Etiket arşivi: ekonomik kriz

İKTİSADİ KRİZİN SEBEPLERİ -II-

Kapitalizm lokal bir sistemdir veya kapitalizmin dünya çapında imtihanı

Kapitalizmin temel kuralları herkes tarafından bilinir. Çok da basittir aslında kapitalizmin kuralları… Belki de bu sebeple kapitalizm hakkında her insan fikir sahibidir ve fikir beyan etmekten imtina etmez. Oysa iktisat ile ilgili sistemli bilgisi olan insan sayısı mukayeseli olarak çok azdır. Nedir kapitalizmin temel kuralı? Veciz olarak ifade edildiği gibi “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”. Yani serbest piyasa veya piyasanın işleyişine müdahalenin men edilmesi…

Serbest piyasa dendiğinde ilk akla gelen de rekabettir. Rekabet önlendiğinde kapitalizm teorik olarak ortadan kalkar.

Rekabet ve serbest piyasa dendiğinde, üretim denklemindeki girdilerin maliyetlerinin düşürülmesi hayati önemdedir. Üretim denklemine bakıldığında en önemli maliyet girdisinin başında işgücünün geldiği görülmektedir. Farklı ülkelerde maliyet kalemlerinde değişiklik görüldüğü vakadır. Fakat yazımızın konusu gelişmiş ülkeler (ve tabi ki kapitalist ülkeler) olduğu için işgücü maliyetinin yüksekliği aşikârdır.

Rekabet ve serbest piyasa sözkonusu olduğunda maliyet kalemlerinin tamamında geriye doğru bir gidişin (maliyeti düşürme çabasının) şart olduğu görülür. Maliyet rekabetinde (ki rekabetin büyük kısmı zaten maliyette yaşanmaktadır) işgücü girdisinin geriye gitmesinin anlamı, işçilerin ücretlerinin azaltılması demektir. İşçilerin ücretlerinin azaltılması veya ucuz işgücü aranması süreklilik kazanacaksa, Marks yerden göğe kadar haklı hale gelir. Zira işçiler köle düzenine hapsedilir ve insanlık dışı bir hayat yaşamak mecburiyetinde bırakılır. Hiçbir iktisadi sistem, cemiyetin bir kısmını (ki önemli bir kısmını) göz ardı edemez. Başka bir ifadeyle cemiyetin bir kısmını umursamayan bir sistem teklifi, insanlık dışı bir tekliftir.

Kapitalistlerin hemen şu itirazı yaptığını duyar gibiyim. “Serbest piyasa refah üretir, refah arttığında işçi ücretleri serbest piyasa kurallarına uygun olarak yükselir”. Kapitalizmin püf noktalarından birini bulduk. Kapitalizm refah üretmek zorundadır. Eğer refah üretemezse, piyasaya müdahale mümkün olmadığı için işçi ücretleri yükselmez. Zira genel bir refah artışı olmuyorsa işçiler düşük ücretle çalışmak mecburiyetindedir. REFAH ÜRETMEMESİ İHTİMALİNDE KAPİTALİSTLER (SERMAYE SAHİPLERİ) HALKIN DİĞER KESİMLERİNİ SÖMÜRÜRLER. Bu bir…

Kapitalizmin genel bir refah ürettiğini veya üreteceğini sabitleyelim ve buradan devam edelim. Kapitalizm refah ürettiğinde işçi ücretlerinin yükselmesi gerçekliği, sözkonusu ülkede meydana gelmektedir. Siyasi sınırların olmadığı bir dünya hayali üzerine bir iktisadi sistem kurmadığımıza göre, kapitalizmin refah üretmesini bir ülke için geçerli saymak durumundayız.

Belli bir ülkede refah seviyesinin artması ve buna paralel olarak işçi ücretlerinin yükselmesi, o ülkedeki işverenler arasındaki rekabeti etkilemez. Zira işgücü maliyeti herkes için sabitlendiğinden dolayı (yani her üretici için yükseldiğinden dolayı) rekabet başka maliyet kalemlerine yönelir. Burada problem yok. Fakat bu ihtimalde başka bir problem var. Bu noktada ortaya çıkan problem, başka ülkelerdeki işverenlerin (üreticilerin) rekabeti…

