Etiket arşivi: ergenekon

ERGENEKONLA UZLAŞMAK İYİ FİKİR DEĞİL

ERGENEKONLA UZLAŞMAK İYİ FİKİR DEĞİL
Son zamanlarda Balyoz ve Ergenekon gibi darbe davalarının yeniden görülmesi (muhakemenin iadesi) meselesi konuşuluyor. Yalçın Akdoğan isimli kısa görüşlü adamın, “milli orduya kumpas kurdular” beyanı üzerine kılıç artıklarının tamamı harekete geçti. Hükümet, bu kılıç artıkları tarafından kuşatmaya alınıyor gibi bir hisse kapılıyoruz. Bu hissimizin yanlış çıkmasından en fazla biz memnun oluruz ama hadiselerin gidişine bakınca, hissimizin gerçekleşeceğine dair endişemiz artıyor.

Meseleyi bu noktaya getiren hadiseler silsilesi malum. Fethullah Gülen isimli birinin, çevresine topladığı gözü dönmüş güruhla, on bir yıldır yardımını ve desteğini gördüğü hükümete, görülmemiş çapta isyan ve ihanet hamlesi, Tayyip Erdoğan ve çevresindeki çelik çekirdek üzerinde manevi bir tesir icra etti ve ruh dünyalarını dağıttı. Paralel devlet namıyla meşhur olan örgüt, hükümet üzerindeki tesirinin, kendi gücünden ve hamlesinden kaynaklandığı vehmine kapıldı. Oysa “ihanet” denilen ve insanoğlunun en adi, en alçak keşfi, dostun ruh dünyasını darmadağın etmek gibi şeytani bir tesire sahiptir. Yeryüzünde ve insan cinsi içinde, ihanet kadar en küçüğü bile en büyük tesir icra eden insan fiiline denk başka bir hareket yoktur. Dünyanın yarısını yöneten bir imparator bile, yakınındaki bir kişinin ihaneti ile sarsılır. Sarsılır çünkü mesele güçler dengesiyle değil, ruh dünyasıyla ilgilidir. İnsanın ruh (kalp) dünyası, yatak odasından daha ileride bir mahremiyete sahiptir. Oraya girebilmek çok hususi şartlara ve çok yoğun ruhi temayüllere bağlıdır. Dostluk ve dostluğun mütemmimi olan “itimat”, mahremiyetin en derin noktasına kadar girmenin şifresidir. İhanetin insan ruhunu yaralamasının sebebi, dostluğun ruhi arkadaşlık olması, ruh dünyasındaki halveti mümkün kılması, insanın en saf ve en mahfuz odasına kadar girebilmesidir. En mahrem ruh hücrelerinin açılması anlamına gelen dostluk ve itimat, sadece ihanet ile infilak eder. ERGENEKONLA UZLAŞMAK İYİ FİKİR DEĞİL yazısına devam et

CEPHE YARILDI, DİRENİŞ ÇÖKTÜ

CEPHE YARILDI, DİRENİŞ ÇÖKTÜ

Önemli haber… Genelkurmay Eski Başkanı İsmail Hakkı Karadayı gözaltına alındı ve savcılığa sevk edildi. 28 Şubat soruşturması çerçevesinde ifadesi alınacak olan Karadayı, savcılık tarafından “tutuklanma talebiyle” mahkemeye sevk edildi, soruşturma evrakının mahiyetine bakılınca mutlaka tutuklanması gerekiyordu, ama mahkeme, yaşından dolayı “adli kontrol” altına alarak tutuksuz yargılanmak üzere serbest bıraktı. Ne var ki süreç hala bitmedi, savcılığın, Karadayı’nın salıverilmesine itiraz etmesi ve itirazı değerlendirecek başka bir mahkeme tarafından tutuklanma ihtimali mevcut. Savcılık itiraz etmez veya itirazı reddedilir de nöbetçi mahkeme tarafından tutuksuz yargılanmasına karar verilirse, iddianamenin hazırlanıp davanın açılmasıyla birlikte asıl mahkemenin “yakalama” kararı vermesi ihtimali de yüksek.
Türkiye artık tetikçilerle değil, faillerin asıllarıyla hesaplaşıyor, onları yargılıyor. Tabii ki gözaltına alınan, yargı süreci içinde tutuklanırsa, ilk tutuklanan genelkurmay başkanı olmayacak Karadayı, o şeref İlker Başbuğ’a ait. Fakat ikinci bir emekli genelkurmay başkanının gözaltına alınması ve muhtemelen tutuklanarak (veya tutuklanmadan) yargılanması, Başbuğ’un tutuklanmasında “özel” sebepler olabileceği iddiasını da çürütür, artık Türkiye, genelkurmay başkanları da dahil suç işleyen herkesten hesap sorabileceği bir sürece girmiş oldu. CEPHE YARILDI, DİRENİŞ ÇÖKTÜ yazısına devam et

TEŞKİLAT BİR NUMARAYI BİLİYOR

TEŞKİLAT BİR NUMARAYI BİLİYOR
Bir numara… Hani şu Ergenekon Terör Örgütünün meşhur ama meçhul bir numarası var ya, işte onun üstündeki bir numarayı. Yani Ergenokon’un bir numarasını değil, onun da üstündeki bir numarayı… Hem de başından beri biliyor.
Biliyor da neden göz altına almadı, neden soruşturmaya konu etmedi, neden yargılanmasını sağlamadı? Çünkü bir numara “şahıs” değil, bir “makam”… Makamı yargılayamazsınız, makamı ele geçirirsiniz.
Ergenekon Terör Örgütünün bir numarası başkadır, benim bahsettiğim bir numara başka. Ergenekon Terör Örgütü gibi çok sayıda örgüt var, o örgütlerin hepsinin ayrı ayrı bir numarası var. Bizim sözünü ettiğimiz “bir numara”, bu örgütlerin başlarının (bir numaralarının) bağlı olduğu bir numaradır.
Şema şöyle; zirvede bir makam var, o makamın etrafındaki ilk halkada legal ve illegal çok sayıda örgütün bir numarası var. Bu örgütlerin bir kısmı sivil bir kısmı askeri nitelik taşıyor ve hepsinde de hem sivil hem de asker şahıslar mevcut. Bir numaranın etrafındaki ilk halkada bulunan “bir numaralar” eksiksiz asker kişiler. Birinci halkadan aşağıya (ikinci, üçüncü halkalara) doğru inildikçe “yönetici kadrolarda” sivil kişiler de var. TEŞKİLAT BİR NUMARAYI BİLİYOR yazısına devam et

RÖVANŞ ALACAKLAR

RÖVANŞ ALACAKLAR
Birkaç gündür hapisteki generallerin konuşmaları internet sitelerinde geziniyor. Konuşmalarındaki psikolojiye bakıldığında, derin bir kin ve nefret olduğu görülüyor. Biri çocuklara kadar rövanş almaktan bahsedebiliyor, diğeri iç savaş naraları atıyor. Bu manzara karşısında ne düşünmeliyiz?
Haki Demir, sitedeki yazısında, “Niye kaçmıyorlar?” başlıklı yazısında, psikolojik bariyerlerinin neden çökmediğini, neden hala direndiklerini, kaçmaya başlamamalarının sebebini mutlaka bulmamız gerektiğini ifade eden bir yazı kaleme almıştı. Generallerin konuşmaları kamuoyuna intikal edince o yazının ne kadar anlamlı olduğunu gördüm. Hiç kimsenin gündeme getirmediği bu konuyu Haki beyin feraseti tespit etmişti. Yazının bir yerindeki şu tespite bakın;
“Psikolojik çöküş de değilse, ümit kaynaklarını bilmemiz gerekiyor. Hala ümitlerini korumaları, o ümit kaynaklarının üzerine gitmeyi gerektirecek bir stratejiyi şart kılar. Bu kadar mesafe aldıktan sonra faka basmanın alemi yok. Nedir bu işin sırrı, bilmeliyiz, anlamalıyız.” RÖVANŞ ALACAKLAR yazısına devam et

NİYE KAÇMIYORLAR?

