Etiket arşivi: DİN

Doğu hüzün ve din, Batı haz ve ten

Doğu hüzün ve din, Batı haz ve ten

Gıyabî hüzün refikim Prof. Dr. Kemal Sayar, “Doğulu insan ‘Hüzün’le, Batılı ‘Haz’la beslenir. Doğu hüzün medeniyetidir. Hüzünle olmayı varoluşun üstün bir boyutu sayar…” diyor.

Fakir, yıllardır her Müslümanın tabiî olarak hüzün ehli olması gerektiğini, Efendimiz s.a.v.’den ve velilerden tevarüs ettiğimiz hüznün bir hayat felsefesi, olduğunu söyledi de kahkaha ve haz ehli yüzünü buruşturup geçti bu sözlerimize.

HÜZÜN MÜSLÜMAN DOĞU’NUN ŞİARIDIR
Doğu hüzün ve din, Batı haz ve ten yazısına devam et

MİLLET, DİN VE ŞERİAT ÜZERE GİDİLEN YOLDUR

Millet, din ve şeriat üzere gidilen yoldur

Millet, din ve şeriat mânasında gidilen yol demektir; yâni millet kelimesinden maksat İslâm’dır. Peygamberlerin getirdikleri vahye bağlı düzen yazıya geçirildiği için bu kelimeden hareketle şeriata ve dine millet denilmiştir. Dolayısıyla “millet meclisi”, “milletvekili” gibi ifadeler İslâm’ın ve şeriatın yolunu tutan topluluğun meclisi ve vekilleri mânasına geliyor.
Din, şeriat ve millet kelimeleri birbirine yakın mânâda olup her biri başka yönden aynı mânayı ifade eder. Bakara, Âl-i İmrân, Nisâ, En’âm, A’râf, Yûsuf, İbrâhim, Nahl, Kehf, Hacc ve Sâd sûrelerinin birçok âyetlerinde “millet” kelimesi “din” mânasında kullanılmaktadır. Hadislerde de “millet” kelimesi din mânasındadır: “Kim ki İslâm’dan başka bir millet (din) adına yalan yere ve kasden yemin ederse, o kimse dediği gibidir…”
Millet kavramı, gönderildiği peygamberin adıyla söylenir. “İbrahim milleti”, “Musa milleti” gibi… Osmanlı’da millet sözünden Allah (c.c.)’ın, Peygamberleri vasıtasıyla kullarına meşrû kıldığı ahlâk ve nizamı” kastedilir. Bundandır ki Osmanlı ulemâsı, “Ehl-i sünnetin mezhebini naklederken: ‘millîler şöyle demiştir…” ifadesini kullanırlar.
MİLLET, KAVİM DEĞİLDİR
MİLLET, DİN VE ŞERİAT ÜZERE GİDİLEN YOLDUR yazısına devam et

Tefekkür Davetiyesi

Erkek-kadın ilişkilerinde sınır nedir?
Sosyal hayatta ve sosyal medyada kadın?
Tesettür (her iki cins için) nasıl olmalıdır? Ölçüsü nedir?
Kadının çalışması caiz midir? Caizse hangi ortamlarda çalışabilir?
Ve bu bağlamda sorulabilecek her türlü soru…

Yukarıda sorduğumuz soruların hepsi ayet ve hadislerden iktibasla cevaplandırılabilecek sorulardır. Ayrıca verilen cevapların üzerinde detaylı izahlar da yapılabilir. Ki fukahamız bu işi layıkıyla yapmışlar ve hayat sahasının her karışında sorunlara çözüm, sorulara cevap üretmişlerdir.

Haddimiz ve salahiyetimiz olmayan bir işe kalkışıp burada bu soruların cevaplarını müzakere edecek değiliz. Tefekkür Davetiyesi yazısına devam et

Doğu, Hüzün ve Din; Batı, Haz ve Ten

Doğu, Hüzün ve Din; Batı, Haz ve Ten

Gıyabî hüzün refikim Prof. Dr. Kemal Sayar, “Doğulu insan ‘Hüzün’le, Batılı ‘Haz’la beslenir. Doğu hüzün medeniyetidir. Hüzünle olmayı varoluşun üstün bir boyutu sayar…” diyor.

