler, yani zaman-mekan, oluş-varoluş, hayat-ölüm, ruh-madde, tecrit-tenzih ila ahir… Mücerret manada zamana nüfuzun derinliği, zaman dilimlerinin (çağların) kalbini teşhiste isabet oranının yüksekliğine delildir. Başka bir ifadeyle, mücerret manada zamana nüfuz etmek, zamanı, mazi, hal, istikbal boyutlarında daha geniş anlama kudretidir. Mazi ve istikbal, bir bakıma “hal”de dürülü bükülü şekilde cem edilmiştir. Süreçleri hakkıyla idrak etmek, evvelini ve ahirini (geleceğini) de nispeten anlamaktır. Nereden geldiğini bilen, hali hazırda ne halde olduğunu anlayan, nereye gideceğini de nispeten öngörebiliyor. Zamanı “an” olarak anlayanların “hal”e sıkıştıkları, halin zindanında mahpus ve mahkum oldukları malum. Zamanı geniş bir periyot halinde (geçmiş, an, gelecek toplamında) görebilen dehalar, yarın ne olacağını genel hatlarıyla anlıyorlar. TÜRKİYE’DE DEHA KÜLTÜRÜ YOK yazısına devam et

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-25-HZ. ALİ(RA)-3-

Hz. Ali (RA) Efendimize dönersek buradan…

Konu başını alıp gidiyor bazen. Bu manada çok kapı var Hz. Risaletpenah’a gitmek isteyen için… Sahabe sayısınca kapı var. Kapıların bazıları biraz büyük bazıları biraz küçüktür ama her biri bir kapıdır ve O’na çıkar. Kapıların büyüklük küçüklük bahsi ayrı, mahiyeti yani açıldığı makam bahsi ayrıdır. Büyüklük derecelerine bakıp da, herhangi birisi için O’na çıkmıyor demek yanlıştır. Hz. Ali’nin (RA) temsil ettiği kapı geniştir, ferahtır, salimdir. Aynı zamanda da dâhilerin kapısıdır, namütenahi, sınırsız anlama faaliyetini gerçekleştirebilecek olanlar için uygundur ve salimdir. Dahilerin kapısı olması normal akıllara uygun olmadığını göstermez, Hz. Ali’nin (RA) kapısı, hem dâhilere hem de normal akıllara açıktır.

Nasıl, bu nasıl olabilir, hem dâhiler hem de normal zekalar için uygun kapı nasıl olabilir? Bu, biraz çelişik bir ifade değil mi Haki bey? HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-25-HZ. ALİ(RA)-3- yazısına devam et

TEŞKİLATIN BAŞARAMADIKLARI-1-DEHA EĞİTİM MERKEZİ

TEŞKİLATIN BAŞARAMADIKLARI-1-DEHA EĞİTİM MERKEZİ
Bir ülkenin asıl kaynağı insandır. İnsan kaynağının kaymağı da, yüksek zekalar ve özellikle de dehalardır. Bir milletin ufku dehaları tarafından oluşturulur. Milletin kıymeti de dehalarına verdikleri kıymet kadardır. Çünkü millete kıymet kazandıracak insan kaynağı dehalardır. Türkiye genel olarak iki asırdır dehalarına sahip çıkamaz oldu, son bir asırdır da (özellikle cumhuriyet döneminde) dehalarını katletti. Onları ya tımarhanelere doldurdu, ya çıldırttı ve sokaklara saldı veya batılı ülkelere kaçmalarının, batılı ülkelerin kaçırmalarının altyapısını oluşturdu. Bir devletin iki hazinesi var, birincisi dehaları ikincisi ise bildiğimiz hazine… Türkiye seksen yıldır birinci hazinesine teneke muamelesi yaptı ve onları kaybetti.
Asıl hazinesine teneke muamelesi yaptı çünkü ülkede kurulan tüm sistem, “orta zekaya” ayarlıydı. Siyasi sistemden eğitim sistemine kadar tüm alanlar, orta zeka için hazırlanmıştı, yıllarca ne üstün zekalılara bir eğitim verilebildi, ne de düşük zekalılara. Düşük zekalıların mevcut imkanlardan faydalanması için kendiliğinden orta zekaya sıçraması istendi, nasıl olacaksa… Üstün zekalılar ise “uslu çocuk” olması için sürekli baskı altında tutuldu ve zeka katliamı gerçekleştirildi. Dehalar için ne okul açıldı, ne ayrı bir eğitim sistemi geliştirildi, ne de bir hayat alanı oluşturuldu. Dehaların da normal insanlar gibi yaşaması istendi, normal insanlar gibi yaşamayan, yaşayamayan dehalara “deli” muamelesi yapıldı ve delirtildi. TEŞKİLATIN BAŞARAMADIKLARI-1-DEHA EĞİTİM MERKEZİ yazısına devam et

