Cihad Meydanının Pehlivanı Kim?

Efendimiz (sav) buyurdu;

“Allah (cc), sizden birinizin yaptığı işi, en iyi şekilde yapmasından hoşnut olur.”

(Taberânî, el-Mu’cemü’l-Evsat, 1/275 ve Beyhakî, Şu’abü’l-Îman, 4/3349)

Kurtuluşumuz bu hadiste. Yaptığımız işleri en iyi şekilde yapmak iyi bir niyetle mümkündür. Kalbi hastalıklı olan bir vücudun sıhhati düşünülemez. Komuta merkezinin emniyetini sağlayamazsak cephede verdiğimiz mücadelenin bize getirisi yorgunluk ve pişmanlık olur.

Cihad etmek gibi bir düşüncemiz varsa bu işe kendimizden başlamalıyız. Bu mücadele “benden bize” doğru halka halka yayılmalı ve şanlı tarihimizde olduğu gibi yine dünyaya adalet ve refah sunan bir medeniyetin varlığı ile sonuçlanmalıdır.
Okumaya devam et

Share Button

EĞİTİM MESELESİNE İÇERİDEN BAKIŞ

EĞİTİM MESELESİNE İÇERİDEN BAKIŞ

Önemli Olan Ertelenir!

Milli Eğitim değerlerimize göre bir sistem oluşturamadı.Amazon’dan ,Misisipi’ye;Everesten ,Himalaya’ya lüzumlu lüzumsuz birçok şeyi öğrenirken/öğretirken kendi değerlerimizi bir meşale gibi elden ele;nesilden nesile aktarımda bir yol yordam oluşturamadık.Sanal alemin kolaycılığına ve tahripkârlığına bize ait mukavemet alanlarından mahrumuz.Divan Edebiyatının ruh iklimi,poetika dünyası müzelik olurken Mevlana sema ayininden öte bir anlam ifade etmiyor ;dokuz semazenin dokuz gezegene tekabül ettiğinden ve “HAKTAN ALIP HALKA VERMEK” figürü de akıllara gelmezken yerli yersiz telakkilerle Mevlana’nın bizden şikayetçi olacağı bir duruma düştük.Kalkınmayı merkeze alan anlayış en mühim mesele olan eğitimi erteleyerek bugünlere geldi.Eğitim felsefesinden yoksun veli ve öprenci popülizmi taşıyan sistem arayışları kiyafet serbestisinde kendini belli eden şekilcilikten öteye gidemedi.Dünya ve evren anlayışımızda metafiziği yok sayan,ruh kökümüzü tebarüz ettirmeyen şimdiki sistem kötü bir tüketici yetiştirmekten başka bir işlev taşımıyor!Tarih,coğrafya,iman ,kültür,medeniyet değerleri öncelikle onu aşılayacak yeni nesil öğretmenin meçhulü olduğundan,aile temel değerleri değil dünyalık serüveni esas aldığından gelinen nokta marka ve imajlar arasında boğulmuş çarpık bir nesli doğurdu!
Okumaya devam et

Share Button

ÇATI KURULUŞ İHTİYACI-8-EĞİTİM VE DERSHANE MESELESİ

ÇATI KURULUŞ İHTİYACI-8-EĞİTİM VE DERSHANE MESELESİ
Dershaneler kapatıldığında elli bin civarında öğretmenin açığa çıkacağını, bunların işsiz kalacağını söylediler. Anlaşılan o ki, dershanelerin istihdam ettiği öğretmen sayısı takriben bu kadar. Oysa dershanelerin dışında, İslami gurupların (vakıf ve derneklerin) tasarrufu altında bulunan, gönüllü olarak mesailerini harcayan yüz binlerce öğretmen var. Vakıf, dernek ve sair teşekküllerde gönüllü olarak istihdam edilmiş, birçoğu eğitim sahasında faaliyet gösteren, devletten ve halktan bir kuruş maaş veya başka isim altında iktisadi menfaat talep etmeyen yüz binlerce gönüllü insan gücü, cemaatin kurduğu ve teşkilatlı olmaktan başka bir hususiyet taşımayan birkaç on binlik öğretmen kadrosunun yapacağı işin yüzlerce katını daha ucuza yapma imkanına sahip. Geriye kalan sadece teşkilatlanmak, sevk ve idare etmek, merkezi bir planlama yapmaktır.
Çatı kuruluş, gurup ve cemaatlerin imkanlarını bir havuzda birleştirdiği takdirde, dershanelere asla ihtiyaç kalmayacak şekilde hem de okullarda kurslar düzenlenmesi mümkündür. Sadece Milli Eğitim ve Belediyelerle işbirliğine girildiğinde, mesela devlet okullarının boş olan akşam ve hafta sonralarında, birkaç yüz binlik öğrenci kitlesini çok aşan, neredeyse devlet okullarının tüm öğrenci kitlesine uzanabilecek, ücretsiz bir kurs düzenlenmesi kabildir. Bu mesele, sadece üniversite imtihanına ayarlı şekilde organize edilmek zorunda da değil, birçok alanda ve mesela dini eğitim sahasında da sayısız kurs düzenlenebilir. Tahmin edileceği üzere, Anadolu’daki aile ve öğrencilerin kahir ekseriyeti, dini eğitimin bu şekilde yapılması halinde iştirak edecektir. Okumaya devam et

