Etiket arşivi: ergenekon terör örgütü

ÖNGÖRÜLER -2- AKPARTİNİN GELECEĞİ

            Akpartinin geleceği veya akıbeti, diğer partiler gibi olmayacaktır. Akparti ile diğer partiler arasında temel bir fark var. Birçok farktan bahsedilebilirse de geleceğini tayin edecek olan farklılık bir tanedir. Bu farklılık, rejimle olan kavgasını icraatta ortaya koyabilmiş olması ve bu kavgada mesafe almış olmasıdır. Diğer partilerin tamamının rejimin partisi olduğunu söylemek garabetine düşmemek için Akpartideki bu farklılığın sebebini söyleyelim. Akparti, rejimle kavgalı olan diğer partilerden farklı olarak ilk defa rejimle kavgayı sahaya kadar taşıyan ve ilk defa bu kavgada mevzi kazanan bir parti olabilmiştir.

            Rejimle kavgasını fikir çerçevesinden çıkarmış ve uygulamada gösterebilmiş olan Akparti, geleceğini de bu kavgaya endeksli hale getirmiştir. Rejimle kavgayı sahaya taşıyan ve bunu ezici bir oy çokluğu ile iktidarda yapan bir parti, geleceğini tek bir mecraya (mecburi istikamet olan bir kanala) dökmüş olur. Bu sebeple Akpartinin akıbeti, iki ihtimalden biridir, üçüncü ihtimal asla yoktur.

            Akparti, bazı işleri yaptıktan sonra rejimle anlaşmış olsaydı, üçüncü ihtimali (üçüncü yolu) açık bırakmış olurdu. Mesela, parti kapatılma davasından sonra Ergenekon terör örgütünün peşini bıraksaydı, rejimle anlaşmış olurdu ki, üçüncü yolun açıldığı veya yedekte tutulduğu görülürdü. Üçüncü yolun (ihtimalin) sadece Ergenekon terör örgütü hadisesinde ortaya çıkmadığı başka bir çok olayda da kendine alan açacak fırsatı yakaladığı görüldü. Fakat Akparti bugüne kadar üçüncü ihtimali yedekte tutacağına dair rejimle bir “uzlaşma”, “anlaşma”ya girmediği gibi  “taviz” de vermedi ve “geri adım” da atmadı. Bu konuda kesin hüküm bildiren cümleler kurmak mümkün değil mutlaka ama bu güne kadar verdiği intiba bu oldu.

            Mücadelelerin yoğunlaştığı zamanlarda “taktik manevraları” taviz diye görenler, psikolojik periyodu kısa ve ufku dar olanların değerlendirmeleridir. Taktik manevraların üstündeki stratejik hamleleri görenler, Akpartinin aslında sürekli bir taarruz halinde olduğunu fark ettiler. (Bu yazının müellifi de 2003-2004 tarihlerindeki uygulamalarına bakarak Akpartinin rejimle hesaplaşma içine girmeyeceği kanaatine ulaşmış ve partiyi şiddetli şekilde eleştirmişti).

            Akparti, bugün itibariyle artık rejimle hesaplaşmasını yarım bırakabilecek ve onunla uzlaşacak noktayı çoktan aşmış ve kendini tek yola mahkum etmiş haldedir. Bu sebeple Akparti, içinde bulunduğu güzergahtan ya muzaffer olarak çıkacak veya darağacında ömrünü tamamlayacaktır. İdam cezasının kaldırılmış olması, fail-i meçhul (fail-i meşhur) cinayet sayısının onbinlerle ifade edildiği bir ülke için herhangi bir mana ifade etmez. Akparti kadroları, idam cezasının kaldırılmış olmasına güvenerek, iktidardan düştüklerinde emekliliğin keyfini çıkaracağını zannediyorsa fena halde yanılıyorlar. Eğer iktidardan düştüklerinde Kemalist rejimin hesabını görememişlerse, vay başlarına geleceklere…

 

*

 

            Akparti ile rejimin hesaplaşmasının geldiği nokta, her iki tarafında geri adım atabileceği nokta olmanın çok ötesine geçmiştir. Mesele sadece Akparti açısından değil, rejim açısından da böyledir. Kemalist rejim kendini öyle noktalarda kilitlemiştir ki, Akparti uzlaşmak istediğinde bile uzlaşma imkanına sahip değildir. Zira Akparti uzlaşmak isterse eğer, bu gün bulunduğu mevzide uzlaşmak isteyecektir ki, bu rejim için kabul edilebilir değildir. Akparti de bu gün bulunduğu mevziden geri çekilerek uzlaşacak ihtimalleri ortadan kaldırmıştır.