Milletlerarası ticaret sözkonusu olduğunda, iktisadi hayattaki üretici aktörlerin yerini devletler almaktadır. Buradaki devletten kastımız, farklı siyasi coğrafyalardaki iktisadi şartlar manzumesidir. Diğer devletlerde de kapitalizm cari olduğu verisinden hareket etmekteyiz. Bu durumda diğer siyasi coğrafyalardaki maliyet kalemlerindeki (mesela işgücü maliyetindeki) rekabet gücü karşısında, refah üreten kapitalist siyasi coğrafyadaki üretici firmaların durumu ne olur? Konuyu daha açık ifade etmek gerekirse; AB ülkelerindeki ve ABD de ki işçi ücretlerinin ortalama maliyetlerinin aylık 2.000 ila 3.000 Dolar olduğu fakat buna mukabil geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerdeki işgücü maliyetinin aylık 100 ila 200 Dolar olduğu hatırlanırsa, ortaya çıkacak milletlerarası ticaretteki rekabetin neticesi ne olur?

Kapitalistlerin bu soruya şu cevabı verdiğini duyar gibiyim. “O ülkelerde kalkınır veya refah üretir, bu durum kapitalizm için tenkit değil takdir sebebidir”. Bu cevabın ilk göze çarpan özelliği “doğru” olduğudur. Fakat cevap kendi içinde devasa bir paradoksu gizlemektedir. Bu paradoksu anlayanlar için cevap yanlıştır.

Paradoks şu; bir siyasi coğrafyadaki üretim maliyetinin düşüklüğü (mesela işgücü maliyetinin düşüklüğü) sebebiyle o coğrafyanın rekabet gücünün arttığı vakadır ve bu sebeple kalkınacağını öngörmek doğrudur. Fakat bir siyasi coğrafyanın kalkınması, gelişmiş siyasi coğrafyalardaki refahı geriletir. Zira gelişmiş ülkelerin rekabet gücü zayıflar ve sistem tıkanarak çöker. Neden çökeceğini uzun uzun anlatmaya gerek yok sanırım. Gelişmekte olan ülkelerdeki düşük maliyetle üretilen malların gelişmiş ülkelerin piyasalarına girmesi ve oraları işgal etmesi, yüksek maliyetle üretilen malların tüketimini sıfıra doğru çeker. Buna karşılık korumacılık gibi kapitalizme aykırı tedbirler de alınamayacağı teorik olarak kabul edileceği için, gelişmiş kapitalist ülkelerdeki iktisadi sistemin çökmesini engellemek imkânsızdır.

Kapitalizmin başka ülkelere seyahat etmesi durumunda bir önceki ülkeyi yerle bir edeceği vaka olmasına rağmen bu durumun daha önceki dönemlerde (ve aslında tarihte) hiçbir misalinin olmadığı gerçektir. Daha önce gerçekleşmemiş olması, kapitalist sistemin dünya çapında tecrübe edilmediğini göstermektedir. Dünyanın birkaç ülkesinde veya aynı medeniyeti paylaşan bir kesiminde tatbik edilerek müspet neticeler alınmış olan bir sistemin, hayat tarafından doğrulandığını söylemek kabil değildir. Bir sistem dünya çapında tecrübe edilmediği takdirde o sistemle ilgili son söz hala söylenmemiş demektir.

Neden bu hadise daha önce gerçekleşmemiştir? Bunun, temel iki sebebi var. Birincisi yakın zamana kadar bilginin (ve tabi ki teknolojinin) batının tekelinde olması, ikincisi ise dünyanın (batı dışındaki ülkelerin) daha önce kapitalist olmamasıdır.

Bilgi ve teknolojinin batının tekelinde olması, diğer coğrafyaların üretim için ön şart olan “bilgi”ye sahip olmaması batı ile rekabetini engellemekteydi. Batının teknolojik ürünlerinin değeri ve karının yüksek olması ve bu alanda tekel halinde bulunması, diğer coğrafyaların sömürülmesini mümkün kılıyordu. Kapitalizmin önemli kurallarından birisi olan rekabet (ve tabi ki buna bağlı olarak anti-tröst kuralı) hatırlandığında, gelişmiş batılı ülkeler ile diğer coğrafyalar arasında bir rekabet olmadığı ve batı tekelciliğinin dünyaya hakim olduğu anlaşılacaktır. Bilgi, teknoloji ve dolayısıyla üretim tekelini elinde bulunduran batılı kapitalist gelişmiş ülkeler, diğer coğrafyaları sömürmüşlerdir. DEMEK Kİ, KAPİTALİZM, GELİŞMİŞ ÜLKELER ELİYLE DÜNYANIN SÖMÜRÜLMESİDİR. Öyleyse kapitalizm iki sömürüden birini mutlaka gerçekleştirir. Ya kendi insanlarını sömürür veya diğer coğrafyaları sömürür. Aslında ise ikisini de yapar. Önce kendi insanlarını sömürür ve semizler ondan sonra da diğer coğrafyalardaki insanları sömürür.