Share Button

FİKİRTEKNESİNİN BÜYÜK BAŞARISI-4-DEHA EĞİTİM MERKEZİ

FİKİRTEKNESİNİN BÜYÜK BAŞARISI-4-DEHA EĞİTİM MERKEZİ
13.11.2013 tarihli Yeni Şafak gazetesinde bir haber… Haberin başlığı şu; “300 Üstün Zekalı Çocuğa Okul”… Haber şu;
“Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nihat Ergün MEB ile paylaştıkları bir projeden bahsetti. Ergün, ‘TÜBİTAK bünyesinde üstün zekalı çocukların eğitimine ilişkin bir çalışma yapıyoruz. 3 ilde üstün zekalı çocukların eğitimini TÜBİTAK bünyesinde kurulacak okullarda sürdüreceğiz Açılacak okulda ilkokuldan liseye kadar eğitimlerini tamamlayacaklar.’ dedi.”
Bu haber, fikirteknesinin yıllardır mücadelesini verdiği, çeşitli başlıklar altında yazılarına konu edindiği, şiddetle ve ısrarla kurulmasını tavsiye ettiği bir müessesenin haberini veriyor. Fikirteknesi, hayatın, ülkenin ve hükümetin önünde gitmeye, terakki istikametini aydınlatmaya devam ediyor. İhtiyaçları erken teşhis etmek, çözüm için tekliflerde bulunmak, kimsenin üzerinde düşünmediği konuları gündeme getirmek gibi bir vazifeyi hakkıyla ifa ediyor. Bu özelliği ile gurur duymalı…
Ne var ki fikirteknesi gurur duymak yerine derin bir hüzün yaşıyor. Zira bir konuyu fikirteknesinin gündeme getirmesi ile ülkenin gündemine girmesi arasında uzun zaman farkları var. Mesela yüksek zekalar için özel eğitim-öğretim müesseseleri açılması teklifi, “Zeka Merkezi” başlıklı yazı ile 2009 yılında yapılmıştı, hükümet meseleyi daha yeni gündemine almış görünüyor.
* Okumaya devam et

Share Button

TAYYİP ERDOĞAN, ANLA ARTIK-1-

TAYYİP ERDOĞAN, ANLA ARTIK-1-
Tayyip Erdoğan yaklaşık on yıldır başbakan, hükümetinin ilk yıllarında ciddi badireler (Ergenekon, balyoz vesaire cunta ve terör kumpasları) atlattı. Bu sebeple birçok şeyi yapamadığını biliyor ve düşünüyoruz. Bu sebeple Cumhurbaşkanlığı seçiminden ve hemen akabindeki partisinin kapatılma davasından sonra “muktedir” olduğunu da biliyoruz. İçeride ve dışarıda ciddi işler yaptığını, yapmaya devam ettiğini de biliyoruz. Hakbilirliğimiz gereği teşekkür borcumuz olduğunu, doğru yaptıklarını desteklemek gibi bir mesuliyet altında bulunduğumuzu tabii ki inkar etmiyoruz.
Ama artık yeter…
Askeri vesayeti büyük nispette gerilettiğini, Ankara’nın karanlık dehlizlerindeki karanlık bağlantılara büyük darbeler vurduğunu biliyoruz, bunların ülke ve millet için ne kadar mühim meseleler olduğunun farkındayız, teşekkür ederiz. Kıymet bilmemek gibi, nankörlük gibi bir edepsizliğe sahip değiliz.
Ama artık yeter…
Ülkeyi iktisadi krizden çıkardığını, dünya iktisadi krizini asgari zararla atlattığını, iktisadi altyapıyı sağlam temellere oturtmaya çalıştığını, ihracatı cumhuriyet döneminde hayal bile edilemeyen seviyeye çıkardığını biliyoruz, yeminli muhalifler gibi başarıları küçümsemek, yok saymak gibi bir ahlaksızlığa sahip değiliz, çok teşekkür ederiz.
Ama artık yeter…
Hariciyeyi, batının Anadolu’daki istasyonu olmaktan kurtardığını, kendi merkezinde yoğunlaşan ve kendi merkezinde yönetilen bir dışişleri bakanlığı kurduğunu, daha önce kimsenin umursamadığı, dinlemediği, fikrini merak etmediği hariciyenin, bölgede ve dünyada “ne düşündüğü” merak edilen, umursanan, ona göre politika geliştirilen bir noktaya getirdiğini biliyoruz, minnettarız.
Ama artık yeter… Okumaya devam et

