İHTİLAL SÜRECİNİN SAFHALARI

İHTİLAL SÜRECİNİN SAFHALARI

(NOT:Bu yazı, “İhtilal” isimli kitabımızdan nakledilmiştir)

İhtilal sürecinin safhaları iki alanda tasnif edilmelidir. Birisi fikri safhalar diğeri fiili safhalar. Fikri safhalar, şuur safhası, akıl safhası, bilgi safhası, siyasi safha ve nihai safhadır. Fiili safhalar, sürecin başlaması, sürecin yoğunlaşması ve nihai hamledir. Fiili safhalar ayrı başlıklar altında tetkik edildiği için burada fikri/zihni safhalar açıklanacaktır.

*Şuur safhası

İhtilal süreci önce şuurda başlar. Şuur safhası aynı zamanda ideolojik safhadır. Sistemin temel kabulleri önce şuura çarpar. Gelişmiş akıllarda dahi sistemin temel kabullerini tenkit edecek kudret bulunmaz. Eğer şuur, sistemi tenkit etmezse aklın sisteme yönelmesi kabil değildir.
Şuur, yüksek idrak sahiplerinde meydana gelir. Çok az insanın şuuru teşekkül etmiştir. Şuur genellikle halkta bulunmaz. Halk hayatı akılla yaşar. Halkın akıl yaşı ortalaması ise düşüktür. Okumaya devam et

Share Button

İHTİLAL LİDERİNİN RUHİ VE ZİHNİ ÖZELLİKLERİ

İHTİLAL LİDERİNİN RUHİ VE ZİHNİ ÖZELLİKLERİ

(NOT: Bu yazı, “İhtilal liderliği” kitabından nakledilmiştir)

İhtilal liderinin diğer insanlardan farklı olarak bazı ruhi ve zihni özelliklere sahip olması gerekir. İhtilal en büyük siyasi-içtimai vakalardan birisi olduğuna göre, ihtilal liderinin kendi hayatını (ferdi hayatı) yaşaması için gerekli olan ruhi ve zihni kaynaklardan çok daha fazlasına sahip olması şartı açıktır.
*Güçlü mizaç hususiyetlerine sahip olmak
Liderlik, zayıf mizaca sahip insanların altından kalkabileceği bir şahsiyet türü değildir. Zayıf mizaca sahip insanlar kendi hayatlarını dahi yaşamak konusunda yardıma ihtiyaç duyabilirler. Liderler asla kendi hayatları için yardıma ihtiyaç duymazlar.
Liderlerin şahsi ihtiyaçlarının karşılanması için insan istihdam edilmesi konusu, liderlerin hayatlarını yaşamak için başkalarına ihtiyaçları olduğu manasına gelmez. Liderlerin şahsi ihtiyaçlarının karşılanması, küçük işlerle meşgul edilmemesi içindir.
Okumaya devam et

Share Button

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI (GÜNÜN KİTABI)

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI
Dünya köklü bir değişim sürecine girdi. Bazı ülkelerde ihtilaller yoluyla, bazı ülkelerde siyasi ve hukuki değişim yoluyla, bazı ülkelerde şartların zorlamasıyla radikal altüst oluşlar yaşanıyor.
Türkiye’deki ve dünyadaki değişimin yönetilebilmesi için, temelde bir inkılap fikrine ihtiyacımız var. Değişimin safhaları, süreçleri, menzilleri bilinmeli… Cemiyet ve hayat nereden alınıp nereye götürülecek iyi anlaşılmalı. Cemiyetin ve hayatın tabiatı çözülmeli, değişimin ritmi ve hızı doğru hesaplanmalı. Gereğinden daha hızlı bir değişim halkı patlatır, gereğinde daha yavaş bir hız inkılabı çürütür.
Kısacası bir “inkılap fikri ve tekniği” üretilmeli, tatbikatta test edilmeli, İslam dünyasındaki değişim için ihraç edilebilir hale getirilmelidir.

DEĞİŞİM SÜREÇLERİNİN TABİATI

_______________________________
Kitapların fiyatı 13.00 TL
Toptan (en az 10 adet) fiyatı 8.00 TL
Talep için müracaat NURİ YILDIZ
Telefon: 0530 696 93 04
E-mail: hacinuriyildiz@hotmail.com
__________________
NOT: Sipariş vereceklerin; 1-İsim ve Soyisim, 2-Adres , 3-Telefon, 4-TC numarası (fatura için) bilgilerini, Nuri Yıldız’ın e-mailine göndererek telefonla bilgi vermeleri rica olunur.
__________________
Banka Hesap Numarası:
Halk bankası K.Maraş merkez şubesi
TR 61 0001 2009 4720 0001 0304 75
________________________________
Basılan kitaplar
1-İslam Medeniyet Tasavvuru-1-Terkip ve Tefekkür
2-İslam Medeniyet Tasavvuru-2-İnşa Muhafaza Tecdit
3-İslam Medeniyet Tasavvuru-3-Şehir ve Medeniyet
Okumaya devam et

Share Button

İHTİLAL LİDERLİĞİ (GÜNÜN KİTABI)

İHTİLAL LİDERLİĞİ
İhtilaller çağı başladı. Öyleyse dünyaya ihtilal liderleri lazım. İhtilal liderliği, liderliğin en çetin çeşididir. Çok ciddi çalışmalar yapılması gereken bir saha… Maalesef bomboş…
Türkiye’nin dünyaya açılan bir ufuk sahibi olduğu bugünlerde, dünyadaki değişimi yönetme niyeti ve mefkuresi varsa, en çok ihtiyaç duyacağımız tefekkür sahalarından birisi, ihtilal ve ihtilal liderliğidir.

