LİSAN-DUYGU MÜNASEBETİ BAŞLIKLI MÜLAKAT

ÖZGE SENA BİGEÇ ile Dil-Duygu Üzerine MÜLAKAT

Mülakat: Metin ACIPAYAM

 Beden Ülkesi’nde sınırlar ‘akıl’ ile ifade edildiği zaman, ülkenin yönetimi ve kararlarının alındığı yer de ‘kalp güzergahı’ olacaktır.

Metin ACIPAYAM: Her şeyin bir dili var. Duygu da buna dahil. Üstelik duygunun dili en tesirli dildir. Aklın dili, yalanın bol olduğu, anlaşılmasının zor olduğu bir dildir. Duygu dili ise, yalanı az olan veya yalan olduğunda anlaşılması kolay olan dildir. Aklın dili, bildiğimiz ve kullandığımız, adına lisan da dediğimiz dildir. Duygu dili ise standardı olmayan, kelimesi bulunmayan, bazı konularda ortak davranış şekilleri geliştirilmiş olsa da bu davranış şekillerine mahkum olmayan bir dildir. Bu güzergahtan bakacak olursak dil duygu münasebeti hakkında neler söylersiniz?

Okumaya devam et

Share Button

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-2-DEĞİŞİM KARŞISINDA İNSAN ZİHNİ-1-

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI-2-DEĞİŞİM KARŞISINDA İNSAN ZİHNİ
Gerçek, varlık ve vakıaların, yüksek hızdaki deveran süreçlerinin “tek anlık” tezahürleridir. Gerçek, varlık ve vakıaların bizzat kendisi değil, onların tertip, teşkil ve terkip halleridir. Tertip, teşkil ve terkip halleri ise sabit değildir zira deveran hızla devam etmekte, akış durdurulamamakta, “sübut” sağlanamamaktadır. İnsan ufku, varlık ve vakıaları “hayat” isimli havzada takip ediyor, bu sebeple ve umumiyetle varlık ve vakıaların hayat havzasındaki deveranına dikkat ediyoruz. Varlık sübuta erse, vakıalar dursa (sabitlense) zaten hayat biter, hayat yoksa insan için hiçbir şey yoktur.
Vakıa, varlıklar arası münasebetin bir kesitidir. Varlıkların çoklu özellikleri, başka her varlıkla farklı münasebetler kurabileceğini gösterir. Kaldı ki iki varlık bile birbiriyle farklı münasebetler kurabilmektedir. Bu sebeple vakıa sayısı varlık sayısından mukayesesiz daha fazladır. Varlık sayısının bile tespit edilemeyecek kadar çok olduğu dünyada, vakıa sayısını tespit muhaldir.
Vakıalar varlıktan kaynaklanır bununla beraber varlığa karşı istiklalleri yoktur ama muhtariyetleri mevcuttur. Varlıktan, varlığın özelliklerinden, varlıklar arası münasebetlerden meydana gelen vakıa, döner dolaşır ve kaynağına tesir eder. Varlık ve vakıalar birbirini inşa eder, birbirini etkiler ve bu deveran kesintisiz döner durur.
Varlık çeşitlerinden birisi, yani insan, varlık ve vakıalara “iradi” müdahalede bulunur, bulunabilir. İnsan müdahalesi dışındaki vakıa akışı, tabii seyrindedir, Sünnetullah üzere devam eder. Meselemiz insanın varlık ve vakıalar karşısındaki mevzisidir. Okumaya devam et

Share Button

ÜZÜLEMEDİM, BU ÇOK KÖTÜ

ÜZÜLEMEDİM, BU ÇOK KÖTÜ
Balyoz davası bitti, kuvvet komutanları da dahil ağır cezalar verildi. Yüzlerce sanık, orgeneraller, kuvvet komutanları, bir sürü general, albay filan… Karar duruşması olduğu için sanıkların aileleri de yoğun olarak mevcut. Karar açıklandığında ailelerin psikolojik savruluşları, çözülmeleri görülüyor kameralarda ve feveranları kaplıyor ortalığı.
Generallere verilen cezalara üzülmedim. Suçluya verilen cezaya üzülmek adalet duygusunu kaybetmektir. Suçluya acımak, adalete acımamaktır. Suçluya acımak, adalet talebinde bulunmamaktır. Suçluya ceza verilmeyecekse adaletin tarifi nedir? İlla da merhamet göstermek gerekiyorsa, suçluya değil, mağdura, müştekiye merhamet göstermek gerekir. Suçluya verilen ceza, mağdura gösterilen merhametin ta kendisidir. Bu sebeple denmiştir ki, ceza merhamettir. Adalet ise merhametin gerçekleşmiş, tatbik edilmiş halidir.
Generallere verilen cezaya üzülmem gerekmiyor. Adalet, halkı ve hayatı ayakta tutan birinci sütundur. Bu sütunu yıkmak bize yakışmaz. Bilakis, sütunun yerli yerinde durduğunu görmek sevindirici bir haber… Çok şükür ki o mermer sütunu tüm haşmetiyle gördük. Bu bahtiyarlık bize nasip oldu.
Yazının başlığındaki “üzülemedim, bu çok kötü” ifadesi, generallere verilen cezalar için değil, onların aileleri içindir. Gerçekten ailelerin hallerine baktım, perişan olmuşlar. Üzüntülü bir durum… Kendimi yokladım, üzülüyor muyum diye, hayır, hiçbir üzüntü yok. İşte kötü olan bu… Okumaya devam et

