MÜCERRET İLMİN TATBİKAT SAHASINA NAKLİ

MÜCERRET İLMİN TATBİKAT SAHASINA NAKLİ

(Terkip ve İnşa dergisi 8. sayı)

İlim, tabiatı gereği mücerrettir. Zaten bilgi; varlık ve vakıaların nazari-zihni ifade imkanıdır. İlmin; varlık, insan ve hayata en yakın olan çeşidi, tatbik ilimleridir, bu cihetten tatbik ilimleri bilginin en müşahhas ifadesidir. Buna rağmen tatbik ilimleri bile, mücerret ilme nispetle en müşahhas bilgi çeşidi olmasına rağmen, maddenin kendine nispetle mücerret kalır.
Batının materyalist felsefe ve onun tabii neticesi olan pozitif bilim anlayışı üzerine oturan bilgi telakkisi, doğrudan doğruya maddeyle alakalı ve maddeye bağımlıdır. Bu sebeple batı bilimi, özü itibariyle mücerret ilimden veya ilmin mücerret halinden anlamaz. Ne var ki bilgi tabiatı gereği mücerret olduğu için, bu meseleden de kurtulamaz. Bu sebeple berzahta kıvranır durur. Okumaya devam et

Share Button

SADIRLARDAKİ İLİM – I

SADIRLARDAKİ İLİM – I

(Terkip ve İnşa dergisi 8. sayı)

İnsan, yeryüzü hilafetinin mütemmim cüzü olarak kendisine sunulan “ilm”i ancak usûlü dairesinde talim ve tatbik eylerse Cenab-ı Mevlâ’nın muradı istikametinde bir imar ve inşa mesuliyetini hakkıyla yerine getirebilecek, yeniden bir medeniyetin bânisi olabilecektir. Bizim irfanımızdaki “el-ilmü fi’s-sudûr lâ fi’s-sutûr” yani “ilim satırlarda değil sadırlardadır” mütearifesi umumi olarak ilmin usulünü hulasa eder. Bu kelam-ı kibar, ilmin mahiyetinden talim metoduna, tasnifinden tatbikine kadar pek çok manayı muhtevi olmakla şerhe muhtaçtır. Kısmetse bu sayıdan itibaren zahirinden başlayarak batınına doğru, birbirine bağlı mana mertebelerini izaha çalışmak niyetindeyiz. Gayret bizden, tevfik Allah’tandır.
Okumaya devam et

Share Button

İLİMLERİN ŞAHİKASI “HAKİKAT İLMİ”

İLİMLERİN ŞAHİKASI “HAKİKAT İLMİ”

(Terkip ve İnşa dergisi 6. sayı)

Mutlak İlim (Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye) muhakkak ki tevhid ilmidir, çünkü “Tek” olandan gelir ve O’nun “tek” olduğunu beyan eder. Öyleyse Mutlak İlmin tefsirinden ilk keşfedilecek ilim mecrası, Tevhid ilimleri mecrasıdır. Tevhid ilimleri mecrasının ise zirvesi, “hakikat ilmi”dir. Bu manada Mutlak İlim bizzarure hakikat ilmidir.
Tevhid ilimleri mecrası, öncelikle Mutlak İlmin sahibini, sahibinin isim ve sıfatlarını izah eder. Sahibini (Allah Azze ve Celleyi) anlatmayan Mutlak İlim, muhatabını (insanı) anlatmış olamaz. Bu sebeple Mutlak İlmin “mevzu haritasının” zirvesinde, “tevhid” bahsi vardır, başka türlü bir mevzu haritası ve listesi hazırlamak, Allah Azze ve Celle’nin dinin mutlak surette yanlış anlamak olur.
Hakikat ilmi, tevhid ilimleri mecrasının terkip ilmidir. İlmin hakikati, muhakkak ki hakikat ilmidir. Tevhid ilimleri mecrası ve onun zirvesi ve terkibi olan hakikat ilmi yoksa ilimden bahsetmek, bilgiyle çelik çomak oynamak cinsinden bir gevezeliktir.
* Okumaya devam et

Share Button

İKİ YOL İLİM VE İRFAN

İKİ YOL İLİM VE İRFAN

(Terkip ve İnşa dergisi 3. sayı)

İslam’da nihai maksat, insanın Allah Azze ve Celle’ye yakınlaşmasıdır. İslam tüm ölçüleriyle insanı, Allah Azze ve Celle’ye ulaştırmanın bir şartını gerçekleştirir, bu yolda bir ihtiyacı karşılar, maksadı şaşırmaması için bir istikamet tayin eder. Hayattaki karşılığı küçük veya büyük olsun her ölçü, insan ile Allah Azze ve Celle arasında bir köprü, bir tavassut, bir vesiledir.
Allah Azze ve Celle’ye ulaşmak, O’na vasıl olmak… Maksat budur, bu maksadı gerçekleştirmek için de “Mutlak İlim” olarak Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye gibi iki kaynağımız var. Mesele Mutlak İlme nüfuz edip, oradan ve onun yardımıyla Allah Azze ve Celle’ye vasıl olmaktır. Okumaya devam et