20141107_162718
_______________________________
Kitapların fiyatı 13.00 TL
Toptan (en az 10 adet) fiyatı 8.00 TL
Talep için müracaat NURİ YILDIZ
Telefon: 0530 696 93 04
E-mail: hacinuriyildiz@hotmail.com
__________________
NOT: Sipariş vereceklerin; 1-İsim ve Soyisim, 2-Adres , 3-Telefon, 4-TC numarası (fatura için) bilgilerini, Nuri Yıldız’ın e-mailine göndererek telefonla bilgi vermeleri rica olunur.
__________________
Banka Hesap Numarası:
Halk bankası K.Maraş merkez şubesi
TR 61 0001 2009 4720 0001 0304 75
________________________________
Basılan kitaplar
1-İslam Medeniyet Tasavvuru-1-Terkip ve Tefekkür
2-İslam Medeniyet Tasavvuru-2-İnşa Muhafaza Tecdit
3-İslam Medeniyet Tasavvuru-3-Şehir ve Medeniyet
Okumaya devam et

Share Button

İHTİLAL (GÜNÜN KİTABI)

İHTİLAL
İhtilaller çağını yaşıyoruz. Yedi sekiz yıl önce yazıldığında dünyada yaprak kıpırdamıyordu. Artık dünyada büyük halk patlamaları, halk isyanları başladı. Meseleyi sadece Arap Baharı ile ilgili ve sınırlı zannedenler yanılıyor, tüm dünya büyük isyan dalgaları tarafından periyodik olarak dövülecek. Avrupa, Amerika, Asya ve Afrika kıtaları, büyük isyanların şartlarını olgunlaştırmakla meşgul.
Dünyanın önümüzdeki yıllarda en çok ihtiyacı olan bilgi ve fikir çeşidi, “ihtilal”, “İnkılap”, “İnşa” çeşididir. Siyasi iktidarlar yıkılacak, siyasi rejimler yıkılacak hatta devletler yıkılıp dağılacak. Bu süreci takip etmek, yönetmek, doğru istikamete yönlendirmek için ihtilal ve inkılap fikrine ihtiyacımız var.

20141107_162656
_______________________________
Kitapların fiyatı 13.00 TL
Toptan (en az 10 adet) fiyatı 8.00 TL
Talep için müracaat NURİ YILDIZ
Telefon: 0530 696 93 04
E-mail: hacinuriyildiz@hotmail.com
__________________
NOT: Sipariş vereceklerin; 1-İsim ve Soyisim, 2-Adres , 3-Telefon, 4-TC numarası (fatura için) bilgilerini, Nuri Yıldız’ın e-mailine göndererek telefonla bilgi vermeleri rica olunur.
__________________
Banka Hesap Numarası:
Halk bankası K.Maraş merkez şubesi
TR 61 0001 2009 4720 0001 0304 75
________________________________
Basılan kitaplar
1-İslam Medeniyet Tasavvuru-1-Terkip ve Tefekkür
2-İslam Medeniyet Tasavvuru-2-İnşa Muhafaza Tecdit
3-İslam Medeniyet Tasavvuru-3-Şehir ve Medeniyet
Okumaya devam et

Share Button

SAKIN ANLAŞMAYIN… BU BİR İHTİLAL

SAKIN ANLAŞMAYIN… BU BİR İHTİLAL…
Mısır’ın yiğitleri, İslam’ın kahraman evlatları… Anlaşmayın, anlaşırsanız tasfiye edemezsiniz. Uzlaşmayın, uzlaşırsanız inkılabı gerçekleştiremezsiniz. Merhamet etmeyin, merhamet ederseniz adaleti ikame edemezsiniz. Suç işlediler, büyük suç işlediler, affedilmez bir suç işlediler, hesap soracaksınız, adaleti ikame edeceksiniz, tasfiye edeceksiniz ve temiz bir zeminde devleti yeniden inşa edeceksiniz.
Anlamış olmalısınız, onlar Mısırlı değil, onlar Mısır halkından değil, onlar o toprakların insanı değil, sizden hiç değil… Tek yaşama şansları teslim olmak, merhametinize iltica etmek, yüksek komuta heyetini Rabiatü’l Adeviye meydanında asın, darbeye destek verdiğini bildiğiniz tüm generalleri asın, darbe çetesi içinde bulunan yargı mensuplarını asın, “geçici” sıfatlı cumhurbaşkanı ve başbakan müsveddelerini asın, polis şeflerini asın… Korkmayın, kalbinizde korkunun yeşermesine fırsat vermeyin, cesaretinizi besleyin, imanınıza dayanın, Allah’a iltica edin, uzlaşmayın, anlaşmayın, merhamet etmeyin, ülkenin mevcut kanunlarına göre yaptıkları suçun cezası idam, tereddüt etmeyin, idam edin.
Bu bir ihtilal… Asın onları, asın ki İslam dünyasında batının köpekliğini yapmanın bedeli anlaşılsın, asın ki Müslüman ülkede Müslüman kanı dökmenin cezası bilinsin, asın ki yeni bir çağ başlasın. Unutmayın… Bu bir ihtilal… İhtilal kendi hukukunu ikame eder, hukukunuzu ikame edin. Büyük ihanet suçunu işleyenleri mevcut kanunlara göre asın ve ondan sonra kendi hukukunuzu ikame edin, meriyete koyun. Onları kendi hukuklarıyla asın… Okumaya devam et

Share Button

DEĞİŞİM DEVRİM ve SOSYAL HAREKETLER

degisimSosyal hareketlerin veya meşhur ismiyle sivil toplum kuruluşlarının, değişim ve devrim konusuyla münasebeti pek dikkat çekmemiş, bu mevzuda fazla araştırma yapılmamıştır. Özellikle devrim hareketlerinin siyasi mahiyet taşıması, devrimi gerçekleştiren hareketlerin de mutlaka siyasi hareket olması gerektiğini düşündürtmüştür. Doğrusu sosyal hareketler devrim süreci başlayana kadar siyasi karaktere dönüşmemiş, devrim sürecinin içinde bu dönüşüm yaşanmıştır. Bu sebeple olsa gerek sosyal hareketlerle devrim arasındaki münasebet gözden kaçmıştır. Oysa sosyal hareketlerin devrime katkısı, siyasi hareketlerden çok daha fazladır. Okumaya devam et