Share Button

DUYGU EĞİTİMİ-9-DUYGU DİLİ-3-

DUYGU DİLİ DÜŞÜNCE DİLİ
Temelde insanda iki dil vardır, duygu dili, düşünce dili… Diğer tüm diller, bu iki dilin türevleridir. Mesela sanat dillerinin hepsi, duygu dilinin lehçeleridir. Fikir, felsefe, bilim gibi diller ise düşünce dilinin lehçeleri…
Günlük hayatımızda düşünce dilinden daha çok ve daha yoğun şekilde duygu dilini kullanıyoruz. İlginçtir, bunun da farkında değiliz. Gülmek, ağlamak, sevinmek, üzülmek gibi tavır, eda ve mimiklerimiz de aslında duygu dilimizin malzemeleri yani “kelimeleridir”. Duygu dilini bu kadar yoğun kullanmamıza, bu kadar yoğun şekilde karşılaşmamıza rağmen, tüm eğitim sistemimiz düşünce dili üzerine kuruludur. Özellikle akıl inşası tamamlanana kadar geçen süre olan bebeklik, çocukluk ve delikanlılık çağları, zaten tabiatı gereği duygu diline mahkumdur. Akıl inşasını tamamlayıp da tam kapasite faaliyete başlayana kadar, duygu dilini çok yoğun kullanıyoruz. Akıl inşasından sonra da, duygu dili, günlük hayatta, düşünce dilinden daha fazla kullanılmaya devam ediyor.
Duygu dilini kullanma yoğunluğumuz bu kadar fazla olmasına rağmen, duygu dilini bilmiyoruz. Yoğun şekilde kullanıyoruz ama bilmeden kullanıyoruz. Çünkü duygu dilinin eğitim ve öğretimi yapılmıyor, lügati oluşturulmuyor, ölçüleri bilinmiyor. Kendimizi ifade etmek için düşünce dilinin iki-üç katı yoğunlukta duygu dilini kullanmamıza rağmen, hem bilmiyoruz hem de bilmek için çaba sarfetmiyoruz. Dolayısıyla duygu dilinde de kendimizi yanlış ifade ediyoruz, muhatabımızı yanlış anlıyoruz. Okumaya devam et

Share Button

DUYGU EĞİTİMİ-8-DUYGU DİLİ-2-

DUYGU DİLİ NEDİR
Duygu dili nedir, nasıldır? Duygu dilinin en önemli özelliği, iki kişinin konuşmadan birbirini anlamasıdır. Duygu dilinin lügati (sözlüğü) yoktur, kelimelerden oluşmaz. Bu sebeple herkesin müşterek kullanabileceği bir duygu dili yoktur. Buna rağmen bazı duyguların ifade edilme kalıpları herkes tarafından bilinir ve kullanılır.
Duygu dilinin standardının olmamasının avantajları ve dezavantajları var. Dezavantajları, müşterek bir dil olmadığı için herkesin duygusal ilişki içinde bulunduğu insanlarla geliştirmek zorunda olması. Hazır bir duygu dili olmaması, lisan gibi öğrenip kullanılamaması dezavantajdır. Bu özelliği aynı zamanda avantajdır. Çünkü insanlar kendi duygu dillerini oluştururken, kendi duygu yoğunluklarına, duygu çeşitliliklerine, ilgi gösterdikleri insanların duygu dünyalarına göre bir duygu dili geliştiriyorlar. Duygu dili böyle geliştirilince, sahibine has özellikler taşıyor, sahibinin duygularını, duygululuğunu daha iyi ifade ediyor. Diğer taraftan bu durum başka bir dezavantajı da, insanların çoğunluğunun duygu dili geliştirecek kadar zihni gelişmişliğe sahip olmamasıdır. Maalesef duygu dili de olsa bir dil geliştirmek ciddi bir iştir ve donanımlı bir zihni evren ister. Okumaya devam et

Share Button

DUYGU EĞİTİMİ-7-DUYGU DİLİ-1-

DUYGU DİLİNİ-GİRİŞ
Her şeyin bir dili var. Duygu da buna dahil… Üstelik duygunun dili en etkili dildir. Aklın dili, yalanın bol olduğu, anlaşılmasının zor olduğu bir dildir. Duygu dili ise, yalanı az olan veya yalan olduğunda anlaşılması kolay olan dildir. Aklın dili, bildiğimiz ve kullandığımız, adına lisan da dediğimiz dildir. Duygu dili ise, standardı olmayan, kelimesi bulunmayan, bazı konularda ortak davranış şekilleri geliştirilmiş olsa da bu davranış şekillerine mahkum olmayan bir dildir.
Duygu dilini, aralarında duygusal ilişki olan insanların kendilerine has, kendilerine ait şekilde oluşturmaları mümkündür. İki aşık insan aralarında bir duygu dili oluşturabileceği gibi, baba ile çocukları da aralarında kendilerine ait bir duygu oluşturabilmektedir. Bu büyük bir imkandır, herhangi iki kişi kendi arasında lisan oluşturamaz ama duygu dili oluşturabilir. Böylece yanlış anlamaları önlemek mümkün olur. Okumaya devam et