ANTİDEPRESAN İLAÇLARI VE DEHA SOYKIRIMI

ANTİDEPRESAN İLAÇLARI VE DEHA SOYKIRIMI
Bir medeniyetin akıbeti, dehalarının akıbetinden takip edilebilir. Medeniyet havzasında doğan dehalar nasıl yaşıyor, hangi alanlara yönlendiriliyor, hangi alanlarda istihdam ediliyorsa, medeniyet o alanlarda kabarıyor, gelişiyor, göz kamaştırıcı hale geliyor. Dehalar hangi alanı boşaltıyorsa o alan çöküyor, geriliyor, köreliyor ve yok oluyor.
Batı medeniyet havzasında, Reform ve Rönesans’tan sonra dehalar, felsefe, bilim ve sanat alanlarında yoğunlaşmıştı. On dokuzuncu asra kadar bu şekilde devam eden batı içtimai hayatı, felsefe, bilim ve sanat alanlarında yoğun bir üretim ve gelişme yaşadı. Bugünkü batı medeniyetini de inşa edenler, o dönemde özellikle felsefede yoğunlaşan deha kontenjanıydı. Yirminci asra gelindiğinde batı medeniyet havzasındaki deha kontenjanı, iktisadi alana ve teknoloji (bilim değil) üretimine kaydı. Yirminci asırda felsefe tamamen tükendi buna mukabil iktisadi alanda ve teknolojide müthiş bir gelişme ve köpürme yaşandı. Dünya tarihinde hiç olmadığı kadar büyük bir iktisadi üretim, yirminci asrın ikinci yarısında meydana geldi.
Dehalar felsefeden çekildiği için felsefe krize girdi (başka sebepleri de var tabii ki) ve batı medeniyeti teorik kaynaklarını kaybetti. Teorik kaynaklarını kaybeden medeniyetin yaşaması ne mümkün…
Batı medeniyetinin temelindeki krizin, felsefe krizi olduğunu düşünüyorum. Felsefe krizinin temel sebebinin de dehaların bu alanı boşaltmaları olduğunu… Dehaların bu alanı boşaltmalarının sebebinin de, iktisadi alana yöneldikleri düşüncesine sahiptim. Ta ki bir doktor arkadaşla yaptığım sohbete kadar. Buraya kadar zikrettiğim sebepler silsilesinin doğru olduğunu hala düşünüyorum ama bir sebebin daha bulunduğunu, doktor arkadaşla sohbet sırasında fark ettim. Antidepresan ilaçları…
*
Antidepresan ilaçlarının mahiyeti, uyuşturucudur. Uyuşturucu, kaçak haliyle de ilaç haliyle de “yalancı mutluluk” veya geçici mutluluk oluşturuyor. İnsanın aklı ve iradesiyle gerçekleştiremediği mutluluğu uyuşturucu geçici olarak gerçekleştiriyor. Mutluluk ise sihirli bir hal… Bir defa tadıldığında vazgeçilecek cinsten bir ruh hali değil.
Antidepresan ilaçları, ürettikleri yalancı mutlulukla aslında ne yapıyor? Ruhi hamleyi bloke ediyor, zekanın keşif maharetini sıfırlıyor, tefekkür faaliyetini giriftlikten uzaklaştırıyor. Yani dehaların tüm hususiyetlerini yok ediyor.
Psikiyatrinin geliştirdiği (aslında geliştiremediği) “normal insan” tarifi, dehaları ihtiva etmez. Normal insan tarifi “orta zekaya” işaret etmektedir. Dehalar ise orta zekanın çok çok üzerinde ruhi hususiyetlere sahiptirler. Deha özelliklerini “anormal” olarak tarif eden ve onları tedaviye muhtaç sayan psikiyatri anlayışı, dehaları laboratuarlardan ve agoradan alıp kliniklere taşımıştır. Bunu yaparken de, “deliliğin en büyük alameti, tedaviyi kabul etmemektir” hükmüyle, bilimsel(!) müeyyideler uyguluyor. Bu tür müeyyideler, tedaviyi kabul etmeyen dehaların içtimai altyapısını imha ediyor. Ya kliniğe gidersin ya da cemiyette “deli” olarak itibarsızlaşırsın…
Batı medeniyeti ürettiği psikiyatri ile dehalarına soykırım uyguladı. Dehalarını katleden bir medeniyetin yaşama şansı yok.
*
Sitemiz yazarlarından Selehattin Adanalı, “Parapsikoloji ve yüksek zeka hastalıkları” başlıklı yazısında şu tespiti yapıyor. “Dehalardaki tasavvur istidadı müthiştir. O kadar ki, deha olan müzisyen, besteyi, yapmadan ve çalınmadan “duyar”, deha olan heykeltıraş, heykeli, mermere baktığında “görür”, deha olan matematikçi, formülü, ispat etmeden zihninde gerçekleştirir, deha olan mimar, binayı, zihninde şekillendirir ila ahir. Bunlar, eserlerini, vücut bulmadan, görür, duyar, şekillendirirler, hem de gerçekleştirildiğindeki halinden daha mükemmel şekilde. Bu istidat, özellikle sanatçılar için harikulade bir özelliktir. Çünkü bir eser, inşa edilmeden önce tasavvur edilebilmelidir. Eser, zihni evrende ne kadar eksiksiz ve ne kadar mükemmel tasavvur edilebilirse, o kadar kolay ve güzel inşa edilir.” Doğrusu tam isabet…
Dehaların tasavvur gücü, “gerçekleştirilmeden” gerçekmiş gibi görebilecek çaptadır. Gerçekleşmeden (veya gerçekleştirilmeden) gerçekmiş gibi görebilmek, psikiyatride, halüsinasyon olarak tarif ve klinik vaka olarak kabul ediliyor. Bu durumdaki bir adamı (yani dehayı) deli diyerek tedaviye almakla, onun deliliğini tedavi etmiyor aksine dehasını imha ediyorsunuz. Psikiyatri doktorları, deha katilleridir. Antidepresan ilaçları da bu katillerin silahları…
Bütün bunlar tamam da, delilik diye bir hastalık yok mu? Var. Tedavi edilmemeli mi? Edilmeli. Antidepresan ilaçları kullanılmamalı mı? Bilmiyorum, başka bir yolu yoksa kullanılmalı belki. Fakat çok dikkatli ve mümkün olduğunca sınırlı kullanılmalı. Neticede bu mesele, psikiyatrinin halletmesi gereken bir konu… Diyeceğim ama doktor arkadaşın anlattıklarına bakılırsa, psikiyatri ve modern tıp bu konuda çok sığ ve çok muhafazakar. Dolayısıyla konuyu onların elinden kurtarmak ihtiyacı da ortaya çıkıyor. Meseleyi psikiyatri alanından çıkarıp çok daha geniş çaplı bir ufuk ile değerlendirmek lüzumu açık. Geniş çaplı değerlendirme ise ancak “medeniyet tasavvuru” ile yapılabilir.
Bir de tarih tespiti… Batıda felsefi kriz yirminci asrın başlarında zuhur etti. Antidepresan ilaçları da o tarihlerde imal edilip kullanılmaya başlanmış. Yirminci asırda filozof yetişmedi, çünkü dehalar ya iktisadi alana kaymış veya kliniklere hapsedilmişti.
*
Her medeniyet, büyük ruhi ve zihni patlamalar (hamleler) neticesinde inşa edilir. Ruhi ve zihni (akli) patlamalar, büyük ufuklar açar. Ufuk çizgisini tayin eden mikyaslar genellikle yoktur. Kapalı zihni evren kurulmamış, dolayısıyla ufuk çizgisi sabitlenmemiştir. Ruhi ve zihni patlama sırasında (medeniyetin inşa sürecinde) açık ufuklu bir zihni evren vardır. Bu sebeple dehalar, medeniyetlerin kuruluş sürecinde uçsuz bucaksız bir hürriyete sahiptirler. Dehaların zapt altına alınmadan kaynaştığı kuruluş dönemleri, onların en verimli zamanlarıdır.
Medeniyet kuruluşunu tamamladıktan sonra standartlar üretmeye, çerçeveler oluşturmaya, tarifler yapmaya başlar. Bunlar aslında medeniyetin işaretleri, delilleridir. Gerçekten başıboşluk, serkeşlik, serserilik medeniyetin zıddı şeylerdir. Medeniyet alametleri olan standardizasyon ise aynı zamanda medeniyetin çöküşünün başlangıcıdır. Çünkü artık ufuk sabitlenmiştir.
Her nedense standardizasyon, ufku sabitliyor, hayatı daraltıyor, inkişafı engelliyor. Standardizasyon medeniyetin ta kendisidir ama standardizasyonun, inşa faaliyetini daim kılacak, ufku sürekli genişletecek, hayatı dondurmayacak ve inkişafı engellemeyecek şekilde gerçekleşmesi şart. Bu durum medeniyetlerin en büyük handikapı… Bu handikapa düşmeyen medeniyet yok… Neden bu kadar umumi bir hüküm cümlesi kuruyoruz, çünkü tüm medeniyetler çöktü, öyleyse bu handikapı atlatabileni yok.
Bu handikapın ilk vurduğu hedef, akıldır. Standardizasyondan sonra inşa edilen “akıl formu”, gelişmeye mani olacak bir bünye halini alıyor. Medeniyetler normal insan tariflerini, “akıl formu” üzerinden yapıyor. Akıl formu orta zeka ile sabitlendiğinde, bunun dışındakiler hastalık teşhisi ile kliniklere taşınıyor ve ortada deha kalmıyor.
İslam medeniyet tasavvurundaki akıl, “akl-ı selim” terkibidir. Akl-ı Selim üzerinde hassasiyetle ve dikkatle çalışmak gerekiyor.
Selehattin Adanalı, neden bu konuyla ilgilenmiyorsun?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

ZEKA MERKEZİ

ZEKA MERKEZİ

Zeka, kamu malıdır. Bir ülkede nelerin kamu malı olup olmayacağı ideolojik tartışmaların konusu olabilir fakat zekanın kamu malı olduğu konusu ideolojiler üstü kabul edilmelidir. Zeka tabi zenginliklerdendir ve tüm cemiyetin istifadesine sunulması, ahlaki mesuliyet listesinin başlarında bulunmalıdır. Fertlerin sahip oldukları zeka üzerinde mülkiyet iddia ederek bencilce ve hasisçe kullanmaları, en hafif tabiriyle ahlaksızlıktır. ZEKA MERKEZİ yazısına devam et

DEHANIN MÜSLÜMAN OLMUŞ HALİ-NECİP FAZIL-

      İman, insanın ufkunun müntehasında başlar. Ufkun içi imana konu değildir. Zira ufuk alanı idrak edilebilir alandır. İdrak edilebilir alan (genellikle) akıl alanıdır. Dehaların zor inanmalarının sebebi, ufuk çizgilerinin diğer insanlardan uzakta olmasıdır. Herhangi bir iman sistemi dehanın ufkunu ihata edemediğinde dehanın o sisteme (dine, ideolojiye) iman etmesi kabil değildir. Dehanın ufkunu ihata edebilmek, muhteva cihetiyle olduğu gibi üslup cihetiyle de olmalıdır. Her ne kadar üslup cihetiyle olması şart olarak ileri sürülemese bile, dehanın iman sistemine muhatap olması, beyandaki üslup ile kabildir. Normal zekânın beyanı (ifadesi), dehanın ufkunu ihata edecek muhtevayı taşıma kudretini haiz olmadığı için dehayı o sisteme sevk etmez.