Kapitalistlerin bu teşhise karşı şu itirazı yükselttiklerini duyar gibiyim. “Öyleyse diğer coğrafyalar da (ülkeler de) gelişsin veya kapitalist olsun. Onların geri kalması neden kapitalizmin suçu olsun ki?”. Bu itirazı şimdilik kabul edelim ve ikinci sebebi açıklamaya devam edelim. Kapitalizmin diğer ülkelere seyahat etmesi halinde önceki ülkeleri viraneye çevirmesi misalinin neden daha önce gerçekleşmediği sorusunun cevabındaki ikinci sebep, diğer coğrafyaların kapitalist olmamasıydı zaten. Şimdi kapitalistlerin yukarıdaki itirazını da göz önünde bulundurarak devam edelim.

Diğer coğrafyalar kapitalist olmadıkları ve koruma duvarlarını yüksek tuttukları için batı-kapitalistler ile rekabet edemediler ve batının ürettiği teknolojik ürünleri almak mecburiyetinde kaldılar. Bu durum kapitalistlerin semirmesine sebep oldu. Fakat kapitalistler bu semirmeyi kafi görmediler ve diğer coğrafyaların koruma-gümrük duvarlarını indirmelerini istediler. Koruma duvarları indirildiğinde daha fazla mal satacaklarını, zira o ülkelerdeki insanların da tüketim çılgınlığını alışkanlık haline getireceklerini düşünüyorlardı. Kapitalizmin anti-tezinin gerilemesi ile başlayan ve yıkılması ile çağlayan haline gelen diğer coğrafyalardaki kapitalist iktisadi sistemi kabul ve tatbik etme gayreti, önceleri batılı kapitalistleri sevindirdi. Öngördükleri gibi daha fazla mal sattılar ve daha fazla semirdiler. Fakat burada bir yanlışlık vardı ve bu yanlışı batılı kapitalistler göremediler.

Yanlışlık şu öngörü zincirindeydi. “Daha fazla mal satabilmek için koruma duvarlarının indirilmesi veya kaldırılması gerekiyordu. Bunun için ülkelerin kapitalist olması şarttı. Kapitalist olacaklar fakat üretimi kendi başlarına yapamayacaklardı. Üretim yine batılı kapitalistler tarafından ve daha ucuz maliyetle gerçekleştirilecekti”. Yanıldıkları nokta, öngörü zincirinin son halkasıydı. Ülkeler kapitalistleşmeye başladılar ama üretimi kendileri gerçekleştirdiler. Batılı kavrayış bunu asla öngörmemişti zira dünyanın batı dışında yaşayan insan kütleleri aslında insan değil de insanımsı yaratıklardı ve kendilerinin (batılıların) yaptıklarını yapabilmeyi akledemezlerdi. Kendilerine körü körüne güvenmenin çok ağır bir bedelini ödüyorlar şimdi. Zira dünya kapitalistleşti ve kalkınmaya başladı ama aynı tahterevalli misali batı çökmeye başladı.

Evet… Dünya kapitalistleşiyor. Evet… Dünya, tarihinde ilk defa bu kadar batılılaştı. Dünyanın batılılaşması aslında batının RÜYASIYDI. Ama bu rüyada kâbuslar göreceğini hayal dahi etmemişti

. Dünyanın batılılaşması ve kapitalistleşmesi ile beraber üretimin gelişmekte olan ülkeler kayması, batının iktisadi hayatına atılmış devasa bir atom bombasıydı. Bu bomba aslında radarlara yakalanmıştı ama her nedense (batılı adamın içi boşalan kibridir aslında sebeplerden biri) gerçekleşmesi engellenemedi. Batı, kendine gereğinden fazla güvenmeseydi de aslında yapabileceği bir şey yoktu. Zira kapitalistleşen ülkeler içinde bulunan Rusya, Çin ve Hindistan gibi devasa boyutlardaki ülkelerin zapt altına alınması kabil değildi.