Share Button

TALİM VE TERBİYE SÜREÇLERİ-22-RUHİ-AKLİ SÜREÇLER-21-NEFS(BENLİK) SAFHASI-10-

Nefs, ruhun bedene taalluk etmesinden sonra zuhur eder. Ruhun beden ile birlikte yaşamasını mümkün kılan, belki beden ile birlikte yaşamasını zaruret haline getiren bir merkezdir. Nefs, bedene yöneliktir, bu cihetle dünyaya aittir. Beden ve dünya yönelik olması, hayatı yaşamayı mümkün kılan kaynak olduğunu da gösterir. Ruh için bu dünya “gurbet”tir, bu dünyada durmasının sebebi tabiatı değil, “emir”dir. Emre itaat ederek bu dünyaya gelmiştir, geldiği yere göre bu dünya “aşağıların aşağısıdır”, bu sebeple tabiatına uygun değildir. Emir, insan terkibinin gerçekleşmesi, dünyada (gurbette) imtihan edilmesi, başlangıçtaki safiyetini bu dünyada tekrar kazanarak ahirete intikal etmesine yöneliktir. Kendi haline bırakıldığında bu dünyada kalması, yaşamaya devam etmesi için bir sebep yoktur zira geldiği ve gideceği yer bu dünyaya nispeten tabiatına daha uygun olan vatanıdır.
Ruh, emirle bu dünyaya gelmiş, bu dünyada belli bir süre ikamete mecbur edilmiştir. Bu ikamet esnasında beden hapishanesinden sıyrılma, ayrılma, hürleşme (belki kendi alemine gitme) gibi teneffüslere izin verilmiştir; uyku ve rüya ile… Uyku, “yarım ölüm” mahiyetinde olup, ruhun bedenden ayrılabilme imkanıdır, ayrıldığında gittiği yerde (her nereyse) orada yaşadıklarını da insan zihnine haber veriyor. Okumaya devam et

Share Button

“HAL OKUMALARI” ve İNSAN İNŞASI

 “HAL OKUMALARI” ve İNSAN İNŞASI

 

Küçük yaşlardan beri bizlere, Kemalizmin eğitim kitaplarında Osmanlı Devleti’nde okuma oranının düşük olduğunu, okuma yazma bilen kişilerin azlığını ve bu yüzden geri kalındığını söyler veya alt satır olarak hissettirir. Batı toplumlarının ilerleyişini Osmanlı olarak göremeyişimizin, fark edemeyişimizin nedenlerinden bazılarını; çürüyen eğitim sistemi ve okuma oranının düşüklüğü olarak gösterilir. Bu söylemlerin tamamen yanlış olduğu iddiasında değilim. Bu söylemlere denecek bir şey varsa oda “kısmen doğru“ ifadesidir. Bu “kısmen doğru” ifadesi Osmanlı Devleti’nin son yüzyılları için geçerlidir. Zira toplumun eğitim dinamikleri olan “medrese” “tekke-zaviye” kurumları son dönemlerde bozulmaya başlamış ve devletin yıkılışına kadar bozulma devam etmiştir. Okumaya devam et