            Her iki tarafın bulunduğu nokta arasındaki mesafe, “burun buruna” şeklinde ifade edilebilecek kadar birbirine yakındır. Bu yakınlık her iki taraf için de “manevra” alanı bırakmamakta ve çatışmayı mecburiyet haline getirmektedir. Bu mesafede anlaşma yapma imkanı olmadığını en iyi bilecek olanlar “kurmay”lardır. Zira birbirinin nefesini bile hissedecek kadar yakın olanların anlaşma yapmaları, aklen lüzumlu olsa da hissen imkansızdır. Bu mesafede bulunan tarafların anlaşmasına refleksler manidir.

            İçinde bulunulan durum, sürdürülebilir bir durum değildir. Her iki taraf da birbirinin nefesini ensesinde hissedecek mesafede yaşamak ve ihtilafı zamana bırakmak gücüne (sabrına) sahip değildir. Daha doğrusu böyle bir durumda dünyadaki hiçbir rakip kuvvet, lazım olan sabır ve dayanma gücüne sahip olamaz. Zira bu durumu hayatın tabiatı taşıyamaz. En küçük bir kıvılcım, devasa hadiseleri tetikler. Provokatörlerin tam da aradıkları puslu hava budur. En ahmakça provokasyonların bile netice verebileceği psikolojik ve sosyolojik atmosfer oluşmuş durumdadır.

            Taraflar neden geri çekilemez? Akparti bugünkü mevzisine büyük tehlikeleri göze alarak ve tabiri caizse milimetrik hesaplarla geldi. Geldiği nokta ise elde edebileceğini düşündüğünden de belki çok ileri bir aşamayı ifade ediyor. Bu aşamaya ulaşmak için kat edilecek güzergahta daha büyük tehlikelerle karşılaşma ihtimali küçük değildi. Zaten 2003-2004 aralığındaki “darbe teşebbüsleri”, daha büyük tehlikelerin adıdır. Kemalist rejime karşı bu kadar büyük mesafeyi ilk defa Akparti kat etmiştir. Sürecin geriye döndürülerek güzergahın ilk menziline geri çekilmenin imkansız olduğunu izah gerekir mi?

 

            Rejimin bugün bulunduğu mevzie kadar gerilemesi ise, kendinin de beklemediği ve asla razı olmayacağı bir ricattır. Bu noktadan daha geriye gitmesi, artık iktidarı tamamen halka teslim etmesi demektir. Rejimin iktidarı halka teslim etmekten ne anladığı ise malumdur. Kendilerinin ifadesi ile “gericiler”, doğru ifade ile Müslümanlardır. Kemalist rejimin teorisinde bu hadise “asla gerçekleşmemesi” gerekir. Bu ihtimal, rejimin cehennemidir.

            Rejim, son savunma mevzisinde bulunmaktadır. Akpartinin veya diğer sivil güçlerin mutlaka anlaması gereken nokta, rejimin son savunma hattında bulunduğudur. Son savunma hattının iki manası vardır. Ya “son savaş” veya teslim olmak… Seksen yıldır tattıkları “iktidar lezzetini” bırakacaklarını tasavvur ve tahayyül etmek, basiretsizlik olur. Teslim olmak mecburiyetinde kalmaları başka teslim olmaları başkadır.

 

*

 

            İki tarafın da geri çekilememesinin manası ve neticesi nedir? İşte Akpartinin geleceği ile ilgili birinci soru budur. Fakat bu soru sadece Akpartinin geleceği ile ilgili soru değil aynı zamanda ülkenin geleceği ile ilgili sorudur. Akpartinin geleceği ile ülkenin geleceğinin aynı soruda düğümlenmesi veya ülkenin geleceğinin Akpartinin geleceğine endekslenmesi anlamlı gelmiyor. Doğrusu durum böyle de değil. Aksine ülkenin ve milletin geleceğini kendine endeksleyen Kemalist rejimdir. Zira bu gün Akparti, bu olmazsa yarın başka bir parti bu rejimle mutlaka hesaplaşacaktır. Bu hesaplaşma ilânihaye gündemden kaldırılamaz ancak biraz geciktirilebilir.