NİYE KAÇMIYORLAR
Ergenekon terör örgütü ile başlayan, darbe davaları ile devam eden hukuki süreçte dikkat çekici bir kaç nokta var. Sanıkların kafi derecede itiraf furyasının başlamaması ve dışarıda bulunanların da yurtdışına kaçmaması… Özellikle 28 Şubat soruşturmasına konu olanların evlerinde polisin gelip yakalamalarını beklemeleri ilginç. Soruşturmanın birinci dalgasında yakalananların tutuklanmasına rağmen ikinci dalgadakilerin sırasını beklemesi, ikinci dalgada yakalananların tutuklanmasına rağmen üçüncü dalganın muhataplarının sırasını beklemesi ila ahir… Bu durum Ergenekon soruşturmasında da görüldü, balyoz soruşturmasında da…
Niye kaçmıyorlar veya niye itiraf etmiyorlar?
Ergenekon soruşturması ve davası ile balyoz soruşturması ve davasında genelkurmay, sanıkları, kurum olarak desteklemişti. Cezaevlerini ziyaretler, avukatlık ücretini ödemeler, ziyaretlerde verilen ümitler vesaire o davalardaki direnişi açıklıyor. Genelkurmayın açık desteğine rağmen tutuklandılar ve hala tutuklulukları devam ediyor. Bunu göre göre, 28 Şubat soruşturmasına konu olanların kaçmaması nasıl açıklanır? Üstelik 28 Şubat soruşturması, önceki soruşturmalara nispetle daha fazla bilgi ve belgeye (yani delile) sahip. Tutuklanacakları ve belki de yıllarca tutuklu kalacakları aşikardı. Yargılama neticesinde alacakları ceza, muhtemelen hayatlarının geri kalanını cezaevinde geçirmelerine kafi gelecek. Buna rağmen kaçmamaları nasıl açıklanır? NİYE KAÇMIYORLAR? yazısına devam et

YUSUF KAPLAN NE ZAMAN ERGENEKONCU OLDU Kİ SEVİNİYORSUNUZ

YUSUF KAPLAN NE ZAMAN ERGENEKONCU OLDU Kİ SEVİNİYORSUNUZ
Vatan gazetesi, Yeni Şafak gazetesinin 18.02.2012 tarihli nüshasında yayınlanan Yusuf Kaplan’ın “Neyin kavgasını verdiğimizin farkında mıyız acaba?” başlıklı yazısını, “Yeni Şafak gazetesinde Ergenekon sanıklarını savunan isyan!” başlığı ile haber yaptı. Vatan gazetesi yöneticileri, bu faaliyete “gazetecilik” adını veriyor olmalılar. YUSUF KAPLAN NE ZAMAN ERGENEKONCU OLDU Kİ SEVİNİYORSUNUZ yazısına devam et

GENERALLERİN PARAPSİKOLOJİK İNCELEMESİ

GENERALLERİN PARAPSİKOLOJİK İNCELEMESİ
İlker Başbuğ’un tutuklanması ile generallerin psikolojik dünyaları, normal dışında seyretmeye başladı. Aslında İlker tutuklanmadan başlamıştı ama onun tutuklanması ile bizim de görebileceğimiz, anlayabileceğimiz şekilde “açık alana” çıktı.
İlker’in tutuklanma sürecini hatırlıyorsunuz. Andıç davası duruşmasında, İlker’in silah arkadaşları, andıç belgesinin “komutana arz edildiğini”, zaten onun onayı olmadan uygulamaya konulamayacağını söylemişlerdi. Mahkeme bu ifadeler üzerinde İlker hakkında Cumhuriyet Başsavcılığına suç duyurusunda bulunmuş, savcılık da soruşturma açmış ve nihayet tutuklanmıştı.
Hadiselerin parapsikoloji ile ilgili olan noktası neresi mi? Şurası; silah arkadaşları, belgenin (kararın) İlker’e sunulduğunu ve onun onayı ile uygulandığını söylüyor, İlker ise verdiği ifadesinde “andıç”ın kendisine sunulmadığını, dolayısıyla kendisine sunulduğunu söyleyen silah arkadaşlarının kendisinden habersiz olarak uygulamaya koyduğunu söylüyor. Hadiselerin bu şekilde seyretmesi parapsikolojinin alanına girer mi? Bu noktaya kadar bakıldığında girmez gibi görünüyor ama acele etmeyin.
İlker’in ve silah arkadaşlarının ifadelerini yan yana koyup konuyu tetkik ettiğinizde, ilk göze çarpan nokta, generallerin yalan söylediğidir. Kim yalan söylüyor, İlker mi yoksa silah arkadaşları mı? Bu soru ilk bakışta önemliymiş gibi görünse de aslında önemsiz. Genelkurmay başkanı olan adam, karargahta (ülkenin herhangi bir kıtasında değil) kendisinden habersiz bu kadar önemli kararlar alındığını ve uygulandığını bilmiyor olabilir mi? Gerçekten bilmiyorsa, onun genelkurmay başkanı olması bir tarafa, kurmay yüzbaşı bile olması mümkün değildir. Buna rağmen genelkurmay başkanı olmuşsa, bu ordu sistemini tamamen yıkıp yeni bir ordu kurmak gerekmez mi? Bakın İlker’in söylediği sözler nerelere kadar uzanıyor. Şimdi tekrar meseleye bakın bakalım, söylediği söz (yani savunması) ordu sistemini berhava edecek kadar ağır bir itiraf mahiyetinde olan bu adamcağızın psikolojisi, hala parapsikoloji alanına girmemiş midir?
*
Generaller yalan söylüyor. Ya İlker veya silah arkadaşları… Kimin yalan söylediği, meselenin parapsikoloji alanına kadar uzandığını göstermesi bakımından önemli olmayabilir ama generallerin yalan söylediğini açıkça ortaya dökmesi bakımından fevkalade önemli. Generaller yalan söylediklerini, birbirinin beyanı ile ispatlıyorlar. Yani İlker yalan söylüyorsa silah arkadaşlarının ifadeleri delildir, silah arkadaşları yalan söylüyorsa İlker’in ifadesi delildir. Hangilerinin yalan söylediği meselesini zamana bırakarak şu tespiti rahatlıkla yapabiliriz; generaller mutlaka yalan söylüyor.
Mesele sadece yalan söylemeleriyle ilgili ve sınırlı değil. Üyeleri generallerden oluşan bir heyet düşünün, bir dava sözkonusu olunca, suçu birbirlerinin üzerine atıyorlar. Hadiseye bakar mısınız, ilkokul çocukları gibi, “öğretmenin ben yapmadım, Hasan yaptı” türünden komiklikler… Yahu biriniz, sadece biriniz on dakika yiğit olun ve “ben yaptım” deyiverin. Manzaraya iyi bakın, bunlar generaller, bir kısmı da orgeneral… Tam bir çocuk psikolojisi… Çocuklar için bu psikolojik süreç normaldir ama bir ordunun başında bulunmuş, oradan emekli olmuş, yaşları ellilerde-altmışlarda olan adamlar için bu tür psikolojik süreçler, normal değil, paranormal. Yani parapsikolojinin tetkik konusu…
*
İllegal örgütleri hatırlıyor musunuz? Hani militanları soruşturmada çözülmeyen, dayanıklı, suçu başkasının üzerine atarak kurtulmaya çalışmayan illegal örgüt mensuplarını… 12 eylül darbesinde yapmadıkları işkence kalmamıştı da, çözemedikleri (konuşturamadıkları) için annelerini, kız kardeşlerini, hanımlarını getirmişler ve gözlerinin önünde tecavüz etmiş veya tecavüz edecekleri tehdidinde bulunmuşlardı da (ülkücüler iyi hatırlar o zulmü) ancak konuşturmuşlardı. Konuşanlarda suçu kimsenin üzerine atmamış ve kendileri üstlenmişlerdi. Aradaki insan kalitesi farkını görüyor musunuz? Bu generallerin hiçbiri, Mamak’ta işkence gören bir ülkücü kadar bile dayanıklı ve şahsiyetli değilmiş. Oysa bu generaller o işkenceleri yapanlar veya haberdar olanlar veya raporlarını okuyanlardır. Hiç ders almamışlar o yiğitlerden. Şimdi, illegal örgüt militanları kadar sağlam bir ruh ve zihin dünyasına sahip olmayan generallerin halini, normal psikolojik hadise olarak mı anlayacağız yoksa parapsikolojinin inceleme alanına mı alacağız? Yani bunlar bir savaşta esir olsalarmış hemen bildikleri her şeyi anlatılarmış değil mi?
Yazılacak çok şey var aslında ama bunlar için fazla zaman harcamak, vakit kaybıdır. Anlayın artık bunların nasıl bir şey olduklarını.
SELEHATTİN ADANALI
selehattinadanali@gmail.com