Share Button

DARBE DAVALARI VE YENİ DÖNEM

DARBE DAVALARI VE YENİ DÖNEM
Ergenekon, balyoz, 12 eylül davaları başladığından beri ülkedeki bazı konular açıklığa kavuştu. Açıklığa kavuşan en mühim konulardan birisi, kendilerini ülkenin sahibi zannedenlerin, hukuk ve yargıyı hiçe sayması, kendilerine yöneldiğinde asla kabul etmemesiydi. Özellikle darbeci subay kadrolarının, askeri elbisenin, “hukuk geçirmez” bir yalıtkanlık özelliğine sahip olduğunu düşünmesiydi. Hukuka karşı “yalıtılmış” bir malzeme cinsi keşfedilmiş miydi bilinmez ama Türkiye’de zihni evrenlerini böyle inşa edenler vardı. Elbiselerinin hukuk geçirmez olduğuna inandıkları için, yaptıkları kanunsuz işleri ve darbe organizasyonlarını, gizleme ihtiyacı da duymamışlardı. İnsanın başına ne gelirse “batıl inanç”tan gelir, darbeci subay kadroları bu batıl inanca o kadar kapılmışlardı ki, elektriği çıplak elle tuttular ve çarpıldılar. Davalar başladığından beri neden çarpıldıklarını anlamakta zorluk çekiyorlar, balyoz davası karara çıktığından beri de çarpılma katsayıları arttı. Verdikleri tuhaf tepkiler, çarpılmanın, psikolojik dünyalarındaki batıl inancı keşfetmekten kaynaklanan alt üst oluşa işaret.
Davalar, hatta soruşturmalar başladığından beri süregelen bir propagandaları vardı. Cumhuriyetin değerleri, Kemalizmin ilkeleri, irtica ile mücadele gibi batıl inançları üzerinde kurdukları, kurguladıkları bir “haklılık” ve “yargı bağışıklığı” taleplerini dile getiriyorlardı. Cumhuriyetin değerleri içinde hukukun olmaması veya varolan hukukun kendilerine karşı harekete geçemeyeceği batıl inancı, sanıkların yanında yer alan geniş bir sosyal ve siyasal yelpaze oluşturdu. Davaları gayrimeşru ilan ettiler, düşünebiliyor musunuz, davaları gayrimeşru ilan ettiler. Çünkü kendilerinin yargılanması, batıl inançlarına göre başlı başına bir gayrimeşruluktu. Okumaya devam et

Share Button

İHTİLAL LİDERLİĞİ -e kitap indir-

Lider, çok sayıda insanı bir çerçeve içinde buluşturabilen ve bir istikamete sevkedebilen insandır. İnsanların çok sayıda olması aynı zamanda çok çeşitli mizaç, kişilik ve şahsiyet özelliklerine sahip olması manasındadır. Aynı mizaç ve şahsiyet özelliklerine sahip olan insanları aynı istikamete sevk etmek liderliği gerektirecek kadar zor değildir.

Farklı mizaç hususiyetlerine sahip insanların düşünce alışkanlıklarından davranış şekillerine, menfaat farklılığından talep çeşitliliğine kadar birçok farklılığı bünyelerinde barındıracakları açıktır. Aynı konuda birden çok düşüncenin meydana gelebilmesi demek olan bu durum tüm düşünce çeşitliliğinin aynı teknede yoğrulabilmesini maharet haline getirebilmektedir. Farklı düşüncelerin farklı hareketleri gerektireceği ve tetikleyeceği malumdur. Farklı hareketlerin tek istikamete yönelebilmesi veya yönlendirilebilmesindeki zorluk anlaşılabilir bir durumdur. Farklı ve çatışan menfaatlerin aynı teknede yoğrulabilmesi ise işin pratik fakat en zor kısmıdır. Okumaya devam et

Share Button

İHTİLAL -Haki DEMİR- E-Kitap İndir

TAKDİM

 

İhtilal şartları ve süreci, halkın yaşayabileceği en ağır ve ıstıraplı hadiseler yekûnudur. İhtilal şartlarının ve sürecinin yaşanması, işgalin yaşanmasından daha hafif değildir. Zira işgalde yabancı güçler vardır ve istiklal mücadelesinin cepheleri belli ve manası açıktır. Fakat ihtilal şartlarında ve sürecinde cepheler belirsiz ve manalandırmalar parçalıdır.

Siyasi sistemlerin en çok dikkat etmeleri gereken nokta, sistemin değişme ve değiştirilme kanallarının belirlenmiş ve hukuki çerçeveye alınmış olmasıdır. Sistemin halktaki ve dünyadaki gelişmelere kapalı olması ve özellikle de geri kalmış bir anlayışı zorla ayakta tutmaya çalışması vahim bir durumdur. Sistemler kendilerini halka tercih edecek kadar katılaştıklarında, değişimlerin sancılı ve zor olduğu tarihi tecrübelerle sabittir. Okumaya devam et

Share Button

İNŞA FİKRİ-2-

İNŞA FİKRİ-2-
İçinde yaşadığımız çağda, İslam coğrafyası, Müslümanların hüküm ve tasarrufunda değildir. Arsa yoksa inşaat da yok. Bu sebeple inşa fikrinin hazırlık devresi ihtilal sürecidir. İhtilal süreci, arsayı temellük etmektir. İhtilal sürecini yönetecek bir ihtilal fikri şarttır. Bu sebeple çağımızdaki silsile, ihtilal-inşa-muhafaza-tecdittir.
İnşa fikrinin yolunu açan ihtilal fikridir, ihtilal fikri olmadığı takdirde inşa fikri meydana çıkmaz. İhtilal fikri, ıslah fikrinin zıddıdır, ıslah fikri ise inşa fikrinin… Dolayısıyla ıslah fikrinde ısrar edenler ihtilal fikrine ulaşamaz, ihtilal fikrine ulaşamayanlar, inşa fikrini öremezler. Ne var ki bu silsile tehlikelidir. İnşa fikrine ihtilal fikrinden ulaşmak, ihtilal fikrini daha mühim hale getirebiliyor. Bu tuzağa düşmemek için, inşa fikri örülmeli, inşa fikrinin muhtevasında ihtilal fikri de bulunmalıdır. İnşa fikrine ihtilal fikrinden değil, ihtilal fikrine inşa fikrinden ulaşmak gerekir. Sıhhatli olan yol budur, çünkü asıl olan ihtilal fikri değil, inşa fikridir. Okumaya devam et