      İman konusunun insan ufkunun ötesinde olması, onun idrak edilemeyeceğini gösterir. Zaten idrak acziyeti (zafiyeti) başlamadan iman gerçekleşmez. Buna rağmen iman sisteminin tatmin edici hacimde olması, üstün bir anlayış nizamına sahip olması ve mücerret boyutunun olması şartları neden gerekmektedir? Anlaşılmaz olanın herhangi bir anlayış sistematiğine sahip olması gerektiğini ileri sürmek kaba bir bakışla tezat teşkil eder. Fakat bu noktada tezat değil aksine hayatın ve insanın tabiatından kaynaklanan bir bütünlük vardır. Anlaşılmaz olan iman sisteminin merkezidir ve merkezden muhite doğru mesafe alındıkça “anlaşılır” hale gelir. Anlaşılır olan kısım insanın zekâsını, aklını, şuurunu tatmin etmeli, ruhi ve zihni dünyasını beslemelidir. Anlaşılır olan kısımdaki “üstün anlayış”, anlaşılmaz olan kısmın teminatıdır. İşte iman tam bu noktadadır. Anlaşılır olanı idrak eden insanın, anlaşılmaz olana teslim olması imanın ta kendisidir.

      Dehaların kendi ufuk alanlarını tarayarak hattın ucuna gelmesi bazen uzun zaman alabilir. Ufuk alanının genişliği dikkate alınırsa alanın içinin taranmasının zaman alması kaçınılmazdır. Fakat ufuk alanının taranması kaçınılmaz değildir. Deha, ufuk alanını taramadan ufuk çizgisine varabilir. Düz hat üzere ilerleme imkânı dehalarda vardır. Bu hususiyet dehaların ufuk çizgisine çabuk varmasını mümkün kılar.  

      Necip Fazıl’ın otuz yaşına kadar yaşadığı hayat dikkatle tetkik edildiğinde görülecektir ki, insanlığın ufkunu serazat bir şekilde dolaşmaktadır. Bu nokta ilginçtir. Hakikaten Necip Fazıl, insanlık ufkunu serazat şekilde dolaşmıştır. Bu yaşına kadar iman ettiğini söylemek zordur ve eğer iman üzere olduğu kabul edilse bile tefekkür faaliyetinin serazat olmasına mani olmamıştır.

      Herhangi bir kayıt altında bulunmaksızın seyahat eden düşünce dünyası, otuz yaşına geldiğinde batının ufkuna ulaşmıştır. Batının ürettiği ufuk çizgisine o güne kadar İslam coğrafyasından kimsenin ulaşamamış olması Necip Fazıl’ın dehasının ispatıdır.

      Otuz yaşına geldiğinde insanlığın “devri ufkunda” dolaşan bir insanın akıbeti iki ihtimalden birine çıkar. Birinci kendini ilahlaştırmak, diğeri ise “kâmil imanı” keşfetmektir. Necip Fazıl, üstün imanı kendi ferdi macerasında keşfeden insandır.  

                                    * 

      Dehaların ufuk çizgisinin ötesi genellikle metafizik dünyadır. Dehaların fizik dünyayı ihata etmeleri veya ufuk çizgilerini fizik dünyanın sınırlarında çizmeleri kabildir. Özellikle teorik alanlarda faaliyet gösteren dehaların bu noktaya ulaşmaları kolay ve çabuk olur.

      Tüm insanlığın ürettiği devri (konjonktürel) ufuk, dehaların ulaşabileceği ufuktur. Hiçbir insan tüm dünyanın bir devirde ürettiği tüm verimlerin sınırına ulaşma imkânına sahip değildir. Hatta insanlar, içinde yaşadıkları cemiyetin ürettiği ufuk alanının sınırına ulaşma kudretine bile sahip olamamaktadır. Bu nokta dehalar için turnusol kâğıdıdır. İnsanlığın ürettiği devri ufuk çizgisinde dolaşmayan insanın deha olduğu konusu tartışılmalıdır.

      Fizik alan ile metafizik alan arasındaki sınır çizgisi sabit değildir. Daha doğru bir ifadeyle fizik ve metafizik dünya arasında sabit bir sınır çizgisi vardır ama insanların bu iki alan ile ilgili çizdikleri sınır, idrak ufuklarıyla ilgilidir. Fizik alan idrak edilebilir olandır. Metafizik alan ise akıl, zekâ ve şuurla idrak edilemeyen alandır. İnsanlığın herhangi bir devirde çizdikleri sınır, o devirde katedilen idrak mesafesini gösterir. Bu durum fizik ve metafizik dünya arasındaki çizginin izafi olarak tespit edildiği gerçeğini ortaya çıkarır.

      Deha insanlığın devri ufkuna ulaşabileceği için, tüm dünyadaki teorik (fikri) gelişmeleri anlayabilir. İçinde yaşadığı cemiyetin ürettiği fikirler (genel manada ufuk alanı) özellikle de dünyanın gerisindeyse kendini zapt altına alamaz.  

     Tüm dünyadaki dehaların batıya doğru koşmalarının (teorik anlamda) sebebi budur. Dehayı mahalli çerçevelerde zapt altına almak kabil olmadığı ve dünyanın bilim liderliğini birkaç asırdır batının yaptığı hatırlanırsa durum garip karşılanmamalıdır. Batının dünyada gerçekleştirdiği en büyük projelerden birisi, insanlığın zekâ sekretaryasını tabi veya organize şekilde kurabilmiş olmasıdır.  

      Dehaların insanlığın devri ufkunda dolaşabilmesi ve kendi bünyesine müdahaleyi reddetmesi, mevcut ufkun da kâfi gelmeyebileceğini gösterir. Ruhi ve zihni tatminsizlik, mevcut olanın toplamıyla da giderilememektedir. İnsanlığın mevcut ufku içinde kalan tüm fikirlerin ürettiği iman sistemlerinin deha için iman konusu olamayacağı ihtimali az değildir. İnsanlığın devri ufkunu aşabilen deha, o ufuk içinde kalan iman sistemlerini reddedebilmenin ruhi ve zihni mekanizmalarını ve bunun izahını gerçekleştirebilmektedir.

      İnsanlığın devri ufku, fizik alanın sınırlarını tayin eder. Deha insanlığın devri ufkunu aştığında daha geniş bir fizik alanı üretmiş ve sahip olmuştur. İmanın fizik alanda aranmayacağı hakikati hatırlanırsa, dehanın kendi fizik alanında kalan fakat insanlığın metafizik tarifi (alanı) içinde bulunan iman sistemine tabi olması beklenmemelidir.  

      Necip Fazıl, varlık, hayat ve insan bahislerinin fizik gerçekliklerden ibaret olamayacağını çabuk anlamıştır. Zira fizik alanı çok hızlı tüketmiştir. Bu nokta önemlidir. İdrak ve tefekkür faaliyetinin fizik dünyada meşgul olma süresi insanın zeka seviyesini ve istidatlarını gösterir. Dehaların fizik dünyada fazla meşgul olmadıkları (olamayacakları) insanlık tarihinde sayısız defa ispatlanmıştır.

