Hâkimiyet-i Milliye’yi haiz bir Cumhuriyete sahip değiliz

Hâkimiyet-i Milliye’yi haiz bir Cumhuriyete sahip değiliz
1923’de ilân ettirilen Cumhuriyetin millî hâkimiyeti muhtevi olmadığını, Tek Şef M. Kemal ve kadrosunun Batıcı-laik ve pozitivist anlayışından mülhem altı ok ilkeleri üstüne tertip edilen Kemalist bir Cumhuriyet olduğunu defalarca yazdığımızda bazı zümreler bühtan ettiğimize kanaat ediyorlar.

KEMALİST İLKELERLE KURULAN CUMHURİYET MİLLÎ HÂKİMİYETİ TAŞIMIYOR

Öyle ki1923 Cumhuriyetinin başlangıcından bu yana millî hâkimiyeti muhtevî olmadığını devrin paşaları da dile getiriyor. 29 Ekim 1923 tarihinde TBMM’de Cumhuriyetin ilânı karar altına alınırken Millî Mücadele’nin öncü paşalarından Kazım Karabekir, Rauf Orbay, Ali Fuat Cebesoy ve Refet Bele Meclis’te yoktu.
Okumaya devam et

Share Button

DARBENİN SEBEPLERİ

DARBENİN SEBEPLERİ
Bir ülkede darbe neden olur? Herkes yoğun şekilde darbe tedbirlerini konuşuyor, darbenin sebeplerini teşhis etmeden tedbiri mi olur? Mesele, Fetöcüler darbe yaptı, Kemalistler darbe yaptı, filanlar darbe yaptı cinsinden ele alındığı sürece, tedbirler de şöyle olur, Fetöcülerin kökünü kurutacaksın, mesele kalmaz… Hangi ideolojik gurubun kendine has hangi sebeplerle darbe yaptığından önce, bir devlet ve devlet tasavvuru meselesidir. Bir ülkede hakiki manasıyla devlet varsa, o ülkede kırk tane darbe niyetli örgüt olsa bile yine de darbe yapamaz. Öyleyse meseleyi kaynağından ele alıp tek tek tetkik edelim. Zira darbe sebepleri anlaşıldığında, darbenin tedbirleri de ortaya çıkacaktır.

*Devlet tasavvuru ve müesses devlet Okumaya devam et

Share Button

Laik-altı ok anayasası Müslümanca ıslah edilmeli

Laik-altı ok anayasası Müslümanca ıslah edilmeli

Laikçi Atatürkçü ve ulusalcıların iflah olmaz hastalıkları yeniden nüksetti. Dedikleri ne kadar yaban ve fosilleşmiş düşüncelerinden vazgeçmiyorlar. İşte çöpe atılacak söylemleri:

Laiklik ilkesine ve Cumhuriyet devrimlerine karşı açıkça meydan okuyarak suç işleyenleri kınıyor ve istifaya davet ediyoruz. Atatürk’ün en önemli devrimlerinden birisi laikliktir. Anayasa’nın Genel Esaslar başlıklı Birinci Kısmında yer alan ve Cumhuriyetin nitelikleri alt başlıklı 2’nci madde hükmü ‘Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir… diyerek, necip millete hitap etmeyen sığı anayasayı savunmaya başladılar yeniden.
Okumaya devam et

Share Button

Türkiye’nin sulh ve selâmeti nizâm-ı âlem siyasetiyle mümkün

Türkiye’nin sulh ve selâmeti nizâm-ı âlem siyasetiyle mümkün

Prof. Dr. Osman Turan “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi Tarihi” adlı eserinde nizâm-ı âlem kavramını asıl mânâsını iyi bildiği halde İslâm’la milliyetçiliği birleştirmek isteyen kitlenin fikir gücüne güç katmak ve gaye ufkunu genişletmek için dünyaya nizam vermek mânasında kullandığını onu tanıyan birçok yazar söylemektedir.

Bu sebeptendir ki Osmanlı Devleti’nde sıkça geçen nizâm-ı âlem kavramının sadece dünyaya nizam vermek demek olmadığını, devletin bekâsı, kamu istikrarı ve asayiş gibi mânalarda kullanıldığını çok sonra öğrendik.

1980 öncesi ve sonrası İslâmî gayeler taşıyan bir kısım milliyetçi kitle tarafından “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi…” ndeki târifiyle dünyaya nizam vermek ülküsü mânasında kullanıldığı hatırlardadır.
Okumaya devam et

Share Button

DÜNYA DEVLETİ-5-İSTİHBARAT TEŞKİLATI-4-Yabancı coğrafyada fikir hareketi başlatmak

DÜNYA DEVLETİ-5-İSTİHBARAT TEŞKİLATI-4-Yabancı coğrafyada fikir hareketi başlatmak

Yabancı kültür coğrafyasına fikir ihraç etmek, bir ülkenin büyüklük ölçüsünün zirvesidir. Yabancı kültür coğrafyasında istihbari operasyonlarla fikir hareketi oluşturmak değil, kendi ülkenizde, kendiniz için ürettiğiniz fikriyatın yabancı kültür coğrafyasına tabii yoldan ihraç edilmesi, ülkenizin büyüklüğünü ve etkisini gösteren birinci alamettir. Mesela Türkiye’de başlamış ve kendi şartlarımıza göre tertip edilmiş, kendi ihtiyaçlarımıza cevap vermiş, kendi problemlerimizi çözmeye çalışmış bir İslami fikir hareketinin, mesela Avrupa veya Amerika ülkelerinde makes bulması, olduğu gibi oralarda taraftar toplaması, kendine bir mecra ve alan açması, dini, kültürel, siyasi, psikolojik, sosyolojik, moral değerlerden oluşan tüm bariyerleri aştığı anlamına gelir ki, bu durum yalnız başına bile dünya devleti olmanın delili sayılır.
Okumaya devam et

Share Button

DÜNYA DEVLETİ-4-İSTİHBARAT TEŞKİLATI-3-İslam coğrafyasında fikir hareketi başlatmak

DÜNYA DEVLETİ-4-İSTİHBARAT TEŞKİLATI-3-İslam coğrafyasında fikir hareketi başlatmak

Türkiye istihbaratının İslam coğrafyasında fikir hareketi başlatmasının birinci yolu ülkedeki fikir hareketlerinin ihracıdır. Anlaşılacağı üzere bunun ilk şartı, ülkede yoğun, canlı, çeşitli ve etkili fikir hareketlerinin bulunmasıdır. Türkiye maalesef bir tefekkür havzası haline gelememiştir, onun yerine cemaat ve gurupların kaynaştığı ve kavga ettiği bir iklime savrulmuştur.

