Etiket arşivi: DOĞRU

STRATEJİK MAĞLUBİYETİN TESCİLİ, EKMELEDDİN İHSANOĞLU

STRATEJİK MAĞLUBİYETİN TESCİLİ, EKMELEDDİN İHSANOĞLU

Mücadele dendiğinde umumiyetle iki taraf akla gelir. İki hasım tarafın birbiriyle mücadele etmesi şeklinde anlamak temayülü yerleşiktir. Sıradan insan bile hasım sayısının tek olmadığını gördüğü halde ikili mücadele matematiği zihinlere yerleşmiş ve kökleşmiştir.

İkili mücadele matematiği tabiatı gereği problemlidir. İkili mücadele anlayışı, kaçınılmaz olarak “biz” ve “onlar” temeline oturur. Müslümanlar bu anlayışa, “Küfür tek millettir” mukaddes ölçüsünü yanlış anladıkları için fazla kapılmış durumdadır. “Küfür tek millettir” muhakkak ama kendi içinde parça parçadır. Küfrün tek millet olması, nazari çerçevedeki bir tarif bahsiyle ilgilidir ve tatbiki sahada ise kendi aralarındaki parçalı yapı sözkonusudur. Yani mücadele stratejileri oluşturulurken, hem tek millet olması esası hem de kendi içinde parçalı olması esası dikkate alınmalı, buna göre yol haritaları çizilmelidir.
STRATEJİK MAĞLUBİYETİN TESCİLİ, EKMELEDDİN İHSANOĞLU yazısına devam et

ANAYASA LAİKLİK VE İSLAM

ANAYASA LAİKLİK VE İSLAM
Cumhuriyet anayasalarının temel karakteristiği laiklik ilkesidir. Laiklik ne pahasına olursa olsun siyasi rejimin sahibi olduğunu düşünenler tarafından muhafaza edilmek isteniyor. Peki laiklik nedir? Bu soru son yıllarda (aslında başından beri) çok sık soruldu. “Artık gök kubbede laiklik ile ilgili söylenecek söz kalmadı” diye düşünenler varsa, biraz sabretsin. Fikir adamları bir konuyla ilgilenmedikleri müddetçe, o konuda söylenmesi gerekenler hala söylenmemiş demektir. Gazetecileri fikir adamı saymak gibi bir akıl hastalığına düçar olanlar, laiklik ile ilgili söylenecek söz kalmadığını zannedebilirler.
Laiklik nedir?
En basit tarifi ile başlayalım işe… Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılması, dinin devlet hayatına karışmaması, karıştırılmamasıdır. Türkiye’de laikliğin aşırı keskin anlaşıldığı ve daha yumuşak tariflerinin yapılması gerektiği yönündeki görüşler doğru değil. Laiklik, en nihayetinde dinin devlete karışmaması ve karıştırılmamasıdır. Bizi ilgilendiren nokta da tam olarak burası…
Dinin devlete karıştırılmaması ne demek? Devleti neyden koruyorsunuz? Dinin devlete asla müdahale etmemesini temin ederken ne yapmış oluyorsunuz? Devleti bir şeyden (yani İslam’dan) muhakkak korumak ne demek?
Dinin, Türkiye’deki adıyla İslam’ın, devlete kesinlikle karıştırılmaması, İslam’ın, muhtevasında asla “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” tek hüküm, ölçü, müessese, mana, şekil vesaire yok demektir. İslam’da az da olsa “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” bir ölçü olduğunu düşünenler, devleti İslam’dan bu kadar uzak tutmaz, korumaya çalışmazlar. Laikliğin bu tarifi (zaten tek tarifi budur), İslam’ın, mutlak anlamda, “yanlış”, “çirkin”, “kötü” ve “zararlı” bir muhtevaya sahip olduğunu kabul etmektir. Bir dinin veya dünya görüşünün mutlak anlamda, “yanlış”, “çirkin”, “kötü” ve “zararlı” bir muhtevaya sahip olduğunu düşünmek, ona “şeytan” muamelesi yapmaktır. Dünyada yaşamış ve yaşayan her kültür, şeytanı böyle tarif eder. Mutlak kötü, mutlak yanlış, mutlak çirkin, mutlak zararlı…