      İslam, Şeriat ile dünya hayatını tanzim etmektedir. Şeriat, kaynaklarını ve hikmetlerini fizik ötesi hakikatten alırken gerekçelerini dünya ve dünya hayatından alır. Zira konusu dünya hayatıdır. Otuz yaşına kadar yaşanan serazat hayat zaten fizik dünyayı tükettiği için fizik ötesi arayışı başlamıştır. İslam’da kaynaklarını, hikmetlerini ve gerekçelerini fizik ötesi hakikatten alan mecra ise tasavvuftur. Necip Fazıl, doğrudan tasavvuf mecrasına girmiş ve şeriattan tasavvufa değil, tasavvuftan şeriata geçmiştir. Bu nokta şu vakayı işaretlemesi bakımından manidardır. İslam’ın deha istihdamını gerçekleştiren mecrası, tasavvuftur.  

     * 

      Hiçbir insan (dehalar da dâhil) tüm zamanlardaki gelişmenin müntehasına ulaşamayacaktır. Her insan kendi devrine (zamanına) hapsolmuştur. İnsanlık ufkunda dolaşan ve onu genişleten dehalar olduğu için dehalar içinde yaşadıkları devrin birkaç adım ilerisindedir. Fakat onlar da birkaç adım ileridedir ve nihayetinde zamanın mahkûmlarıdır. Diğer insanlara göre dehaların zamanda ileride yaşıyor oldukları gerçeği, dehaları zamandan azade (bağımsız) hale getirmez. Bu durum zamanın hükmünü şart kılmaktadır. Zaten insanlığın tamamını tüm zamanlarda hükmü altına alacak olan “zaman mührü” hiçbir insanın eline verilmemiştir.

      Dehaları kavrayacak olan iman sistemi (itikadi sistem), insanlığın devri ufkundan daha ileri olmalıdır. Bununla beraber dehanın ufkundan da ileride olmalıdır. Geçmiş zamanda yaşayan insanların ürettikleri fikirlerin bugün yaşayan dehaların ufkundan ileri olması ihtimali vardır ama zayıftır. Hakikaten yavaş da olsa hatta bazen bir süre dursa bile insanlık ufkunun geliştiği vakadır. İnsanlık ufku genel çerçevede genişlemiyor olsa dahi bazı alanlarda genişlemeye devam eder. Bir devirde ulaşılan insanlık ufku asırlarca sabit kalsa hatta gerilese dahi bazı alanlarda çıkışlar ve çıkıntılar oluşturduğu müşahede edilmiştir.

      Tüm zamanları hükmü altına alabilecek ve insanlığın gelişme seyrinin tüm mecralarını çerçeveleyebilecek bir iman sistemi olmalıdır ki, her devirdeki dehaların o sisteme bağlanmaları mümkün olsun. Böyle bir sistem olmadığında her deha (teorik alanlarda gezinen dehalar) kendi fikrini ve imanını üretecektir. Bu durum dehaların üretici oldukları kadar yıkıcı olacaklarını gösterir.

     Risaletin şart olmasının hikmetlerinden biri bu olmalıdır. Risalet zamana vurulan bir mühürdür ve zaman o mühür dışına taşmaz. Risaletin naklettiği mana, zaman üstüdür ve her devirde caridir. Risalet zamanüstü olduğu için, getirdiği mana, her alandaki ilerlemenin müntehasındadır.

      Dehaların mizaç hususiyetlerindeki farklı terkipler, onları insanlık ufkunun bir noktasını zorlamanın eşiğine getirebilmektedir. Hakikaten dehanın birisi sosyal alanda insanlık ufkunu zorlarken diğeri pozitif bilimde zorlayabilmektedir. Bu durum farklı istidat alanlarındaki dehaların ürettikleri fikirleri (hatta ufku) umursamazlığa sevkedebilmekte ve kendi istidat alanında yeni bir fikir ve ufuk alanı üretebilmelerini mümkün kılmaktadır.

      Bütünü kavramadan istidatları istikametinde seyreden dehaların zihni ve ruhi gelişmeleri kendi mizaç hususiyetleri çerçevesinde yeni fikirler üretmelerine sebep olur. Bu durum gelişmeyi tetikleyen bir özelliği muhtevidir. Fakat deha ürettiği fikrin “bütünü” temsil etmediğini kabule yanaşmaz. Parça fikir ürettiği gerçeğini dehaya kabul ettirebilecek bir güç yeryüzünde bulunmamaktadır. Bu nokta ise gelişmenin önündeki en ciddi engellerden biridir.

     Felsefe tarihinde her filozofun önceki tüm felsefi cereyanları reddederek kendi istidatları istikametinde bir felsefi cereyan ürettiği görülmektedir. Bir öncekinin reddini başlangıç noktası olarak alan felsefi cereyanlar gelişmeyi tetiklediği kadar engel de olmuştur. Zira bu durum bir felsefe binası inşa etmemiş, birbirini tekzip eden farklı felsefi cereyanlar üretmiştir.

      Her alanda farklı fikirlerin zuhur etmesi felsefenin tecrit kabiliyetine rağmen terkip maharetini kazanmasına mani olmuştur. Dehalardaki sınırsız tecrit istidadı insanlık ufkunu zorlamış ama insanlık ufkunu terkip etme kudretini meydana getirmemiştir. Her deha insanlığın devri ufkunda seyahat etme imkânına sahiptir ama insanlığın devri ufkunu her noktadan aşamamakta ve kendi istidadı istikametinde ufku zorlamaktadır. Deha istidat alanındaki büyük hamlesiyle insanlığın devri ufkunu zorladığı ve aştığı noktada ürettiği verimlerle “bütün”ü bulduğu vehmine kapılmaktan kendini kurtaramamaktadır. Hangi konu veya alan olursa olsun varlığın, insanın ve hayatın tamamını yalnız başına ihata edecek kudrette değildir. Bu sebeple deha ne kadar önemli bir konuda insanlığın devri ufkunu aşarsa aşsın bu durum bütüne ulaştığı manasına gelmez.

     Tek bir varlığın her şeyi ihata etmesi sadece “yaratıcı” da kabildir. Yukarda bahsedilen varlık, yaratılanları ifade ettiği için yanlış değildir. Zaten yaratıcı ile yaratılanlar tek kelimeyle yani “varlık” kelimesi ile ifade edilemez.  

      Necip Fazıl, insanlık tarihinde “parça fikir” tuzağına düşmeyen ender insanlardan biridir. Parça fikir tuzağını ondört asır önce darmadağın eden “Allah’ın ve kainatın Sevgilisi”, insanlık düşüncesindeki en büyük hamlelerden birini gerçekleştirmiş olmasına rağmen, insanın tabiatındaki eksiklikler “parça fikir tuzağını” sürekli yeniden üretmiştir. Bu tuzağa İslam tarihinde de defalarca düşüldüğü vakidir.

      Batı düşüncesi (felsefe) parça fikirden hiçbir zaman kurtulamamıştır. Batı düşüncesinde bir müddet gezen üstadın ilk tespit ettiği vaka budur. Felsefe hakkında, birbirinin yanlışını bulmaktan başka bir faydasının olmadığını söylerken aslında felsefe tenkidinden çok daha ilerde bir teşhis yapmakta ve insanlığın “parça fikir tuzağına” düşmesine mani olmaya çalışmaktadır. İslam’ın doğru anlaşılmasında göz önünde bulundurulacak olan kavrayış, parçaya bütün muamelesi yapmamaktır. İşte bu kavrayışın ölçüsü: İslam; zıt kutuplar arası muvazenenin üstün nizamıdır.  