Her cemaat ve gurup, işin özü itibariyle bir fikir etrafında toplanmıştır ama merkeze aldıkları fikir, fikir hareketi haline gelememiş, fikir muamelesi değil “inanç” muamelesi görmüş, bu nedenlerden dolayı da fikir tartışması değil, cemaatler arası kavga süreklilik kazanmıştır.
Okumaya devam et

Share Button

BAŞYÜCELİK HÜKÜMETİ-MUKADDİME-

BAŞYÜCELİK HÜKÜMETİ-MUKADDİME-

Büyük Doğu devletinde (Başyücelik devletinde) hiçbir makam milletin seçimi ile tespit ve tayin edilmez. Bu tanzim yapılırken dikkat edilen husus, İslam’daki devlet ve idare mefkuresinin ana ölçülerinden biri olan; “Makam talep edilmez, ehliyet ve liyakat sahipleri malik oldukları vasıf ve maharet istikametindeki makama tayin edilir” hikmetidir. Bu ölçü ve muhtevasında mahfuz olan hikmetlerin tecellisi nasıl tahakkuk ettirilebilir? Devlet ve idare mefkuresindeki en girift meselelerden birisi olan bu hikmet, “talip olmak”, “namzet olmak”, “rekabet etmek” ve “seçilmek” süreçlerini ortadan kaldırmalı mıdır?

Talip olmakla tezahür eden nefs, rekabet etme sürecine girdiğinde azmanlaşıyor, seçildiğinde ise ölçü tanımaz hale geliyor. Seçilmekle kudret sahibi de olduğu için, nefsi tahdit edecek, ölçüsüzlüklerine mani olacak, ana yapı içinde zapt altına alacak müeyyide ihtiyacı artıyor. Hukuk hakimiyetinin şuurlara kadar sirayet ettiği, ahlakın ruhlara kadar nüfuz ettiği bir cemiyet vasatında, nefsin bir şekilde zapt altına alınmış olduğu kabulü nazari olarak doğrudur. Ne var ki bir taraftan hukuk ve ahlak hakimiyetinin arzulanan kıvamda ve derinlikte cari olduğu ideal şartları bulmaktaki, bulunduğunda süreklilik arzedecek şekilde muhafaza etmekteki zorluk, diğer taraftan bu şartlar bulunsa ve devamı sağlansa bile nefs denilen muammanın her hal ve şartta nüfuz yolunu bulduğu, mahkum edilse bile mahvedilemediği, mahkumiyet duvarlarından sızmakta da mahir olduğu bilinir.
Okumaya devam et

Share Button

DEVLET ANLAYIŞINA DAİR…

DEVLET ANLAYIŞINA DAİR…

Devlet (ve teşkilat) idaresinde üç ana istinat noktası var. İnsan, müessese, anlayış… Devlet, üçünden birine, ikisine veya tamamına istinat ile kurulabilir, idare edilebilir. Her devlette, bu üç istinat noktası, farklı oranlarda da olsa mevcuttur. Bazı durumlarda birisi veya ikisi üzerine kurulur ki, bu durum ifrattır ve sıhhatsizdir.

İnsan, kendini, “şahsiyet” ile inşa eder, şahsiyet ise ahlak ile kaimdir. Devletin insana istinat ettiği her husus, şahsiyet ve ahlaka dayanmak mecburiyetindedir. Ahlaksız ve şahsiyetsiz insanlara istinat eden devlet ve her türlü teşkilat, zoraki (güç ve zulüm ile) ayakta kalır ve ömrü kısa olur.
Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-16-İDARE

İSLAM ŞEHRİ-16-İDARE

İslam şehrinin aklı idaredir. İdare, tasavvuf ve medresenin keşif ve tertip ettiği hikmetleri “gerçek” kılmak, “gerçekleştirmek” ile mükelleftir. İdare, bir tatbikatı gerçekleştirip de neticesini merak eden derin bir cahillikle malul değil, aksine keşfedilen hikmetin mevcut şartlar manzumesinde nasıl tatbik edileceğini bilen bir akıl bünyesine ve zihni teçhizata sahiptir. İslam şehrinde idare, hikmetin tatbik şartlarını arayan, bulan, tanzim eden bir idrak merkezidir. Hikmet, idarenin önüne saf halinde geldiğinde, önce onu anlar, sonra cemiyetin seviyesine bakar, cemiyetin seviyesi ile mütenasip bir tatbikat şekli geliştirir. Hikmet saf haliyle tatbik edilmez, hikmeti saf haliyle tatbik edebilen, onu saf haliyle taşıyabilen tek kadro Ashab-ı Kiram olmuştur, sebebi de merkezindeki şahsiyettir, yani Risalet’tir.

İdare, bir gözü hikmette diğer gözü halkta olan, hikmet ile halk arasında idari köprü kuran merkezdir. Hikmet ile halk arasındaki münasebeti kuran, hikmeti halka maleden, halkı hikmete muhtaç hale (yani hikmeti talep eder seviyeye) getiren karargahtır. Hikmetsiz hareket ve tatbikatın olmayacağını gösteren, olmaması gerektiğini anlatan, halkı da buna hazırlayan bir merkezdir. Halk ile hikmet merkezleri olan tekke ve medrese arasındaki sağlam irtibatı kuran, hayatı tekke ve medrese ile harmanlayan, bunun idari tedbirlerini keşif ve tatbik eden kadrodur.
Okumaya devam et