Türkiye’de laiklik tarif edilmiyor, laiklik tarifi ile aslında Kemalist rejim, İslam’ı tarif ediyor. Kemalist siyasi rejim bu ülkede “şeytan” olarak İslam’ı tarif ediyor ve devletin ve halkın bu “şeytan”dan(!) uzak durmasını istiyor, bunun için milyonluk orduyla sürekli darbe yapıyor. İslam’ı böyle tarif etmek, önce Allah ve Resulüne, sonra da tüm Müslümanlara karşı cepheden açılmış bir savaştır. Üzerinde herhangi bir perde olmayan çok açık bir savaş… Hiç kimse lafı eğip bükerek, laikliğin aslında bu olmadığını söyleyemez. Tarif ortada ve tarifin manası da gizli değil.
*
Eğer laik kafalar, laikliğin tarifinin bu manaya gelmediğini iddia ederlerse, cevaplamaları gereken başka zorlu sorular var. Laikliğin tarifinden, İslam’ın mutlak yanlış, mutlak kötü, mutlak çirkin ve mutlak zararlı olduğunu çıkarmıyorlar, aksine İslam’ın, biraz da olsa “doğru”, “güzel”, “iyi” ve “faydalı” ölçüler ihtiva ettiğini düşünüyorlarsa (düşünmüyorlar ya), devlet ve milletin hayatını bu doğru, güzel, iyi ve faydalı olan ölçülere neden kapatıyorlar? Devlet ve milleti, doğru, güzel, iyi ve faydalı olan ölçülerden neden mahrum ediyorlar? Devleti ve milleti, doğru, güzel, iyi ve faydalı olandan mahrum etmek, devlet ve millete ihanet etmek değil midir?
*
Akparti ve muhafazakar camia (bu ne demekse), yeni anayasa yapma sürecinde, laikliğin yeniden tarif edilmesi gerektiğini söylüyor. Komik… Nasıl tarif ederseniz edin, “din ile devletin birbirinden ayrılmasıdır” hükmünü ortadan kaldırabilir misiniz? Bu nokta laikliğin özü değil mi? Zaten “din ile devlet hayatının birbirinden ayrılması” hükmünü ortadan kaldırırsanız laikliği ortadan kaldırırsınız. Bunu yaparsanız, eyvallah… Bizim istediğimiz de zaten bu… Ama bunu yapamayacaksanız (ki yapamazsınız) öyleyse yeni tarif filan diye kamuoyunu oyalamayın. Yeni anayasada laikliğin yeni tarifini bir tarafa bırakın, izinin bile olmaması lazım. Kısaca “laiklik mülgadır” denmesi gerekiyor.
Laiklik, İslam’a açılmış bir savaştır ve bu milletin tarihinde gördüğü en büyük ihanettir. Bu ihanetin belgeleri de, mevcut anayasa da dahil olmak üzere cumhuriyet anayasalarıdır.
Kemalist siyasi rejim, İslam coğrafyasında, tarihin en cüretli operasyonudur. Artık bu operasyonun belini ve kafasını kırma zamanı gelmiştir. Tamamı kanuni yollardan olmak üzere, Kemalist rejim ve laikliğin izlerinin bile tasfiye edilmesi için millet olarak seferberlik başlatma zamanıdır.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