Fakir, yıllardır her Müslümanın tabiî olarak hüzün ehli olması gerektiğini, Efendimiz s.a.v.’den ve velilerden tevarüs ettiğimiz hüznün bir hayat felsefesi, bir vasfı olduğunu söyledi de kahkaha ve haz ehli yüzünü buruşturup geçti bu sözlerimiz üstüne.
Doğu, Hüzün ve Din; Batı, Haz ve Ten yazısına devam et

“DİNİ” MANASINA DA GELEN “MİLLİ” KAVRAMI NELERİ HAİZDİR?

“Dinî” Mânasına da Gelen “Millî” Kavramı Neleri Haizdir

“Millî” kelimesi, İslâm’a, şeriata, dine, yani millete âit, milletle alâkalı, millete mensup demektir. “Ehl-i sünnet mezhebinden olanlara millîler” denir. Millet, İslâm mânasına geldiği için millî kavramı da İslâm’a, şeriata ait olan demektir. Kavmî ve “ulusal” mânada kullanılması yanlıştır. Her şey İslâm’a nisbetle, İslâm’ı mündemiç olmakla, İslâmî eksende bulunmakla ancak “millî” olmak vasfını taşıyabilir. Yalnızca İslâm’a yaslanmış olanlar millîdir.

Millî olmanın şartı, kavramın İslâmî ve şeriata ait olan hususiyetini taşımaktır. Bu mânayı taşımayan hiçbir kuruluş, düşünce, edebiyat, sanat ve kültürel unsurlar millî olma vasfına sahip değildir.

DEVLETÇE MİLLÎ ADINI ALAN HİÇBİR ŞEY “MİLLİ” DEĞİLDİR
Millî kavramının başına gelenler hiçbir kavramın başına gelmemiştir. “Millî” olan ne kadar millîdir? Türkiye’de devletçe millî adını alan hiçbir şey millî muhtevayı haiz değildir. “Millî” kavramı tahrif edilmiş mânasıyla anlaşılageldiği için, bu kelimeden doğan her ifade yanlıştır. Türkiye Batılı bir cumhuriyet olup, İslâm’la irtibatını laik-seküler hâle getirdiğinden bu yana “millî” kelimesi Kur’ânî mânasının dışında kullanılıyor ve bugünkü kullanılışı dinimize, dolayısıyla din üzere bir araya gelenlerin adı olan millete yüzde yüz zıttır. “DİNİ” MANASINA DA GELEN “MİLLİ” KAVRAMI NELERİ HAİZDİR? yazısına devam et

“MİLLET”TEN YANA MISINIZ, “ULUS”TAN YANA MI?

“Millet”ten Yana mısınız, “Ulus”tan Yana mı?

Millet hüviyetinizi, pozitivizm ve şamanizm yüklü Türkçülüğü savunan, Türklüğü ırka indiren, “Müslümanlık semavî bir din değil, Arapların sosyolojik bir durumudur. Kur’ân, Muhammed’in talimatıdır…” diyen, İslâm tasavvufuna ve evliyaullaha ağır hakaret eden Nihal Atsız’ın fikirleriyle kavrıyorsanız, “millet” ten yana değil, “ulusal evrimci ırkçılık” tan yanasınız.

Türklüğü ve milleti, Durkheim’in pozitivist toplum nazariyesiyle târif eden, İslâm’ı, milletin temel belirleyiciliğinden çıkaran, “Dinde Türkçülük” adına Kur’ân ve ezanın Türkçe okunmasının ideologluğunu yapan, Osmanlı’nın bâni ve hâmisi olan Türklüğü yalnızca Anadolu köylerine ve Asya’ya irca eden, “Osmanlı’ya millet-i hâkime, onun aslî unsuru olan Türklere de millet-i mahkûme (bir ülkede din ve kavim bakımından azınlık olanlar)” diyerek fahiş derecede bir idrâk kayması yaşayan Ziya Gökalp’ın fikirlerinin takipçisiyseniz, ya cehaletten yahut farkında olmadan, “millet”e hasım olan Cumhuriyet’in laikçi ulusçuluğunu destekliyorsunuzdur.