Share Button

ŞEHİR VE MEDENİYET-9-ŞEHİR, DEVLET, MEDENİYET

ŞEHİR VE MEDENİYET-9-ŞEHİR, DEVLET, MEDENİYET
Bir şehirle medeniyet olmaz ama bir şehirde olmayan medeniyet hiçbir yerde olmaz. Şehir, medeniyetin nüvesidir, numunesidir, timsalidir. Şehrini inşa edemeyen bir mefkure, medeniyetini inşa edemez, bir medeniyet tasavvuruna sahip olduğunu iddia edemez. Bu manada her İslam Şehri, bir medeniyet timsalidir, böyle olmalıdır.
İslam medeniyet tasavvuru muhakkak ki bir şehre sığmaz. Şehrin büyüklüğü bu meselede ehemmiyetsizdir, mevzuu, medeniyet tasavvurunun bir şehirle sınırlandırılamayacak olmasıdır. İslam medeniyet tasavvuru, bir şehri, o şehrin içinde olduğu ülkeyi, o ülkenin içinde olduğu İslam coğrafyasını ve nihayet tüm dünyayı kuşatacak hacimdedir. Ne var ki medeniyet tasavvurunun ilk inşa edeceği (veya ilk imtihan sahası) şehirdir, bu manada bir ülkedeki siyasi sistem de değildir. Bir ülkede İslam’ın hukuku, siyaseti, ahlakı devlet çapında kurulsa bile, o ülkede İslam medeniyetinin kurulduğunu söylemek kabil olmaz, ta ki İslam şehri inşa edilene kadar.
İslam medeniyetine giden güzergahın ana istasyonu devlet değil şehirdir. Belki de şehir, İslam medeniyet inşasında karargah mahiyetinde ve ehemmiyetindedir. Devlet kurmak güç ile ilgilidir ve devlet kuracak güce ulaşanlar onu elde edebilirler, devleti kurduklarında güçleri daha da artar. Fakat medeniyet o kadar hassas ve naif bir meseledir ki, dünyanın en büyük gücüne (bu günkü dünya ölçülerinde ABD’nin gücüne) sahip olsanız bile medeniyet kuramayabilirsiniz. Medeniyet inşası için belli miktarda güce ihtiyaç olduğu doğrudur ama güç, devlet kurmak için yalnız başına kafi olsa da medeniyet inşası için asla kafi değildir ve zaten birinci unsur da değildir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-14-RAŞİT HALİFELER

İSLAM TARİH ANLAYIŞI-14-RAŞİT HALİFELER
Hikmet anlayışı ve arayışı bittiğinden beri İslami tefekkür tıkandı, tükendi. Hikmet arayışı bitince, tarih, hadiseler silsilesinden, fikir ise metnin lügat çözümünden ibaret hale geldi. Böylece fikrin muhtevasında, hadiselerin kader sırrında mahfuz manalarının keşfi tecessüsleri tahrik etmez oldu, ruhlar, keşif hamlesi gibi insan asaletinin asli unsurunu kaybetti. O kadar ki Asr-ı Saadet bile hadiseler silsilesi halinde okunmaya başlandı, sahabe-i kiramın hayatı ise tarihin bir döneminde yaşamış insan kalabalığının psikolojik tezahürleri olarak görüldü.
Hikmet anlayış ve arayışıyla raşit halifelere baktığımızda ne görürüz? Raşit halifelerin temayüz etmiş vasıflarının İslam’ın ana sütunlarını temsil ettiğini, hatta hilafet sırasının da Müslüman şahsiyetin terkip unsurlarının ehemmiyet sıralamasını gösterdiğini farkederiz.
Sadakat (ve rikkat), adalet (ve celadet), haya (ve ahlak), ilim (ve akıl)… Hz. Ebubekir (RA), Hz. Ömer (RA), Hz. Osman (RA), Hz. Ali (RA)…
Müslüman şahsiyetin terkibindeki ilk sütun sadakattir. Allah Azze ve Celle ile Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimize sadakat… Allah’a ve Resulüne sadakat, imanın ta kendisidir. Bu manada sadakat, imanın tefsiridir. Kişinin iman ettiği nasıl belli olur? Allah’a ve Resulüne sadakat ile… Sadakat (iman) yoksa adalet, ahlak, ilim yoktur, zaten bu halde izahı da yoktur. Okumaya devam et

Share Button

DEVLET VE İSTİHBARAT

DEVLET VE İSTİHBARAT
Türkiye’de istihbarat kuruluşlarının düşünce adamı istihdam etme imkanı yok, zira Kemalist sistemin tüm kurumları halka karşı kuruldu, istihbarat ve emniyet birimleri ise her fırsatta halka ağır işkenceler yaptı. Türkiye’de polis ve MİT ile işbirliği yapmak, halk arasında çok ağır bir ihanet gibi görünüyor, bu nedenle daha uzun süre emniyet ve istihbarat teşkilatının düşünce adamı çalıştırma imkanı yok. Fakat bu noktada çok ciddi bir handikap var, istihbarat birimlerinde düşünce adamı istihdam etmek imkansızsa, devlet olmak mümkün değil.
Türkiye’de hala milletin devleti kurulmuş değil, bir müddettir bu iş için çalışılıyor ama hala alınacak çok fazla yol var. Taksim olaylarında görüldüğü gibi dünyada büyük bir koalisyon Türkiye’yi, Türkiye Cumhuriyetini bu millete teslim etmemekte ısrarlı, bu hedeflerine ulaşmak için içeride kullanacakları güçlü ekonomik lobiler, marjinal guruplar, illegal birimler mevcut. Milletin devleti kurulana kadar devlet-millet barışması sağlanamayacağı için, milletin devlet için çalışması pek mümkün değil, kamuya açık kuruluşların şeffaflığından dolayı çalışıyor ama gizli servislerde çalışmanın şartları hala oluşmuş değil. MİT veya emniyet istihbaratına çalışmanın “ajanlık”, “hainlik” yaftalarından kurtulabilmesi için yapılması gereken çok iş var.
Milletin devletinin kurulması konusunda kırılma noktası, MİT personeli olmanın, “muteber” bir statü haline gelmesidir. MİT personeli olmak, halkta ve özellikle de aydınlar sınıfında itibarlı bir iş haline geldiği gün, milletin devleti kurulmuş demektir. Okumaya devam et