DURSUN ÇİÇEK VAKASI

Ergenekon soruşturmalarında en fazla vefa gören kişi, Dursun Çiçek’ti. İki defa tutuklanmış fakat bir şekilde tahliyesi sağlanmıştı. Dursun Çiçek’in arkasına yığılan gücü görünce, ne kadar kilit noktada olduğu açığa çıkmıştı. Zaten kilit noktada olduğu malumdu, zira genelkurmay karargahında görevliydi. Fakat karargahta görevli subayların içinde de muhtemelen daha önemli bir noktadaydı veya karargahta görevli subayların hepsi önemliydi. DURSUN ÇİÇEK VAKASI yazısına devam et

GÜNLÜK (20 NİSAN 2009)

            Ergenekon operasyonlarında ilginç gelişmeler yaşanıyor. İki hadise çok önemli ipuçları veriyor. Birisi, MEHMET HABERAL’I ziyaret edenlerin kimlikleri diğeri ise TANSU ÇİLLER’İN evrakının yakılması…

 

            Mehmet HABERAL’ı Ankara’dan İstanbul’a seyahatinde havalimanında Süleyman DEMİREL uğurlamıştı. Tutuklanmasından sonra geçirdiği kalp krizi neticesinde yattığı hastanede ziyaret edenlerin listesi ise harikulade bir kompozisyon oluşturuyor. Ecevit hükumetinin tüm başbakan yardımcıları ve bakanları… Tek eksik, Devlet BAHÇELİ…

 

            Mehmet HABERAL’ın ne ve kim olduğunu bilmiyoruz. Malum olduğu üzere, Ecevit’i hastanede abluka altına alıp, “işgöremez raporu” vererek tasfiye etme teşebbüsünün organizatörü, Mehmet HABERAL’dır. İşgöremez raporu vermek mi yoksa işgöremez hale getirmek miydi o teşebbüs bilinmez ama hatırlayanlar Rahşan ECEVİT’in kocasını hastaneden çıkardıktan bir hafta sonra ECEVİT’in iyileştiğiydi. Başbakan, hastanede tedavi edilmiyor olmalı ki iyileşmiyor ama eve gidince kısa sürede iyileşiyor.

            Burada önemli olan nokta, bir başbakanı, işgöremez hale getirecek İRADENİN MERKEZİNDE YER ALACAK KADAR CÜRETKAR VE GÜÇLÜ olan adamdır Mehmet HABERAL… Fakat ne kadar güçlü olursa olsun, arkasında mesela Cumhurbaşkanı, genelkurmay başkanı, başbakan yardımcıları vesaire gibi isimler olmadan böyle bir kararı vermesi ve tatbik etmesi imkansızdır. Havalimanında ve hastanede ziyaret edenlerin listesine bakın, bu isimlerin tamamını göreceksiniz.

            Adamın hafızasında o kadar bilgi, kasasında o kadar belge var ki, ülkenin bir dönem güç sahibi tüm isimlerini yerle bir edebilir. Nasıl oluyor da bu adam, ülkenin cumhurbaşkanı, başbaşkanı, başbakan yardımcılarını, bakanları ve askeri personeli bu kadar yakından tanıyor ve ilişki içine girebiliyor? Veya bu saydıklarımız bu adama neden bu kadar yakın duruyor? Adam Avrupa ve ABD nin bu ülkedeki en ileri gelenlerinden biri mi yoksa? Hani Bedreddin DALAN gibi… Bunun kaçmaması, daha mı güçlü olduğundan yoksa daha mı ahmak olduğundan, onu kestiremedim.

            Pekala neden politikacı eskileri aleni olarak adamı ziyaret ediyorlar? Destek vermek için mi yoksa paniklediler de tedbiri unuttular mı? Her ikisi de mümkün… Fakat nedense ikincisinin daha doğru olduğuna dair bir his var içimde, inşallah bu his doğrudur.

 

            Tansu ÇİLLER’in Ankara’da evrakının yakıldığı ve gömüldüğü yer her nasılsa bulunmuş ve evrakın yanmış ve yanmamış kısımları incelemeye alınmış. Tansu ÇİLLER, bu kadar zaman sonra neden evrakını yakar? Çünkü Ergenekon operasyonları başlayana kadar bunlar “DOKUNULMAZLAR” listesindeydi. Ülkedeki dokunulmazlık listesinin ne kadar geniş olduğu malum… En geniş liste ise hukuktan değil, güçten kaynaklanan dokunulmazlıklardı. Tansu ÇİLLER veya başkaları evrakını yakmaya başladığına göre, Ergenekon davası ve operasyonları çok ciddi bir safhaya ulaştı ve de doğru istikamette yol alıyor.