“DOĞRU”DA GİZLENMİŞ SİNSİ TEHLİKE

“DOĞRU”DA GİZLENMİŞ SİNSİ TEHLİKE
“Yeni Üstadlar(!) ve üslup meselesi” başlıklı yazımdan sonra, oldukça tedirgindim. O yazıda ifade ettiğim gibi, “kavgayı göze alarak” yazmıştım ve kavgaya hazır olmanın teyakkuz hali ruh dünyamı sarmıştı. Yazıdan sonra Haki beyle yaptığımız ilk sohbette, Haki bey, kavga etmek bir tarafa, beni, şu ifadelerle tebrik etti. “Dahiyane bir tespit, tarihi bir tez, bu tez, İslam medeniyetlerinin hepsinin ama hususen Osmanlı medeniyetinin neden çöktüğünü yalnız başına açıklayacak çapta”.
Dahiyane tespit ve tarihi tez dediği ifadem şu;
“Ben bir yazının (veya kitabın) “doğru” olmasından korkarım. Doğrudan korkulur mu be adam demeyin, sebebi şu; insan zihni “doğruyu” bulduğunda “arayışını” durduruyor. Yanlışta donma olmaz çünkü yanlış sürekli saldırıya uğrar. Donma ve tortulaşma umumiyetle doğru fikir ve tatbikatların başına geliyor. Fikir ve tatbikat doğru olduğunda arayış duruyor, arayış durduğunda ise ilerleme ve gelişme tıkanıyor.”
Gerçekten Haki beyin tavırlarına bakınca, müthiş bir heyecan görünüyordu. Sanki binlerce yıldır kaybedilmiş bir hazine bulmuş gibiydi. (Mübalağamı hoş görün) Yazımın diğer kısımlarındaki ağır tenkit ifadelerini hiç hatırlamıyor gibi bir hali vardı. Hazineyi bulunca, çekilen sıkıntıyı unutmak gibi bir hal… Fikir karşısında Haki Bey gibi heyecanlanan, yerinde duramayan, iç dünyası kaynayan birini görmedim. Orijinal bir tespiti önüne koyun, kendisine, “sen adam olmazsın” deseniz bile onu duymuyor, orijinal fikrin peşine takılıp gidiyor. Enteresan bir ruh hali…
Benim tarihi tezim(!) merkezinde uzun bir sohbet ettik. Bu yazı, o sohbetten derlendi. Bu yazıyı, “Siz yazın” teklifime, “tarihi tespiti yapan sensin, senin hakkın, sen yaz” diye alicenaplık gösterdi. Tırnak içinde olmayan ifadelerin de büyük bir kısmı Haki Beye ait.
*
Doğruyu bulmak kadar nefs emniyetini temin eden bir ruh hali yok. “Doğru” bir müddet tatbik edilip de, hayatta test edildiği ve onaylandığı takdirde, artık insanın zihni ve kalbi evreni o merkezde faaliyetini durduruyor. Tefekkür faaliyetinin maksadı doğruyu bulmak olduğuna göre, doğru bulunduğunda tefekkür faaliyetine devam etmek izahsız kalıyor. Bir müddet sonra doğrunun tatbikatı, “tekrar” haline geliyor. “Ne olmuş tekrarlanıyorsa, doğru değil mi, tabii ki tekrarlanacak” diyenler çıkabilir. Zaten problem tam olarak bu yaklaşım ve düşüncede. Çünkü zamanüstü olan doğru, “mana”dır, onun zarflanmış hali değil. (Haki beyin “manayı anlamak sureti inşa etmek” yazı serisine bakın). Mana zarflandığı andan itibaren “zaman” çerçevesi içine alınıyor ve bir müddet sonra “suret” eskiyor. Zamana dayanan “mana”dır, zarf (suret) değil. Suret eskidiğinde mana tecelliye gelemez oluyor.
Osmanlının inşa ettiği “İslam Medeniyeti” gerçekten müthişti. Hem de tüm hayatı kuşatacak çapta müthiş… Birkaç asır tatbik edilen sistemler, fevkalade doğru, güzel, iyi ve faydalı neticeler verdi. Bu asırlarda aynı zamanda inşa faaliyeti devam ediyordu. İnşa faaliyeti kesintisiz devam eden ilk üç-dört asrında, tatbikatların neticesine bakıldığında, müthiş bir nefs emniyeti gelişti. “Doğru”, “güzel”, “iyi” yaşıyor olmaktan elde edilen “fayda” gözleri kamaştırdı. Ve adı, “devlet-i ebed müddet” oldu. Öyle ya, elde edilen netice o kadar muhteşemdi ki, yıkılması nasıl mümkün olabilirdi? Oysa mana ilimleri tıkanıp, suret inşa faaliyeti bittiğinde, her şey zıddına dönmeye başladı. Çürüyen suretler (müesseseler) manayı tecelli ettiremez oldu, manayı anlamayan yobazlar surete sarıldı.
Tenkit geleneğinde, “doğrunun tenkidi yapılmaz” şiarı var. Doğru, tenkit değil taltif konusudur. “Doğrunun tenkidi” ifadesi bile kendi içinde dehşet bir çelişki barındırıyor. Oysa durum böyle değil. Doğru tenkit edilebilir, edilmelidir, fakat hususi bir usule tabidir ve bu usulün iki ölçüsü var. Birincisi, doğru olduğunu tespit etmek şartıyla, derinleşmeyi temin edecek tenkit. İkincisi, doğru olduğunu tespit şartıyla, daha uygun bir suret inşa edilebileceği istikametindeki tenkit. Bu tenkit yapıldığında, “doğru” donmaz, tortulaşmaz, surette ısrar edilmez.
İnsanların tartışmalarına baktığımda, iki doğruyu tartıştıklarını görüyorum. Gerçi umumiyetle iki yanlışı tartışıyorlar ama bazen de iki doğruyu tartıştıkları vaki. Farklı derinliklerdeki aynı doğruyu, iki doğru gibi tartışıyorlar. Veya aynı mananın farklı suretlerini tartışıyorlar. Tabii ki bunların biri doğru biri yanlış diye tartışıyorlar. Çok vahim bir durum… Bunun sebebi, doğrunun tenkit edilmemesi olmalı.
NURETTİN SARAYLI
nurettinsarayli@gmail.com