Share Button

TÜRKLERLE KÜRTLERİN PAYLAŞAMADIKLARI

TÜRKLERLE KÜRTLERİN PAYLAŞAMADIKLARI
Bir gurup doktorla bir gurup muhasebeci bir araya geliyor, dernek kuruyor. Muhasebecilerin sayısı doktorlardan az, doktorlar diyor ki, “derneğin isminde sadece bizim ismimiz olsun”. Muhasebeciler buna itiraz ediyor, “hayır, derneğin isminde bizim de ismimiz olsun”. Başlıyorlar kavgaya… Yıllar sürüyor kavgaları, birbirlerine verdikleri zararın haddi hesabı yok. Doktorlar çoğunluk oldukları için sadece kendi isimlerinin yazılmasından vazgeçmiyorlar, bunu gururlarına yediremiyorlar, nasıl bir gurur ise… Muhasebeciler de, kendilerinin de olduğunu, doktorların adı varsa kendilerinin de olması gerektiğini söylüyor, kendilerine göre bir gurur üretiyorlar. Yıllarca süren kavgada birbirlerine verdikleri zararı umursamadan dernek tüzüğünde (siz anayasa olarak anlayın) hangi ismin veya isimlerin yazılması gerektiğini, iki tarafı da tatmin edecek şekilde karara bağlayamıyorlar.
Bu kadar basit değil tabii… Doktorlar diyor ki, “derneğin kurucu iradesi ve sahibi olan kişi, böyle buyurmuş, ona ihanet edemeyiz”. Muhasebeciler diyor ki, “kurucu irade ve kurucu kişi yanlış yapmış, yıllarca bu yanlış devam ettirildi ve bizi yok saydınız, mesleğimiz muhasebeci olduğu halde doktor gibi davranmamızı istediniz, bunu yapamayız”. Doktorlar diyor ki, “Derneğimizin kurucusu hata yapmış olamaz, o asla hata yapmaz, size ‘muhasebeci kökenli doktor’ demiş, böyle kalacak ve hayatınıza devam edeceksiniz”.
Komik değil mi bu durum? Karikatürize ettiğimizi mi düşünüyorsunuz? Zihni angajmanlarınızdan sıyrılın ve meseleye biraz sakin şekilde bakmayı deneyin, bu kadar komik bir durumla karşı karşıya olduğumuzu anlayacaksınız. Aslında meselenin esas komik tarafını daha yazmadık, mizansenimizden devam edelim… Okumaya devam et

Share Button

BÜLBÜLZADE VAKFI-1-TAKDİM

BÜLBÜLZADE VAKFI-1-TAKDİM
G.Antep’de kurulan ve faaliyetlerini devam ettiren “Bülbülzade Eğitim Sağlık ve Dayanışma Vakfı” dikkatlerden kaçmaması gereken bir müessesedir. Yaptığımız tetkiklerden anladığımız kadarıyla Bülbülzade vakfının alamet-i farikası, bir şehirde sivil inisiyatifin nasıl ele geçirilebileceği, nasıl kullanılabileceği konusunda gösterdiği maharettir. Gerçekten de Türkiye’de, sivil inisiyatifi ele alabilmenin prototipini oluşturmak bakımından muhtemelen birkaç teşekkülden biridir.
Sivil inisiyatif meselesi ihmal edilmemelidir. Bir ülkede her şeyi devlet belirlediğinde, devleti kontrol etme imkanı kalmaz. Devlet dışı müesseselerin bulunması, devletin iç denetiminden daha tesirli neticeler verir. Devletin kendini ve hayatı kontrol etmesi, tek otorite (veya iktidar) haline gelmesi sağlıklı değil. Devletten bağımsız, devlete karşı bağımsız, devlet iktidarlarına karşı bağımsız kuruluşlar olmadığı zaman, devlet müesseseleri ne kadar iyi olursa olsun, tek iktidar olmanın tabii neticeleri var. “İktidar yozlaştırır” vecizesi, devletin münhasır iktidar olmasındandır. Veya siyasetin tek iktidar alanı olmasındandır.
Sivil toplumun en önemli özelliği, devlet (siyaset) alanının dışında iktidar (sosyal otorite) üretmesidir. Devletin kendi içinde iktidar paylaşımı, iktidar dengeleri, kontrol mekanizmaları var ama bunlar aynı alanın (siyasi alanın) ürünleri olduğu için, birbirlerini koruma ve kollama mekanizmalarını hızlı şekilde kuruyorlar. Devletin devlet dışı (devlete karşı bağımsız) merkezler ve otoriteler tarafından kontrol edilmesi, bir ülkedeki devlet-halk dilemmasının en sıhhatli altyapısıdır. Okumaya devam et

Share Button

BİR HUKUKÇU HEYETİ DEVLETİ TETKİK ETMELİ

BİR HUKUKÇU HEYETİ DEVLETİ TETKİK ETMELİ
Soğuk savaşın dehşet dengesinde, her iki tarafa dahil ülkelerin çok derinlerine kadar inen teşekküller vardı. Soğuk savaş, mahiyeti gereği hukuki mücadele değil, siyasi mücadeleydi, milletlerarası siyasi mücadele ise herhangi bir hukuka tabi değildir. Siyasi mücadelenin hukuka tabi olduğu çerçeve, ülke içindeki siyasi hayattır. Milletlerarası hukuk yoktur, olduğu söylenen milletlerarası hukuk, “müeyyide” unsurundan mahrumdur, müeyyidesi olmayan kaideler manzumesine hukuk denmez. Birleşmiş Milletler şemsiyesi altında milletlerarası hukuk olduğunu söyleyenler, ya meseleyi anlamamışlardır veya milletlerarası siyasi misyonların muvazzaf veya gönüllü ajanlarıdır.
Birleşmiş milletlerin yapısı, özellikle de Güvenlik Konseyindeki “veto yetkisine” sahip üyelerin pozisyonu, hukuki bir bünye değil, siyasi bir teşkilat olduğunu göstermeye kafidir. Siyasi teşkilata hukuki teşkilat kıymeti atfetmek, hem hukuku bilmemek hem de siyaseti bilmemektir. Milletlerarası münasebetlerde iki tane kaide bulunur, birisi “ahde vefa” diğeri ise güçtür. Ahde vefa, ülkelerin kendilerini bağlamasıdır, kendi sözlerine itimat etmesi ve itibar göstermesi, verdiği sözü tutmasıdır. Bir ülkenin ve devletin milletlerarası kıymeti de “ahde vefa” şiarına ne kadar riayet ettiği ile ilgilidir. Diğer unsur olan güç ise, hukukun değil siyasetin manivelasıdır.
Soğuk savaşın siyasi mücadele iklimi, savaşa taraf olan ülkelerin içyapılarına da derinliğine sirayet etmiştir. Milletlerarası siyasi mücadele, ülkelerde, hukuk dışı teşekkülleri, mahfilleri, cuntaları ila ahir kurmuş, kurulmasını mümkün görmüştür. Bu teşekküller meşruiyet kaynaklarını hukuktan değil, siyasetten almışlar, bu sebeple de hukuku ihlal etmekten imtina etmemişlerdir. Bizim geriye dönüp baktığımızda, şaşırdığımız bu kuruluşların hukuk pervasızlığı, soğuk savaş döneminin konjonktürel gerçekliğidir. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-11-HZ. ÖMER(RA)-3-

Hz: Ömer Müslüman olmadan önce çocuğunu diri diri gömecek kadar öfke sahibidir.