Share Button

DERSANELER NEDEN VAR Kİ

DERSANELER NEDEN VAR Kİ
Galiba otuz yılı aştı ve kırk yıla yaklaştı dersanelerin yaygın şekilde kurulması ve faaliyetlerine başlaması. Otuz yılını ben hatırlıyorum, daha fazla olabilir, büyük şehirlerde daha da fazla olabilir. Otuz kırk yıldır eğitim hayatının içine yerleştiği için normal gelmeye başlayan dersaneler, bir türlü sorgulanmıyor, ihtiyaç olup olmadığı ciddi şekilde tartışılmıyor, ihtiyaç varsa sebepleri araştırılmıyor. Sadece alışkanlık üzerinden eğitim gibi bir konu yürütülebilir mi?
Dersaneler neden kuruldu, yaygınlaştı ve yerleşti? Sorunun cevabını galiba herkes biliyor, okullardaki eğitim-öğretim yetersizliğinden… Öğrencilerin üniversite imtihanları (bir müddettir lise imtihanları da dahil) için hazırlanmasına katkıda bulunduğu düşünülüyor. Gerçekten de imtihanlara katkıda bulunuyor.
Dersanelerin eğitim sistemindeki yeri nedir? Yukarıdaki sorunun cevabını herkes biliyor ama bu sorunun cevabı bilinmiyor, konuşulmuyor, tartışılmıyor. Bu sorunun cevabı araştırıldığında ortaya çok garip, tuhaf, ilginç bir sonuç çıkıyor. Dersanelerin eğitim sisteminin, “paralel eğitim kurumları” dır. Paralel eğitim kurumları, okullarda verilen eğitim-öğretimi tekrarlıyor. Dikkat edin, okullardaki müfredattan başka bir konu işlemiyor, aynı müfredatı imtihana ayarlı şekilde tekrarlıyor. Özelliği ise imtihan tekniğine ayarlı öğretim vermesi… Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-E-KİTAP-Haki DEMİR

TAKDİM

İslam maarif anlayışı, İslam irfanının insanda ve hayatta gerçekleştirilmesi fikridir. Bu fikrin müesseselerini, usulünü, adabını, vasıtalarını, mecralarını, havzalarını, mekanlarını, şahsiyetlerini, malzemelerini nizami bir anlayış içinde inşa etmek, idare etmek, tatbik etmek işidir. Nizam (sistem) ifade etmeyen bir iş bütünü, neticesinin ne olacağı bilinmeyen kumar gibidir. Bu kadar bahsi, bir “anlayış” çerçevesi içinde nizami bir örgü ile ortaya koymak gerekir. Birbirinden müstakil (bağımsız), birbirini beslemeyen ve desteklemeyen, çok zaman birbiriyle tezat teşkil eden bahisler toplamı değil ifade etmeye çalıştığımız, aksine, merkezi örgü nizamına sahip sayısız unsurun, kendi sahalarındaki sınırsız hürriyete sahip olmasıdır. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-33-TALEBE ANLAYIŞI-2-

Risalet’in müderrisliği, sahabenin talebeliği… İşte İslam tedrisat anlayışının iklimi bu, bu iklimden süzülecek mana ve hikmet yekunu, eksiksiz bir anlayış ve nizamı kurmaya kafidir.
Sahabe bazı mevzularda nihai emsaldir. Nihai emsal olması zaruretendir, tercihen değil. Risalate rağmen değil, Risaletin tatbikat yekununu ikmal etmek için. Dikkat, mana yekununu değil, tatbikat yekununu… İslam tatbikat cihetiyle de “tamamlanmış” olduğu için, sahabe, cemiyet kadrosunu oluşturmak bakımından ve içtimai çerçevedeki diğer bazı meselelerde nihai emsaldir.
Sahabeye dair meşhur Hadis-i Şerifin anlaşılmaması, sahabenin tatbikat yekunu içindeki mevkiinin idrakine mani olmakta, mefhumu muhalifinden bakıldığında, sahabenin tatbikat yekunu içindeki mevkii anlaşılmadığı için “Ashabım göklerdeki yıldızlar gibidir…” Hadisi Şerifi idrak edilememektedir. Bu nakısaların tamamı, “külli anlayışa” sahip olmamaktan kaynaklanıyor. Sadece İslam tedrisat anlayışı veya bu anlayışın müderris ve talebe bahsi tetkik edilse mesele vuzuha kavuşuyor. Tek zaviyeden ve aynı zaviyeden bakanlar, bu tavrında ısrar edenler, İslam’ı anlamadıkları gibi tahrif ettiklerinin de farkında değiller. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-30-MÜDERRİS ANLAYIŞI-1-