            Bir ülkedeki siyasi rejim, kendini değiştirecek esasları ve yolları (metotları) mevzuatına koymuşsa, o ülkede büyük çatışma ve ihtilaller olmaz. Rejim, kendini değişmez ve mutlak olarak görür ve mevzuatında böyle tanımlarsa, o ülkede iki şeyden biri olur. Ya olduğu noktada donar ve hayatın gelişmesi karşısında çürür veya değişim isteyen güçler tarafından ihtilal yapılır ve rejim imha edilir. Ki iki ihtimalde neticede aynı noktaya varır. Çünkü bir noktada donan ve hayatın karşısında savunmasız kalan rejim, bir şekilde zaten yıkılır.

            Mevzuatında değişimin yolunu açık tutmayan rejimler, donmaya, kokuşmaya ve yozlaşmaya başladıklarında, halktan uzaklaşırlar ve kendi insan kaynaklarını yetiştiremez hale gelirler. İnsan kaynaklarını yetiştirme zafiyetine düşen tüm rejimler, muhalifleri katletmekten başka bir yol bulabilmiş değillerdir. Yaşatmayı beceremeyenler, öldürmeyi çare zannetmeye başlarlar. Bu noktaya geldiklerinde ise muhaliflerinin dilinde şu cümle tespih gibi dönmeye başlar. ISLAHI İMKANSIZ OLANIN İMHASI ZARURETTİR. Bir rejim kendini ıslah edilmez ve değiştirilmez hale sokmuşsa akıbeti bellidir ve mukadderdir.

            Ülkenin içinde bulunduğu siyasi iklim, rejimin kendini savunma refleksiyle her şeyi tehlikeye attığını göstermektedir. Bu tehlikenin ilk muhatabının Akparti olması, rejim ile kavganın ilk hattını teşkil ediyor olmasındandır ve tabidir. Yukarıdaki soruya dönersek; iki tarafın da geri çekilmemesinin manası, ülkede “müşterek hayat alanının” kalmadığıdır. Bir ülkedeki siyasi ve ideolojik guruplar arasında müşterek hayat alanının kalmaması, “nihai hesaplaşmayı” kaçınılmaz kılar.

 

*

 

            Rejimin son savunma hattında büyük bir mücadeleye girip girmeyeceğine dair elimizde “istihbari bilgiler” bulunmadığı için bu konuda tahminlerde bulunacak değiliz. Fakat dünya siyaset tarihi göstermiştir ki, son savunma hattındaki mücadeleler genellikle şiddetlidir. Teslim olanların misaline de sahiptir tarih ama o ihtimal üzerine hesap yapılması ferasetsizliktir.

            Akpartinin geleceği ülkenin ve milletin geleceği haline gelmiştir. Zira Kemalist rejim “tabi ömrünü” tamamlamıştır ve herhangi bir siyasi hareket nihai hesaplaşmayı mutlaka yapacaktır. Bugünün Türkiye’sinde rejimle hesaplaşmanın kaptan köşkünde oturan Akpartidir. Bu misyon, Akparti için tarihi bir vazifedir ve kaçamayacakları kadar önemli ve kaçmaya çalıştıklarında da bir o kadar tehlikelidir.

 

*

 

            Akpartinin geleceği, bugünden itibaren ne yapacağına bağlıdır. Akpartinin ilk anlaması gereken nokta, her iktidar gibi yorulacağı ve bir müddet sonra gerileyeceğidir. Eğer Akparti iktidar yorgunluğuna ve yıpranmasına düçar olmadan rejim ile hesaplaşmayı neticelendiremezse, siyasi tarihin en büyük hatalarından birini yapar. Zira zayıflamış bir Akparti, ülkeyi kurtaramayacağı gibi kendini dahi kurtaramayacaktır.

            Her iktidar gibi yıpranacağı için kendi iktidarından önce ülkeyi düşünmek zorundadır. Ülkeyi selamete çıkarmadan zayıfladığı takdirde ülke hem daha geriye (1930 lara) gider hem de kendilerinin akıbeti çok kötü olur. İktidarın en kötü yönlerinden biri de, kendinin daimi olduğu zannını/vehmini üzerinde oturanın kalbine, zihnine ve aklına enjekte etmektir. Akparti kadroları iktidarın mütemadi olmadığını/olamayacağını bilmeleri ve gerekli hamleleri bir an önce yapmaları şarttır.