“Dünyanın her tarafında Türkler Müslümandır. Müslüman ve gayr-ı müslim olarak iki kısma inkısam etmemiştir. Nerede bir Türk taife varsa Müslümandır. Müslümanlıktan çıkan veya Müslüman olmayan Türkler, Türklükten çıkmışlardır (Macarlar gibi). Halbuki küçük unsurlar dahi, hem Müslüman, hem de gayr-ı Müslim olmuştur. (…) Ey Türk kardeş! Bilhassa sen dikkat et! Senin milliyetin İslâmiyetle imtizaç etmiş. Ondan kabil-i tefrik değildir” diyen Bediüzzaman Hazretleri gibi düşünüyorsanız, Türk milleti anlayışınız Kur’ânî’dir. “MİLLET”TEN YANA MISINIZ, “ULUS”TAN YANA MI? yazısına devam et

TARİH VE DİN FELSEFELERİ

TARİH VE DİN FELSEFELERİ
Tarih yaşanmış olaylar yığınıdır. Bunların toplanılması ve tasnif edilmesi ile elde edilen öbekler halindeki bölümler bize hiçbir şey anlatmaz. Soğuk, cansız ve tatsız bilgi birikimleri olarak üstlenilen bir yüktür sadece. Diyakronik yöntemlerle kronoloji bilgisine hafızada yer vermek, onu daraltmaktan başka bir işe yaramaz. Üstelik dedi kodu birikimine sahip olmanın hiçbir erdemli yanı da yoktur. Antik çağlardan beri devam edegelen teorik-historik ayrımı boşuna yapılagelmiş değildir. Tarihi, bir bilim disiplini olarak kabul etme eğilimi hiçbir zaman tatmin edici ölçülere ulaşmamıştır. Nitekim 19. Yüzyılın ikinci yarısında Dilthey’in tezleri de gönülsüz bir kabullenmenin ötesine geçmemiştir. Ona göre tarih, bilimlerde geçerli olan ilkelerin dikkate alınmaksızın kabul edilmesi gereken bir bilimdir.
Tarih felsefesine gelince durum farklıdır. O, yukarıda söz edilen eleştirileri göğüslediği gibi daha fazlasını da tolere edebilecek bir genişliğe sahiptir. Sağlıklı bir oryantasyonu temin edecek olan pusuladır. Tarihin tefsir edilmesidir. Tarih felsefesine göre tarih, geçmiş değildir. Olanca haşmeti ile şimdidir. Buna göre tarih “ebedi bir şimdiliktir”. Geçmişte yaşananlar sanatıyla, felsefesiyle, bilimiyle şu anı etkilemektedir. Geçmiş, gitmiş, bitmiş ve tükenmiş değildir. Hep canlı, diri, taze ve etkileyicidir. Sanatçının örneğin mimarın sanat dehasını oluşturan ana malzeme nedir ki? Ayasofya ve Selimiye bir mimar için geçmiş midir? Duygusal nitelikli olan sanat dili, geçmiş ve şimdi bütünlüğünü daha kolay anlaşılır kılmaktadır. Esasen fizik de çok farklı değildir. Rölatif anlayışa göre bulunulan yerin durumu olayları belirler. Bu açıdan zaman da rölatiftir. Şu kadar uzaktan bir bakış dikkate alınsa, belki şimdi oradan bin yıl öncesi hâlihazır olarak algılanacaktır. Sönmüş yıldızların tarafımızdan parlak şekilde hala ışık saçıyor olarak görülüyor olması gibi. Başka bir noktadan gözlemlendiğinde İstanbul’un fetih hazırlıkları çalışmalarının yoğunluğu izlenebilecektir. Newton fiziği ile Quantum mekaniği ve nihayet izafiyet teorisinin günümüzde uygulanma alanları dikkate alındığında ve bunların eşyanın sırlarına ilişkin gerçekleştirdikleri çözüm iddiaları değerlendirildiğinde doğa alfabesinin ilk harflerini kekeleyerek çözmeye çalıştığımızı söyleyebiliriz. Bilimin dili, duygunun dili, sanatın, gözlemin, mantığın ve matematiğin, nihayet kalbin diliyle deşifre etmeye çalıştığımız varlığın özüne ilişkin söylemlerimiz zaman kesitlerini kuşatacak bir bütünlük arz etmektedir(etmelidir).