Share Button

İLİM İRFAN TEFEKKÜR

İLİM İRFAN TEFEKKÜR

(Terkip ve İnşa dergisi 3. sayı)

Mutlak ilim, Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’dir. Bu iki kaynak aynı zamanda İslam’ın ta kendisidir, bu sebeple İslam bizatihi ilimdir.
Mutlak ilmin muhtevasındaki mana yekununun idraki, izahı ve tatbiki için nispi ilimler kurulmuştur, nispi ilimlerin sayısı çoktur ve hala kurulması gereken yüzlerce ilim dalı müellifleri (kaşifleri) beklemektedir.(*)
“İslami İlimler” başlığı altında tetkik edilen tüm ilimler “nispi ilimler” cümlesindendir. Bu sebeple ilk tasnif, “mutlak ilim”, “nispi ilim” şeklindedir.
Istılahta (bir açıdan dar manada) İslami İlimler, tefsir, fıkıh gibi doğrudan kitap ve sünnetin muhtevasıyla meşgul olan ilimleri kast etmektedir. Bu tür bir tarif ve tavsif, İslami İlimlere müteveccih hürmet ve hassasiyeti ikame etmek içindir. Aslında ise “İslami İlimler” bahsi ve başlığı, yeryüzünde kurulmuş ve kurulacak tüm ilim dallarını muhtevidir. Zira Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’nin muhteva hacmi, kâinattaki varlık ve vakıa yekûnunun hakikatini ve tüm tezahürlerini ihata eder. Mesele o ki, mana ve hikmet mecmuu, kâşiflerini beklemektedir.
* Okumaya devam et

Share Button

İLİM VE İRFANIN TERKİBİ

İLİM VE İRFANIN TERKİBİ

(Terkip ve İnşa dergisi 21. sayı)

Kadimden günümüze İslam medeniyetinde iki büyük mecrası açılmıştır; ilim mecrası ve irfan mecrası… Tefekkür mecrası, üçüncü mecra olarak var olsa da, ilim ve irfan mecralarının muhtevasında ve bünyesinde devam etmiş, müstakil bir mecra haline gelmemiştir. Bu iki mecra, birbirinden tamamen müstakil mecralar değillerdir. Toplam olarak meseleye bakılınca ilim, irfan ve tefekkür mecraları, İslam ilim telakkisini oluşturur. İslam ilim telakkisi, bu üç mecranın bütününü muhtevidir. Bu üç mecranın her birinin kendine münhasır usulleri mevcuttur. Bu usuller ise üç mecrayı aynı kaynakta, yani Mutlak İlimde buluşturur. Aynı kaynaktan yola çıkarak külli anlayışa ulaşmak, ilim, irfan, tefekkür mecralarının bütününe ulaşmak ve bunların terkibi mimarisini oluşturmakla mümkündür. Okumaya devam et

Share Button

TEKKE; İRFAN, HİKMET, HAKİKAT TEDRİSATI YAPAR

TEKKE; İRFAN, HİKMET, HAKİKAT TEDRİSATI YAPAR

(Terkip ve İnşa dergisi 21. sayı)

İrfan, tevhide vasıl olacak derinlikte bir kıymettir. Kitab-ı Kerim ve Sünnet-i Sahiha, hem bu alemi hem de ahireti ihtiva eden bir özettir ve irfan, dünya ile ahiret arasındaki güzergah haritasını keşif, telif ve izah eden, taliplerini de o güzergahta yola çıkaran ilimdir. Medresenin telif ve tanzim ederek zapt altına aldığı ve çevre emniyetini sağladığı dünyada, ahiret yolculuğunu (tevhid yolculuğunu) başlatan ve yürüten ilmin adı irfan, müessesesinin adı ise tasavvuftur.
İrfanın ilimle çatıştığı vehmi, kuru bilgide kalan sathi anlayışların kuruntusudur. Bunlar, öncelikle şekil bilgisine mahkumdur, sonra bilgi vahitleri arasında şekli irtibat kurmaktan başka bir şey yapamaz. Bilginin irfani buudunu fark ve idrak edemeyenler, mana ve muhtevadan mahrum mantık budalalarıdır.
* Okumaya devam et

Share Button

MEDRESE; BİLGİ, İLİM, TEFEKKÜR TEDRİSATI YAPAR

MEDRESE; BİLGİ, İLİM, TEFEKKÜR TEDRİSATI YAPAR

(Terkip ve İnşa dergisi 21. sayı)