 

*

 

            Akparti ne yapmalıdır? Kendini ve ülkeyi kurtarması için yapması gerekenlerin kısa bir listesini çıkaralım.

 

*Ergenekon soruşturmasının, nereye kadar uzanıyorsa oraya kadar gidebilmesi için “siyasi irada ve dirayet” gösterecek… Soruşturma eski genelkurmay başkanına, eski cumhurbaşkanına ve hatta muvazzaf genelkurmay başkanına kadar uzanıyorsa, cesaretle ve dirayetle devam edilmesi sağlanacak…

 

*Sivil anayasayı acilen yapacak… Parti kapatma davaları ya tamamen ortadan kaldırılacak veya fevkalade zorlaştırılacak… Anayasa mahkemesinin yapısı mutlaka değiştirilecek ve üyeleri yeniden seçilecek…

 

*TSK yı zapt altına alacak, sivil otoriteye bağlayacak, hesaplarını Sayıştay’ın denetimine alacak, askeri yargıyı kaldıracak, subay kadrosunun (genelkurmay başkanı dahil) yargılanmasının yolunu açacak, siyasete müdahale ettiği intibaını bile cezalandıracak bir hukuki altyapı oluşturacak, devletin tüm mekanizmalarından ordu mensuplarını karargaha çekecek, iç hizmet kanunun 35. maddesi iptal edecek…

 

*Ülkedeki hukuksuzluğun temel sebebi, “yetkisiz etkililer” ile “etkisiz yetkililer”dir. Etkinin yetkiden alınması ve yetkinin etkili hale getirilmesi için gerekli tüm mevzuat altyapısını gerçekleştirecek…

 

*İç düşman tanımını ülkenin hukuk ve siyaset dilinden tamamen ayıklayacak…

 

*

 

            Bu listeyi çok radikal bulanlar ve gerçekleştirilemeyecek işler olarak görenler çıkacağını biliyorum. Fakat bildiğim başka bir şey daha var ki, bunlar kısa süre içinde yapılmazsa, geç kalınmış olacak ve çok daha ağır tedbirler alınması mecburiyet haline gelecektir. Bu tedbirleri radikal bulanlar, ülkenin problemlerinin çok derinlerde olduğunu ve ancak radikal tedbirlerle çözüleceğini anlamalılar.

GÜNLÜK (12 MART 2009)

“Şırnak’ın Silopi İlçesi’nde 1990'lı yıllarda kayıpların öldürülüp cesetlerinin kuyulara atıldığı iddialarının ardından Silopi Cumhuriyet Başsavcılığı’nın izniyle başlatılan kazı çalışmalarında, bugün de yanmış elbise parçaları, bir tutam saç ile 9 ayrı kemik parçası bulundu.” (Hürriyet 12 mart 2009)

 

            Güneydoğudaki kazılardan o kadar çok ceset çıkacak ki, o cesetleri gömenler bile “bu kadar var mıydı” diye hayrete düşecekler. Türkiye kamuoyu bu hadisenin peşini asla bırakmamalıdır. Ceset tarlaları ortaya çıkması ile beraber ülkede ikinci dalga gelecek. Birinci dalga Ergenekon terör örgütü dalgasıydı. Güneydoğudaki ceset çukurlarından çıkacak ceset ve ceset parçalarının oluşturacağı dalga, çok daha büyük olacak ve doğrudan TSK yı vuracaktır.

            TSK bu dalgadan kurtulma imkanına sahip değildir. Zira güneydoğudaki hadiseler, doğrudan TSK nın mesuliyeti altındadır.

 

*

 ''Ergenekon'' soruşturması kapsamında hazırlanan 2. iddianamede, ''Darbe Günlükleri''nin yer aldığı bildirildi.” (Star gazetesi 12 mart 2009) 

            Darbe günlüklerinin delil olarak kullanılacağı ve darbe teşebbüslerinin yargılama konusu yapılmayacağı haberleri geliyor. Bu gelişme iyi değil. Darbe günlükleri ve başka delillerden hareketle doğrudan bir DARBE TEŞEBBÜSÜNÜN bu ülkede yargılanması gerekiyor.