Bu yönleri hesaba katıldığında Tarih felsefesi bir tür hayat felsefesi, hayatın bütününü nazara alan, tarihi, sanatı, bilimi ve felsefeyi içeren kuşatıcı bir disiplindir. Tarihi, kullandığımız dile göre tefsir ederiz. Matematik dille ifade edersek bütün tarih bir “açıdan” ibarettir. Tarih felsefesi oluşturmada karşılaşılan en önemli sorun transformasyon sorunudur. Olanı, gerçeğine uygun şekilde algılamak imkânsıza yakındır. Algılayanın genel durumu ya da algılama anındaki durumu algılama şeklini belirleyici olduğu gibi, bunu bazı araçlarla aktarması, sonuç olarak başka kişilerin bunu anlamaları ve yorumlamaları, algılama, aktarma ve anlama dillerinin farkları da dikkate alındığında çok sayıda transformasyon süreci söz konusu olmaktadır. Nitekim gözün dili kulağın diline dönüştürülürken ya da yazı diline çevrimde kaçınılmaz olarak bir transformasyon gerçekleşecektir. Bu durum felsefe oluşturmada kullanılacak olan “veri” lerin gerçeğe uygunluk bakımından sorunlu olmalarını doğuracaktır. Bu sorunun giderilmesi için tarih boyunca pek çok yöntem denenmiştir. En yaygın olarak kabul göreni mantık olmuştur. Daha doğrusu Aristo mantığı olmuştur. Oysa Aristo mantığının kendisinin bile şekli durumun ötesinde bir hakikat tespiti iddiası yoktur.
Tarih felsefesinin bu kuşatıcı vasfı, gerçeğin belirlenmesi hususundaki fonksiyonu dikkate alındığında bir zorunluluktur. Diğer bilim alanlarında ortaya çıkan bölünme ve uzmanlaşmalar da esasen bir zaruretin sonucudur. Detayları elde tutabilme zaruretinin. Sonuç olarak ilim geleceğin dili, tarih geçmişin dili, sanat içe bakışın dili olurken tarih felsefesi bütün bu disiplinlerin terkibinden oluşan bir tefekkür dilini ifade etmektedir. Bu disiplinin özelliği bilimler metodolojisinde olduğu gibi analitik bir yöntem izlemek değil “holistik” bir bakışa sahip olmayı gerektirmektedir. Ağacın sahip olduğu ilginç detaylar ormanı görüp değerlendirebilmeye engel olmamalıdır. Tarihi olaylarda salt kronolojik olarak öncelik ve sonralık ilişkisi aralarında sebep-sonuç ilişkisi olduğu anlamına gelmez. Bunun için mantıki gereklilik ve yeterlilik şartlarının da varlığı aranır. Tarihte temsil kabiliyetine sahip olayların belirlenmesi, tarih felsefecisinin bir bakıma basiretinin kriteridir. İşte başlangıçta dile getirdiğimiz tarih eleştirisi bu bakış açılarını taşımayan ve böylesi sorumluluklar üstlenmiş bir kaygısı olmayan tarih bilgilerinin sunulması faaliyetleridir. Tarih yüzyılı, Alman Tarih okulu gibi deyimlerin oluşması da tarih felsefesinin önemini belirten unsurlardır. Nitekim Hegel’in, Marx’ın ve benzeri düşünürlerin ortaya koydukları sistemler de, bir tür tarih felsefesi yapmaktan oluşmuştur. Diyalektiğin şekillenmesini sağlayan, hatta adını bile taşıyan öz “tarihtir”.