Share Button

İKİNCİ KURTULUŞ SAVAŞLARI ÇAĞI(*)

On dokuzuncu asrın sonlarına gelindiğinde dünyanın yüzde doksanı sömürge durumundaydı. Batı yeryüzünü işgal etmişti. Tüm medeniyetler imha edilmiş, tüm kültürler zapt altına alınmış, tüm inanışlar arkeolojinin konusu haline getirilmişti. Mukavemet eden tek medeniyet Osmanlı, mukavemet eden tek coğrafya Ortadoğu’ydu. Yirminci asrın başlarındaki birinci harp ile o da tasfiye edildi. Böylece dünyanın işgali tamamlandı.
On dokuzuncu asrın sonlarına gelindiğinde, batı ile dünyanın geri kalanı arasındaki zaman farkı en az bir asırdı. Bu durum, müstemleke ülkelerindeki yerli halkın kendi kendini köle olarak görmesine kafi geliyordu. Batının (özellikle İngiltere’nin) çok mahirane siyasetlerinden ziyade, batı ile dünya arasındaki zaman farkından kaynaklanan mahalli halklar üzerindeki psikolojik ağırlık, batının emperyalist uygulamalarına imkan hazırlıyordu.
Sömürge (müstemleke) ülkelerinde hürriyet düşüncesinin yeşermesi mümkün değildi. Zira hürriyet düşüncesinin kaynağı, müstakil bir dünya görüşüdür. Batı dışındaki dünyanın, batı karşısında ileri sürebileceği bir dünya görüşü yoktu. Sahip oldukları kültür ise, arkaik hale gelmişti ve batı o kültür ve inançları arkeolojik araştırmalarına konu edinmişti.
Fakat bir coğrafya bu durumdan müstesnaydı. Osmanlı coğrafyası…
*
Birinci cihan harbinin akabinde kurtuluş savaşlarını başlatabilme düşüncesi, İslam’ın hürriyet ve medeniyet mümessili olan bu topraklarda zaten vardı. Bu sebeple işgalin hemen akabinde son mümessil Sultan Vahdettin Han, Anadolu Kurtuluş Savaşını, işgal altındaki başkentte, gizlice planladı ve tatbikatını başlattı.
Ne var ki…
Birinci harpte Osmanlının yenilmiş olmasından kaynaklanan psikolojik girdap, bizi, batıyı doğru değerlendirme imkanından mahrum etti. Cephede yenilmekten daha kötü olan, psikolojik mağlubiyetti. Psikolojik çöküşümüz, batının birinci cihan harbinde kaynaklarını tükettiğini görmemize mani oldu. Oysa batı da fena halde zayıflamıştı. Tüm İslam coğrafyasını saracak olan direniş hareketi karşısında batının topraklarına çekilmekten başka yapabileceği bir şey yoktu. Fakat fizik ve psikolojik mağlubiyet, galip devletlere karşı mahalli direnişlerin başlaması için gerekli zihni altyapının oluşturulmasına mani oldu. Kurtuluş savaşı, “Misak-ı Milli” sınırları ile mahdut kaldı.
Aslında kalmadı…
Maraş kurtuluş savaşını, daha Ankara hükümeti kurulmadan önce mahalli inisiyatifle gerçekleştiren “çete örgütleri”, buradan Antep’e, Urfa’ya daha sonra da Halep’e kadar yardıma gitti. Şimdiki Suriye sınırlarında kalan coğrafyadaki mahalli mukavemet merkezleriyle işbirliği halinde Suriye direnişi başlamıştı. Ta ki, Ankara hükümeti kurulup, kurtuluş savaşını “Misak-ı Milli Sınırları” içinde zapt altına alana kadar.
Evet… Ankara hükümeti, Anadolu’da kurtuluş savaşını, Sultan Vahdettin Han’ın planlamasıyla yürütmüştü ama “Misak-ı Milli Sınırları” ile de mahdut tutmuştu. Mahalli savaşçıların sınırların dışına taşmasına mani olmuş ve İslam coğrafyasını tutuşturacak “büyük ateşin” yakılmasını engellemişti. Anadolu kurtuluş savaşının sömürge ülkelerindeki halklar için umut ışığı olduğu doğru. Fakat otuz ile elli yıl sonra…
Anadolu kurtuluş savaşının “Misak-ı Milli Sınırlarında” zaptedilmesi düşüncesi, sadece batı emperyalizmi ile Ankara hükümetinde vardı. Çünkü Ankara’da yeni kurulan rejim, tamamen batılı bir rejimdi. Yani Osmanlı kurtulamamış, batı kendini İslam coğrafyasında yakılacak büyük ateşten, Ankara hükümeti marifetiyle kurtarmıştı. Bu sebeple, Anadolu’da kurulan, Laik siyasi rejim, batının dış operasyonlar tarihindeki en büyük hamlesi ve manevrasıydı.
*
Anadolu Kurtuluş savaşı ile başlaması gereken birinci kurtuluş savaşları, Ankara tarafından içerden zapt altına alındığı için, en az otuz ila elli yıl gecikti. İslam coğrafyası ancak ikinci büyük harpten sonra birinci kurtuluş savaşları sürecine girebildi.
Ne var ki, Anadolu Kurtuluş savaşında batının gerçekleştirdiği tarihi manevra (kendi istediği gibi bir rejim inşası) her İslam ülkesinin kurtuluş savaşında kendini gösterdi. Bir gün öncesine kadar istiklal savaşı yaptıkları ülkelerle bir gün sonra (bağımsızlıktan sonra) dost oldular ve onların uydu devletleri haline geldiler. Milyonla ifade edilen sayıda şehit veren Cezayir Kurtuluş Savaşı, bağımsızlıktan sonra Fransa’nın kültürel emperyalizmine konu haline gelen bir rejim sahibi oldu. Anadolu’da başarılı olan plan, tüm İslam ülkelerinde tek tek tatbik edildi. Yüz binlerle şehit verilen savaşların sonunda halklar, müstemleke idarelerinden daha kötü rejimlere kavuştular. Batının bu tarihi manevrası, kendine yirminci yüzyılı kazandırdı.
Düşman işgalinden kurtulmanın psikolojik etkisi büyüktü. Bu sebeple batının yeni işgalinin anlaşılması biraz zaman aldı. Batı, daha önce bizzat ve kendi insan kaynaklarından tayin ettiği valileri, şimdi mahalli halktan fakat yine batılı kontenjandan tayin ediyordu. Fakat halk, kendini idare eden insanların kendi içinden çıktığını gördüğü için, işgale karşı gösterdiği tavrı gösteremedi. Batı yeni bir işgal çeşidi bulmuştu ve bu işgal (sömürü) daha ucuzdu.
Hakikaten dünyada ve İslam ülkelerinde kendi felsefi ve siyasi rejimlerini kurmak, oraları ordularla işgal etmekten daha ucuz, daha karlı ve daha kalıcıydı. Çünkü emperyalizmin askeri işgal devri bitmişti. Halklar artık doğrudan sömürge yönetimlerine müsaade etmeyecek kadar zihni gelişmişliğe sahipti.