                        * 

      Netice olarak dehaların kendilerinin dışında üretilmiş olan herhangi bir değeri veya ölçüyü kabul etmeleri fevkalade zordur. Bu sebeple iman etmeleri de zordur. Fakat dehaların iman etmemesi de nerdeyse imkânsızdır. İman etmeye değer bir itikat sistemi bulamamaları halinde de kendilerine (veya kendi ürettiklerine) iman ederler.

      Dehaların hayatlarının iman noktasına gelmesindeki mecburiyet, insanlığın devri ufkunu aşmış olduklarında elde ettikleri teorik verimleri “yüce fikir” olarak çerçevelemeleridir. Gerçekten insanlığın ufkunda dolaşan ve onu aşabilen dehaların ulaştıkları manaların diğer insanlara göre yüce olduğunu reddetmek zordur. Ulaştıkları manaların “hakikat” olması garantisinin olmadığı vakadır. Fakat diğer insanlara göre yüksek seviyelerde dolaşmalarından dolayı elde ettikleri manalara iman etmeleri de makul görülebilir. Zaten kendileri böyle kabul ederler. Bu durum “deha tuzağı”dır. Dehaların en güçlü oldukları alan aynı zamanda en aciz oldukları alandır. İdrak kudretlerinin yüksek ve idrak maharetlerinin derin olması, “hakikate” teslim olabilmelerine mani olabilmekte ve kendilerini “hakikatin” merkezi ilan etmelerini mümkün kılmaktadır. Deha tuzağı budur.  “Deha tuzağı”na düşmeyen deha sayısı azdır.  

      Necip Fazıl, “deha tuzağı”na düşmeyen az sayıdaki dehalardan biridir. Hakikati kendi dışında aramak ve bulduğunda teslim olmak gibi “deha tavrına” aykırı bir kudret sahibi olabilmiştir. Seyyid Abdülhakim Arvasi Hazretlerinin önünde diz çöken bir Necip Fazıl, deha tavrı göstermemektedir. Fakat bu tavrıyla deha tuzağına düşmeyen ender dehalardan biri haline gelmiştir.

      Dehaların kendini ilahlaştırması olarak da ifade edilebilecek olan “deha tuzağı”, güçlü insan olan dehaların gücünden kaynaklanan zafiyetleridir. Kudret ile zafiyetin bu kadar birbirine nüfuz ettiği ve birbirinden tefrik edilemez hale geldiği başka iki konu bulmak zordur. Bu tuzağa düşmemek, dehaların dehası olduğunu gösterir.  

                        * 

      Dehaların mevcut bir sisteme (dine veya ideolojiye) iman etmeleri (bağlanmaları), o sistemin ufkuna ulaşamamaları halinde mümkündür. Sistem, dahi insanın dehasını beslediği gibi daha fazlasının olması ve dehayı zorlaması gerekir ki deha o sisteme iman etsin.

     Dehaların imanı konusunun önemi, hangi dünya görüşü dehaları istihdam edebilirse o dünya görüşü dünyadaki en güçlü ve etkili dünya görüşü haline gelebilmesindedir. Dehaları besleyebilen (özellikle de bir ömür boyu besleyebilen) dünya görüşlerinin karşısında nükleer güçle dahi durmak kabil değildir. Aynı konuyu bir dehanın ifade etmesi ile bir normal insanın ifade etmesi fevkalade farklıdır. Hatta bir deha en mantıksız fikri ifade etse ve normal bir insan ise en mantıklı fikri ifade etse, dehanın beyanı daha fazla itibar görür. Zira dehanın idrak ve ifade kudreti en mantıksız fikri dahi en mantıklı fikirden daha mantıklı şekilde kompoze edebilir.

     Dünya binlerce yıldır dinleri merkez alan bir hayat anlayışı ile yaşamıştır. Dinlerin muhtevası ve şümulü ne olursa olsun her milletin bir dini olmuştur. Ateizm tarihte kendine bir hayat alanı açamamıştır. Bu durum batıdaki Seküler anlayışın gelişmesine kadar böyle devam etmiş ve ilk defa insanlığın önüne batı medeniyeti ile beraber gelmiştir. Seküler anlayış gerçekten insanlık tarihinde yeni bir hadisedir.

     Tüm insanlığın hayatı din merkezli yaşadığı binlerce yıldan sonra Seküler anlayışın uç vermesinin sebebi batıdaki dinin (Hıristiyanlığın) skolâstik ve hacimsiz olmasıdır. İnsanların en basit ihtiyaçlarını karşılamak için dahi Hıristiyanlığın baskısından kurtulup akıllarını kullanamaz hale geldikleri ortaçağda, Hıristiyanlıktan kurtulmak ile dinden kurtulmak aynı manaya gelmiştir. Seküler anlayış ve pozitif bilimin Hıristiyanlığın baskısından kurtulduğunda gerçekleştirdiği ilerleme ise göz kamaştırmıştır.

     Birkaç asır Seküler-pozitivist düşünce dehaları kendi merkezinde toplama imkânını elde etmiştir. Fakat bu durumun artık değiştiği ve dünyadaki deha seyahat güzergâhlarının son menzilinin batı olmadığı görülmeye başlanmıştır. Hatta batı kendi coğrafyasında ve nüfus kaynaklarında doğan dehalarını bile istihdam edemez hale gelmiştir. Batıdaki fikir ve bilim adamlarının Müslüman olduğu hatırlanırsa batı kendi deha kaynaklarına bile sahip olma imkânını (onları ikna imkânını) kaybetmeye başlamıştır.  

     Necip Fazıl, Türkiye’de deha istihdamının yolunu açan adamdır. Büyük doğu ise, İslam’ın yirminci asırda deha çapında ifade edilmiş halidir.

     Büyük Doğu olarak isimlendirdiği dünya görüşünün dehaları istihdam edebilme imkânı olduğu gerçeği, maalesef ülkedeki vasat zekâ seviyesine sahip Müslümanlar tarafından anlaşılamadığı için hak ettiği alakayı bulamamıştır.

     Yirminci asırda İslam’ın, deha çapında ifade edilmesi iki kişide gerçekleşmiştir. Birisi Necip Fazıl, diğeri Said Nursi’dir. Fakat Necip Fazıl İslam’ı, dünya görüşü seviyesinde ifade edebilmek bakımından tekdir. Fakat bu ikisi birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısıdır.  

      Her dünya görüşü kendi dehalarını yetiştirmelidir. Kendi dehalarını yetiştiremeyen dünya görüşlerinin hayatiyetlerini ve kudretlerini devam ettirmeleri fevkalade zordur.

      Dehalar iman ettikleri (bağlandıkları) dünya görüşlerinin zirvesine çıkarlar. Bir dünya görüşünün zirvesini dehalarda takip etmek mümkündür. Her dünya görüşü mutlaka dehalarını yetiştirmelidir. Zira dehalarını yetiştiremeyen dünya görüşlerinin ufku pratikte çok dardır. Ufuk darlığı aynı zamanda hitap kitlesinin sayısını da azaltır.

      Deha çapında ifade edilemeyen dünya görüşleri doğru da olsalar ikna edici olamazlar. Sadece normal ve normalin altındaki zekâ sahibi insanlara hitap eden dünya görüşlerinin bağlılarının sayısının çok olması kabilse de tesiri ve kuvveti azdır.

      Bir dünya görüşünün seviyesi dehalara hitap edebilmesiyle ölçülür. Dünya görüşünün seviyesi doğru veya yanlış olması ile ilgili değildir. Yanlış da olsa varlık ve vakaları daha derinden kavrayan ve izah eden dünya görüşleri daha fazla tesire ve kuvvete sahip olabilirler.