O bir vahşet fiilidir. O, insan tabiatında vardır. Diri diri gömmek öldürmenin en uç noktası, çocuğunu gömerken üzerine attığı bir topraklardan sakalına sıçrayınca çocuğu, “babacığım sakalın kirleniyor” diye temizlemeye çalışıyor. İşte aynı Ömer kardeşi ile eniştesinin Kur’an okuduğunda, eniştesini yerle bir eden, kız kardeşini ayaklar altına alan bir Ömer. Müslüman olduktan sonra da “siz dininizi nasıl saklarsınız çıkıp söyleyelim” diyen biri bu, mizaç işte.
İslam o mizaçtan nasıl süzülüyor, İslam onda öyle tecelli ediyor. Mizaç farklılıkları dediğimiz şey orasıdır. Mizacen güçlü, celadet sahibi diyoruz ya, “niye saklanıyoruz” diyor. Çünkü mizacın kudreti yani ruh kudreti ile imanın kudreti birleştiğinde ortaya çıkan şey emsalsiz. Bunun sınırı yoktur. Çevrenizde insanlara bakın mizacen cesaretli insanlar vardır. Hesaba gelen bir cesaret değildir. Akılsız görünür onlar çünkü hesabını yapmamışlardır. Bu mizaca imanı ekleyince, imanın gücünü ekleyince sınırsız oluyor. İnsanda iki tane enerji kaynağı var, mizaç yani ruh, ikincisi imandır. Üç tane enerji kaynağı yoktur insanda, iki tanedir. Bunun ikisi zirve halinde Hz. Ömer’de terkip olmuştur, o şahsiyette cem olmuştur. Okumaya devam et

Share Button

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-7-HZ. EBUBEKİR(RA)-3-

Şu ana kadar ele aldığımız Hz. Ebu Bekir’in Allah Resulü’ne iman etme noktasında tutum ve davranışlarıydı. Allah Resulü’ne yaptığı yardımlar, O’nunla birlikte olduğu dönemlerdeki tavrı, davranışları neydi? Onlarla ilgili isterseniz biraz konuşalım.

Anam babam sana feda olsun ya Resulullah diye başlayan kelam… O gevezelik değildir Sahabenin dilinde, hakikaten feda ederek gelmişlerdir. Risaletin tevdi edilmesinden önceki arkadaşlıkları dostlukları vardır ya iki yaş küçüktür zaten. İki yaş küçüktür ve iki yıl sonra vefat etmiştir. Aynı yaşta vefat etmiştir. Altmış üç yaşında vefat etmiştir. Hasta yatağında yatarken de Hz. Aişe yanında, ona “Allah Resulü hangi gün vefat etmişti?” diye soruyor. Hz. Aişe cevap olarak, pazartesi diyor. “Bugünlerden ne?” diye soruyor Hz. Ebu Bekir. “Bugün pazartesi” diyor, Hz Aişe validemiz. “Onunla aynı günde emanetini al” diye duası var. Okumaya devam et

Share Button

NEKROFİL (ÖLÜSEVİCİ) PKK VE RECULİYETİ OLMAYAN DEVLET

Nekrofil (Ölüsevici) PKK ve Recüliyeti Olmayan Devlet

PKK’lı nekrofiller, yani ölüseviciliği katliama dönüştürmüş olanlar, eylemlerinde ölenlerin sayısal varlıklarını hedeflerine ulaşmakta en önemli vasıta kabul ederler. Dolayısıyla her PKK’lı ve bu câni örgütü destekleyen BDP’li yandaşları da nekrofildir. Bu şenî örgüt ve yandaşlarının ideolojilerinde öldürmek patolojik bir şiddete dönüşmüştür. Sözde “Kürtlük” adına öldürmeyi doktrinleştirdiler. “Öl ve öldür”, bu katil örgütün nekrofilik sloganıdır. Tek gayeleri Türkiye’yi “ölüm tarlalarına” dönüştürmek.

PKK VE BDP İÇİN EN İYİ KÜRT ÖLÜ VE ÖLDÜREN KÜRTTÜR

PKK, “Daha çok ölü istiyorum” tâlimatını veriyor cânilerine. Hasan Sabbah’ın Alamut Kalesi’nde yetiştirdiği kaatil haşhaşîyyun militanlarından daha âdi, daha cânidir PKK ve yandaşları. Bu alçak örgüt ve BDP için en iyi Kürt, ölü ve öldüren Kürttür. Dostluğa, medenîliğe, barışa ve Türklerle devam eden bin yıllık İslâm kardeşliğine düşmandırlar. Okumaya devam et

Share Button

DEVLET VATANDAŞI MUHATAP ALMAZSA NE OLUR?