*
Birinci kurtuluş savaşlarını başlatan temel saik, yabancı ordu işgalinin bulunmasıydı. Yabancı işgali zaten bir savaş halidir. Bir ülke işgal edildiğinde halkın işgal güçlerine karşı savunma hakkı (bu hakkı bir müddet kullanmasa bile) vardır ve varlığını devam ettirir. Birinci kurtuluş savaşlarında yabancı işgalinden kurtulan ülkeler, yerli ama batılı rejimlerin işgaline uğradığında ne yapacağını şaşırdı. Kendi askerine ve kendinden olan (kendi milletinden-kavminden) olan idarelere karşı ne yapacağını, nasıl davranacağını bilemedi. İşgal ordularından daha ağır zulüm ve baskı uygulayan milli(!) ordulara karşı isyan etmek için meşruiyet formu bulamadı, oluşturamadı.
Halkta meşruiyet fikri değil, “meşruiyet zannı” olur. Halk umumiyetle meşruiyet zannını, nizamdan üretir. Hayatın altyapısı olan nizam, hayatı yaşanabilir kılar. “Yaşanmaya değer hayat” başka bir şeydir, “yaşanabilir hayat” başka bir şey… Halk umumiyetle, yaşanabilir hayatın olup olmadığına bakar. “Yaşanmaya değer hayat” talebi, gelişmiş zihinlerin işidir. Yaşanabilir hayat mevcut olduğu müddetçe, onu temin eden otoritenin meşru olduğu zannı, halkta galiptir.
Aslında meşruiyet, rejimin muhtevası ile ilgili bir bahistir. Halkın değerleriyle rejimin muhtevası uyum içindeyse o rejim, halk için meşrudur. (İdeal meşruiyet anlayışı bahsi başka). Halka zulmetmek bakımından yerli asker ile yabancı asker arasında bir fark yoktur. Aynı zulmü işgal ordusu yaptığında isyan eden ve savaşan halk, kendi ordusuna karşı isyan etmemekte ve savaşı başlatamamaktadır.
Halkın isyan etmemesi, mücadelenin münevverler tarafından yürütülmesini tek ihtimal haline getirdi. İslam coğrafyasının her parçasında bir taraftan yer altı direniş örgütleri, diğer taraftan siyasi ve içtimai örgütler kuruldu. Ciddi mücadeleler verildi. Yüz binlik katliamlara uğramak pahasına yürütüldü mücadeleler. Cezayir’deki son kıyamda, yüz binin üzerinde insan katledildi. Suriye’deki kıyamda, bir şehir (Hama) yerle bir edildi ve on binlerce insan katledildi. Birçok İslam ülkesinde daha küçük olsa da katliamlar yapıldı. Fakat her şeye rağmen “ikinci kurtuluş savaşları çağı” başlamıştı. Süreç başladı ama bir türlü milyonluk insan kütleleri halinde sokaklara kadar inemedi.
*
Ne oldu da milyonluk insan kütlelerini sokağa savuran isyan dalgası şimdi başladı? Yedi başlık halindeki umumi tespitlerimizi kısaca ifade edelim.
1-Büyük katliamlar ve baskılar neticesinde insanlar yıldırılmış, umutları tükenmiş, rejimlerin yıkılmayacağına dair kesin inançlar oluşmuştu.
Dünyanın küçülmesi ve devletlerin birbirinden bağımsız hareket edemez hale gelmesi ile büyük katliamlar tarihte kaldı. Muhabere vasıtalarının gelişmesi, tüm dünyanın gözü önünde büyük katliamların yapılmasını imkansızlaştırdı. Rejimin halk üzerinde güç kullanma inisiyatifi azaldı ve halk daha fazla güvenliğe kavuştu.
Tunus’taki diktatörün bir haftada devrildiği görülünce, halk bir anda gücünü keşfetti. Tüm zihni evreni yeniden şekilleniverdi. “Gerçeklik kavrayışı” bir anda değişti. Siyasi rejimlerin bir haftalık gücü olduğu görüldü ve insanlar sokakları işgal etmeye başladılar.
2-Rejimlerin istihbarat servisleri halka göz açtırmıyor ve iki kişinin bir araya gelmesine fırsat vermiyorlardı.
İstihbarat servislerinin gücü ve merhametsizliği, örgütlenmeyi imkansız kılıyordu. Örgütlenememek, rejimin üzerine yürümeye mani oluyordu. İnsanlar hayatın içinde ferd olarak kaldığında yapabileceği tek şey itaattir. İsyan, örgütlenebilmenin neticesidir.
İstihbarat servisleri örgütlenmeye fırsat vermedi ama internet ve cep telefonu, yeni bir örgütlenme altyapısı geliştirdi. Bir saat içinde milyonların örgütlenebilmesinin muhabere altyapısı oluştu. Hangi istihbarat servisi, birkaç saatte yüz binlerin örgütlenmesi karşısında çaresiz kalmayacak kadar güçlüdür ki?
3-Muhabere vasıtaları gelişmemiş olduğundan insanlar arası münasebetler bire bir gerçekleşmek durumundaydı ve istihbarat servislerinin takibinden dolayı halk zorlanıyordu.
Muhabere vasıtalarının gelişmesi, yaygınlaşması ve ucuzlaması, birbirini görmeyen insanların tanışmasını ve platformlar oluşturmasını mümkün kıldı. Sürekli “sanal gerçeklik” diye alay ettiğimiz dev network, meydan yerinde kanlı-canlı yüz binlik patlamaların altyapısını oluşturdu.
4-İsrail başta olmak üzere, her İslam ülkesinin bir öcüsü vardı. Dış tehdit üzerinden insanların rejime karşı isyanlarının büyük dalgalar haline gelmesi önleniyordu.
İnsanlar artık dış tehdit ile iç tehdit arasında mukayese yapmaya başladı. Halk için iç tehdit siyasi rejimin ta kendisiydi. Dış tehditten dolayı iç tehdidi birinci sıraya almadı uzun süre. Fakat anladı ki, iç tehdit ortadan kalkarsa, dış tehdit ortadan kalkar veya bertaraf edilir.
Halk, kendini iç tehdit olarak gören siyasi rejimin, kendisi için iç tehdit olduğunun farkına vardığı gün, rejimlerin suyu ısınmaya başlamıştı. Siyasi rejimlerin halktaki bu gelişmelerin farkına varması daha fazla zaman aldı. İstihbarat servisleri, muhalif avındaydı. Oysa halkın zihni evreni gelişiyordu. İstihbarat servisleri ise bu işten anlamazdı. Bu işi başka mütehassıslar yapıyordu. İstihbarat servisleri bu noktayı fark ettiklerinde, meydanlarda yüz binlik halk kütleleri gösteriler yapya başlamıştı.
5-Fakirlik ve mağdurluk, yirminci asır boyunca bu ülkelerin tabii haliydi. Öteden beri gelen fakirliği, mevcut rejim hesabına yazma anlayışı yoktu.
