İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-1-TAKDİM

İSLAM İRFANININ TEKNOLOJİSİ-1-TAKDİM

Teknoloji, en özet haliyle söylemek gerekirse “alet” demektir. Alet, yani bir fikrin aleti… Mesele en sade haliyle anlaşılmalıdır ki, girift terkiplerine geçit açılabilsin. Bugün kullandığımız cihazların karmaşıklığı (giriftliği) teknolojinin ne olduğunu unutturdu. Ne olduğunu unuttuğumuz için onu fikirden bağımsızlaştırdık, müstakil bir saha gibi anlamaya başladık.

Teknoloji, umumiyetle tabiatta ve özellikle de canlılardaki bazı hususiyetlerin alet haline getirilmesi, o hususiyetlerin aletlerinin imal edilmesi şeklinde, “misal” üzerinden ilerlemiştir. Yirminci asırda ancak “muhayyel” terkiplere ulaşmaya başlamış, misallerden uzaklaşarak akli ilimlerde nispeten yoğunlaşabilmiş ama hala büyük kısmı misaller üzerinden ilerlemeye devam etmiştir.
Okumaya devam et

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-25-HAYAT TELAKKİSİ-7-

Muvazene (denge), varlığın, insanın ve hayatın varoluş denklemidir. Muvazenenin ve muvazene ihtiyacının en katı şekilde tezahür ettiği alan “varlık bahsi”, en açık şekilde zuhur ettiği alan “hayat bahsi”, en müphem olduğu alan ise “insan bahsi”dir. Mevzuumuz hayat bahsi…
Muvazene, nizamdır, muvazenesizlik keşmekeş… Nizam hayattır, kaos ise ölüm… Hayat, keşmekeşe (kaosa) tahammül edemez, muvazene bozulduğunda tabii olarak muvazeneye doğru akar, muvazeneyi arar, en küçük muvazene ihtimaline bile sarılır. Ne olursa olsun, muhakkak muvazeneyi bulur. Muvazene denkleminin iyi veya kötü olduğuna bakmadan onu arar. “İyi muvazene”, kaosta aranmaz, iyi muvazene, muvazeneden sonra aranır.
Hayat tabii haline bırakıldığında, arayacağı muvazenede “insani altyapı” derdine düşmez. En kötü muvazene, en iyi (ki böyle bir şey olmaz) keşmekeşten daha iyidir. Çünkü muvazene, hangi muhtevada olursa olsun, hangi denklemle kurulursa kurulsun, hayat demektir. Köle-efendi münasebetinde bile isyan yoksa bir muvazene kurulabilir ve hayat bu muvazene bile keşmekeşe tercih eder. Hayatın bu tabiatı, mesela diktatörlüklerin de bir müddet devam edebilmesini izah eder. Kaosun akabinde kurulan diktatörlüklere insanların tahammül etmeleri, hayatın diktatörlüğü bile kaosa tercih etmesindendir. Fakat muvazenenin ömrünü tayin eden, muhtevası ve denklem türüdür. Muhtevası ne kadar “insani” mahiyet taşıyorsa o nispette ömrü uzun olur, aksi durumlarda ise bir müddet sonra muvazene bozulur, çünkü hayat daha iyi bir muvazene aramaya başlar. Okumaya devam et

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-24-HAYAT TELAKKİSİ-6-

Hayat, sıhhat ve kudret merkezinde deveran ediyor. İnsanın sıhhatli ve kudretli olduğu yaş aralığı, hayatın deveran havzasını oluşturuyor. Sıhhat ve kudret muhafaza edildiği takdirde hayat, yirmi ile altmış yaş aralığında gerçekleşiyor. Altta (sıfır ila yirmi yaş arası) ve üstte kalan (altmıştan sonrası) kısım, “hayat havzası” tarafından taşınıyor.
İnsanın sıhhatli ve kudretli olması, kendi meseleleriyle ilgilenebilmesinin yanında, başkalarının meseleleriyle de ilgilenebilme imkanına sahip olmasıdır. Bu imkan hayat parantezinde mevcuttur. Parantez içinde olan insanlar hayatın failidir, parantez dışında kalanlar ise parantez içindekilerin mesuliyet ve mükellefiyeti altındadır. Bu durum, hayatın tabiatındandır.
Hayatın tabiatından kaynaklanan bu hal, hayatın vahdetinin gerçekleştirilmesi gereken cihetlerinden biridir. Hayatın tabiatına bakarak, hayatı üçe taksim edip, her birini diğerinden müstakil hale getirmek, hayatı çözmek ve dağıtmaktır. Okumaya devam et