Share Button

DUYGU EĞİTİMİ-6-DUYGU KONTROLÜ

DUYGU KONTROLÜ
Duygu kontrolü, duygu eğitimi konusu değil, duygu ve akıl eğitiminin neticesinde elde edilebilecek bir yetenektir. Bu sebeple önceki yazımızda (başlıkta) ifade ettiğimiz gibi “gelişmiş ve güçlenmiş akıl sahiplerinin yapabileceği iştir.
Duyguya cepheden direnmek imkansıza yakın zordur. Mümkün ve kolay olsa da yapılmamalıdır, zira cepheden direnerek durdurulsa bile bir yerlerde birikir ve ileride daha büyük patlamalara sebep olur. Biriken duyguların patlaması ise önünde durulması mümkün olmayan çapta gerçekleşiyor.
Aklın duyguya cepheden direnmeye çalışması, tüm gücünü kullanmayı göze alması demektir. Bu durumda akıl, duyguyu durdurmak için kendini, varlığını tehlikeye atıyor. Direnişi cepheden sürdürmek, varlık-yokluk mücadelesi manasına gelir. Eğer duyguyu durduramazsa, duygu kendini imha eder. Özellikle “büyük duygu patlamaları”, cepheden direnen aklı darmadağın eder. Okumaya devam et

Share Button

DUYGU EĞİTİMİ-5-DUYGU AKIL ÇATIŞMASI

DUYGU AKIL ÇATIŞMASI
Duygu bir seldir, akıl ise baraj… Duygu hiçbir kurala bağlı olmaksızın akar, akar, akar. Akıl, duygu akışını durduramaz, kesemez. Aklın duyguya gücü de yetmez. Akıl üzerinde çalışmayanlar, aklın inşası, geliştirilmesi, güçlendirilmesi için çaba sarfetmeyenler, duygu karşısında ne yapacaklarını bilemezler. Aklın oluşumu kendi haline bırakılmışsa, duyguya gücünün yetmesi mümkün değildir.
Aklın duyguya gücü neden yetmez? Çünkü duygu, insandaki saf enerjidir, akıl da bu enerji ile çalışır. Hiçbir varlık, kendi enerjisini sağlayan kaynağa karşı mücadele edemez. Akıl, herhangi bir konu hakkında faaliyet göstermek için, o konuya öncelikle duygunun akması gerekir. Duygu o alana doğru akmalı ki, akıl ve diğer zihni unsurlar o konu ile ilgilensin. Duygunun akış mecrası üzerinde olmayan veya duygunun döküldüğü bir havzada bulunmayan bir konuda akıl, zoraki faaliyet gösterse de verimli olmaz. Okumaya devam et

Share Button

DUYGU EĞİTİMİ-4-DUYGU ZEKA İTTİFAKI

DUYGU ZEKA İTTİFAKI
Duygunun da zekanın da kuralı yoktur. Bu ikisi, herhangi bir kurala bağlı değillerdir ve bağlanamazlar. Her ikisi de hürriyete aşıktır. Sınırlara, bariyerlere, engellere çok öfkelenirler. Önlerine çıkacak her engele çarparlar, çarpmadan durmayı bilmezler. Çünkü bariyerlerin kendilerine engel olamayacağını zannederler. Bir bariyeri aşıp aşamayacaklarını, çarpmak suretiyle test ederler.
Duygu hedefini bilir fakat güzergahını bilmez. Hedefi, zevk almaktır. Zevk alacağını zannettiği her hedefe kilitlenir ve harekete geçer. Fakat o hedefe nasıl varacağını, hangi yolu ve güzergahı takip edeceğini bilmez. Aslında yolu ve güzergahı da dert etmez, doğrudan ulaşmak ve amacını gerçekleştirmek ister, ne ki, hayat buna müsaade etmez. Hayat birçok iş için dolambaçlı yolları şart kılar. Bu sebeple güzergah, metot gibi imkanlar gerekir. Duygu ise bunları bilmez ve umursamaz. Mesela bir kadından etkilenen erkeğin duyguları, kadından hangi yönden etkilendiyse onu hemen, orada gerçekleştirmek ister. İnsanın herhangi bir işi, ortalıkta yapmamasının sebebi duygu değil, akıl ve ahlaktır. Duygunun zamana tahammülü yoktur, mekan ise her nereyse orasıdır, başka mekan aramaz, metottan ise hiç hoşlanmaz. İnsanın iç dünyasında akıl ve ahlak, dış dünyada ise toplum baskısı olmasa, duygu, hangi hedefe yöneldiyse, o hedefi bulduğu yerde amacını gerçekleştirmek ister. Okumaya devam et

Share Button

DUYGU EĞİTİMİ-3-DUYGU EĞİTİMİ NEDİR?