 

            Bundan sonra Ergenekon operasyonları daha bir şenlikli olacak… Eski politikacılar, basın mensupları, yargı mensupları ve işadamları… Savcı ZEKERİYA ÖZ’ü takip etmeye devam edin…

GÜNLÜK (20 MART 2009)

            Balbay’ın günlüklerinde, MİT Müsteşarı Şenkal ATASAGUN a atfedilen bir ifade çok ilgi çekici. Balbay'ın günlükleri konusunda sanırım artık kaynak göstermeye gerek yok… Her gazetede okuyabilirsiniz. Bu gün üzerinde çalışacağımız ifade ise şu:

 “Gülen’le ilgili bir sürü iddia var. Bir ara durumu kötüydü. Ama 3 aydır haber yok. Bunları yatırımı Türkiye’ninkine yakın desem abartma olmaz.” 

            Tahmin edeceğiniz gibi haber daha uzun fakat biz sadece bu cümle çerçevesinde gezineceğiz. Bakalım bu cümleden neler çıkacak?

 

            Değerlendirmemizin ön kabulleri…

 

*Günlüğün Mustafa BALBAY a ait olduğu…

*Günlükteki bu ifadenin MİT Müsteşarı Şenkal ATASAGUN a ait olduğu…

*Atasagun’un bu teşhisinin doğru olduğu…

 

            Değerlendirmemizi bu veriler üzerine kuruyoruz. Bu verilerin herhangi birinin yanlış veya yalan çıkması halinde değerlendirmemizi yok saymak mümkündür. Fakat değerlendirmeyi genel çerçevede yapacağımız için belki de bu ön kabullerin birinin veya tamamının yanlış olması halinde bile doğru neticelere varma olma ihtimalimiz bulunmaktadır. Bu ihtimalin de göz ardı edilmemesi gerektiği, değerlendirmenin içinde sanırım görülecektir.

 

*

 

MİT Müsteşarının teşhisine bakıldığında ilk akla gelebilecek ihtimalleri sıralayalım…

 

İHTİMAL -1-

 

            Fethullah Hoca camiası, otuz yılda, Türkiye Cumhuriyetinin seksen yılda yapabildiğine denk bir başarı göstermiştir.

 

            Böyleyse;

 

            Fethullah Hoca camiası, Türkiye’de birçok güç merkezinin ve özellikle de ordunun muhalefetine rağmen bu noktaya gelebildiği için başarısı efsane haline gelmiştir.

            Fethullah Hoca camiası, Türkiye’nin en zeki, en donanımlı, en çalışkan insanlarını istihdam etmiştir.

            Fethullah Hoca camiası, Türkiye’yi yönetme maharetine, seviyesine, derinliğine, salahiyetine sahip tek guruptur.

            Fethullah Hoca camiası, Türkiye’deki belli guruplar rıza göstermese ve hatta savaşsa bile Türkiye’yi bir müddet sonra mutlaka yönetecektir.

 

            Ve böyleyse eğer;

 

            Yakın gelecekte Fethullah Hoca ile Atatürk arasında mukayeseler yapılmaya başlanacak ve büyük ihtimalle Fethullah Hocanın daha büyük olduğu istikametindeki düşünceler kamuoyunu işgal edecektir.  

 

İHTİMAL -2-

 

            Fethullah Hoca camiası, tek başına Türkiye’nin yatırımına denk bir yatırım yapmışsa, ülke ve devlet kadar büyük bir güç olmuş demektir.

 

            Böyleyse;

 

            Türkiye’de toplam iki yapı veya iki güç vardır. Fethullah Hoca camiası ve diğerleri…

            Bir gurup veya cemaat veya oluşum veya camia, her nasıl ifade edilirse edilsin, tabi olarak ülkedeki bir yapının, ülke ve devlet kadar büyük düşünebildiğini gösterir.

            Bir ülkede, herhangi bir gurubun toplamının o ülke toplamına denk seviyeye gelmesi, o gurubun devletten daha büyük düşünebildiğinin işaretidir.

            Devlet veya ülke ufkunun toplamına sahip olabilmek zaten devlet olmaktır. (Bazılarına günaydın!)

            Bir gurubun, içinde yaşadığı ülkeyi kucaklayacak hacme ulaşması, akılları donduracak ya da patlatacak çapta bir hadisedir.

 

            Ve böyleyse eğer;

 

            Ergenekon mutlaka tasfiye edilecektir.

 

İHTİMAL -3-

 

            Fethullah Hoca camiası, ülkedeki herhangi bir gurup olarak Türkiye’nin toplam yatırımına denk bir yatırım yapabilmişse, demek ki diğer guruplar beş para etmezlermiş.

 

            Böyleyse;

 

            Kimsenin Fethullah Hoca camiası ile ilgili bir tenkit yapma imkanı yoktur. Tenkit hakkı bakidir ama bu çapta bir başarı hikayesi karşısında yapılacak tenkit çok komik kalır.

            Ülkede bir iki tane daha böyle bir gurup olsa, dünya devleti olmak işten bile değil…

 

            Ve böyleyse eğer;

 

            Fethullah Hoca camiası ile ilgili tenkitler, halka hiçbir tesir yapmıyor demektir.

 

*

 

            Bu değerlendirme, Fethullah Hoca hareketinin muhtevası ile ilgili değildir. Her ideolojik, siyasi veya felsefi düşünce mensuplarının kendi zaviyelerinden bu camiayı tenkit veya reddetme imkanı olduğu malumdur. Dikkat çekmeye çalıştığımız nokta, Fethullah Hoca camiasının bu büyüklüğe ulaşmış olduğu vaka ise eğer, yirminci asrın son çeyreğindeki ve yirmi birinci asrın ilk çeyreğindeki en büyük başarı hikayesi ile karşı karşıyayız demektir.

            Fethullah Hoca hareketinin fikri boyutu bir tarafa bırakılarak yapılacak değerlendirmenin en önemli noktası, başarıdır. Kısa sürede bugünkü seviyesine gelmiş olması, ideolojik olarak “taraf” veya “karşı taraf” olma hakkını mahfuz tutarak söylüyorum, üzerinde akademik çalışmalar yapılması gereken bir hareket olduğunu gösterir. Fakat şunu da iyi biliyorum; başarı o kadar büyük olmuştur ki, karşı tarafta olanlar, bu başarıyı gördüklerinde değil akademik çalışma yapmayı, akılları donup kalıyor. Bu durum ise mezkur camiaya ayrıca bir imkan temin ediyor.

GÜNLÜK (10 MART 2009)

            Gündem ne kadar yoğun… İnsan takip ederken bile yoruluyor. Önümüzdeki günler çetin geçecek… Seçim, seçim sonrası gelişmeler, dünya iktisadi krizi, krizi takibeden çöküşler, Ergenekon’un ikinci iddianamesi gelecek haftaya kalmaz ortalığa dökülür. Ne dehşet iddialar var. Esas kavganın cereyan ettiği noktalardan biri de DOĞAN MEYDA gurubu ile siyasi iktidar arasında… AKP bu defa Doğan medya gurubunun (amiyane tabirle) kafasına sıkacak gibi görünüyor. Gelişmelere bakıldığında, Aydın DOĞAN ile ilgili hükumetin yaptığı işler, pazarlık malzemesi cinsinden hamlelere benzemiyor. Galiba bu defa Aydın DOĞAN’ın suyu ısındı.