MÜDERRİS ANLAYIŞI
İki Cihan Serveri Aleyhiselatü Vesselam Efendimizin, Risalet vazifesini teslim aldıktan sonraki tüm hayatı, müderris, muallim, mürebbi olarak geçmiştir. Her hal ve kavli, ders veren, öğreten, terbiye eden, inşa eden ve nihayet tatbik eden bir emsaldir. Birçok sıfat şahsiyetinin yıldızları olarak parlamakta, her yıldız ayrı bir sahada “nihai emsal” vazifesini görmektedir. Asli vasfı ve vazifesi, malum olduğu üzere Risalet ve tebliğdir, bundan hemen sonraki vasfı ve vazifesi ise müderrislik ve tedrisattır.
Hz. Risaletpenah Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin “müderrislik” vasfı ve tedrisat vazifesi tam olarak anlaşılmadan, İslam’ın anlaşılması kabil olmaz. Çünkü Risalet, İslam’ı, kafirlere tebliğ, Müslümanlara ise tedris etmiştir. Müslümanlara yönelik tedrisat faaliyeti ise, tabii olarak altmış üç yıl, asli olarak da yirmi üç yıldır. Müderrisliğin ilk vasfı “emin” olmaktır, O, “emin” sıfatını kırk yaşına kadar iktibas ve muhafaza etmiştir, bu sebeple müderrisliği, tabii olarak altmış üç yıldır.
Fahr-i Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin müderrislik vasfı ve tedrisat vazifesi anlaşılmadığı takdirde, “Vahiy”, doğrudan muhatap olunacak bir metin olarak kabul ediliyor. O’nun tebliğ vazifesini yaptığını, vahyin artık tamamlanmış olarak elimizde bulunduğunu düşünüyor ve O’nu aradan çıkararak doğrudan Kur’an-ı Kerim’i okuyor, anlamaya çalışıyoruz. O’nun nasıl okuduğunu, nasıl anladığını, nasıl anlattığını, nasıl tatbik ettiğini umursamamak, anlamamak, hafife almak insanın İslam ile tüm irtibatını keser. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-29-TEDRİSAT ANLAYIŞI-4-

Sohbet usulleri geliştirmemiz lazım. Bunu her alanda yapmalıyız ama hususiyetle tedrisat safhalarının her biri için sohbet usulleri geliştirmemiz şart. Ana rahmindeki çocuktan başlayarak ölüme kadar sürecek hayatın her alanı için ayrı sohbet usulleri oluşturmalıyız. Zaten İslam maarif anlayışı, ilim tahsilinin, doğum öncesinden başlayarak ölüme kadar devam edeceğini kabul eder. Öyleyse tedrisat, okulla başlayıp biten bir paranteze sıkıştırılamaz.
*
Tedrisatın her safhası için oluşturulacak sohbet usulünün, dili, üslubu, meclis çerçevesi farklı olacaktır, olmalıdır. Meclisin (sınıfın) itimat altyapısı, emniyet çerçevesi, tarafların kullanacakları dil ve üslup, takınacakları tavır ve eda, kullanacakları izah ve idrak şekilleri, birbirine yönelik edep ve hürmet tarzı bu çalışmanın ana mevzularıdır.
Bazı derslerin, ilimlerin, disiplinlerin “sohbet usulü” ile tedrisatı mümkün olmayabilir, onlar için hususi usuller geliştirmek gerekebilir. Bu durum tabiidir ve böyle misallere bakarak, sohbet usulünü tenkit etmek, terk etmek, hafife almak doğru olmaz.
Tedrisatın her safhası için sohbet usulü numunelerini, tekliflerini “İslam Maarif Nizamının Modelleri” isimli eserimizde izah ettik. Teferruatlı tetkikler gerektiren bu mevzua burada temas etmekle iktifa ettik. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-28-TEDRİSAT ANLAYIŞI-3-

Sohbet ile tartışma arasındaki farkları bilmemiz gerekiyor. Umumiyetle bu farkları bilmediğimiz için tartışmadan kurtulup, sohbet meclisini oluşturamıyoruz.
Tartışma aklın, dolayısıyla nefsin meşgalesi. Sohbet ise akl-ı selimin, dolayısıyla ruhun faaliyeti. Meseleye bu şekilde bakıldığında, sohbet de akıl ile yapılıyor. Zaten ruh, faaliyetlerinin kahir ekseriyetini vasıtalarla yapıyor. Bir müminin doğrudan ruhi faaliyetleri gerçekleştirecek ve hayatı doğrudan ruhi hayat olarak yaşayabilecek seviyeye gelmesi, “insan inkişaf sürecinin” müntehasına ulaştığını gösterir. Mesele de zaten bu noktaya ulaşmanın yolunu, güzergahını, istikametini, vasıtalarını, malzemelerini temin etmektir çünkü bu nokta müminin hedefidir.
İslam tedrisat usulünün müntehasına ulaşıldığında, ruhi hayat yaşanmaya başlandığında, ruh vasıtasız konuşacak kadar saflaştığında, Allah kelamından başka bir söz söylemez, Allah kelamından başka söz dinlemez. Bu güzergahın mühim safhaları ise, önce kalbi evrenin temizlenmesi, ruhun kalbi evrenin merkezine otağını kurması, sonra akl-ı selimin inşasıdır. Bundan maksat, inşa edilen akl-ı selim ile kalbi-ruhi evrenin “istikamet üzere” inkişafını temin etmektir.
*
Sohbette emniyet var, emniyetli iklimde nüfuz gayreti var. Sohbet meclisi, itimat ve itibar edilen insanlardan teşekkül eder, bu sebeple emniyetlidir, bu sebeple nüfuz gayretinden başka bir ruhi ve akli çabaya gerek kalmaz. Mümin “emin” şahıstır, bundan dolayı kendine itimat etmek gerekir. Müminin “emin” olmaması kadar, mümine itimat etmemek de sıhhatsiz bir haldir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-27-TEDRİSAT ANLAYIŞI-2-