DUYGU EĞİTİMİ NEDİR
Duyguyu zapt altına almak ve istenildiği gibi yoğurmak mümkün müdür ki, duygu eğitimi yapılabilsin. Duygu, sahibi tarafından kontrol edilebiliyor mu ki, eğitim sürecinde başkaları tarafından kontrol edilebilsin. Gerçekten de duygu, insandaki en zor konulardan biri. Sahibi tarafından bile kontrol edilemeyen duyguyu, başka birinin kontrol edebilmesi çok zor. Bu sebeple de duygu eğitimi, herkesin yapabileceği bir iş değil
Duygu, doğrudan eğitilebilir zihni akışlardan biri değil. Düşüncenin eğitilmesi veya belli düşünce alışkanlıkları oluşturma işi daha kolay. Duygu eğitiminin zorluğu özel eğitim metotları geliştirmeyi gerektiriyor. Klasik eğitim metotlarıyla duygu eğitimi yapmak imkansız.
Duyguya doğrudan müdahale etmek mümkün olmadığı için, dolaylı müdahale yolları geliştirilmeli. Duyguya müdahale etmeden eğitmek gerekiyor. Öyleyse yapılacak iş, duyguya koridorlar açmak, akış mecraları oluşturmak, mecraların yönünü tayin etmek, akacağı havzalar geliştirmek, havzalarda enerji olarak kullanmak gibi metotlar lazım. Okumaya devam et

Share Button

DUYGU EĞİTİMİ-2-GİRİŞ-2-

İlkellik eğitimin her alanında boy gösteriyor. İnsanlık, yirmi birinci asra girdi ama eğitim alanındaki gelişmeler hala ilkellikten kurtulamadı. Bunun en önemli sebebi, “insan” denilen varlığın hala yeterince keşfedilememiş olmasıdır. Keşfedilemeyen varlık eğitilemiyor. Keşfedilemediği için, hala neyinin eğitileceği bile bilinmiyor. Duygu eğitimi, eğitimin temeli olmasına rağmen, milyonlarca ciltlik eğitim literatüründe “duygu eğitimi” başlığı bomboş görünüyor.
Reaksiyoner yaklaşımlar eğitim metotlarını geliştirmekte işe yaramıyor. Bir metodu deniyorlar, işe yaramadığında onun tersini denemeye başlıyorlar. Deneme-yanılma yolunu kullanmak gibi bir ilkelliğe mi kızarsınız, insan tabiatını doğru keşfedememekten kaynaklanan cahilliğe mi kızarsınız? Tüm reaksiyoner savrulmalar, her nedense bir türlü dönüp dolaşıp “duygu eğitimine” gelmiyor. Bu kadar deneme-yanılma tecrübesinden sonra bile konunun duygu eğitimine gelmemesi, mesele hakkındaki derin cahilliği göstermiyor mu? Okumaya devam et

Share Button

DUYGU EĞİTİMİ-1-GİRİŞ-1-

Hususi ilgi ister duygu… Eğitimi özel metot gerektirir, yoğun dikkat ve yüksek duyarlılık şarttır. Hoyratça yapılacak bir iş değil, kendi haline bırakıldığında ise asla insana yakışan bir “duygululuk hali” meydana gelmez. Kaotik bir duygu hali sarar insanın içini, insan şeklinde yaratılmış varlıkları insanlıktan çıkarır. İnsanın tabiat toplamı, insani olmayan birçok özellik taşır. İnsanda bulunan duygular, insanda bulunduğu için “insani özellikler” taşımak zorunda değildir. İnsanda, hayvani duygular da mevcuttur. Bu husustaki en açıklayıcı bilgi ve fikir, Haki Demir’in sitemizde (www.fikirteknesi.com) yayınlanan “İnsan tabiat haritası” başlıklı yazı dizisidir.
Aslında yanıldığımız nokta, insan suretinde yaratılmış olmayı, insan olmak için kafi görmemizdir. Oysa insan, diğer canlılardan çok farklı olarak, müthiş bir tabiat zenginliğine sahiptir. Bir hayvan cinsine baktığımızda, onun sureti (şekli) aynı zamanda onun tabiatını da gösterir. Çünkü hayvanların tabiatı, kendileriyle sınırlıdır ve değişmez.
Kabul edemediğimiz nokta, insan şeklindeki varlıkların, insani özelliklerin dışında da özellikler taşıdığıdır. İnsanlar da hayvanlar gibi sınırlı bir tabiata sahip olsalardı, problem olmayacaktı. Ne kadar kabul edemesek de, insan denilen varlık, hayvanların tabiatını da içinde taşıyan, onların özelliklerine de sahip olan, bu sebeple hayvan gibi yaşamayı da, insan gibi yaşamayı da becerebilen bir varlıktır. Bundan dolayıdır ki eğitim ihtiyacımız var. Okumaya devam et

Share Button

YENİ YAZI SERİSİ “ÇOCUKLARDA DUYGU EĞİTİMİ”

Biraz ara verdik. “Çocuklarda akıl inşası” kitabımızı düzenledik, yayınevine gönderdik, inşallah basılacak. Onu kitap haline getirdiğimize göre yeni yazı serisine başlama vakti geldi.
Çocuklarda duygu eğitimi… Yeni yazı serimizin ismi bu… Aslında üzerinde çalıştığımız yeni kitabımızın ismi bu… Bir taraftan kitabı hazırlarken, diğer taraftan bir yazı serisi halinde bazı kısımlarını yayınlamak istedik.