Yeni kapitalistleşen veya kapitalistleşme sürecini yaşayan gelişmekte olan ülkelerdeki üretim ve rekabet imkânları karşısında batılı kapitalistlerin yapabileceği bir şey yok. Demek ki, kapitalizm başka bir coğrafyaya taşındığında geride bıraktığı coğrafyayı viraneye çeviriyor. Başka coğrafyalara taşınan kapitalizm, şimdi önceki kapitalizmi veya kapitalistleri yemeye başladı. ÖYLEYSE NEYMİŞ; KAPİTALİZM, KAPİTALİSTLERİ BİLE SÖMÜRÜRMÜŞ! Bu da üçüncü sömürüsü kapitalizmin… Burada kapitalistlerin kurabileceği zeki cümle kontenjanı tektir. Tek kontenjanı dolduracak “ZEKİ CÜMLEYİ” kim kurar bilmem ama o cümlenin DÂHİYANE BİR CEVABI var. Kapitalistlerin kuracağı zeki cümleyi ve o cümlenin dâhice cevabını okuyucuya bırakıyorum.

*

Üç sömürü türü aslında sırasıyla kendini tekrarlar. Her sömürü ise krizlerin ana rahmidir. En iyi tahminle iktisadi kriz çıkmazsa, İNSANİ KRİZ çıkar. Rekabet için (refah üretilmiş olsun ya da olmasın) işçi ücretlerinin mütemadiyen düşük tutulması iktisadi kriz çıkarmasa da bu durumun bizatihi insani kriz olduğu vakadır.

Tabiatı gereği mütemadiyen kriz üreten bir sistem olmaz. Tabiatında kriz depoları bulunan düşünce disiplinine sistem denmez.

*

Kapitalizm, tarihinde ilk defa dünya çapında tecrübe ediliyor. Şimdi soru şu: Dünyanın tamamının kapitalist olması halinde sistem yaşayabilir mi? Bu sorunun önemi sanırım anlaşılmaktadır. Zira kapitalizm, farklı coğrafyalara seyahat ederek varlığını devam ettiriyor. Mesele, tüm dünyanın kapitalistleşmesi durumunda varlığını sürdürebilme imkânının olup olmadığıdır. Kapitalizm, başka coğrafyaları sömürmeden ayakta duramıyorsa, bir iktisadi sistemden değil de bir emperyalizm modelinden bahsediyoruz demektir.

*

Kapitalizm tenkidi, komünizm teklifi değildir. Kapitalizmin yanlış olması, komünizmi doğrulamaz. Zira yanlışın zıttı (anti-tezi) her zaman doğru olmaz. Bir yanlışın birden çok zıddı olduğunu dünya yeni öğrenmeye başlıyor. Zaten bu durum (bir yanlışın zıddının doğru olmaması ihtimali) diyalektik işleyişin sıhhatli olmadığını gösterir. Bu bahis uzundur, burada tetkik ve tahlil edilmesi mümkün değil.

İKTİSADİ KRİZİN SEBEPLERİ -I-

FELSEFİ KRİZ YA DA DİYALEKTİK İŞLEYİŞİN SONU

Batıyı inşa eden tefekkür kanalı felsefedir. Felsefi gelenek ise diyalektik işleyişi esas alır. Diyalektik işleyiş dışında felsefi gelenek oluşturmak kabilse de bu yapılmamıştır. Felsefedeki diyalektik işleyiş geleneği, batının tarihi seyrini tayin etmiştir. Bu konuda birçok tartışma yapılabileceği vakadır ve yapılacak olursa bu tartışmaların mahiyeti felsefi olacaktır. Bilindiği üzere felsefi tartışmalar uzun sürer. Özellikle de farklı bir felsefi gelenek oluşturmaktan bahsedildiğinde ne kadar uzun sürebileceği anlaşılabilir. Fakat biz konunun o boyutlarında gezinmeyeceğiz.

Diyalektik işleyiş zinciri, kapitalizm (tez) ve komünizm (anti-tez) halkalarıyla son bulmuştur. Son bulmuştur zira devam edebilmesi için tez ve anti-tezden bir sentez üretebilmek gerekir. Tez ve anti-tezden senteze ulaşabilmenin ilk şartı ise her ikisinin de birbirini dengeleyecek kadar hayat tarafından doğrulanması ve zamana dayanabilmesidir. Sentez, felsefi bir lüks olarak gerçekleştirilemez ve eğer böyle bir çaba filozoflarca ortaya konursa, hayat tarafından reddedilir ve gerçeklik kazanamaz. Batının temel anlayışı ve tarihi seyri itibariyle başına gelebilecek en büyük bela yirminci asırda geldi. Sözkonusu bela, diyalektik işleyiş neticesinde ortaya çıkan son anti-tezin, tezden önce çökmesidir. Anti-tez, tezi dengeleyecek kadar güçlenmez ve zamana dayanamazsa, diyalektik işleyişin devam etmesi imkânsızdır.