Sohbet “meclis” kuran usuldür. Sohbetin oluşturduğu meclisi, hiçbir mükâleme (diyalog) şekli oluşturamaz. Sohbetteki iklim, kalbi-ruhi iklimdir, zihni-akli iklim değil. Kalbi-ruhi iklimin oluştuğu mecliste, “kalp dili” konuşulur, konuşan ise ruhtur.
Öncelikle sohbet meclisi “emin”dir. Sohbete katılanlar cihetinden emindir, sohbet usulü cihetinden emindir, sohbet konusu cihetinden emindir. Bu sebeplerle de sohbet meclisi, kalpler meclisidir. Çünkü kalp, emin bir meclis, emin bir iklim ister.
Kalpte tereddüt yoktur, şüphe yoktur, bu sebeple kalbi evren nezihtir. Kalpte şüphe yoktur çünkü orası imanın mekanıdır. İmanda şüphe ve tereddüt olmaz. Kalb dilinin konuşulduğu meclis, imanın meclisidir. Kalbi evren ve o evrendeki istikamet (iman) şüpheyle yoğurulamaz, tereddütle kirlenemez.
Kalbi evren, insan tahlilinde (analitiğinde) bilginin kaynağıdır. Oradan daha derin bir mahal yoktur, bilginin özünün özü orada yoğrulur. Yoğuran ruhtur, yoğurma istikameti ise imandır. Bu sebeple İslam’ın bilgi telakkisinin (epistemolojisinin) insandaki kaynağı, kalbi evren, nihai kaynak ise ruhtur. Hakikate ulaşacak olan, hakikati anlayacak olan ruhtur, hakikatin insanda tecelli ettiği mahal ise kalbi evrendir.
Hakikat insanın dışındadır, vahiydir. Fakat hakikatin insanda bir muhatabının olması gerekir, işte hakikatin insandaki muhatabı ruh, hakikatin tecelli edeceği mahal kalp, hakikatin “kelam” ve “hal” şeklindeki tezahür mekanı da sohbet meclisidir. İmana “istikamet” denmesinin sebebi de, ruhun hakikate yönelmesidir. İstikamet, ruhun, hakikat ile kurduğu münasebettir, bu münasebetin kurulduğu mahal kalp, inşa mekanı ise sohbet meclisidir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-26-TEDRİSAT ANLAYIŞI-1-

Tedrisat usullerinin şahikası, sohbettir. Sohbet, sünnettir. Hz. Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam Efendimizin hayatının büyük kısmı, tedrisatının ise tamamı, sohbet şeklinde cereyan etmiştir. Sohbetteki tesir gücü ve verimlilik seviyesi, hiçbir tedrisat usulünde yoktur. Günümüzde batının “sohbet”i tedrisat usulü olarak hiç kullanmadığı, hatta keşfetmediği malum ama Müslümanların bir kısmının da habersiz olduğuna dair görüntüler calib-i dikkattir.
Sohbet, gönüllülük esasına dayanır. Mecburiyet olmadığı için sohbete gelenler, öğrenmeye, anlamaya hazır haldedirler. Kalpleri, ruhları, zihinleri, akılları açıktır ve talepkardır. Bilindiği üzere tedrisatın (eğitim öğretimin) en mühim meselesi, talebenin talepkarlığıdır. Talepkar olmayana bir şey vermek kabil olmaz.
Kalp açık olmadığında bir şey almaz. Kalbin açık olması, sahibinin talepkarlığı ile ilgilidir. Sahibi talepkar olmayan kalbi açmak, hariçten mümkün değildir. Kalp açık olmaksızın yapılan tedrisat, zorakidir. Zoraki tedrisat, kalbe kadar inmez, yerleşmez, kalıcı olmaz, en önemlisi anlaşılmaz, en fazla ezberlenir. İdrak faaliyetinin kaynağı kalptir. Kalbi açmayan, hazır hale getirmeyen, idrak etmek için kıvranmayan insan, tedrisat süreçlerine dahil olmaz. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-25-HAYAT TELAKKİSİ-7-