“Din” yukarıda sözü edilen bakış açılarını oluşturan en temel faktördür. Tarihin ve içindekilerin tefsir edilip oryantasyonu oluşturacak şekilde yorumlanmasının yöntemini telkin eden de “Dindir. Dinin ortaya koyduğu önermeler ve bunların dikkate alınması hayat bütününü oluşturan unsurların terkibinden oluşan bir tefekkür şeklinin yani tarih felsefesinin özünü belirleyici niteliktedir. Yargılamanın gerçekleşeceği ve adaletin tam olarak tecelli edeceği bir sonun varlığını kabul etmenin, tarihsel bakış açısını ve düşüncesini etkileyerek tamamen farklı bir tarafa yöneltmeyi sağlayacağı kesindir. Nitekim ortaçağın tarih yorumu bu etkileri açıkça taşımaktadır.
İnsani şuurun idrak sınırları içerisinde faaliyet süren tefekkür tarzlarını daha üst seviyelere sıçratan ve algı kapasitesini yükselten unsurlar insana din tarafından sunulur. Hakikati anlamak bakımından insani şuurun zorlandığı ve metafizik şuura ihtiyaç duyulduğu noktada dinin öğretileri karanlığı yaracak ve insanın önünü açacaktır. İnsani şuur şu bardak ve hakikat da Akdeniz ise, bu hakikat denizi o bardağa sığdırılamaz. İşte gerçeğe ulaşmada kılavuzluk edecek olan ve insana sunulan din öğretileri insani anlayışa indirgenerek değil, insan şuurunun daha üst düzeye sıçramasını sağlayarak karşılanmalıdır. Bu durum din felsefesi açısından lengüistik olarak belirlenen problemin farklı düzlemlerde ele alınarak değerlendirilmesiyle aşılmaya çalışılacak olan bir konudur. Din dilinin özellikle yorumlanma süreçlerinde geçirdiği transformasyon, kullanılan dilin ve dönemin izlerini taşımaktadır. Anlam verme ve yorumlamada bu durumun dikkate alınması gerekmektedir.
Sonuç olarak bireysel ve toplumsal eğilimleri yönlendirme konusunda etkinliği bir gerçeklik olan tarih felsefesini oluşturan en başat faktörün din olduğu gerçeği dikkate alınarak din felsefesi çalışmalarında bu durum özenle gözetilmelidir. Gerçek şu ki, bizim tarihsel müktesebatımıza bakıldığında, değişik dönemlerde hissedilen ihtiyaçlar dikkate alınarak farklı yorum teknikleri oluşturulmuştur. Bunları pek çok disiplinde gözleme imkânına sahibiz. Ancak iki alanda, dil ve hukuk alanlarında bu çalışmaların teorik boyutlarının çok genişletilmiş olduğuna tanık olmaktayız. Bu alanlarda ortaya konulan malzemeler henüz din felsefesi alanına kazandırılabilmiş değildir. Dil ve hukuk felsefeleri konusunda ise çağdaşlarımızın anlayışına sunabilecek ve geçmişte sahip olunan hikmeti güncelleştirebilecek bir literatür oluşturabilmiş değiliz. Burada sahip olduğumuz kültür birikimini önceleme çabasında olmaktan öte tüm insanlığın karşılaştığı ve çağdaş anlayışların tıkanma noktasına geldiği sürece katkıdan söz ediyoruz. Tekrara düşmeden, ama kadim hikmet geleneğini irdeleme çabasını da bırakmadan, dini sağlıklı anlama ve tarihi de doğru okuma becerisine ulaşarak istikamet arayışımızı taçlandırabiliriz.
MEHMET EMİN ŞEN
meminsen42@gmail.com