İslam coğrafyası son birkaç asırdır fakir. Bu sebeple fakirlikten mevcut siyasi rejimler mesul tutulmadı. Lakin bazı ülkelerdeki hızlı kalkınmalar ve refah seviyesindeki artışlar, fakirliğin aslında bir siyasi rejim meselesi olduğunu gösterdi.
Uzun zamandır fakirlik olabilirdi ama fakir kalınması gerekmiyordu. Siyasi rejimin doğru yönetim oluşturamaması, gelişme ve kalkınmaya mani oluyordu. Muhabere vasıtalarındaki artış, bilgiye derhal ve ucuz yolla ulaşma imkanı, insanların dünyayı takip etmesine imkan tanıdı. İnsanlar baktılar ki, bir ülkenin kalkınması için gerekli süre, on yıl gibi kısa bir zaman aralığı. On yıl gibi kısa sürede gelirini üçe beşe katlayan ülkeleri gördüklerinde, fakirliğin tek sorumlusunun siyasi rejim olduğunu anladılar. İşte bu zihni sıçrayış, rejimler için en tehlikelisiydi. Zira fakirlik ve açlığın tetiklediği enerji patlamasını başka bir faktör gerçekleştiremiyordu. Fakir ve aç insandan daha tehlikeli insan olmadığı artık biliniyor. Çünkü onların kaybedecekleri hiçbir şeyleri yok. Kaybedecek bir şeyi olmayan insanı nasıl tehdit edebilir, nasıl korkutabilirsiniz?
6-Batı, göz kamaştırıcı bir hayata ve üstünlüğe sahipti. Bu sebeple batılılaşmış olan rejimlere karşı isyan etmek, çok “anlamsız” görünüyordu.
Rejimler, batılılaşmaktan bahsediyorlar ve bu yolla meşruiyet üretiyorlardı. Zira batı en gelişmiş coğrafyaydı ve “yüksek standardı” temsil ediyordu. İnsanlar fırsat bulduklarında kafileler halinde batıya gitmeye çalışıyorlar ve bunun için tehlikeli yolculukları göze alıyorlardı.
Halk batının felsefi krizini tabi ki anlamıyordu. Fakat ahlaki çöküşünü ve arkasından iktisadi krizini gördü. Artık batılı olmanın ve batıya gitmenin bir manası yoktu. Dolayısıyla batılılaşmış siyasi rejimlerin de meşruiyeti kalmadı. Siyasi rejimin ömrü, meşruiyet kaynağını koruduğu süre ile sınırlıdır. Aslında gayrimeşru olan siyasi rejimler, artık halk nezdinde meşruiyetini kaybetti. Halkın ayaklanması için kendi “anlayış seviyesinde” siyasi rejimin meşruiyetini kaybetmesi gerekiyordu.
7-Batı, askeri alanda o kadar güçlüydü ki, ona karşı savaşmak, neredeyse Donkişotluk olarak kabul ediliyordu.
Batı son yıllardaki savaşları kaybetmeye başladı. İslam coğrafyasındaki her savaş, batının aleyhine netice vermeye başladı. Batının Ortadoğu’daki mümessili olan ve yenilmez orduya sahip olduğu zannedilen İsrail, Hamas ve Hizbullah karşısında askeri mağlubiyete uğradı. Halklar, artık dev orduların devlet dışı örgütlenmelerle bile durdurulabildiğini gördüler. Bunlar büyük ve nihai zaferler değildi ama insanların psikolojik dünyalarındaki “korku bariyerlerini” imha etti. Bu durum bile başlı başına bir dönüm noktasıydı.
*
Netice ne olur?
Büyük isyan dalgası başladı. İkinci kurtuluş savaşları çağı, ikinci safhasına girerek tüm hızıyla devam ediyor. Bu dalganın önünde durmak kabil değil. Oluşturulacak dalga kıranlar, süreci biraz geciktirebilir ama barajların arkasında daha fazla birikim meydana geleceği için daha büyük patlamalar halinde nükseder.
İsyan dalgasının neticesinde oluşacak Ortadoğu’nun ne olacağını tüm dünya merak ediyor. Sürecin sonunda coğrafya kendi “tabii mecrasına” dökülecektir. Yani İslam’a yönelecektir.
Büyük isyan ateşini yakanların içinde İslami muhalefetin beklendiği kadar büyük ağırlığının olmadığı görülüyor. Hatta isyanda İslami muhalefetin inisiyatif de kullanamadığı anlaşılıyor. Bu duruma bakarak, İslam coğrafyasında yıkılacak rejimlerin yerine İslam devletlerinin kurulmayacağı kanaatine savrulanlar fena halde yanılıyorlar.
Çünkü…
Son üç-dört asırdır dünyanın fikri üretimini gerçekleştiren batı, iktisadi krizden önce, felsefi krize girdi. Batının felsefi üretimi bir asırdır sıfır. Son filozof Bergson’dan sonra batı, yeni hiçbir değer üretemedi. Yirminci asırda dünyanın kültürel işgalinde kullandığı değerlerin tamamı, birkaç asır önce üretilmişti. Artık batının dünyaya ihraç edeceği “insani değer” listesi boş.
Felsefi krizden çıkmak için ciddi çabalar içinde olduğuna dair hiç bir işaret yok. Bu sebeple batı, felsefi altyapı bakımından çöktü. Felsefi çöküş, hayatın her alanında çöküşü meydana getirdi. Fakat felsefi kriz ve çöküşün hayata yansıması biraz (bir asır gibi) zaman aldı. Siyasi kriz, iktisadi kriz, içtimai kriz ve en önemlisi manevi kriz, dalga dalga batıyı vurmaya başladı.
Batı, yaklaşık son beş asırdır ilk defa felsefe ve kültür olarak bu kadar zayıfladı. Dünya artık batılı değerlerin peşinde gitmiyor, gitmeyecek.
Dünya gitmeyecek de, İslam coğrafyası mı gidecek? Üstelik dünyada tek müstakil dünya görüşü kaynağına sahip olan İslam, kendi mensuplarını, bu şartlarda başka kültürlere teslim eder mi? Batının karşısında söyleyecek sözü olmayan başka iklimler ve coğrafyalarda bile batıya karşı müthiş bir mukavemet gelişirken, dünyanın en ahmak insan topluluğu Müslümanlar mı ki, tekrar, kokuşmuş batılı değerler üzerine sistemler inşa etsinler…
İkinci kurtuluş savaşları, özelde ülkelerin siyasi rejimlerine karşı veriliyor ama genelde BATIYA KARŞI VERİLİYOR. Batıya karşı yürütülen kurtuluş savaşlarından bu defa batı çıkamaz.
İslam coğrafyası, ne olursa olsun İslam’ı tekrar keşfedecek ve medeniyetini inşa edecektir. Bu yol, mecburi yoldur. Tercihlere kalmış bir durum değil. Çalkalana çalkalana İslam’ın büyük mecrasına dökülecektir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com
(*)-2005 Yılında yayınlanan kitabımızın ismi