Muvazene (denge), varlığın, insanın ve hayatın varoluş denklemidir. Muvazenenin ve muvazene ihtiyacının en katı şekilde tezahür ettiği alan “varlık bahsi”, en açık şekilde zuhur ettiği alan “hayat bahsi”, en müphem olduğu alan ise “insan bahsi”dir. Mevzuumuz hayat bahsi…
Muvazene, nizamdır, muvazenesizlik keşmekeş… Nizam hayattır, kaos ise ölüm… Hayat, keşmekeşe (kaosa) tahammül edemez, muvazene bozulduğunda tabii olarak muvazeneye doğru akar, muvazeneyi arar, en küçük muvazene ihtimaline bile sarılır. Ne olursa olsun, muhakkak muvazeneyi bulur. Muvazene denkleminin iyi veya kötü olduğuna bakmadan onu arar. “İyi muvazene”, kaosta aranmaz, iyi muvazene, muvazeneden sonra aranır.
Hayat tabii haline bırakıldığında, arayacağı muvazenede “insani altyapı” derdine düşmez. En kötü muvazene, en iyi (ki böyle bir şey olmaz) keşmekeşten daha iyidir. Çünkü muvazene, hangi muhtevada olursa olsun, hangi denklemle kurulursa kurulsun, hayat demektir. Köle-efendi münasebetinde bile isyan yoksa bir muvazene kurulabilir ve hayat bu muvazene bile keşmekeşe tercih eder. Hayatın bu tabiatı, mesela diktatörlüklerin de bir müddet devam edebilmesini izah eder. Kaosun akabinde kurulan diktatörlüklere insanların tahammül etmeleri, hayatın diktatörlüğü bile kaosa tercih etmesindendir. Fakat muvazenenin ömrünü tayin eden, muhtevası ve denklem türüdür. Muhtevası ne kadar “insani” mahiyet taşıyorsa o nispette ömrü uzun olur, aksi durumlarda ise bir müddet sonra muvazene bozulur, çünkü hayat daha iyi bir muvazene aramaya başlar. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-24-HAYAT TELAKKİSİ-6-

Hayat, sıhhat ve kudret merkezinde deveran ediyor. İnsanın sıhhatli ve kudretli olduğu yaş aralığı, hayatın deveran havzasını oluşturuyor. Sıhhat ve kudret muhafaza edildiği takdirde hayat, yirmi ile altmış yaş aralığında gerçekleşiyor. Altta (sıfır ila yirmi yaş arası) ve üstte kalan (altmıştan sonrası) kısım, “hayat havzası” tarafından taşınıyor.
İnsanın sıhhatli ve kudretli olması, kendi meseleleriyle ilgilenebilmesinin yanında, başkalarının meseleleriyle de ilgilenebilme imkanına sahip olmasıdır. Bu imkan hayat parantezinde mevcuttur. Parantez içinde olan insanlar hayatın failidir, parantez dışında kalanlar ise parantez içindekilerin mesuliyet ve mükellefiyeti altındadır. Bu durum, hayatın tabiatındandır.
Hayatın tabiatından kaynaklanan bu hal, hayatın vahdetinin gerçekleştirilmesi gereken cihetlerinden biridir. Hayatın tabiatına bakarak, hayatı üçe taksim edip, her birini diğerinden müstakil hale getirmek, hayatı çözmek ve dağıtmaktır. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-23-HAYAT TELAKKİSİ-5-

İslam’ın hayat telakkisi, doğumla başlayıp, ölümle biten küçük bir paranteze sıkışmaz. Ölümden sonrası olduğu gibi doğumdan öncesi de var. Ölümden sonrası umumiyetle bilinir ve bahsi edilir ama doğumdan öncesine nedense dikkat edilmez.
İslam, hayatın hakikatini “ruhi hayat” olarak tespit ve teklif ettiği için, hayatın bidayeti ruhun yaratılmasıdır. Dolayısıyla “alem-i ervah”tan başlayan bir hayat anlayışına sahiptir. İslam’ın hayat anlayışı, bidayeti olan lakin nihayeti olmayan bir ufku ifade eder. Cennet ve cehennem hayatının ebediliği, ruhun ebediliği (bekası) ile kaim olduğuna göre, hayatın hakikatini “ruhi hayat” olarak tespit zarureti vardır. Öyleyse hayatın bidayetini de ruhun yaratılmasına, “alem-i ervaha” kadar götürmek bir mecburiyettir.
Toparlayıcı şekilde ifade etmek gerekirse, yukarıların yukarısından (alem-i ervahtan) başlayan hayat, aşağıların aşağısına (dünyaya) iner, buradaki seyrine göre de, aşağıların aşağısından daha aşağı olan cehenneme veya yukarıların yukarısından daha yukarı olan cennete gider. Hayatın grafiği budur, ya sürekli düşmeye devam eder veya düştükten (indirildikten) sonra tekrar yükselmeye başlar. Maksat, bidayeti ile nihayetini (en azından) denkleştirmektir. Dünyaya inmekle bedene (maddeye) bulaşan ve nefse vücut veren ruh, bunlardan arınarak bidayetindeki saflığa ulaştığında daire tamamlanmış ve maksat hasıl olmuş demektir. Veya diğer güzergahı izler ve daireyi tamamlayamadan doğrusal bir grafikle sürekli aşağıya doğru seyreder. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-22-HAYAT TELAKKİSİ-4-