 

*

Somali kabinesi, ülke genelinde şeriat uygulanması kararı aldı.Enformasyon Bakanı Farhan Ali Muhammed, kabinenin şeriat yasasını kabul ettiğini, parlamentonun da buna onay vermesini ümit ettiklerini söyledi. Muhammed, şeriatın anayasaya da yazılacağını ifade etti. 18 yıldır süren çatışmalar nedeniyle harabeye dönen Somali'nin Devlet Başkanı Şeyh Şerif Ahmed, bugün Reuters ile yaptığı mülakatta, aralarında El Şebab örgütünün de bulunduğu isyancılarla yapılan barış görüşmelerinde ilerleme olduğunu, yakında isyancılarla doğrudan diyaloğa geçmeyi umduğunu söyledi. Ocak ayında Devlet Başkanlığına seçilen Ahmed, Somali'de güvenlik ve istikrarın tesis edilmesine çalışıyor. Uzmanlar, hükümetin şeriat kararının, iki yıldır saldırılarının dozunu artıran aşırı dinci militanları zayıflatma amacı taşıdığını belirtiyor.  (Star gazetesi 10.03.2009)

            Somali’de Şeriat ilan eden yönetim, Şeriat Mahkemeleri Birliğine karşı savaşan komşu ülke Etiyopya’nın güdümünde kurulmuş olan hükumet… Bu çok önemli bir alamet… Uzun söze gerek yok, küçük bir tahlil, konunun anlaşılmasına yardımcı olur.

            Bir ülkede, Şeriat isteyenlere karşı, bu taleplerinden dolayı savaş açacaksınız fakat onlarla mücadele edebilmek için siz Şeriat ilan edeceksiniz. Her iki ihtimalde de ülkeye Şeriat hakim olacak… Öyleyse neden savaşıyorsunuz? Bu sorunun cevabı malum, iktidarı elde etmek için… İktidar için Şeriat’ı da istismar edersiniz. Fakat, hiçbir kıymet, sahtesinden daha düşük değere sahip olamaz. Ve hiçbir kıymet kendini ilanihaye istismar ettirmez.

            İslam coğrafyasındaki kırılma noktalarından birisidir bu… Artık İslam coğrafyasında hiçbir güç İslam’a karşı savaşamayacak. İslam, kendi coğrafyasını teslim alacak. Hatırlanırsa, Afganistan’da da kukla yönetim Şeriat ilan etti, Irak’ta da… Öyle ya da böyle, İslam, kendi coğrafyasına hakim ve sahip olacak ve yakın zamanda ise istismarcılar da tasfiye edilecek.

 

*

Bağdat Güvenlik Planı Askeri Sözcüsü Tümgeneral Kasım Ata Musavi AA muhabirine yaptığı açıklamada, Bağdat'ın 30 kilometre batısındaki Ebu Gurayb ilçesinde, Irak hükümetinin desteğinde ulusal barış için yapılan aşiret liderleri toplantısından sonra aşiret liderlerinin güvenlik güçlerinin eşliğinde halk pazarında dolaştıkları sırada bir intihar eylemcisinin aşiret liderlerinin arasına sızıp üzerindeki patlayıcıları patlattığını söyledi. Saldırıda 33 kişinin öldüğü, 46 kişinin yaralandığı ifade edildi. Irak İçişleri Bakanlığı kaynakları, Musul'un El Hamdaniye bölgesinde polis devriyesini hedef alan intihar saldırısında 5 kişinin öldüğünü, 10 kişinin yaralandığı söyledi. Bu arada, Kerkük'te bu sabah polis devriyesini hedef alan intihar saldırısında 2 polisin öldüğü, 5 polisin yaralandığı belirtildi. (Star gazetesi, 10.03.2009)  

            Irak’ta savaşın (direnişin) bittiğini zannedenler erken sevinmişlerdi. Bitmeyecek… Bitemez… Bazen yavaşlar, bazen dinlenir, bazen tamamen sessizliğe bürünebilir ama ne Irak’ta ne de İslam coğrafyasının başka bir parçasında direniş bitmez. Çünkü, “İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞLARI ÇAĞI” başladı. İkinci Kurtuluş Savaşları hedefine ulaşıncaya kadar bu coğrafyada savaş bitmez. Hele de batının çökmeye başladığı bir dönemde bu savaşın biteceğini düşünmek saflık olur.

 

*

Recep Tayyip Erdoğan (Ak Parti): Bir ayda 33 miting İlk mitingini 8 Şubat'ta Kocaeli'de yapan Erdoğan Kırşehir, Kastamonu, Sivas, Nevşehir, Amasya, Sinop, Samsun, Kırıkkale, Aksaray, Sakarya, Diyarbakır, Adıyaman, Kahramanmaraş, Mardin, Yozgat, Çorum, Afyon, Van, Batman, Siirt, Kayseri, Gaziantep, Isparta, Manisa, Artvin, Rize, Şanlıurfa, Hatay, Adana, Mersin, Antalya, Aydın… Devlet Bahçeli (MHP): 8 günde 13 miting Miting yarışlarına rakiplerinin çok gerisinde başlayan MHP Lideri Devlet Bahçeli 1 Mart'ta Mersin'de meydanlara indi. Bahçeli sekiz gün içinde 13 yerde miting düzenleyerek anamuhalefet partisini geride bırakmayı başardı. 29 Mart'a kadar 40 ayrı yerde halka hitap etmeyi düşünen Bahçeli Mersin'den sonra sıra Çorum, Çankırı, Yozgat, Kırıkkale, Afyon, Uşak, Sakarya, Kocaeli, Manisa, izmir Aydın ve Muğla'da miting yaptı. Deniz Baykal (CHP): 17 günde 11 miting 21 Şubat'ta meydanlara inen Deniz Baykal bugüne kadar 11 ayrı yerde halka hitap etti. İlk mitingini Adana'da yapan Baykal ardından Kocaeli, Çorum, Sinop, Adıyaman, Yalova, Burdur, Malatya, Kırşehir, Amasya ve Giresun'da seçmenleriyle buluştu. (Zaman, 10.03.2009) 

            Genelde muhalefete özelde ise Deniz Baykal’a bayılıyorum. Hem tembel tembel oturacaksın ve hem de iktidar olacaksın. Başbakan en yüksek oyun sahibi bir partinin genel başkanı ve bu seçimde de birinci parti çıkacağı konusunda kimsenin tereddüdü yokken, nefes neredeyse almaksızın çalışıyor. Öyle ki, ilçelerde bile (bugün K.Maraş’ın Elbistan ilçesinde) miting yapıyor. Muhalefetin tüm siyasi stratejileri tartışılabilir ama benim burada bahsini ettiğim nokta, TEMBELLİK. Tembelliğin tartışılacak bir yanı yok ki…

 

*

 

On beş gün önce Savcı Zekeriya Öz ile görüşen ABF Genel Başkanı Ali Balkız, Ergenekon'un suikast planlarını görünce ürperdiğini söyledi. Balkız, "Evimin fotoğrafını, krokisini, 9 kişiyi, patlayıcıyı kimin temin edeceğini ve düzeneklerini gördüm. O anda aklıma Mumcu ve Hablemitoğlu'nun karanlık güçlerce katledilişi geldi." dedi. (Zaman, 10.03.2009)

 

            Ali BALKIZ’da belgeleri görüp ikna olanlar kervanına katıldı. Ergenekon terör örgütü hakkında tereddüdü olan samimi insanların artık “kesin kararlı” olma zamanı geldi.