      Bir dünya görüşü kendi insan kaynaklarındaki dehaları başkalarına kaptırmıyor ve kendisi besleyebiliyorsa, kuvvetlidir ve kuvvetini muhafaza etmeye devam eder. Kendi topraklarında doğan dehaları kaybetmeye başladığında kuvvet kaybetmeye başlar. Başka dünya görüşlerinin insan kaynaklarındaki dehaları kendi kültür iklimine taşımaya başladığında ise kuvvetinin zirvesine çıkar.

      Dünya görüşlerinin zirvesi, farklı dünya görüşlerinin insan kaynaklarındaki dehaları kendine çekebilmesidir. Dehaları kendi kültür ikliminde toplamaya başlayan dünya görüşleri temelde iki şey kazanır. Birincisi kendini ifade edebilme mahareti ikincisi ise insanlık verimlerini kendi ikliminde yeşertme istidadı… Dünya görüşleri arasındaki mücadelenin netleştiği ve zirveleştiği alan dehaların istihdamıdır. Dehaların istihdamı dışındaki mücadeleler, savaşlar da dâhil olmak üzere teferruattır.  

                              * 

      Türkiye’deki sistemin (Kemalizm’in), ülkenin insan kaynaklarından yetişen, daha doğrusu bu topraklarda doğan dehaları kendi siyasi veya milli sınırları içinde tutamadığı en tahammül edilmez vakadır. Dehalarını kendi sınırları içinde tutamayan bir sistemin varlık iddiasında bulunması ve hele de “doğru” olduğunda ısrar etmesi insan zihninin nasıl çarpılabildiğini göstermektedir.

      Dehaların yurtdışına gitmelerini sadece para ile açıklayanlar dehaları tanımak konusunda fikir cüceleridir. Dehaların paraya kıymet verenini bulmak kabildir ama parayı umursamayanları çoğunluğunu oluşturur. Mesele ülkede tatbik edilen sistemin insan zekâsını ve düşüncesini kahredici bir şekilde kıyması ve hayat hakkı tanımamasındadır. Dehalara hayat hakkı tanımayan bir sistem, dehalara ne kadar para (maaş) verirse versin bu ülkede tutamaz.

      Ülkede uygulanan sistem (Kemalizm), dehaları kendine bendedemediği için sadece silah zoruyla ayakta durmaktadır. Kemalizm’in deha kontenjanı yoktur. Asla dehaları besleyebilecek bir kaynak ve hacme sahip değildir. Üstelik bu ülkenin dehalarına kıydığı ve yurtdışına kaçırdığı için suçludur.  

      Kemalizm bu ülkede ilk olarak Necip Fazıl ile test edilmiştir. Aslında Said Nursi ile ilk olarak test edildiği doğrudur. Fakat Said Nursi medrese geleneğinden geldiği için Kemalist olmama imkânına hayat tarzı itibariyle sahiptir. Oysa Necip Fazıl, gençliğinde batıyı okuyan, gören ve nispeten benimseyen birisidir. Bu manada Kemalizm’in batılılaşma mecrasına bir müddet girmiştir. Ne var ki, batılı düşünce sisteminin Üstadı taşıma süresi “gençlik hevesi” kadar ancak devam etmiştir.

      Necip Fazıl’ın genelde batı ve özelde ise Kemalizm ile ilgisi ve irtibatının otuz yaşına kadar sürmesinin manası, Kemalizm’in bir dehayı tatmin ve ikna etme süresini göstermektedir. Kaldı ki, üstadın otuz yaşına kadar Atatürk’e kani geldiğini söylemek bile kabil değildir. Zira Necip Fazıl, o yaşına kadar aslında kendi mizaç hususiyetlerinin iç dünyasında bulunan inişli çıkışlı labirentlerini dolaşmak (keşfetmek) ile alakadardır. Doğrudan doğruya Kemalizm veya Atatürk bahsiyle ilgili olarak otuz yaşına kadar idare ettiğini söylemek büyük haksızlık olur.

      Kemalizm’in bu ülkede Necip Fazıl’ı ikna edememiş olması kendisi için ciddi bir imtihandır mutlaka. Fakat daha önemlisi, Kemalizm’in “deha kontenjanı”nın olmamasıdır.  

                        * 

     Müslüman coğrafyanın birkaç asırdır gerilemesinin sebebi kendi insan kaynaklarından yetişen dehalarını besleyememiş olmasıdır. İslam’ı anlamaktaki zafiyetin zirveye çıktığı son iki asırda maalesef hayat dondurulmuş haliyle yaşanmaya ve tekrar edilmeye başlanmıştır. Batının Seküler hamleyle kazandığı gelişme ise dikkatleri ve tecessüsleri o istikamete sevketmiş, İslam coğrafyasının dehaları kendi iklimlerindeki tekrarlarla beslenemez olmuşlardır. Zira tekrar etmek normal zekâya sahip insanların davranışıdır. Dehaların davranışı keşfetmek ve üretmektir.

     İslam coğrafyasının bağrından çıkan dehaları artık İslami düşünce ve hareketlerin istihdam edebildiği bir dönem başlamıştır. İslam coğrafyasının batı karşısında mukavemet gösterebilmesi ve daha sonra taarruza geçebilmesi için birçok ihtiyaçtan bahsedilebilir ama bunların içinde en önemli ihtiyaç dehalarını istihdam edebilme noktasına gelmiş olmasıdır.  

      Necip Fazıl, İslam coğrafyasındaki deha kontenjanının batıdan bağımsızlığını kazanmasında öncüdür. Bu manada Necip Fazıl, zamanın akışının tersine çevrildiğinin göstergesidir. Kadere inanmayan birisi bu konuyu şöyle ifade ederdi. Necip Fazıl, dünyadaki akışı (zamanın istikametini) tersine çeviren kişidir. Fakat bizim söyleyebileceğimiz en iddialı söz şudur: Necip Fazıl, zamanın istikametinin İslam’ın kalbine yönelmesinin ilk alametidir. demirhaki@gmail.com

DEHALARIN TÜRKİYE SERÜVENİ

Dehaların yeryüzü serüveninin incelenmesi müstakil bir eser çalışmasını gerektirecek kadar önemli ve hacimlidir. Yeryüzünün Anadolu coğrafyasındaki serüveninin tarihi seyri bir tarafa bırakılır da konjonktürel olarak bakılırsa çok vahim olduğu görülür. Dehaların en tahammül edemedikleri hadiseler, iradeleri dışında cereyan eden hadiselerdir. Dehalar ile ilgili yanlış anlamalardan birisi de bu noktada kendini gösterir. Dehaların misilsiz bir zekâya sahip oldukları doğrudur ama zekâ kadar temayüz eden başka bir vasıflarının da irade olduğu fark edilmez. İrade etmek aslında deha özelliğidir. Başka bir ifadeyle irade etmek, en saf ve yalın halini dehalarda gösterir. İhtiyaçların savurmasıyla ortaya çıkan hareketliliği iradenin neticesi olarak görme yanlışlığının malzemesini dehalar vermez. Normal insanların hareketlerinin iradi olup olmadığını tartışmak gerekir zira “ihtiyaç” mefhumu iç dünyalarından çıkarıldığında hareketin tükendiği görülür.

Dehaların hangi ülkede ve hangi zamanda doğacakları konusundaki kararları kendilerine bırakılsaydı büyük ihtimalle Türkiye’de ve bu zamanda doğmak istemeyeceklerdi. Bunun sebebi, dehaların hayatı nasıl anlayacakları ve yaşayacakları konusunda kendini gösterir. İnsanların hayatlarını yaşamak için ihtiyaç duydukları liste ile dehaların ihtiyaç listesi birbirinden çok farklıdır. Özellikle tecrit istidadı olan dehaların (ki kahir ekseriyetinde vardır) ihtiyaç listesinin diğer insanların ihtiyaç listesi ile benzeştiği kalemler fevkalade azdır. İnsanların hayatları boyunca peşinden koştuğu ihtiyaç listesindeki kalemlerin birçoğu dehaların listesinde hiç yoktur. Bir hedefe hayat boyunca yönelebilmek dehşetengiz bir “değer atfıdır”. Hangi varlığın veya değerin peşinde bir ömür harcanabilir? Bu sorunun cevabı, dehalar ile normal insanlarda birbiriyle telif edilemeyecek kadar uzaktır. Dehaların on saniyelik bir “zaman değeri” takdir ettiği bir ihtiyaca normal insanların ömürlerini verebildikleri malumdur.