Dünya görüşlerinin saf tefekkür ile hayat mecraları ve hayat havzaları açmaları imkansız mıdır? Ne kadar zor olduğu malum da, imkansız mıdır? Eğer imkansız ise, bu bahsin kapatılması gerekiyor, bu istikamette emek ve zaman israf etmemek gerekiyor. İmkansız değilse eğer, saf tefekkürün hayatta gerçekleştirilmesi manasına gelecek olan bu tür hamleler, insan haysiyetinin zirvesi kabul edilmelidir.
Mümkündür lakin hususi şartları var. Bu mesele aynı zamanda dünya görüşlerinin “kudret testi” olarak kabul edilmelidir. Gerçekten fevkalade zor olan ve hususi şartları bulunan bu iş, dünya görüşlerinin zirvelerini teşkil eder. Dünya görüşlerinin nazari ve tatbiki ufkunu (zirvesini) gösteren bu mesele dikkatle tetkik edilmelidir.
Dünya görüşlerinin birbiriyle mukayesesi, hacimleriyle yapılır. Hacimleri teşkil eden iki cihet ayrı ayrı mukayese konusudur. Genişliğine doğru ne kadar insan kitlesine tatbik edilebilir olduğu, derinliğine (yüksekliğine) doğru da, hangi zirveye çıkabileceği hususu, dünya görüşlerinin mukayesesinde net veriler sağlar. Mevzumuz derinlik yani zirve yani ufuk cihetidir. Okumaya devam et

Share Button

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-21-HAYAT TELAKKİSİ-3-

Dünya görüşlerinin (iradi mecraların) hayatın tabii mecraları ile münasebetleri, hayatı ne kadar anladıklarını gösterir. Başka bir ifadeyle hayat telakkilerinin ne kadar isabet kaydettiğinin delilidir.
Hayatın ana damarları tabii mecralardır, muharrik kuvveti ise fikir. “Yaşanmaya değer hayat”, fikir (irade) ile tabiatın mütekamil kıvamındadır. Tabii olan ile iradi olanın fevkalbeşer terkip kıvamını bulmak gerekir. Tabii mecralar hayatın altyapısıdır, bunların reddi veya inkarı veya imhası, hayatı inkıtaa uğratır, tökezletir, yokeder. Muhtevasına “düşünce” zerkedilmeyen tabii mecralar ise, hayvani havzalara dökülür. Tabii mecralar, imkan alanlarıdır, bu mecralarda sayısız “imkan” kaynaşır. Tabii mecraları reddederek, inkar ederek, yok sayarak, sadece “düşünceye” dayalı bir hayat kurma kudreti kimseye bahşedilmemiştir. Bu tür hedefler, küçük guruplar halinde, suni hayat havzaları şeklinde muvakkaten gerçekleştirilebilir, bu tür misallere bakarak hayatı anlamaya çalışmak, hayat hakkında fikir üretmek, hayalperestliktir, ütopya peşinde koşmaktır. Yani Paris komününden sosyalist bir toplum ve hayat çıkmaz.
*
Hayatın tabii mecralarına savaş açan, hayat telakkisini bu şekilde oluşturan hiçbir dünya görüşü hayat tarafından teyit edilmez, desteklenmez, varoluş hakkı ve imkanı tanınmaz. İdealist olan, fikrin hayatını inşa etmektir, bu doğru, ne var ki, hayata rağmen hayat inşa edilmez, daim kılınamaz. Hiç kimse ve hiçbir düşünce, hayatın tabiatına rağmen varolamaz, hayatın tabiatı dışında bir hayat inşa edemez. Okumaya devam et

Share Button