*

Önceki çalışmamızda olduğu gibi bu çalışmamızda da Haki Demir beyin kitaplarından faydalanıyoruz. Haki beyin yayınlanmış kitapları üzerinde yapabileceğimiz çalışma sayısı, yayınlanmış kitaplarından daha az olmaz. Hatırladığım kadarıyla yayınlanmış 20 civarında kitabı vardı. Benim de o kitaplar üzerinde yaptığım araştırma konusu aşağı yukarı o kadar var. Zaten kitapların dışında da yardımcı olduğu için kaynak ve fikir sıkıntısı çekmiyoruz. Kendilerine çok çok teşekkür ederim.

Share Button

SAF DUYGUYA ULAŞMAK MÜMKÜN MÜ? -1-

Duyguya saf haliyle ulaşmak veya saf duygu tezahürlerini yaşamak veya saf duygu üretmek mümkün mü? Hemen ifade edelim ki, insanlar saf duyguya ulaştıklarında elde edecekleri “zevk”in nasıl bir şey olduğunu bilselerdi, hayatları boyunca, bir saniyelik dahi olsa “saf duygu”ya ulaşmak için canhıraş bir çaba gösterirlerdi.

İnsanın ruhi ve zihni dünyasında meydana gelen sayısız faaliyetin iki temel kategorisi olduğu malumdur. Duygu ve düşünce… Gerçekleşen faaliyetlerin tamamı bu tasnif içinde mütalaa edilebilir. Duygu ve düşüncelerin normal şartlarda birbirinden tamamen müstakil olarak meydana gelmedikleri ise sabittir. Mesele, duygu ve düşüncenin birbirinden tamamen bağımsızlaştırılmasının mümkün olup olmadığıdır. Saf duyguya ulaşabilmek aynı zamanda saf düşünceye de ulaşabilmektir.

Duygu veya düşünceyi saf haliyle elde etmek için takip edilecek yolların neler olduğu sorusuna ilk bakışta verilecek cevap; ya “birbirinden tefrik etmek” veya “birini sıfırlayarak diğerine sahip olmak” şeklindedir.

Duygu ve düşünceyi birbirinden tefrik etmek kabil değildir. Zuhur etmiş olan duyguya, düşünce herhangi bir safhasında nüfuz etmiştir. Nüfuz etmiş olan düşünceyi duygunun muhtevasında teşhis etmek bile fevkalade zordur. Teşhisi kabil olmayanın tefrik edilmesi imkânsızdır. Keza, düşünce faaliyeti cereyan ettiğinde ve düşünce meydana geldiğinde, duygu herhangi bir safhasında düşünceye nüfuz etmiş haldedir. Düşüncedeki duygu izlerini teşhis etmek kabildir ama birbirinden tefrik etmek fevkalade zordur. Meydana gelmiş düşünceden duyguyu, zuhur etmiş duygudan düşünceyi tefrik edemiyorsak yapmamız gereken duygu ve düşünceyi kendi kaynaklarına kadar takip etmek ve kaynaklarında zapt altına almaktır. Kaynağına kadar ulaşırsak belki saf hallerini müşahede etme imkânına kavuşabiliriz.

*

Düşünce faaliyetinin merkezlerinden birisi zekâdır. Fakat zekânın gerçekleştirdiği düşünce faaliyeti eksiktir. Başka bir ifadeyle zekânın gerçekleştirdiği faaliyet, düşünce faaliyetinin başlangıcıdır. Zekânın faaliyetine “tam düşünce” değil de “ham düşünce” diyebileceğimizden dolayı düşüncenin saf haline yaklaşmak ne kadar mümkün olur?

Zekânın akıl ve şuurdan bağımsız olarak tek başına gerçekleştirdiği düşünce faaliyeti, düşüncenin tüm şartlarına sahip olmaz. Düşünce faaliyetinin kendini ikmal etmesi için en azından birkaç tane “metodu” kullanması gerekmektedir. Muhakeme, muhasebe, mukayese, istidlal vesaire düşünce metotlarından birkaçını kullanmaksızın gerçekleşen zihni faaliyet, düşünce faaliyeti mahiyetine kavuşamaz. Bu ve benzeri düşünce metotlarını kullanan “merkez” ise zekâ değil akıldır. Zekânın gerçekleştirdiği faaliyetlerden elde ettiği verimleri akıl, değerlendirmezse (düşünce metotlarını kullanarak yoğurmazsa) düşünce faaliyeti meydana gelmez. Tam düşünce faaliyetinin olmadığı ihtimalde, saf düşünceye ve dolayısıyla duygunun saf haline ulaşmaktan bahsetmek doğru görünmüyor.

Düşüncenin kaynaklarından (düşünce merkezlerinden) birisi de, akıldır. Akıl düşünce faaliyetinde bulunan merkezlerden birisidir. Aklın düşünce faaliyeti, “tam düşünce” faaliyetidir. Aklın düşünce faaliyetine başlayacağı anı tespit edip o noktadan sonra düşünce faaliyetini takip edebilirsek belki saf düşünceye yaklaşmış oluruz. Düşünce merkezlerinden birisi de şuurdur. Şuurun düşünce faaliyeti, “mütekâmil düşünce faaliyeti” olarak ifade edilebilir. Saf düşüncenin aranması gereken yer, esas olarak şuurdur. Saf düşünceye en fazla yaklaşabilecek kişiler de şuur sahibi kişilerdir.