            Merak ettiğim bir nokta var; laik, Kemalist, solcu, ateist gibi alt başlıkların toplandığı “ulusalcı” kesimin, Ergenekon terör örgütünün “provokasyon” için kendilerinden olan adamları öldürdüğü konusunda ne düşünüyorlar, dahası neler hissediyorlar? Bunların içinde şunu söyleyecek yiğitler var mı acaba? “Benim canım, dava için feda olsun, beni öldürmeleri gerekiyorsa, öldürsünler”. Bakmayın siz bu soruyu sorduğuma, sorunun cevabını biliyorum. Asla…

            Ulusalcıların ilk ciddi imtihanı, Ahmet Necdet Sezer’in Cumhurbaşkanlığı görevinin dolmasına yakın zamanda başlattıkları bir tartışmaydı. Sezer’in görevinin bitmesine yakın zamanda, üniversite rektörlerinin görevlerinin istifa etmesi ve Sezer tarafından yenilerinin seçilmesiydi. Çok iyi takip ettiğim bu tartışmanın neticesinde bırakın onlarca rektörün bu düşünceyle istifa etmiş olmasını, bir tanesi bile istifa etmemişti. Hatta görevinin bitmesine birkaç ay kalan rektörlerden bile istifa eden olmadı. Birkaç ay fazladan rektörlük yapsan ne olur, yapmasan ne olur? Orada anladım ki, bunların idealist bir özelliği yok. Hiçbirinde mefkure yok ve oturdukları koltukta birkaç ay fazladan oturmaları onlar için her şeydir.

 

*

90’larda faili meçhul kurbanlarının atıldığı iddia edilen Silopi’deki Botaş kuyularında geçen hafta ertelenen kazı çalışmaları başladı. Kepçelerin de katıldığı kazıların ilk gününde iki kemik ve bir kanlı fanila parçası bulundu. Çıkartılan kemikler incelenmek üzere Adli Tıp Kurumu’na gönderildi. (Taraf, 10.03.2009)

            Kıyamet daha yeni kopmaya başlıyor. Güneydoğuda yapılan kazılardan “faili meçhul/meşhur” şahısların cesetleri çıkmaya başladığında, Türkiye ikinci depremi yaşayacaktır. Bu güne kadar Ergenekon terör örgütünün canı yandı ama bu depremin altında kalacak olanlar doğrudan TSK olacak.

            Bu aralar JİTEM’in belgeleri ortalıkta dolaşıyor ya, zemin yumuşatılıyor. JİTEM, JİTEMİN ceset tarlaları vesaire birkaç hadise bir araya geldiğinde, TSK ikinci depremden kurtulamayacak.

 

*

ABD Savunma İstihbarat Kurumu Başkanı Korgeneral Michael Maples, Somali'deki kökten dinci El Şebab örgütünün El Kaide ile birleşmek üzere olduğunu söyledi. Korgeneral Maples, Senato Silahlı Hizmetler Komitesinde yaptığı konuşmada, her iki örgütün de son dönemlerde yaptığı propagandaların, aralarındaki ideolojik benzerlikleri ortaya koyduğunu belirterek, birleşmenin yakın olduğu görüşünü bildirdi. (Yeni Şafak, 10.03.2009)

            Bu ilginç bir haber… El Kaide’nin ABD tarafından “düşman” ihtiyacını karşılamak için sürekli abartıldığını gördük yıllarca… Bu abartmayı yok saysak ve ABD mahreçli El Kaide haberlerini doğru kabul etsek, görmemiz gereken nokta şu olacak… El Kaide dünya çapında bir KOMUTANLIK kuruyor.

            ABD, El Kaide’yi gerçekten abartmıyor ve hakikaten El Kaide, dünya çapında bir DİRENİŞ KOMUTANLIĞI MI KURUYOR YOKSA?

            Böyle bir hadisenin yakın zamana kadar mümkün olmadığını düşünmek, açıklanabilir bir durumdu. Fakat batının mütemadiyen zayıfladığı ve dünyada inisiyatif kaybettiği bugünün dünyasında mümkün hale gelebilir. ABD mahreçli haber, yorum ve bilgilerde El Kaide’nin yakın zamana kadar abartıldığı fakat bundan sonra abartılmadığını düşünmemizi gerektiren gelişmeler olduğu vakadır. Fakat manipülasyon üstadı olan ABD, asla güvenilir bir kaynak olmadığı için hala tereddütle bakmakta fayda bulunuyor.

 

*

Financial Times gazetesi, "komünizmden sonra bir ideolojik ilah daha iflas etti" diyor. Abartı gibi görünse de, kapitalizmin bittiği tezi inandırıcı olmasa da, olayın vahametini ortaya koyma, olması gereken tartışma biçimini göstermesi açısından önemli bir tespit. Gazete, "Kapitalizmin geleceği" adlı yazı dizisine şu cümlelerle başlıyor: "Bir başka ideolojik ilah daha iflas etti. Siyaseti ve alınacak tutumları son otuz yıldan uzun bir süredir belirleyen varsayımlar, bir anda devrimci sosyalizm fikri kadar geçmişte kalmış görünüyor. Peki, dünya bu noktaya nasıl geldi? Sorunun cevabı önemli oranda liberalizm çağının, kendi çöküşünün tohumlarını barındırmış olmasında yatıyor." (Yeni Şafak, İbrahim KARAGÖL, 10.03.2009)

            Sosyalizmin çökmesinin diyalektik zinciri kırdığını ve anti-tezin tezden daha önce çökmesinin diyalektik işleyişin sonu olacağı tespitini geçen yıl yapmıştık. Diyalektik işleyişin sonunun gelmesi ise batının sonunun gelmesiydi.

Bu konudaki düşüncelerimizi; “İktisadi krizin sebepleri -1- Felsefi kriz ya da diyalektik işleyişin sonu” isimli makalemizi, 04 Ekim 2008 tarihinde yayınlamıştık. (www.idealdusunce.com, www.sivildusunce.com , www.derindusunce.com sitelerinde yayınlanmıştı, şu anda www.fikirteknesi.com sitesinde de yayınlanmaktadır) Tespitimizin bir paragrafı şöyle;

“Anti-tezin çökmesi karşısında zafer çığlıkları atan batı, matem tutmak yerine “tarihin sonu”nun geldiğine dair “son teorisini” üretmekle meşguldü. Anti-tezin çökmesi, tarihini, diyalektik işleyişe teslim eden batı için tabi olarak tarihin sonuydu. Fakat bu son “tarihin sonu” değil, “batı tarihinin sonuydu”. Batıda felsefenin tıkanmış olması, batı tarihinin sonunun geldiğini anlamasına mani oldu ve kendi tarihini dünya tarihi zanneden batı, dünya tarihinin sonunun geldiğini kabul etmekte zorlanmadı.”