            Hangi darbe veya darbe teşebbüsü olursa olsun mutlaka bir tanesinin yargılanması ve mümkün olan en ağır cezaya çarptırılması şarttır. Ülkenin darbecileri yargılama konusunda rüştünü ispat etmesi gerekiyor. Bir tanesi ciddi manada yargılanır da failleri cezalandırılırsa, bir daha darbe teşebbüsünde bulunacak kimse çıkmayacaktır. Bunların cesaretleri, yargılanmamak, dokunulmaz olmak, sorguya çekilememektir. Yargılanacağını bildikleri anda, darbe teşebbüsü bir tarafa düşüncesini bile zihinlerinden kovarlar. Cesaretlerinin kaynağı, muhataplarının (sivil iktidarlar ve yargı) cesaretsizliğidir. Yoksa kendi ruhi kaynaklarından bu kadar cesaret üretebileceklerini düşünmek saflık olur.

 * “ABD Başkanı Barack Obama, hızla değişen dünyada ABD'yi bekleyen bir dizi tehlike bulunduğunu ancak ülkesinin askeri üstünlüğünü koruyacağını söyledi.” (Star gazetesi 12 mart 2009) 

            ABD başkanları arasında en ahmak olanın BUSH olduğunu zannederdik. Obama ondan da ahmak çıktı. Bu haber doğruysa, iktisadı çökmüş ve dünyadaki birkaç cephede savaşı yavaş yavaş kaybetmekte olduğu bir dönemde, askeri üstünlüğün devam edebileceğini söyleyebilmesi, nasıl bir akıl organizasyonu ve zihni formasyon ile kabil olabilir ki? Gücün parça parça olmayacağı ve parça gücün “güç” olmadığını, bir ülkenin gücünün ise “toplam güç” demek olduğunu anlaması ne kadar sürecek acaba? İktisadi güç olmayacak ama askeri güç devam edecek… Böyle komik bir şey olur mu?

 

*

 

“Hava Hâkim Yüzbaşı Mehmet Çelik Karargâh Evleri soruşturmasını yürüten savcı… 2005’teki mal varlığı 123 milyar lira… 2008’de ise 1 trilyon… Yüzbaşı Hâkim Mehmet Çelik servetini üç yılda neredeyse on katına çıkardı. Kısa sürede trilyoner olan Çelik’in, özellikle son dönemde Ankara’da gayrımenkule yaptığı yatırımlar dikkat çekici. El yazısıyla yaptığı mal beyanına göre, 2005’te taşınmaz malı bulunmayan Çelik’in 2008’de yaptığı beyana, Çankaya’da 360 bin TL değerinde ev ve 400 bin TL değerinde bir arsa da dahil olmuş. Bir düğünde silahını çekerek çevresindekileri tehdit eden Mehmet Çelik’in, fotoğrafını talep eden sivil savcıya, başka bir üsteğmenin fotoğrafının gönderildiği de saptandı.” (Taraf 12 mart 2009)

 

            Karargah evleri soruşturmasına başlayan TSK, insiyatifi savcı ZEKERİYA ÖZ ün elinden almak niyetindeydi sanırım. İnsiyatifi eline alacak ve eski usulde olduğu gibi üstünü kapatacaktı. Anlamadıkları şey, artık eski dönem bitti. Kimse TSK dan korkmadığı gibi, TSK nın da iktidarı tartışılmaz şekilde ve tek elde tuttuğu dönem bitti. Adamın iç çamaşırına kadar biliyorlar artık.

            Askeri savcı olması onu en azından kamuoyunda “dokunulmaz” kılmıyor yeni dönemde. Bunu anlamamış ve akledememiş olanların aynı zamanda kurmay olduğu rivayet ediliyor. Ne tuhaf durum… Kurmaylığın ne olduğunu biz mi bilmiyoruz, yoksa bunlar askerlik dışında her şeyle ilgilendikleri için askeriliği mi unuttular?

            Hiçbir şeyi gizleyemez ve gözden kaçıramazsınız. Yapacağınız en akıllıca iş, hakikaten soruşturmayı yapıp, mesuliyet kimde ise onların yargıya teslim edeceksiniz. Böylece kurum olarak TSK yı kurtarmış olursunuz. Şimdiki gibi devam eder ve doğru olanı yapmazsanız, TSK kurum olarak elden ve gözden çıkmış olacak. Bunu anlamak bu kadar zor mu?