*

Saf duyguya yaklaşabilmek için duygunun merkezine seyahat etmek, saf düşünce arayışından daha zordur. Düşüncenin kaynakları (merkezleri) daha bilinebilir olduğu için belki de daha kolay ulaşılabilir. Fakat duygunun kaynağı, düşüncenin kaynakları kadar kolay ulaşılabilir değildir. Duygunun kaynağı, birinci basamakta “ben hassası” olarak ifade edeceğimiz “benlik” merkezidir. İnsandaki “ben merkezi” dikkatle tetkik edildiğinde aklın da zekânın da kaynağı olduğu görülür. “Ben merkezi” insan iç dünyasının görünür (anlaşılabilir) ilk merkezidir. Bu merkez, aklın ve zekânın da kaynağı olmak bakımından hem düşünceye ve hem de duyguya kaynaklık etmektedir. “Ben merkezi” sadece şuuru taşıyamaz ve şuur insan benliğinin dışında ve üstünde teşekkül eder. Şuurun temel özelliklerinden birisi zaten budur. Yani şuur, insanın, benliğinden daha yükseklere çıkabildiği bir “varoluş” seviyesidir.

Benlik merkezi, duygunun görünür ilk kaynağı olmasına rağmen düşüncenin ikinci basamaktaki (daha derindeki) kaynağıdır. Bu sebeple duygu aklın ve zekânın gerçekleştirdiği düşünce faaliyetlerine daha derinlerde nüfuz etmektedir. Dolayısıyla düşünce faaliyetindeki duyguyu teşhis ve tefrik etmek daha fazla zorlaşmaktadır.

*

Şuurun benlik merkezi üstünde gerçekleşen bir idrak (ve tefekkür) merkezi olması, saf düşünceye şuurun faaliyetlerinde yaklaşmayı daha fazla mümkün hale getirmektedir. Fakat saf duyguya şuurun faaliyetlerinde daha kolay yaklaşmanın mümkün olduğunu söylemek kabil değildir

*

Duygunun nihai kaynağı ruhtur. Duygu, ruhi hamlelerin vasıtasız (doğrudan) tezahürüdür. Ruhi hamleler insan iç âleminde bulunan birçok merkez marifetiyle (vasıtasıyla) zuhur eder. Akıl, zekâ, şuur, hafıza, vicdan, irade vesaire iç âlem merkezleri ve mekanizmaları marifetiyle zuhur eden ruhi hamleler, bu merkezlerin mahiyetine bürünerek görünür hale gelir. Fakat ruhun vasıtasız olarak eşya (obje) âlemine saçtığı aksiyonları da vardır. Duygu, budur. Duygunun vasıtasız tezahür eden ruhi hamle olması, ona, hiçbir şeyin karışmayacağı veya nüfuz etmeyeceği manasına gelmez. Düşünce, duyguya bir şekilde nüfuz etmekte ve onun safiyetini bulandırmaktadır.

Burada alaka celbedici olan nokta, duygunun kaynağının düşüncenin kaynaklarından daha derinde olmasına rağmen duyguya düşüncenin karışabilmesidir. Bu durum, duygunun saf haliyle kaynağından zuhur ettiğini fakat insanın iç âleminden (zihni evreninden) geçerken düşünceyle karıştığını göstermektedir. Bu sebeple “saf duyguya” ulaşmak, “saf düşünceye” ulaşmaktan daha kolay gibi görünmektedir. Zira insan iç dünyasında derinleşmek kabil olursa saf duyguya ulaşılabileceği anlaşılmaktadır. Saf düşünceye ulaşmanın zorluğu, duygunun kaynağının düşüncenin kaynağından daha derinlerde olmasıdır. Öyleyse duygu, düşünceye daha doğarken karışmakta ve hatta düşüncenin doğumunu gerçekleştiren sebepler veya kaynaklar arasında bulunmaktadır. Duyguya muhtaç olmaksızın düşünce faaliyetinde bulunabilmek kabil olmalı ki, saf düşünceye ulaşmak mümkün olsun…

*

Duyguya düşüncenin karışması, her türlü insani endişe, ihtiyaç, korku, tabu, peşin fikir, ümit vesaire halin karışması manasına gelir. Bunların tamamının düşünce olmadığı vakadır ama düşünceyi harekete geçiren saikler olduğu için düşünceyle beraber duyguya karışırlar. Düşünceye duygunun karışması, düşüncenin muharrik gücünün (aslında enerjisinin) duygu olmasındandır. Genellikle duygu olmadan düşünce faaliyeti meydana gelmemektedir. Düşüncenin sebebi değil ama enerji kaynağı duygudur. Saf düşünceye ulaşmak veya yaklaşmak, duyguya muhtaç olmadan düşünebilme kudretine kavuşmaktır. Zorluğu da buradadır. Saf düşüncenin enerji kaynağı, duygu değil düşüncenin sebebi olan şeydir. Duyguya muhtaç olmadan düşünebilmek, “doğru düşünce faaliyetinin” teminatıdır. Çünkü duygu, düşünceyi insan benliğine doğru vakumlar. Bu vakumlama düşünceyi sübjektivitenin parantezine hapseder.