 

            Batının içinde bulunduğu durumu anlamasını beklemek kabil değil. Zira çöküş, içinden anlaşılmaz. Anlaşılabilse, çöküş olmaz.

            İbrahim KARAGÖL, Financial Times gazetesinin “komünizmden sonra bir ideolojik ilah daha iflas etti” ifadesi için “abartılı gibi görünse” demek bahtsızlığında bulunuyor. Aslında İbrahim KARAGÖL’ün seviyesiyle mütenasip bir durum değil bu yaklaşım. Fakat kapitalizm de çöktü demek, çok büyük bir iddia olduğu için “köşe yazarı” olarak böyle bir ifade kullanmaktan imtina ediyor galiba. Ne var ki, kendisinin de çok defa ifade ettiği gibi “imkansızların mümkün olduğu, akıl almaz hadiselerin yaşanacağı ve bunlara hazır olunması” gerektiği bir devirde yaşıyoruz. Bu devir, büyük hadiselerin gerçekleştiği ve gerçekleşeceği, dolayısıyla büyük iddiaların ifade edileceği bir zaman dilimidir. Artık insanlar, “dünya çapında hadiselere” ve “dünya çapında fikirlere” hazır olmalılar.

HÂKİMLER EN ZAYIF KİŞİLİKLER MİDİR?

Ergenekon davası ile AKP kapatma davası vesilesiyle yoğun şekilde gündeme gelen ve hala sıcaklığını koruyan “yargılaması devam eden dava hakkında konuşmama kuralı” ciddi şekilde gözden geçirilmelidir. Bu kural lüzumluluğu hiç tartışılmamakta ve kural sabit kabul edilmektedir. Tüm tartışmalar, kuralın “veri” olarak ve hatta “mutlak doğru” olarak kabulü ile başladığı için esası gözden kaçırmaktayız. Bu kuralı bir değerlendirmeye alalım bakalım ne çıkacak?

Önce kuralın temel gerekçesini belirtelim. Temel gerekçe, hâkimlerin etkilenmesidir. Gerekçenin muhtevasında gizli olarak, “hâkimlerin olumsuz şekilde etkileneceği” kabulünün de bulunduğunu görüyoruz. Zira olumsuz etkilenme öngörülmese “konuşmama kuralı” getirilmezdi veya bu kurala ihtiyaç duyulmazdı. Öyleyse gerekçeyi, hâkimlerin etkilenmesi değil, olumsuz etkilenme şeklinde anlamamız şarttır.

Sathi (yüzeysel) bir bakış bu kuralın doğru ve gerekli olduğunuz gösterir. Ülkedeki entelektüel sığlıkta göz önüne alındığında kuralın, ilk bakışta doğru görünmesini yeterli sayanlar olabilir. Fakat hayatın her alanı sığlığa tahammül etse dahi “hukuk” sığlığa tahammül edemez. Hakların çarpıştığı arenada adaletin tahakkuk ettirilmesi ve tevzii edilmesi, sathi (sığ) bir anlayış ve yaklaşımla kabil değildir. Hukukun sığ bir kavrayışla üretilebileceği ve tatbik edilebileceği kanaatine (aslında vehmine) sahip olanlar, derin düşünebilme maharetine malik olamayan ortalama zekâ sahipleridir. Bir ülkenin mevzuatını “ortalama zekâ” sahiplerine emanet etmesi, o ülkenin başına gelebilecek birkaç vahim hadiseden (beladan) biridir.

Kamuoyundaki tartışmalardan, değerlendirmelerden, tenkitlerden, fikir beyanlarından, ihtimal taramalarından hâkimlerin etkileneceğini “temel veri” olarak kabul etmek, hâkimlere hakarettir. Hakikaten hâkimlerin mutlaka etkileneceği düşüncesine sahip olmak, zihni-fikri seviyelerine, mesleki formasyonlarına ve dirayetlerine itimat etmemektir. Hâkimlerin de insan olduğu ve bazı zaaflara sahip bulunduğu izahı yerinde değildir. Hâkim olmanın manası, zaaflardan kurtulmuş olmaktır. Zaaf sahibi insanın hâkim olması asla mümkün olmamalıdır.

Hâkimlerin zaaf sahibi olabileceği ve bu sebeple etkileneceği düşüncesi, iki sebepten kaynaklanabilir. Birincisi, ülkedeki hukuk eğitiminin hiçbir zaman zaafları bulunmayan güçlü kişiliklere sahip hâkimler yetiştiremediği, diğeri ise, mevcut hâkimlerin güçlü kişiliklere sahip bulunmadığı…

Mevcut hâkimlerin dirayetsiz, cesaretsiz ve donanımsız oldukları ve bu sebeple kamuoyu etkilerinden korunmaları gerektiği düşüncesini/gerekçesini hiçbir hâkim ve savcının kabul edeceğini zannetmiyorum. Gerçek durumun bu olduğu bir an kabul edilse bile, hâkim ve savcıların bu iddiaya yüksek perdeden itirazları olacağı vakadır. Bu itirazları yok sayıp bu ihtimali değerlendirmeye devam etmek fazla gerçekçi olmaz. Öyleyse biz diğer ihtimale bakalım. Hukuk eğitiminin nasıl hâkim yetiştirdiği bahsine…

Hukuk fakültelerinin müfredatlarından haberdar olanlar bilirler ki, “hâkimlik ahlakını” kazandıracak, öğrencilerin gerekli cesarete sahip olup olmadıklarını tespit edecek hiçbir program yoktur. Başka bir ifadeyle hukuk fakültelerinde hâkim yetiştirecek hiçbir program yoktur. Özet olarak ülkedeki hukuk eğitimi, hâkimlerin cesaretli ve dirayetli olmalarını garanti edecek hiçbir eğitim altyapısına sahip olmadığı gibi aynı zamanda zihni-akli gelişmesini temin edecek bir programa da malik bulunmamaktadır. Bu açıdan bakıldığında, hâkimlerin etkileneceği temel kabulünün kaynağının ülkedeki hukuk eğitimi olduğu vakadır.

Hukuk eğitimi, dirayetli, cesaretli ve donanımlı hâkimler yetiştirmiyorsa/yetiştiremiyorsa, çok temel bir problemden bahsediyoruz demektir. Her türlü etkiye açık olacak kadar dirayetsiz, en küçük tehdit veya tehlikeye açık olacak kadar cesaretsiz (korkak mı demeliyiz acaba) ve her türlü fikir beyanına karşı donanımsız hâkimlerden bahsediyorsak, kamuoyunun etkilerinden onları koruduğumuz takdirde dahi başka kanallardan/mahfillerden etkilendiklerini/etkileneceklerini kabul etmemiz gerekir. Hal böyleyse herhangi bir davada, yüzbaşı rütbesindeki bir subayın bile ima yollu telkinine muhatap olan hâkimin adaleti katledeceğine inanmamıza ne mani olabilir ki?