Diyalektik işleyişin tıkanmasının önemli bir sebebi, kapitalizme üretilen antitezdeki zafiyettir. Fakat daha derinlerdeki esas sebebi ise felsefenin tıkanmasıdır. Batı, öncelikle düşünce kaynaklarını kaybetti. Bunun sebeplerinden biri de, komünizmin batının eseri olmasına rağmen, tatbik sahasını doğuda bulmasından dolayı batının tefekkür faaliyetini kendi coğrafyasındaki kapitalizme yoğunlaştırmasıdır. Batı tefekkür faaliyetlerini tez kadar anti-tezde de yoğunlaştırmış olsaydı komünizm belki de küvezde de olsa dayanabilir ve sentez şartları oluşabilirdi. Komünizmin doğuda tatbik sahası bulmuş olması, doğunun komünizm için kâfi derecede fikir üretmeye talip olmamasını gerektirmedi. Zira komünizm zaten batı menşelidir ve doğudaki tatbikatı da diktatoryal olmuştur. Diktatörlüğün ise tefekkür faaliyetini teşvik etmesi beklenmez aksine tefekkür faaliyetinin katilidir.

Diyalektik işleyişin tıkanması komünizmin çökmesi şeklinde zuhur ettiğinden, batının zafer çığlıkları ile karşılandı. Oysa batı, zafer çığlıkları atmak yerine içine düştüğü tefekkür zafiyeti için matem tutmalıydı. Anti-tezin çökmesi karşısında zafer çığlıkları atan batı, matem tutmak yerine “tarihin sonu”nun geldiğine dair “son teorisini” üretmekle meşguldü. Anti-tezin çökmesi, tarihini, diyalektik işleyişe teslim eden batı için tabi olarak tarihin sonuydu. Fakat bu son “tarihin sonu” değil, “batı tarihinin sonuydu”. Batıda felsefenin tıkanmış olması, batı tarihinin sonunun geldiğini anlamasına mani oldu ve kendi tarihini dünya tarihi zanneden batı, dünya tarihinin sonunun geldiğini kabul etmekte zorlanmadı.

*

Diyalektik işleyişin mutlaka “doğru”ya veya “mutlak doğruya” götüreceği kavrayışı temel bir yanlıştır. Felsefi gelenekteki tefekkür faaliyetinin temel hususiyetlerinden birinin “şüpheci” olması, diyalektik işleyişin mutlaka “doğru”ya götürmesinin veya işleyişin nihayetinde “mutlak doğru”nun keşfedileceğinin beklenmesine manidir. Fakat diyalektik işleyişin bir nihayetinin olacağı ve o sonun ise en azından “doğru”yu keşfedeceği düşüncesinden kurtulmak kabil değildir. Bu nokta devasa bir paradoksu üretir. Bir işleyişin namütenahi devam edeceği düşüncesi, bir “tanımsızlık” üretir ki, bu durum işleyişe yükleyebileceğiniz “anlamı” berhava eder. Diğer taraftan diyalektik işleyişin bir müddet sonra (özellikle de ulaşılabilir yakınlıkta) neticeleneceği düşüncesi, “mutlak doğru”ya ulaşma yolunun bu olduğunu kabul etmeyi gerektirir. Oysa bu durum felsefenin tabiatıyla (şüpheci tabiatıyla) çelişir.

Tüm bu felsefi mülahazalar, anti-tezin çökmesi gibi devasa bir kırılma neticesinde göze görünmez oldu. Tarihin sonunun (aslında diyalektik işleyişin sonunun) geldiği düşüncesi, genellikle felsefeciler tarafından (filozoflar değil, felsefeciler) değil de siyasetçiler ve iktisatçılar tarafından yaygara ile benimsenince felsefi altyapı tamamen ortadan kayboldu ve siyasi-iktisadi-askeri rekabetin bir tarafı (tez tarafı) sarhoşluk içinde zaferini ilan etti. Kapitalist tezin doğru olup olmadığı tartışılmadı. Anti-tezin çökmesinin pratikte bu tartışmaya mani olduğu açıktır fakat felsefe yine de bunu tartışabilirdi. Çürük bir anti-tez yerine yeni anti-tezler üretme çabasına girebilirdi. Ve aslında pratik, teoriyi (felsefeyi) yenemezdi. Fakat felsefedeki zafiyet (hatta tıkanıklık) mukabilinde pratikteki devasa gelişmeler bir araya geldiğinde zaten komada olan felsefe pratik tarafından yenildi. Bu günkü iktisadi krizin göze çarpmayan fakat önemli neticelerinden birisi can çekişmekte olan felsefenin cenazesini kaldırmış olmasıdır.