DEVLET VATANDAŞI MUHATAP ALMAZSA NE OLUR?
Devlet ile vatandaşlar arasında bir mukavele olduğu kabul edilir. Aksi takdirde vatandaşlığın izahı mümkün değil. Eğer devlet ile vatandaş arasında bir mukavelenin varlığı, zımnen veya sarahaten kabul edilmezse, “vatandaşlık” değil, kölelikten bahsediyoruz demektir. Normal olan, sınırları belli bir coğrafya parçasında yaşayan halkın devlet kurmuş olmasıdır. Yani halkın bir devletinin bulunmasıdır. Bu durum, halk ile devlet arasında bir mukaveleyi şart kılar. Eğer mukaveleden bahsetmezsek, devletin bir halkının olduğunu kabul ediyoruz demektir ki, insanlar vatandaş değil, devletin ihtiyaç duyduğu bir çeşit köle durumundadır.
Devlet ile vatandaş arasındaki mukavelenin varlığı temel kabul ise, vatandaş devleti, devlet de vatandaşı “muhatap” olarak almıştır. Meselenin taa temelinde böyledir. Temelinde böyle olan konu, Türkiye’de nasıldır? Tam aksine bir durum yaşanıyor.
Türkiye’de sayısız mesele var, yanlış anlaşılan. Fakat en mühim mesele hep atlanmıştır. Ülkedeki Kemalist siyasi rejim her şeyi işgal etmiş ve her şeyi ters çevirmiştir ama esas işgalini, dilde yapmıştır. Neredeyse tüm kelimelerin manasını değiştirmiştir. Mesela devlet kelimesi… Aslında kelimenin muhtevasında bulunan birinci mana, halkın kurduğu teşkilatların en büyüğü olmasıdır. Fakat mana ters çevrilmiş ve adına vatan denilen coğrafya parçasındaki her şeyin (ve tabii ki insanların) mutlak hakimi olmayı ifade eden bir anlam yüklenmiştir. Ülkedeki en büyük devrim, etimolojik, epistemolojik ve ontolojik çerçevede yapılmıştır. Doğrusu Kemalist kafa bu çapta bir devrim yapacak kadar gelişmiş değildir. Fakat dil devrimi denilen ucube, tabii olarak bu çapta bir alt üst oluşu getirmiştir. “Atatürk Cumhuriyeti” ifadesiyle de devlet mefhumunun muhteva yekununu, Kemalistlerin mutlak mülkiyetine bağlamıştır.
*
Türkiye’de devlet vatandaşı muhatap almaz. Muhatap almamak, tanımamaktır. Tanımamak… Devletin vatandaşı tanımaması ne demek? Vatandaşın ne olduğunu umursamamak, problemlerinin neler olduğunu dert edinmemek, ihtiyaçlarını karşılamayı düşünmemek… Kısacası onunla temas kurmamak demektir. Öyleyse devlet neden var? Yol yapar, elektrik dağıtır filan… Umumi işleri yapar. Tamam da muhatap almak bu değil ki… Muhatap almak, vatandaşın her biri için bir şeyler yapabilmektir. İmkanlardan bahsedildiğini duyar gibiyim. Tabii ki imkanlar çerçevesinde… Ama bir tebessüm demi gösteremez? Yani ilgilenmek diye bir tabir var, buna damı imkanı yok…
Seksen yıllık Kemalist kafa, ülkede yaşayan hiç kimseyi muhatap almamıştır. Vatandaşı muhatap almamak, netice itibariyle “insanı” muhatap almamaktır. İnsanı muhatap almayan devlet, insansız devlettir. İnsansız devlet, ülkede yaşayan insanları tabii ki, köle veya benzeri bir varlık olarak görür.
Muhatap almaması da her işi gibi sorunludur. Muhatap almamayı hakkıyla yapsa, ona da itiraz etmeyeceğiz. Para lazım olduğunda vergi salıyor ve vatandaşı muhatap alıyor. Hani beni tanımıyordun, muhatap almıyordun? Hiçbir meselemi dinlememiş, hiçbir ihtiyacımla bizzat ilgilenmemiştin. Neden para istiyorsun? Ama hayır… Kendi ihtiyaçları sözkonusu olduğunda insanları muhatap alıyor. Bu durum tek istikametli bir münasebet tesisidir. Hatırlayan var mı bilmem ama tek yönlü münasebet kurmak, efendi-köle münasebet çeşididir. Efendi, kölenin ihtiyaçlarını dert etmez, köleden nasıl faydalanacağı ile ilgilenir. Kölenin asıl ve tek vazifesi de, efendisine itaat etmesidir. Eski devirlerdeki efendi-köle ilişkisinden tek farkı, “efendinin”, insan olmaması… “İnsan efendi” yerine, devletin oturtulması… Anlayan için ne fark eder ki…
Mesele paradan ibaret olsa verir kurtuluruz, gücümüz yettiğince… Fakat “efendinin” ölecek insana da ihtiyacı var. Efendiliğin sürdürülebilmesi kolay değil. Yurtiçinde ve yurtdışında efendiliğini devam ettirebilmek için kan akıtması gerekiyor. Sanki koyun kurban ediyor. İnsanlarını kurban etmek için de kırk çeşit süsleme yapıyor. Kahramanlık, şehitlik, vatanseverlik vesaire… Tamam da bir dakika dur bakalım, hani biz tanışmıyorduk… Yani beni tanımıyordun, muhatap almıyordun, bu samimiyet de nerden çıktı?
Aslında devlet hiçbir şekilde vatandaşı tanımıyor. Vergiye ihtiyacı olduğunda da tanımıyor, ölecek adama ihtiyacı olduğunda da… Yaptığı şey, tanımak değil, tanımlamak… İhtiyaç olduğunda vergi verecek, ihtiyaç olduğunda ölecek, ihtiyaç olduğunda angaryayla çalışacak vesaire… Tüm bunları yaparken, onun tarif ettiği hayatı yaşayacak, çizdiği sınırlar içinde kalacak, kamuda başörtüsü takmayacak, Kürtçe konuşmayacak filan.
İhtiyaç duyduğunda bile tanımamak ama tanımlamak… Robot teknolojisinde yazılım geliştiriyor sanki… Afedersiniz klavye şaşırdı, “sanki” değil, tam olarak bu… Bir program yazıyor “devlet efendi” ve halkın o program dışına çıkmasını istemiyor. Bilgisayar çağındayız ya… Tamam ama insan denilen varlık, “düşünmek” gibi, “irade etmek” gibi hususiyetlere sahipti hani. Bu hususiyetleri ne yapacağız? Ama ne gam, yaptığı tarif içinde bunların da tanımı var. “Çizilen sınırlar içinde düşünecek ve irade edeceksin”… Hadi gel de isyan edenler kız…
Bu halk çok mu sabırlı? Seksen yıldır kendini tanımayan devlete, Temel fıkrasında olduğu gibi, “bende seni tanımayrum” demedi. Ama bir dakika, dezenformasyon yapmayalım şimdi… Dedi… Fakat kafasına uçaklardan bomba yağdı, hapishaneler işkencehaneye döndü. “Ben de seni tanımıyorum” diyenlere, “senin beni tanımaman, senin için yazdığım programda yok ki” diye dünyayı dar ettiler.
*
Mesele Abdullah Öcalan’ın muhatap alınmasından çıkarılıp da, teorik çerçevede değerlendirildiğinde ne kadar vahim görünüyor değil mi? Devletin Abdullah Öcalan’ı muhatap alması gerekip gerekmediğinden daha önemli bir mesele ile karşı karşıyayız. Abdullah Öcalan ile ilgili sayısız çekince üretileceğini biliyorum. Ama onu muhatap almayacağız diye yetmiş milyonu muhatap almamak, bir siyasi sistem meselesi değil midir?
Diğer taraftan devlet vatandaşı (yani insanı) muhatap alma anlayışına ve alışkanlığına sahip olsaydı, bir “Abdullah Öcalan” problemimiz olmayacaktı ki… Devlet vatandaşını muhatap almadığı için Abdullah Öcalan problemimiz var bugün. Bu haliyle Abdullah Öcalan’ı muhatap almanın ne kadar sorunlu bir mesele olduğu malum… Ama bu problemi üreten, devletin kuruluş felsefesinde bulunan “vatandaşı muhatap almamak” meselesi değil mi? Muhatap almadığın vatandaş gün geliyor isyan ediyor. On binlerce insan canına mal olan düşük yoğunluklu bir iç savaştan sonra muhatap almak zorunda kalmıyor musun? Adam gibi bir devlet kurup, baştan itibaren vatandaşını muhatap alsan, bu problemler yaşanmayacak. Ama hayır… Kendi vatandaşına karşı “burnu havada” bir devlet… Kime hava atıyorsun? Bu nasıl bir ahlaksızlık? Buna nasıl oluyor da “siyasi sistem” diyorsun?
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

DEVLET TAKİYYE YAPARSA…

Devletin ne olması gerektiği hususundaki teorik (felsefi) tartışmalara girmeden ve ne olduğu hakkındaki siyaset bilimi labirentlerinde yolumuzu kaybetmeden, yaşadığımız ülkedeki siyaset ikliminin oluşturduğu intiba üzerinden konuya girelim. Zira mesele zaten ülkedeki devlet anlayışı ile ilgili bir bahistir.