*

Saf duygu, sınırsız zevktir. Saf düşünce, derinliği ölçülmez idraktir.

Duygu, zevkin kaynağıdır. İnsanın zevk katsayısını duygunun saflık derecesi tayin eder. Duyguya bilgi ve düşünce ne kadar karışırsa safiyeti o nispette kaybolmakta ve zevk katsayısı düşmektedir. Akıl ile duygunun zıt ilişki içinde bulunmasının sebebi budur.

Saf duygu, aşkın ta kendisidir. Saf düşünce, idrakin ta kendisidir.

Saf düşünceye yaklaştıkça “idrak”, saf düşünceden uzaklaştıkça “kabul” ortaya çıkar. Saf düşünce, varlık ve vakıaları “her neyse o” haliyle yani eşyayı kendi merkezinde idrak etmeyi mümkün kılar. Saf düşünceden uzaklaştıkça, varlık ve vakıalar, “nasıl olması isteniyorsa o haliyle” kabul edilir. Kabul edilir zira orada idrak etmek değil takdir etmek veya değer atfetmek vardır.

*

Saf düşünceye her insanın yaklaşabileceği vaka, kırk derece ateşte düşünebilmektir.

Kırk derece ateşte düşünebilmek başlı başına bir maharettir mutlaka fakat düşünebilen insanlar görürler ki, düşünce faaliyeti duygudan bağımsızlaşmıştır. Kırk derece ateşte düşünebilmenin zorlukları, duygu tezahürleri olmadığı için düşünce faaliyetinin enerjisi temin edilememekte ve duygunun düşünce faaliyetine kattığı anlamlandırma yok olmaktadır. Duygu olmadığı için enerji ve anlam meydana gelmemekte bu da düşünmeyi lüzumsuz göstermektedir. Kırk derece ateşte düşünmenin en önemli özelliği derin bir anlamsızlıktır. Anlamsızlığın kaynağı ise zevksizliktir. Hakikaten insanın yaşadığı her hadisede zevk, bir boyut olarak bulunmaktadır. Zevkin bulunmadığı hadiselerde ise bir anlam vardır. Gereklilik de bir anlam ihtiva etmektedir. Anlamsızlık ve zevksizlik, düşüncenin pratik lüzumunu ortadan kaldırmaktadır. İnsan iç âleminin sıfır anlam ve sıfır zevk noktası, garip görünse bile “saf düşünce”ye en fazla yaklaşıldığı yerdir. Anlam, bir açıdan bakıldığında insanın o ana kadar hayata dair biriktirdiği kabulleridir. Anlam kaybı, insanı kabullerinden bağımsızlaştırmaktadır. Kabullerden bağımsızlaşmak, saf düşünceye yaklaşmak cihetinden fevkalade bir hamledir.

İnsanın kabullerinden bağımsızlaşması veya kabullerinden azade şekilde düşünebilmesi normal şartlar altında mümkün değil. Kabullerden bağımsızlaştığında insanların düşünce faaliyetinde bulunması anlamsız ve lüzumsuz geliyor. İşte bu lüzumsuzluk ve anlamsızlık haleti içinde gerçekleştirilen düşünce faaliyeti, idrak edebilmenin birçok şartına sahiptir.

Saf duyguya her insanın yaklaşabileceği hadise, orgazm halidir.

Orgazm hali, bedeni bir boşalmadır ama daha çok hissi (duygusal) bir boşalmadır. En önemli özelliği ise, duygu tezahürünün düşünceyi asgariye indirmesidir. En şiddetli duygu tezahürlerinden biri olan öfke de bile düşünce, orgazm halindeki kadar azalmamaktadır. Orgazm halinin “bedeni aksiyon” olduğu düşüncesi temel yanlışlardandır. Her nedense orgazm halini meydana getiren fiilleri ruha yakıştıramadığımız için vakayı, bedeni aksiyon olarak kabul etmek çabasındayızdır.

Duygu tezahürü, ruhun varlığa yönelmesinin “bilgisiz” halidir. Bilginin sıfır halinde meydana gelen aksiyon, “mananın” suret olmaksızın zuhur etmesidir. Duygunun mutlaka suret aramasının sebebi de mananın suretsiz zuhur etmesidir. Bilginin (aklın) Varlığa yönelmesi ile duygunun varlığa yönelmesi arasındaki kesafet (yoğunluk) farkı bu sebepledir. Duygunun varlığa yönelmesindeki kesafetin daha fazla olması, acil suret ihtiyacı içinde bulunmasındandır.

Orgazm halindeki duygu kesafetinin fazla olması ve düşüncenin sıfıra yaklaşması, zuhur eden duygunun mahiyeti ile ilgilidir. Bu halde zuhur eden duygu, çocuk sahibi olma arzudur. Çocuk sahibi olma arzusu, orgazm halinde meydana gelen duygunun, yeni bir insanı ihtiva etmesidir. Orgazm halindeki duygu, bir insandan insan zuhur etmesidir. İnsandan insan meydana gelmesi, kâinattaki en büyük hadiselerden biridir. Bu çapta bir hadiseyi gerçekleştirecek olan duygu, en şiddetli duygulardan biridir. İnsan denilen varlığın meydana gelmesi o kadar büyük bir hadisedir ki, bu hadiseyi gerçekleştiren duygu, insanın tüm bedenini ve benliğini esir alabilmektedir. Hadisenin bedeni (biyolojik) boyutu, sözkonusu duygunun insan vücudunda meydana getirdiği etkiden başka bir şey değildir.