Share Button

AYAKLANANLAR HEMEN HÜKÜMET KURUN

Halk ayaklanması kaotik, örgütlü isyan nizamidir. Örgütlü isyan, bir program çerçevesinde yürütüldüğü için sevk ve idaresi daha kolaydır. Herhangi bir örgütün halk üzerinde inisiyatif kullanamadığı büyük halk ayaklanmalarında tek belirleyici olan mevcut rejimin (iktidarın değil, rejimin) yıkılmasıdır.
Halk, mevcut rejimin ve onun görünür şekli olan iktidarın üzerine yürürken, ne istediğini bilen fakat nasıl istediğini bilmeyen bir kütle görüntüsü çizer. Bu nokta, bir taraftan bazı avantajları ihtiva ederken diğer taraftan bazı dezavantajları da bünyesinde barındırır.
Avantajları, mevcut rejim ve iktidarın halka karşı ne yapacağını şaşırmasına yol açar. Rejimin vuracağı hedef yoktur. Karşısında koskoca bir halk kütlesi vardır. Halkı vurmak hem mümkün değil hem de fonksiyonel değil.
Dezavantajları, halk hareketinin sevk ve idaresinde problemler meydana getirir. Fakat esas problem, halkın istediğinin gerçekleşmesi aşamasında ortaya çıkar. Bazen mevcut iktidarın değişmesi fakat rejimin devamı ile son bulur. Bazen rejimin de değişmesine rağmen, yerine kurulacak rejim, halkın istediği rejim olmayabilir. Bunun anlaşılması da uzun sürer ve heyecan düşeceği için tekrar ayaklanma şartlarının oluşması zor olur.
Yapılması gereken ne?
Hem avantajlarını kullanmak, hem de dezavantajlarından sakınmak…
Nasıl?
Halk ayaklanması belli bir aşamayı geçtiğinde, artık mevcut iktidar ve rejim ülkedeki inisiyatifi kaybeder. Bu nokta, halk ayaklanmasının istikbalini tayin edecek safhadır.
Rejim ve iktidarın inisiyatifi kaybettiği nokta, halk ayaklanmasındaki kaotik görüntüden elde edilebilecek olan tüm faydanın temin edildiğini gösterir. Bu noktadan sonra rejim ve iktidar, ayaklanmanın merkezi yönetimini (teşkil edilebilirse) vuramaz. Ayaklanmanın merkezi yönetimini kurmanın zamanı bu noktadır.
Halk ayaklanmasında, silahlı güçlerin (polis ve askerin) takınacağı tavır önemlidir. Başlangıçta rejim ve iktidarın emrinde görülen bu güçler, büyük halk kütlelerinin karşısında tereddüde düşer. Ordu gibi büyük silahlı kütleleri bünyesinde barındıran güçlerin uzun süre tereddütte kalmaları mümkün değil. Kaotik ortam, polis ve ordunun inisiyatif kullanmasını icbar eder. Ordu emir alacağı “meşru yönetim” bulamazsa, ya rejimi korumaya devam edecek veya kendisi “yönetim” oluşturur. Yani darbe yapar.
Rejimin inisiyatifi kaybettiği nokta, ayaklananların derhal hükümet kurmasını gerektirir.
Mevcut rejim ve iktidar hala yerindeyken alternatif bir hükümet kurulması ne demektir?
-Ayaklananların sevk ve idaresini gerçekleşirir.
-Ayaklananların “meşruiyet ihtiyacını” karşılar.
-Ayaklanmanın ülkede meydana getireceği devasa bir yıkımı engeller.
-Mevcut rejimin başka bir kisve altında yeniden dirilmesine engel olur.
-Siyasi ayak oyunlarına mani olur ve halkın istediği rejimin inşasını mümkün kılar.
-Ayaklanmanın ortaya çıkardığı kaotik durumdan dış güçlerin faydalanmalarına mani olur.
-Ülkedeki spekülatif siyasi yalpalanmaları engeller.
-Emniyet teşkilatının ve ordunun tarafını seçmesine yardımcı olur.
-Ordunun darbe yapmasına mani olur.
-Ordunun ülke sınırlarını korumasına imkan sağlar.
-Kaosun derinleşmesine mani olur.
-Kaos derinleştiğinde ordunun dağılma ihtimali ortaya çıkacağı için buna engel olunur.
-Kaos ortamında meydana gelecek “boşluğu” doldurur.
*
Halk ayaklanmalarında en önemli husus, yıkılacak olan rejimin yerine kurulacak rejimin muhtevasının ne olacağı sorusudur? İkinci önemli husus ise, yeni rejimin nasıl kurulacağıdır. Bu soruların cevapları bu yazının hacmini aşar. Burada üzerinde durduğumuz konu, acilen hükümet kurulması bahsidir.
Gölge hükümet veya alternatif hükümet veya başka bir isim altında bir hükümetin derhal kurulması gerekir. Mevcut rejim ve iktidar ayaktayken kurulmalıdır ki, geçiş süreci mümkün olan en az zararla atlatılabilsin.
Halk ayaklanmalarında dehşet bir yıkıcı güç bulunur. Örgütlü ayaklanmalar, nispeten nizami olduğu için, yıkıcılığı kontrollüdür ve rejimin imhasına yöneliktir. Fakat inisiyatifsiz halk ayaklanmalarının meydana getireceği kaos, her şeyi yıkabilir. Halk ayaklanması, kör fil sürüsünün şehre girmesi gibidir.
Hükümet kurulması, rejimin ayakta kalma ihtimalini ortadan kaldırır. Sokakların halk tarafından işgal edildiği bir ülkede, halk hangi hükümete teveccüh gösterirse, diğeri ömrünü tamamlamış demektir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com