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-23-HAYAT TELAKKİSİ-5-

İslam’ın hayat telakkisi, doğumla başlayıp, ölümle biten küçük bir paranteze sıkışmaz. Ölümden sonrası olduğu gibi doğumdan öncesi de var. Ölümden sonrası umumiyetle bilinir ve bahsi edilir ama doğumdan öncesine nedense dikkat edilmez.
İslam, hayatın hakikatini “ruhi hayat” olarak tespit ve teklif ettiği için, hayatın bidayeti ruhun yaratılmasıdır. Dolayısıyla “alem-i ervah”tan başlayan bir hayat anlayışına sahiptir. İslam’ın hayat anlayışı, bidayeti olan lakin nihayeti olmayan bir ufku ifade eder. Cennet ve cehennem hayatının ebediliği, ruhun ebediliği (bekası) ile kaim olduğuna göre, hayatın hakikatini “ruhi hayat” olarak tespit zarureti vardır. Öyleyse hayatın bidayetini de ruhun yaratılmasına, “alem-i ervaha” kadar götürmek bir mecburiyettir.
Toparlayıcı şekilde ifade etmek gerekirse, yukarıların yukarısından (alem-i ervahtan) başlayan hayat, aşağıların aşağısına (dünyaya) iner, buradaki seyrine göre de, aşağıların aşağısından daha aşağı olan cehenneme veya yukarıların yukarısından daha yukarı olan cennete gider. Hayatın grafiği budur, ya sürekli düşmeye devam eder veya düştükten (indirildikten) sonra tekrar yükselmeye başlar. Maksat, bidayeti ile nihayetini (en azından) denkleştirmektir. Dünyaya inmekle bedene (maddeye) bulaşan ve nefse vücut veren ruh, bunlardan arınarak bidayetindeki saflığa ulaştığında daire tamamlanmış ve maksat hasıl olmuş demektir. Veya diğer güzergahı izler ve daireyi tamamlayamadan doğrusal bir grafikle sürekli aşağıya doğru seyreder. Okumaya devam et

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-22-HAYAT TELAKKİSİ-4-

Dünya görüşlerinin saf tefekkür ile hayat mecraları ve hayat havzaları açmaları imkansız mıdır? Ne kadar zor olduğu malum da, imkansız mıdır? Eğer imkansız ise, bu bahsin kapatılması gerekiyor, bu istikamette emek ve zaman israf etmemek gerekiyor. İmkansız değilse eğer, saf tefekkürün hayatta gerçekleştirilmesi manasına gelecek olan bu tür hamleler, insan haysiyetinin zirvesi kabul edilmelidir.
Mümkündür lakin hususi şartları var. Bu mesele aynı zamanda dünya görüşlerinin “kudret testi” olarak kabul edilmelidir. Gerçekten fevkalade zor olan ve hususi şartları bulunan bu iş, dünya görüşlerinin zirvelerini teşkil eder. Dünya görüşlerinin nazari ve tatbiki ufkunu (zirvesini) gösteren bu mesele dikkatle tetkik edilmelidir.
Dünya görüşlerinin birbiriyle mukayesesi, hacimleriyle yapılır. Hacimleri teşkil eden iki cihet ayrı ayrı mukayese konusudur. Genişliğine doğru ne kadar insan kitlesine tatbik edilebilir olduğu, derinliğine (yüksekliğine) doğru da, hangi zirveye çıkabileceği hususu, dünya görüşlerinin mukayesesinde net veriler sağlar. Mevzumuz derinlik yani zirve yani ufuk cihetidir. Okumaya devam et