*

Saf düşünceye yaklaşmak, fikir adamı olmak için şarttır.

Saf düşünceye yaklaşma mahareti, fikir adamı olmak için temel şarttır. Zira saf düşünce idrakin ta kendisidir. Düşünce faaliyetini duygudan azade hale getirmeden “idrak” mümkün değildir. İnsanın kabullerine uygun bilgileri toplayıp onlarla meşgul olması, idrak değildir. Düşünce faaliyetini duygunun mecralarından uzaklaştırabilmek, insanın benlik merkezinin üstüne çıkabilmesidir. Benliğinin üzerine çıkarak düşünce faaliyetinde bulunamamak, fikir adamı olmaya manidir. Benlik merkezinde düşünebilen insanlar, fikir adamı değil, menfaat adamıdırlar.

Saf duyguya yaklaşmak, sanatçı olmak için şarttır.

Saf duyguya yaklaşma mahareti, sanatçı olmanın temel şartıdır. Sanatçılar genellikle manaları lisan dışında bir dil ile ifade etmektedir. Ulaştıkları manaları lisan ile ifade etmeyi gerektiren sanat dallarında bile sanatçılar, lisanı diğer insanlar (mesela fikir adamları) gibi kullanmazlar. Sanatçı üslubu, aynı lisanın içinde yeni bir dil oluşturabilmektir. Duygunun manaların suretsiz olarak zuhur edip acilen bir suret edinme çabası içinde bulunması, sanatçıların o manaları suretsiz olarak keşfedip bir suret üretmelerini gerektirmektedir. Manalar suretsiz olarak zuhur ettiği için, aklın kullandığı metotlara uygun olması gerekmediği malumdur. Bu sebeple lisanın kalıpları genellikle sanat için dar gelir. Sanatçı olabilmek için, manaları suretsiz halde keşfedebilmek gereği açıktır. Bu gereklilik, saf duyguya yaklaşabilmeyi şart kılar.

*

Saf düşünce duyguyu iptal eder. Saf düşünce gerçekleşir ve kalıcı hale gelirse duygunun kaynakları kuruyabilir. Fakat duygunun kaynakları kurursa hayat nihayete erer. Saf duygu zuhur ettiğinde düşünce iptal olur. Saf duygu tezahürleri süreklilik kazanırsa insan düşünce melekelerini kaybeder. Aşk zaten budur.

*

İnsanın ulaşabileceği en büyük maharet, saf düşünce ile saf duyguyu hemzaman olarak yaşayabilmesidir. Birbirine karışmadan ve birbirini iptal etmeden her ikisini hemzaman olarak yaşayabilmek, insan türünün ulaşabileceği en yüksek seviyedir. Saf düşüncenin duyguyu, saf duygunun düşünceyi iptal ettiği veya önce meydana gelenin diğerinin zuhur kanallarını kapattığı doğrudur. Fakat insanın kendi iç dünyasında daha fazla derinleşmesi ve kaynaklarını, imkânlarını ve istidatlarını kullanabilme maharetini geliştirmesiyle her ikisini hemzaman olarak yaşaması mümkündür. Ne kadar zor olduğu ise aşikâr…

Saf duygudaki zevkin ölçülmez bir derinliği olduğu vakadır. Fakat saf düşüncenin de sınırsız bir zevk ürettiği unutulmamalıdır. Zira idrak aynı zamanda misilsiz bir zevktir. Duygudaki zevk ile idrakteki zevkin farkı, duygudaki zevk her insanın yaşabileceği türdendir ama idrakteki zevk bazı insanların yaşayabileceği zevktir. İdrakteki zevk, yüksek zekâların ve dehaların yaşayacağı zevktir ki, özellikle dehalar için idrakteki zevk hiçbir duyguda yoktur.

*

Duygu iradi olarak üretilemez. Duygu, kendisi zuhur ettiğinde insan onu yaşar. Duygunun tetiklenmesi mümkündür ama üretilmesi sözkonusu olmaz. Bu durumun tek istisnası, saf düşünceye ulaşan insanlardır. Saf düşünceye ulaşabilen (veya çok yaklaşan) insanlar duyguyu üretebilmektedirler. Duyguyu üretebilmek, kişinin istediği “hal” üzere bulunabilmesini mümkün kılar. İnsanın istediği duyguyu üretebilmesi ve onu yaşayabilmesi harikulade bir maharettir. Bu maharet, insanın bedenine olduğu gibi ruhuna da sahip ve hâkim olmasıdır. Oysa insan bedenine hâkim olabilse de ruhuna hâkim olamaz. Ruh insana hâkimdir. Fakat saf düşünceye ulaşabilmek ve duygu üretebilmek ruha hâkim olmaktır.

Share Button