Share Button

UÇURUMUN ÖNÜNDE, DÜŞMEK Mİ HAVALANMAK MI?

UÇURUMUN ÖNÜNDE, DÜŞMEK Mİ HAVALANMAK MI?
Ülkedeki siyasi tartışmaların kaynakları tükendi. Kaynakları tükenen siyaset başka alanların kaynaklarını yemeye başladı. Ordu, ilk yediği kurumdu ve ondan sonra gözünü hukuka dikti. Ordu biraz uzun sürmüştü, hukuk çok daha çabuk tükendi. Ahlak mı? Onu en başta yemiş bitirmişti siyaset… Ya bilim? Onu siyasetin yemesine gerek kalmamıştı, YÖK otuz yıldır onu yiye yiye tüketti zaten.
Ülkede uzun süredir (aslında Cumhuriyetin kurulduğundan beri) devam eden mücadele, ilk defa kuvvetler dengesine kavuştu. Kemalist siyasi rejim ve taraftarları ile halk ve halkın temsilcileri olan rejim muhalifleri arasında Cumhuriyet tarihinde hiçbir zaman kuvvetler dengesi oluşmamıştı. Rejim yakın zamana kadar tayin edici ve ezici bir güç halindeydi ve kendine yönelmiş olan tüm muhalefeti ağır şekilde ezmişti. Okumaya devam et

Share Button

ÇÖKÜŞ SÜRECİ HIZLANIRKEN İNŞA HAMLESİ GEÇ KALIYOR

ÇÖKÜŞ SÜRECİ HIZLANIRKEN İNŞA HAMLESİ GEÇ KALIYOR

Ülkedeki siyasi çözülme, artık çöküş sürecine girdi. Devlet, hiçbir müessesesiyle ayakta kalma kudretine sahip değil. Hiçbir müessese meşruiyetini tüm ülke çapında ve tüm halk nezdinde muhafaza edemiyor. Ülkede meşruiyet parçalı hale geldi ve çeşitlendi. Birden çok meşruiyet kaynağının siyasi alana intikal etmesi, meşruiyetin kaybolduğunu gösterir. Meşruiyet, ülkedeki tüm nizamın altyapısıdır. Meşruiyetin kaybolması (veya çeşitlenmesi) o ülkedeki nizamın altyapısının çökmesidir.
Kaosun en bariz hususiyeti aklın hayattan çekilmesidir. Siyasi alan başta olmak üzere hemen hemen her alanda aklın geri plana çekildiği, hislerin ferde, cemiyete ve devlete hakim olduğu, hayatın da akıl zemininden duygu zeminine doğru hızla savrulduğu akılsız gözlerin bile görebileceği hale geldi. Kaos, aklın en çok ihtiyaç duyulduğu fakat en az bulunduğu arızi bir iklimdir. Arızidir ve mutlaka bir müddet sonra geçer zira hayat kaosa tahammül edemez ve en kötü düzeni tercih etmek pahasına da olsa kaostan kurtulur. Konunun püf noktası da tam burasıdır. En kötü düzeni bile kaosa tercih edebilen hayat, aslında bilmez ki, “kötü düzen” kaostan daha ağır bir durumdur ve “sistematik zulüm” demektir. Ne var ki kaosun tabiatı, aklı geçici de olsa hayattan kovduğu için, kötü düzen kaosa tercih edilebilir hale gelebiliyor. Okumaya devam et

Share Button