Dehalardaki irade edebilme kudretinin tabi neticelerinden birisi hâkim olma cehdidir. Eğer bir deha tecrit istidadına sahip değilse ve hayatta her nasılsa teorik alana yönelmemişse kaçınılmaz olarak iktidara temayül edecektir. Zira insandaki temel iki temayül, malik olmak ve idrak etmektir. Malik olmak ve idrak etmek temayülleri, tüm insani oluşları içinde cem edebilecek hacme sahiptir. En büyük insani hamlelerden (mesela imandan) en küçük insani kıpırdanışa kadar tüm hareketleri bu iki temayüle nispet etmek kabildir. İdrak, varlığa nüfuz etmek ve varlığa teorik olarak malik olmaktır. Malik olmak ise varlığı kullanabilmektir ve pratik alanda kendini gösterir.

İman, idrak cehdinin istikamet kazanmış olan kesintisiz halidir. İnsanlar genellikle malik olmaya mütemayil oldukları halde dehalar daha çok idrak etmeye mütemayildirler. Dehalar varlığın mahiyetine ve hatta hakikatine nüfuz etmenin cehdi içindeyken insanlar varlığın “şekil gerçekliğinde” takılır ve boğulurlar.

Dehalar malik olmaya meylettiklerinde ortaya çıkan netice çok vahimdir. Zira dehaların malik olma iştiyakı dünyaya sahip olmaları halinde bile tatmin olmaz. Dehalardaki tatminsizlik (doyumsuzluk) maddi değerlerle karşılanabilecek cins ve miktarda değildir.

Dehaların teorik alana yönelmesi halinde kendini tatmin etme veya hayattan istediklerini alabilme ihtimalinin daha fazla olduğu doğrudur. Teorik (mücerret olarak da anlaşılabilir) alanın müphemliği ve sınırsızlığı karşısında dehanın hareketliliği bile kâfi gelmemekte ve kesintisiz faaliyeti mümkün kılmaktadır. Oysaki pratik alanın sınırları vardır veya en azından teorik alandan daha dardır. Dehanın ilk hareketinde bile pratiğin sınırlarına çarpacağı ve kendi durdurulamazsa başkalarının yolundan çekilmesi gerekeceği vakidir. Zira tepeleyip geçmek gibi bir merhametsizliğe sahip olabilir. Cemiyet hayatının devamlılığı ve muhafazası dehaların hayatını ya teorik alana yöneltmeleri ile veya sınırlamakla kabildir. Dehaların hayatını sınırlandırmak kabil olmadığına göre teorik alana yönlendirilmeleri daha doğru ve mümkündür. Zaten mizaç hususiyetleri itibariyle o alana meyyaldirler.

*

Türkiye’de bir deha kültürü olmadığı için, dehaları teşhis etmek ve onlara bir hayat alanı açmak gibi bir gündem hiç olmamıştır. Ülkedeki sistem dehaların hayatlarını sınırlandırmaya çalışmış ve kliniklerle hapishaneleri dehalarla doldurmuştur. Cumhuriyet dönemi Türkiye’sinde hapse girmemiş deha olmaması başka türlü açıklanabilir bir utanç değildir. Yirminci asırda zirveye çıkan ve yirmi birinci asırda hangi yöne gideceğini hala kestirememiş olan “malik olma temayülünün” maddi değerlere ayarlı hale gelen yapısı dehaları da etkilemiştir. Gerçekten yirminci asır, dehaların laboratuarlarda göründüğü kadar şirketlerde ve siyasette de göründüğü bir zaman dilimi olmuştur. Dehaların maddeye bulaşması ile beraber dünyanın daha çekilmez hale geldiği bir vakadır.

Ne gariptir ki bu durum Anadolu’da aynı şekilde gerçekleşmemiştir. Türkiye’deki dehaların kahir ekseriyeti fikir adamı olarak yaşamış ve bunun neticesi olarak hapishanelerden kurtulamamıştır. Dehaların siyasete ve ticarete yönelmesi halinde bile ülkenin büyük hamleler gerçekleştirmesi kabilken Türkiye’deki sistemin üst sınırının çok aşağılarda oluşması bunu engellemiştir. Siyasette görülen birkaç dehanın ise sistem tarafından yontulması onların kendi iktidarlarını muhafaza gayretini aşmalarını önlemiştir.

*

Türkiye’deki eğitim sistemi dehaların yetişmesine imkân tanımamaktadır. Eğitim sisteminin yetiştirdiği insanlar tarafından üretilen ve şekillendirilen kültürel yapı da dehaların kendilerini göstermesi için gerekli kanalları kapatmakta pek maharetli görünüyor. Eğitim sisteminin ortalama insana göre ayarlanmış yapısı, dehaların tespitine dahi imkân vermiyor. Dehaların eğitim tarz ve şekillerinin farklılığı bir tarafa, normal insanların eğitim süreçlerinden (eğitim hızı olarak da anlaşılabilir) farklı süreçlere sahip olan dehalar, normal insanların arasında çıldırmaktadır. Eğitim süreçleri çok önemlidir. Zira dehalar için özel eğitim programları uygulanmasa bile kendilerini gösterebilirler veya kendi kendilerini yetiştirebilirler belki ama normal insanlarla aynı eğitim süreçlerine tabi tutulmaları en büyük handikaplarıdır.

Normal insanlara (normal zekâlara) göre ayarlanmış eğitim sistemi, insanların iç dünyalarında oluşan “gerçeklik zeminini” dehalara göre çok alt seviyelerde gerçekleştirmektedir. Dehaların en bariz özelliklerinden birisi de “gerçeklik zemini” veya “gerçeklik kavrayışlarının” diğer insanlardan farklı olmasıdır. Normal insanların hayallerinin ulaşamadığı noktalar, dehaların gerçeklik zemini veya gerçeklik kavrayışlarının oluştuğu alanlardır. Diğer bir ifadeyle normal insanların hayallerinin ulaşamadığı noktalara dehaların akılları ulaşır. Cemiyetin gerçeklik kavrayış ortalaması normal insana ayarlı olduğu için dehaların yetişmesi kadar yaşaması da fevkalade güçleşmektedir. Cemiyetin kavrayış ortalamasının düşük olması anlaşılabilir bir konudur ama ülkedeki tüm alt sistemler (eğitim, bilim, siyaset, hukuk, idare vesaire) ve bu sistemlere hükmedenlerin de kavrayış ortalaması düşük olduğu için dehaların hayat alanları oluşmamaktadır.

Dehaların kendi seviyelerine ayarlı makul düşünceleri, halk ve sistem (devlet mekanizması) tarafından anlaşılamadığı için “hayal” olarak nitelendirilmekte ve dehalar ise deli veya hayalperest olarak tanımlanmakta ve dışlanmaktadır. Dehaların hayatın içinde yaşama imkânı ve fırsatı bulamamasından dolayı cemiyetin ve hayatın dışına çıkmak zorunda kalması ne büyük kayıp. Dehalar, toplumun ufkudurlar. Cemiyet dehalara deli muamelesi (en hafif tabirle hayalperest muamelesi) yapmakla kendi ufkunu daraltmaktadır. Bir milletin kendine yapabileceği en büyük kötülük, insan kaynakları üzerindeki gafletidir ki, bunun içinde de en vahimi dehalara gerekli hayat alanlarını açmamaktır.