Ülkede “devlet” denildiğinde kastedilen genellikle anayasal kurumlardır. Bu kurumların toplamına “devlet” denmesi alışkanlık haline gelmiştir. Daha doğru ifadeyle ülkedeki “devlet”, anayasal kurumlara devlet denmesi gerektiğine dair bir kültür pompalamaya çalışmaktadır.

Anayasal kurumların toplamına devlet dendiğini söylerken, zımnında Kemalist yaklaşımın (bu ne demekse) kabul ettiği veya Kemalist kişiler tarafından temsil edilen kurumların kastedildiğini söylemiş oluyoruz. Başında Kemalist olduğu hususunda tereddütler olan kişilerin bulunduğu anayasal kurumların devleti temsil etmediği veya “devlet toplamı” içine girmediği malumdur. Çünkü Türkiye, Atatürk cumhuriyetidir. (Bir devletin bir şahıs ismiyle nitelendirilmesindeki garabet ayrı bir yazı konusudur). Atatürk cumhuriyeti olması, Atatürkçü kurumların veya Atatürkçülerin temsil ettiği kurumların devlet toplamını meydana getirdiği/getireceği konusunda bir karine teşkil eder.

Kemalist olmayan şahısların temsil ettiği kurumların “devlet denkleminden” derhal çekilip alınıyor olması, ülkedeki devlet tarifini veya “devlet toplamını” kurumların meydana getirmediği manasına gelir. Öyleyse teorik devlet tanımı değişmese de (Atatürk Türkiyesi veya Atatürkçü cumhuriyet gibi) “devlet toplamı”nın değiştiği ve konjonktürel olarak yeni toplamların meydana geldiği malumdur.

Ülke tarihindeki devirlere bakıldığında devlet toplamının macerası kısaca şöyle olmuştur.

1923 ila 1950 arası devlet toplamı; cumhurbaşkanı…

1950 ila 1960 arası devlet toplamı; CHP ve ordu…

1960 ila 1997 arası devlet toplamı: Cumhurbaşkanı, ordu, üniversiteler ve anayasa mahkemesi…

1997 ila 2007 arası devlet toplamı; Cumhurbaşkanı, ordu, CHP, üniversiteler ve anayasa mahkemesi…

2007 den sonra devlet toplamı; CHP, anayasa mahkemesi ve ordu…

Enteresandır, demokratik ülkelerdeki devlet toplamının içinde en önemli yeri işgal eden parlamento bu ülkede hiçbir zaman devlet toplamı içinde yer almamıştır.

Konjonktürel olarak değişen devlet toplamında değişmeyen tek değerin Kemalizm olduğu anlaşılmaktadır. Herhangi bir kurum ve o kurumu temsil eden şahısların Kemalist olduğu konusunda tereddütlerin oluşmasıyla devlet denklemi değişmiş ve o kurum denklemden çıkarılmıştır.

Bütün bunların anlamı ne? Konuya iki açıdan bakılabilir. Ya belli başlı kurumlar devlet toplamını oluşturur veya devlet diye bir şey vardır ve o varlık kendi kendini teorik olarak tarif eder ve konjonktürel olarak kendini temsil eden kişi ve kurumları belirler. Ülkemizde ikincisi mevcuttur. Belli bir resmi devlet kavrayışı vardır ve o kavrayışa uyan kişilerin başında bulunduğu kurumlar devleti oluşturmaktadır. Bu kurumların ne kadar önemli olup olmadığı bahis mevzu bile değildir. Mesela devlet toplamını oluşturan kurumların içinde TBMM nin bulunup bulunmaması hiç umursanmayabilir. Veya Cumhurbaşkanlığına namaz kılan ve hanımı başörtülü olan biri geçtiğinde CUMHURBAŞKANLIĞI MAKAMI bile devlet toplamı içine alınmaz.

Durum böyle olunca, kurumların başına “uygun adamlar” başka bir ifadeyle Kemalist şahıslar getirilmelidir. Kurumun başına Kemalist biri getirilmediğinde o kurum devlet toplamından çıkarılabildiğine göre, kurumun başına gelecek kişinin seçim yönteminde usul dışına çıkmak ve meri olan hukuku ihlal etmek tabii hale gelir. Bir kurumun başına gelecek kişinin fikri hüviyeti o kurumun devlet olup olmadığını tayin edecek kadar önemliyse eğer, herhangi bir kişinin herhangi bir kurumun başına mevcut hukuka uygun olarak gelmesinin hiçbir önemi yoktur. Öyleyse neymiş; önemli olan Kemalistlerin kurumların başına gelmesiymiş ki bu durumda seçimin veya tayinin hukuka uygun olup olmadığı teferruat değerinde bile değilmiş. Bütün bunlardan çıkan netice ise HUKUKUN BİR MANASI VE EHEMMİYETİ OLMADIĞI, HUKUK SADECE KEMALİSTLERİN İŞİNE YARADIĞINDA GEREKLİ, AKSİ HALDE ASLA RİAYETİ LÜZUMSUZ BİR METİNDEN İBARETTİR.

Kemalist olmayan birinin (mesela Abdullah GÜL’ün) Cumhurbaşkanı seçilmesi sözkonusu olduğunda, anayasada ve meclis iç tüzüğündeki “yeter sayılar” değiştirilmekte ve bunu Anayasa mahkemesi yapabilmektedir. Veya anayasa mahkemesi kendi yetki sınırlarını aşarak Anayasa değişikliklerini iptal edebilmektedir.