 

*

 

“İşçi Partisi’nin TSK içindeki örgütlenmesi olarak bilinen Karargâh Evleri soruşturmasında, askerî savcı Çelik tarafından bilirkişi olarak İşçi Partili Sami Toprak atandı. Bilirkişi Sami Toprak’ın, soruşturmaya konu olan telefon görüşmelerini internetten indirdiği casus bir programla manipüle ettiği iddiası da var.” (Taraf 12 mart 2009)

 

            Karargah evleri, zaten işçi partinin organizasyonu olarak Ergenekon terör örgütü soruşturmasında inceleniyor. Askeri savcı, başka bir gezegende yaşıyor herhalde ki, İşçi Partili birini bilirkişi olarak seçiyor.

            Yahu ne yapmak istediğinizi biliyoruz zaten de bari biraz becerikli yapın işinizi. Bu kadarına ne denir bilmem ki?

 

*

 

“Diyarbakır'da İstiklal Şairi Mehmet Akif Ersoy için düzenlenen anma töreninde başörtülü 2 bayanı gören askeri erkân törene katılmadı. Vali Hüseyin Avni Mutlu ise konu ile ilgili gazetecilerin sorularını yanıtsız bıraktı.” (Zaman 12 mart 2009)

 

            TSK mensupları çok iyi yapmış… Halkın olduğu yere uğramayın da nerde yaşarsanız yaşayın. Bu davranış eleştiri konusu yapılmamalı bence. Halktan uzak dursunlar da ne sebeple dururlarsa dursunlar. Bu nasıl bir kafa böyle?

 

*

“Cumhuriyet gazetesinde bir araya gelen Ertuğrul Özkök, Tufan Türeç, Nail Güreli, Derya Sazak, Yalçın Bayer, Bedri Baykam, Emre Kongar, Reha Muhtar, Zeynep Oral, Metin Uca, Yazgülü Aldoğan ve Deniz Ketenci'nin de aralarında bulunduğu gazeteci ve yazarlar, ''Cumhuriyet Yayınları'' adı altında oluşturulan stantta vatandaşların satın aldıkları Mustafa Balbay'a ait kitaplara imza attı.” (Zaman 12 mart 2009)

            Mustafa BALBAY a destek veren köşe yazarlarının listesinin bir yere kaydedin ve takip edin. Önümüzdeki günler veya haftalarda Ergenekon terör örgütü operasyonlarında göz altına alınacaklardır.

            Nerden mi biliyorum? Bilmiyorum… Sadece ülkedeki gelişmeleri takip ediyorum. Onların BALBAY a sahip çıkması, sıranın kendilerine geleceğini bildikleri için önceden zemin oluşturuyorlar. Diyecekler ki göz altına alınınca, “Balbay’a destek vermek, örgüt üyesi olmayı mı gerektirir”. Hayır, ona destek vermek örgüt üyeliğini gerektirmez ama örgüt üyeliği ona destek vermeyi gerektirir. Uyanıklar sizi…

 

*

 

“Kayseri 2. Hava İkmal Bakım Merkezi'nde görev yapan 3 astsubayın askeri savcılar tarafından gözaltına alındığını duyuran avukatlar, müvekkilleriyle görüştürülmediklerini ve hayatlarından endişe ettiklerini açıkladı.” (Zaman 12 mart 2009)

 

            Bu haber çok önemli… Askeri savcılığın göz altına aldığı astsubayların akibetinden haber alınamıyorsa, “karakutuları” ortadan kaldırıyorlar demektir. Bu haber teyit edilirse mutlaka takip etmek ve gündemde tutmak gerekiyor.

 

*

“Genelkurmay Başkanlığı, 15 Mart-15 Haziran 2009 tarihleri arasında Şırnak, Hakkari ve Siirt illerindeki bazı bölgelerin geçici güvenlik bölgesi olarak belirlendiğini duyurdu.
Genelkurmay Başkanlığı'nın internet sitesinde yer alan bilgi notunda, giriş yasağı uygula-nacak geçici güvenlik bölgesi ilan edilen bölgelere ait koordinatlara yer verildi. AA” (Taraf gazetesi 13 mart 2009)

            Ceset kuyularının veya gömüldükleri yerlerin, yasak bölge ilan edilen yerler ile bir ilgisi olmasın? Aman birileri bu bilgileri karşılaştırsın.