*

Ülkedeki siyasi sistemin Atatürk’e ayarlı olması ve ondan daha büyük bir insanın yetişmeyeceğine dair sistem tarafından üretilen, beslenen ve silah zoruyla korunan “iman”, dehaların yetişmesindeki ve yaşamasındaki (kendini ifade edebilmek bakımından) en büyük engeldir. Bir insana bağlı siyasi sistem kurmak ve bunu ne pahasına olursa olsun korumak zorunda olan sistem, dehaların yetişmesine engel olmak için eğitim sistemini normal insanlara ayarlı halde tutmak ve dehalara geçit vermemek çabasında olabilir mi? Bu soru doğru bir soru mudur yoksa daha doğru olan soru şu mudur? Sistem ve sistemin sahipleri, Atatürk’ten daha büyük bir insanın yetişmeyeceğine inandıkları için ancak bu seviyede bir eğitim sistemi kurabilmenin zihni kudretine mi sahiptirler? Zira daha büyük bir insanın yetişmeyeceğine iman eden sistemin sahipleri kendi aralarında da Atatürk’ten daha büyük bir insanın yetişmesine ve yaşamasına müsaade etmeyeceklerdir.

Bu sorular ilk bakışta spekülatif gibi görünse de ülkedeki mevcut sistemin tahlili için gereklidir. Zira sistemin kuruluşunda ve korunmasında böyle bir düşünce yoksa dahi, sistematik Atatürk ayarının ortaya çıkardığı netice budur. Özellikle Atatürk’ün her alanda “en büyük” olduğuna dair yaklaşım, tüm hayat alanlarındaki deha zuhuruna mani olmaktadır. Askerlerin, “en büyük komutan Atatürk” inanışına anlam vermek kabilken, aynı zamanda her konuda “en büyük” olduğu ve hatta “en büyük insan” olduğu yaklaşımına anlam vermek kabil değildir. Dehaların resmi ve sivil hayata girebilmeleri ve toplumun ve devletin ufuk çizgisini oluşturmaları halinde, Atatürk’ün yanıbaşlarında ve eşit seviyede kalacağına dair bir korku yaşanıyor olabilir mi? Dehaların bir fikre inanmalarının zor da olsa kabil olduğu fakat asla bir insana inanmak gibi zihni yapılanmalara sahip olamayacakları bilindiği için, sistem tarafından engelleniyor olmaları mümkün müdür? Dehaların ikna edilmesi en zor insanlar olduğu ve eğer ikna edilebilirlerse ancak dehalar tarafından ikna edilebilecekleri bilindiği için sistemin dehalara hayat hakkı tanımıyor olması sözkonusu olabilir mi? Normal insan kavrayışına göre şekillendirilen ülkedeki sistemin (Kemalist sistem) dehaları ikna edemeyeceği, dehaların da kişilere itaat etmeyeceği anlaşıldığı için sistemin dehaları öğüttüğünü düşünmek fazla mı spekülatif olur?

*

Ülkedeki siyasi sistemin batılaşma istikameti ve “muasır medeniyet seviyesi” hedefi ile batının ifade edilmesi, yeni bir medeniyet kurulması çabasının tetikleyeceği deha fışkırışını engellemektedir. Batılılaşmanın sadece “taklit” etmekle sınırlı kaldığı ve zaten ancak bu sınırda kalacağı ve batı medeniyetini bu topraklarda sıfırdan üretmenin kabil olmayacağı fark edildiğinde insanların önüne “taklitten” başka bir anlamı olmayan hayat konulduğu anlaşılacaktır. Taklit ise dehaların en nefret ettikleri insani tavırdır. Dehalara yapılabilecek en büyük işkence, zihni imkânlarını kullanmasını engelleyip onları taklide mecbur etmektir. Taklit etmekten başka yol bırakmamak dehalar için cehennem! azabı gibidir. Ülkede üretilen hayatın taklit (batılılaşma) ve Atatürk gibi iki sınırı, dehaların zuhuruna ve yaşamasına imkân tanımamaktadır.

Ülkede yaşamış ve yaşayan dehaların müşterek vasıflarının sistem muhalifi (iktidar muhalifi değil) olmalarıdır. Gerçekten hangi siyasi ve ideolojik kampta olursa olsun dehaların sistem muhalifi oldukları vakadır. Fakat sisteme muhalif olmayanların içinde ise her nedense dehaya rastlamak kabil olmamaktadır. Sistemin dehalar bir tarafa üstün zekâları dahi ikna edemediği kısa cumhuriyet tarihinin tescilli hakikatidir. Herhangi bir ülkedeki toplam zekâ değerinin (potansiyelinin) en azından yarısını dehalar temsil eder. Dehaların sayısı nüfusun yarısını teşkil etmez mutlaka ama zekâ potansiyeli bakımından nispetlerin bu civarda olduğunu kabule engel değildir. Zira toplumu bir adım ileriye taşıyan insanlar yüksek zekâ sahipleridir. Normal zekâ sahiplerini toplamakla yüksek zekâ verimleri elde etmek kabil değildir. Bu noktadan bakıldığında, siyasi sistemin yüksek zekâları ikna edebilmesi iki sebeple çok önemlidir. Birincisi sistemin ayakta kalması, ikincisi ise ülkenin ilerlemesidir.

Dehaların sisteme muhalif olması halinde sistemin ayakta kalması kabil değildir. Sistemin varlığını koruması geçici bir durumdur ve ancak baskı ile ayakta durabilir. Baskı ve silah zoruyla kendini korumaya çalışması ise dehaları ayrıca çileden çıkaran bir durumdur. Dehaların ikna edilmiş olduğu ülkelerin kalkınmaması kabil olmadığı gibi kalkınma hızı da çok yüksektir. Dehalar ikna edilemediğinde ise sistem, hem dehaları kaybetmek gibi büyük bir zafiyet içine düşer hem de mücadele etmesi en zor olan dehaları düşman edinir. Dehalarla mücadele etmek ise ülkenin tüm kaynaklarını seferber etmeyi gerektirir ki, o ülkenin kalkınma şansı kalmaz.

*

Ülkedeki mevcut sisteme (her alanda ve anlamdaki anlayışa) karşı yeryüzünün ve tarihin en büyük mücadelesini başlatmak için hiçbir siyasi veya ideolojik gerekçeye ihtiyaç yoktur. Dehaları katleden bir sistem insanlık katilidir. Zira deha insanlığın ta kendisidir. Çünkü deha insanı yalnız başına temsil edebilecek tek insan türüdür.

*

Her toplumda nüfusa nispetle aşağı yukarı aynı sayıda deha olması gerektiği halde, Türkiye’de deha olmaması (en azından olması gerektiği kadar olmadığı) nasıl açıklanmalıdır? Son bir asırdır (özellikle cumhuriyet döneminde) her toplum kesiminin kabul edebildiği deha sayısının bir elin parmaklarını geçmiyor olması biraz garip değil midir? Bu durumu, Türk milletinin geri zekâlı olduğu veya en azında deha çıkaramadığı şeklinde anlamak mümkün müdür? Sokaklarda “deli deha”ların dolaştığı bilindiğine göre, milletin zekâ fakirliğinden değil, sistemin zekâ katili olduğundan bahsetmek gerekmiyor mu? Bizim dehalarımızın ya sokakta deli veya NASA’da bilim adamı olmasının açıklaması ne olabilir?

Bir ülkede “zekâ sekretaryası” yoksa o ülkenin akıbetinin ne olacağı umulur? Gerizekalı bir sistem, orta zekâlı bir toplum ve üçüncü dünya ülkesi bir memleket… Bütün bunlardan sonra söylenebilecek ne bulunabilir ki? Kolay gelsin…