Şimdi;

Bir anayasa ve binlerce kanun yazacak ve ülkeye sunacaksınız ve diyeceksiniz ki; devlet bu anayasaya göre yönetilir, hayat da bu kanunlara göre yaşanır. İnsanlar yıllarca sunulan anayasa ve kanunlara göre çalışacaklar, mücadele edecekler ve bir noktaya kadar gelerek, kendi çoğunluk düşüncelerini de bu metinlere koymak isteyecekler. Üstelik de bunu mevcut hukuk metinlerindeki usul ve kurallara göre yapmaya çalışacaklar. Fakat bir anda meydan yerine çıkıp düdüğü çalacak ve diyeceksiniz ki, bu usul ve kurallar sizin için geçerli değildir. Bu ne demek? Şu demek… YILLARCA İNSANLARI ALDATTINIZ… NEYLE ALDATTINIZ? HUKUKLA ALDATTINIZ. KİM ALDATTI? DEVLET ALDATTI. YANİ DEVLET YILLARCA TAKİYYE YAPIYORDU.

Aman ALLAHIM…

Devlet çapında takiyye yapıldığı görülmüş müdür dünya tarihinde…

*

Devlet takiyye yapar mı? Bu soru ne kadar anlamsız ve mantıksız geliyor. Devlet takiyye yapar mı? Bu soru ne kadar içi boş ve doldurulması zor geliyor. Fakat yukarda anlatılanlar ve bunların dışında ülkede yaşanılanlar dikkatlice tetkik edildiğinde başka şekilde teşhis etmek kabil midir? Evet, bu ülkede devlet takiyye yapıyor veya takiyye devlet çapında yapılıyor.

*

Devlet takiyye yapıyorsa eğer; O ülkede çift hukuk vardır. Birisi yazılı ve yayınlanmış olan ve tüm vatandaşların bildiği hukuktur. Diğeri ise yazılı olmayan (yani yayınlanmayan), gizli mahfillerde veya özel kasalarda bulunan ve rejimi sahiplenenlerin ancak okuyabildiği/bilebildiği bir hukuktur. Gizli ve açık olmak üzere çift hukuk ne demektir? Çift hukukun en önemli manası, çift meşruiyet kaynağının bulunduğunu gösterir.

Devlet takiyye yapıyorsa eğer; O ülkede çift siyaset vardır. Birisi halka açıklanan siyaset (siyasi sistem), diğeri ise az sayıda elit sınıfın (oligarşinin) bildiği siyasettir. Gizli ve açık olmak üzere çift siyaset ne demektir? Çift siyasetin en önemli özelliği, devletin, halkın bir kısmını vatandaş diğer kısmını ise düşman görmesidir.

Devlet takiyye yapıyorsa eğer; O ülkede çift iktidar vardır. Birisi açık siyasi usullerle ve açık kanunlarla kurulan iktidar diğeri ise gizli ve hiçbir zaman gücü kaybetmek istemeyen iktidar. Gizli ve açık olmak üzere çift iktidar olması ne demektir? Çift iktidarın en önemli özelliği, devletin halkı umursamayan, halka rağmen ve hatta halkı düşman gören bir gizli iktidarı üretiyor olmasıdır.

Devlet takiyye yapıyorsa eğer; O ülkede çift yargı vardır. Birisi halka açık mahkemeler tarafından temsil edilen yargı, diğeri gizli mahfillere açık guruplar tarafından temsil edilen yargıdır. Gizli ve açık olmak üzere çift yargı ne demektir? Biri halkı avutmak için halka açık mahkemelerde yargılama yapılıyormuş gibi göstermek diğeri ise halka kapalı ve usul ve esasları bilinmeyen yargılamalar.

Bir ülkede çift hukuk ve çift siyaset bulunması, çift meşruiyetin (veya meşruiyet kaynağının) bulunması demektir. Çift meşruiyet kaynaklarından birinin gizli olması ve bu kaynağa yaslanarak gizli yargılama yapılabilmesi ve gizli iktidar teşkil edilebilmesi, halkın bildiği hukuka (açık hukuka) göre gayrimeşru olan işlerin, gizli hukuka göre “meşru çerçevede” yapılabilmesini mümkün kılmaktadır. Anlaşılmayan nokta tam burasıdır. Ergenekon veya benzeri örgütlenmeler kendi anlayışlarına göre suç işlemiyorlar. Onlar gizli hukuka göre meşru işler yapıyorlar ve üstelik bunları gizli siyasi sisteme göre (mesela milli güvenlik siyaset belgesine göre) yapmak zorunda hissediyorlar. Vahim olan nokta bu adamların ve örgütlenmelerin suç işlediklerine inanmamalarıdır.

Cari hukuka (açık hukuka) göre suç olan fiillerin gizli hukuka göre suç olmaması, gizli hukuka sahip olan gizli iktidarların kendi meşru organizasyonlarını (fakat açık hukuka göre suç ve çete organizasyonlarını) besleyebilmelerine imkân hazırlıyor. Fakat bunu açıktan yapamıyorlar. Neden? Çünkü takiyye gereği ilan ettikleri ve halkın cari olduğuna inanmalarını istedikleri bir hukuk var ve bu hukuka göre yaptıkları örgütlenmeler ve gerçekleştirdikleri eylemler suçtur. Bu nasıl bir psikolojidir? Bu nasıl bir inanıştır? Bu nasıl bir hayattır?

*

Soruşturma konusu Ergenekon terör örgütü ile ülkede askeri darbe yapmış olan subayların anlayışları tamamen birbirine paraleldir. Bu gün de orduda muvazzaf görev yapan subayların içinde darbe düşüncesine sahip olanlar veya herhangi bir şartlar manzumesinde (ileri sürecekleri şartlar ne olursa olsun) darbeyi meşru görenler, ergenekonun bağlı olduğu anlayışa mensupturlar.

Ergenekon terör örgütünün kanun dışı faaliyetlerini illegal (yeraltı) örgütlenmeyle yapması ile ordunun darbeyi kanuni örgüt olan Türk silahlı kuvvetleri marifetiyle yapması arasındaki tek fark usul farkıdır. Üstelik de usul farklılığı sadece örgütlenme tarzı ile ilgili bir farklılıktır. Anlayış olarak temelde birbirinden farkı yoktur ve her ikisi de anayasayı zorla ve silahlı kalkışmayla değiştirmeye teşebbüs etmekte veya teşebbüsü neticelendirebilmektedir.

*

Mesele Ergenekon meselesi değil, devletin takiyye yapması ve takiyyenin gizli meşruiyet kaynağıdır. Ülkedeki meşruiyet kaynağı teke indirilemezse mevcut çeteleşmeler tüm hayat alanlarında mütemadiyen kendini yenileyerek devam edecektir. Ergenekon bu gün enselenen örgüttür fakat çift meşruiyet kaynağının gizli olanına bağlı olan herkes (sivil veya silahlı) bu tür çetelere mensuptur.

Share Button