Diyalektik işleyişin ve tabi ki tarihin sonunun geldiğini düşünen ve bunu zafer kazandığı kanaatiyle tezyin eden batı, kapitalizmin “mutlak doğru” olduğuna inanmasa da “kesinlikle doğru” olduğuna inanma noktasına gelmiştir. Kapitalizmin “kesinlikle doğru” olduğuna inanmaya başladığında ise, tefekkür faaliyeti bu noktada donmaya başlamıştır. Felsefedeki zafiyet ise tefekkür faaliyetinin donmasına mani olamamış ve mütemadiyen gerçekleştirdiği tahrik edici hamlesini bu defa üretememiştir. Bir sistem gerçekten doğru olsa bile, zeminindeki tefekkür kaynakları kuruduğu takdirde bir müddet sonra mutlaka hayat tarafından tekzip edilir. Zira hiçbir sistem, tek bir model ile varlığını devam ettiremez. Modelleri değiştirmek ve geliştirmek, sistemden çıkıldığı manasına gelmez. Batının bu gün geldiği nokta, hem “sistem düşüncesi”ni ve hem de “model düşüncesi”ni kaybettiğini göstermektedir.

“Sistem düşüncesi”nin kaybolması veya önemsenmez olması, şu tür yaklaşımları mecburiyet haline getirir. “Kapitalizm çökmez, krizler gelir geçer fakat kapitalizm devam eder, zira mevcut denge yıkıldığında yeni bir denge mutlaka kurulur”. Bu tür yaklaşımlar kapitalizmin sağlam ve tabi ki doğru bir sistem olduğunu göstermek için kullanılmaktadır. Aslında ise bu tür düşünce faaliyetleri, temelinde tefekkür zafiyetini gösterir ki, tefekkür kudretini ve kaynaklarını kaybedenlerin savrulduğu kolaycılıktan başka bir şey değildir.

*

İktisadi sistemlerin kapitalist-komünist parantezinde tartışılması ve bu parantezden çıkılamaması, tüm dünyanın tefekkür çarpılmasına sebep olmaktadır. Bu parantez kırılmadan ve düşünce bu prangadan kurtulmadan bu günkü dünyanın elinde bulunan teorik ve pratik imkanlar kurtuluşu temin edemez. Batıdaki ve batı tarafından etkilenmiş olan dünyanın geri kalan coğrafyalarındaki temel kabul olan felsefi gelenek tıkandığı için dünya bu gün iktisadi krizden daha derin bir düşünce krizi yaşamaktadır. Dikkat edilirse düşünce faaliyetlerinin sistem çapında gerçekleştirilmediği görülmektedir. Kapitalizmin çöktüğüne yönelik sığ beyanlar ve bunun tabi neticesi olarak Marks’ın haklı çıkmış olabileceği ihtimalleri üzerine yapılan ve ancak spekülasyon değerindeki zihni alıştırmalar ile kapitalizmin asla çökmeyeceğine ve onun (açıkça beyan edilmese de) mutlak doğru veya nihai sistem olduğuna dair içi boş böbürlenmelerden başka bir zihni faaliyet (aslında düşünce değil) bulunmamaktadır. Batı, bugün geldiği nokta itibariyle diyalektik işleyişi tekrar canlandıramayacaksa, hakikaten tarihinin sonuna gelmiştir. Felsefenin cenazesinin kaldırıldığı bir dönemde ise bunu zaten yapamayacaktır.

Dünyanın hala üçüncü sistemi konusunu düşünmeye başlamaması manidardır. Diyalektik işleyiş sona erdiğine göre üçüncü sistem, kapitalizm ile komünizmin sentezi olmayacaktır. Başka bir ifadeyle kapitalizm ve komünizmin felsefi kaynaklarından üçüncü sistem üretilemeyecektir. Çünkü ikisi de enkaz altındadır.