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-21-HAYAT TELAKKİSİ-3-

Dünya görüşlerinin (iradi mecraların) hayatın tabii mecraları ile münasebetleri, hayatı ne kadar anladıklarını gösterir. Başka bir ifadeyle hayat telakkilerinin ne kadar isabet kaydettiğinin delilidir.
Hayatın ana damarları tabii mecralardır, muharrik kuvveti ise fikir. “Yaşanmaya değer hayat”, fikir (irade) ile tabiatın mütekamil kıvamındadır. Tabii olan ile iradi olanın fevkalbeşer terkip kıvamını bulmak gerekir. Tabii mecralar hayatın altyapısıdır, bunların reddi veya inkarı veya imhası, hayatı inkıtaa uğratır, tökezletir, yokeder. Muhtevasına “düşünce” zerkedilmeyen tabii mecralar ise, hayvani havzalara dökülür. Tabii mecralar, imkan alanlarıdır, bu mecralarda sayısız “imkan” kaynaşır. Tabii mecraları reddederek, inkar ederek, yok sayarak, sadece “düşünceye” dayalı bir hayat kurma kudreti kimseye bahşedilmemiştir. Bu tür hedefler, küçük guruplar halinde, suni hayat havzaları şeklinde muvakkaten gerçekleştirilebilir, bu tür misallere bakarak hayatı anlamaya çalışmak, hayat hakkında fikir üretmek, hayalperestliktir, ütopya peşinde koşmaktır. Yani Paris komününden sosyalist bir toplum ve hayat çıkmaz.
*
Hayatın tabii mecralarına savaş açan, hayat telakkisini bu şekilde oluşturan hiçbir dünya görüşü hayat tarafından teyit edilmez, desteklenmez, varoluş hakkı ve imkanı tanınmaz. İdealist olan, fikrin hayatını inşa etmektir, bu doğru, ne var ki, hayata rağmen hayat inşa edilmez, daim kılınamaz. Hiç kimse ve hiçbir düşünce, hayatın tabiatına rağmen varolamaz, hayatın tabiatı dışında bir hayat inşa edemez. Okumaya devam et

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-20-HAYAT TELAKKİSİ-2-

Hayatın tabii mecraları var. Kendi haline bırakılan hayat, mutlaka birçok mecra açar, o mecraların döküleceği irili ufaklı birçok havza oluşturur. Tabii mecralar ve havzalar, nispi bir nizam da oluşturur. Hayat, meşru ve gayrimeşru tüm müdahalelerden (muhal farz) uzak tutulabilse, sayısız münasebet, müessese, mecra, havza oluşturma iktidarındadır, dolayısıyla varlığını devam ettirebilme kudretindedir.
Hayatın kaynağı, insan tabiatıdır. Bu sebeple hayatın tabiatını insan tabiatından takip etmek kabildir. Ancak hayatın tabiatı, ferdin mizaç (tabiat) hususiyetlerinden ibaret değildir. Hayat, içinde bulunan insan sayısınca ferdi mizaç haritaları ve ferdi gerçekliklerden teşekkül eder. Hayat, ya bir cemiyet terkibi veya bir topluluk halitası olarak meydana gelir. Her iki durumda da, hiçbir ferdi mizaç haritası, cemiyete ve hayata “olduğu gibi” yansıyamaz. Hayat, ferdi mizaç hususiyetlerini törpüler, dengeler ve kendi ortalamasına uydurarak bünyesine alır.
Hayatın içine aldığı ferdi gerçeklikler, hayat toplamını oluşturacak şekilde eğilip bükülür. Bir cemiyette hiçbir eğitim olmasa bile, ferdi gerçekliklerin birbiriyle çatışması, her insanda bir eğitim ve eğilim oluşturur. İnsanlar aslında kendilerinin peşinde koşarlar fakat hayat bu koşuyu eğer büker ve kendine çevirir. İnsanlar ihtiyaçlarının peşinde koşarlar ama kendi ihtiyaçlarından önce hayatın ihtiyaçlarını karşılarlar. Çünkü hayat, kendini tamamlamadan hiçbir şeyi tamamlamaz, kendi ihtiyacını karşılamadan kimsenin ihtiyacını karşılamaz, kendi ihtiyacını karşılamaya katkıda bulunmayanın ihtiyacını da karşılamaz. Pek az insan hayata bir şeyler kattığını farkeder, insanların kahir ekseriyeti hayattan bir şeyler aldığını zanneder. Oysa önce hayat alır, insanlar ise önce kendilerinin aldığını zanneder. Okumaya devam et