Mevcut hâkim veya savcıların bu açıklamaları da kabul edeceğini zannetmiyorum. Fakat “derdest dosya hakkında konuşmama” kuralını koyanların böyle bir düşünceye sahip olmadığını söyleme imkânları olduğunu da düşünmüyorum.

*

Hâkimleri kamuoyunun etkisinden korumak, onları gizli mahfillerin etkisine açık hale getirir. Eğer hâkim etkilenmeyecek bir zihni gelişme seviyesine ulaşmamış ve bunun için gerekli dirayet ve cesarete sahip olamamışsa, mutlaka etkilenecek bir kanal hayatın içinde vardır. Kamuoyunun etkisinden korumak, gizli mahfillerin etkisine otomatik olarak açık hale getirmek demektir.

“Derin devlet”, “gizli iktidar”, “kırmızı anayasa” veya “yazılı olmayan kurallar” gibi isim ve tabirlerle ifade edilen perde arkası dünyanın bulunduğu bir ülkede, hâkimlerin kamuoyundan etkilenmelerine mani olarak “etkiye açık tek kanal” bırakma çabasına girildiğine dair tereddütlerin kâfi miktarda sebepleri vardır. Bu ülkede, “kayıtdışı ekonomi”, “kayıtdışı eğitim”, “kayıtdışı ideoloji” her alan çift halde bulunmaktadır. Her alan “kayıtlı” ve “kayıtsız” olmak üzere çift yapılanmış olan ülkedeki en büyük kayıtsızlık, devlette meydana gelmiştir. Bu ülkede “KAYITDIŞI DEVLET” mevcuttur.

Hâkimlerin gizli mahfillerden etkilenmesi ihtimali göz önüne alındığında, kamuoyundan etkilenmeleri ihtimali ne kadar sevindiricidir. Hâkimlerin kendilerini etkilenmekten koruyamayacağı “temel veri” ise eğer, gizli mahfillerden değil, kamuoyundan etkilenmeleri doğru olandır.

*

Hâkimlerin kamuoyundan etkilenmemeleri gerektiği kanaati, yanlıştır. Hâkimler kamuoyundan etkilenmelidirler. Bir davanın devam ederken kamuoyunda mümkün olan en çok sayıda hukukçuk tarafından tartışılması lazımdır. Mesela bir davayı kamuoyunda bin adet hukukçunun (akademisyen, avukat, emekli hâkim) tarafından tartışılması, o kadar hukukçunun davayı değerlendirmesi demektir ki, hâkimlerin bu tartışmalardan faydalanacakları açıktır. Binlerce bakış açısı tarafından yapılan değerlendirme, binlerce defa rafine edilmesi demektir ki, mümkün olan her açı kontrol edilmiş, mümkün olan her ihtimal göz önüne alınmış, mümkün olan tüm boyutlar gözden geçirilmiş, mümkün olan tüm kavrayış tarzları ortaya konulmuş olur. Bir davaya bakan hâkim için binlerce “hukukçu jüri” gönüllü olarak teşkil edilmiş ve tüm zihni ve mesleki donanımlarını emrine sunmuştur. Bundan daha büyük bir imkânı elde etmesi mümkün değildir.

Kamuoyundaki değerlendirmelerin olumsuz etkiler yapacak nitelikte olma ihtimali her zaman vardır. En azında hâkimlerin psikolojisini yoracağını düşünmek gerekir. Fakat değerlendirmeleriyle davaya olumlu katkıda bulunacak olan münevverlerin çabaları, hâkimleri psikolojik olarak besleyecektir. Olumlu ve olumsuz beyanların toplamı değerlendirildiğinde hâkimlerin kamuoyundan faydalanacaklarını kabul etmek gerekir. “Hâkim şahsiyeti”, olumsuz etkilerden kendini koruyabilecek kadar gelişmiş olmalıdır. Bunu temel veri olarak almak gerekir. Bunun aksini temel veri olarak almak, o ülkede hâkimin olmadığını gösterir. Öyleyse kamuoyu konuşmalı ve hâkimlerde bunlardan faydalanmalıdır.

Hukukçu olmayanların da konuşacağı, yorum yapacağı, değerlendirmede bulunacağı vakadır. Bunların yapacakları değerlendirmelerin hukukla ilgisinin olmayacağı, bu sebeple hâkimlerin psikolojisini yoracağı düşüncesi yerinde değildir. Hâkimlerin hukukçu olmayanların değerlendirmelerini dikkate almayacak kadar gelişmiş zihni seviyeye ve güçlü bir dirayete sahip olduğu kabulü vazgeçilmezdir.

*

Devam eden dava hakkında konuşmama kuralının en ciddi gerekçelerinden birisi, hâkimlerin tehdit edilmesi bahsi olabilir. Hâkimlerin tehdide maruz kalması ciddi ve önemli bir bahistir. Fakat Türkiye gibi ülkelerde hâkimlerin tehdit aldığı kişi ve kurumların devlet cihazı içinde olduğu vakadır. Hakikaten ordunun, siyasi iktidarın veya bürokrasinin tehdidine (can, mal, makam, meslek, maişet tehditlerine) maruz kalma ihtimali, kamuoyundaki tüm tehdit ihtimallerinden binlerce kat fazladır. Öyleyse hâkimleri kendisine karşı korumamız gereken kamuoyundan önce devlettir. Türkiye’nin hâkim ve savcılık mesleği ile ilgili en büyük handikapı budur. Hâkim ve savcıları devlete karşı korumak… Tüm ülkenin bu konuda kafa patlatırcasına düşünmesi ve tedbirler üretmesi sanırım “milli görev”dir.

Bu konudaki ilk teklifi ben yapayım. Bu teklif hâkim ve savcılaradır. Hâkim ve savcılar ülkenin en CESARETLİ insanları olmak zorundadırlar. Zira bu gün için kendilerini devlete karşı koruyacak bir tedbirimiz bulunmamaktadır.

Hâkim ve savcılar unutmamalıdır ki, Adalet, asla korkak insanların (hâkimlerin) eliyle gerçekleşmez. Adalet ile korku bir arada bulunmaz. Bu sebeple hâkim ve savcı olmanın birinci şartı, cesaretten ibaret bir şahsiyet olmaktır. Veciz olarak ifade etmek gerekirse; ya cesaretli olun veya istifa edin… İstifa edin ki, yerinizi cesaretli olanlar doldursun.

Hâkim ve savcılara yönelik bu çağrıyı, hâkim ve savcılar dâhil herkesin ciddiye alması gerekir. Zira devleti içine düştüğü veya kasten bulaştığı tüm pisliklerden temizleyecek olan kadro hâkim ve savcılardır. Yani adli sistemdir. Eğer hâkim ve savcılar Ergenekon türü “ideolojik serserilik” ve bir manada “resmi terörist” olan örgütler ile darbe yapan veya darbe sevenleri yargılamaya cesaret edemezlerse, vay bu milletin başına geleceklere…