Bilgi, kainat çapında bir kıymettir. Kainatta her varlık ve vakıanın muhtevasında bilgi mevcuttur, bu sebeple bilgi meselesi kainat çapında bir kıymet arz eder. Mutlak İlim olan Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye, hem kainatın hem ahiretin terkibi hükümlerini ifade eden bir özettir. Medresenin meşgul olduğu ilim, bu aleme (kainata) dair olandır.
İlim ve irfan, birbirinden müstakil, birbirine muhalif iki bilgi mecrası değil, aksine bilginin genişlik ve derinlik buududur. Nasıl ki Şeriat İslam’ın genişlik buudu, tasavvuf da derinlik buududur, ilim ve irfan da bunların bilgideki mukabilidir.
*
Medrese; varlık, insan, hayat bahislerine dair temel telakkileri inşa etmek, bunlar arasındaki irtibat ve münasebet haritasını çıkarmak, arada boşluk ve tezat bırakmamakla mesuldür. Bundan sonradır ki medrese, tedrisat faaliyetine başlar. Okumaya devam et

Share Button

MAHZEN-ÜL ULÛM’DA İLİM TELAKKİSİ -3- İLMİN MÂHİYYETİ İLE ALÂKALI İHTİLÂFLAR -3-

Felsefecilere ve bazı kelâm âlimlerine göre, bir şeyi bilmek, o şeyin zihinde varlığını îcâb ettirir mi? Yâhud kelâm âlimlerinin çoğuna göre, bir şeyi bilmek, bilen ile bilinen arasında zihinde bir alâkadan mı ibâretdir? Bu mes’elede ihtilâf  olundu.

Birinci görüşe göre, bir şey hakkında ilm ya’nî bilgi hâsıl olunca, o ilmden üç husûs ortaya çıkar. O husûslardan birincisi, hâsıl olan sûretin zihnde hakîkat olmasıdır. İkincisi, o sûretin zihnde şekillenmesidir. Üçüncüsü, o sûret sebebi ile nefsin te’sîr almasıdır [ya’nî etkilenmesidir]. Bu açıklamalara göre, ilmin, bu üç sûretin hangisinden ibâret olduğu hakkın da ihtilâf vardır.

Ülemâ ve hükemâdan bir kısmı, ilmin, ancak yukarıda bahs edilen üç sûretden ibâret olduğunu söylemişlerdir. Bu sebeble ilmin keyfiyyet veyâ infiâl veyâ izâfe cinsinden olduğuna dâir ihtilâf edilmişdir. (Keyfiyyet, bir şeyde yerleşmiş olan hâldir. İnfiâl, başka şeyden te’sîr sebebiy le müteessîrde [te’sîr alanda] meydâna gelen durumdur. İzâfe, iki şeyden birinin düşünülmesi, ancak diğer şeyin düşünülmesiyle hâsıl olan, birbirine bağlı olarak tekrâr eden hâldir. Babalık ve oğulluk gibi, ya’nî baba düşünülünce çocuk da hâtıra gelir. Çocuk düşünülünce baba da hâtıra gelir.)

Okumaya devam et

Share Button

FARUK BEŞER’İN İDRAKSİZLİĞİ-3-MARİFET VE TASAVVUF ANLAYIŞI

FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-3-MARİFET VE TASAVVUF ANLAYIŞI

Faruk Beşer, yazı serisinin üçüncüsünü, 22.08.2014 tarihinde, “Zan ve tahminden marifet doğar mı?” başlıklı yazısıyla yayınladı. Bu yazıda, yer yer doğru tespitler yaptığı, doğru nispetler kurduğu görülüyor. Fakat tasavvuf ve marifet mevzuu ile arasındaki mesafe zihnini zehirliyor olmalı ki, meseleyi kendi “merkezinde” görme kemalini sıhhatli şekilde yapamıyor.

Yazısının ilk paragrafına şu türden bir iyi niyet alameti taşımayan bir giriş yapıyor;

“İslam’ın temel kaynaklarında ilim en üst düzey bir bilgiyi ifade eder ama sufilere göre marifet dini tecrübe ile ve sezgi ile elde edilen ve onlarca doğruluğunda artık şüphe kalmayan en sağlam bilgidir dedik. Buna karşılık günümüzün İbn Rüşt’ü sayılan Cabirî marifeti, ya da kendi ifadesiyle irfanî bilgi’yi İslam kaynaklı görmez, onu sınırları belli olmayan, her an batıniliğe kayması mukadder, gizemli, kısaca hermetik bir bilgi olarak anlatır.”
Okumaya devam et

Share Button

FARUK BEŞER’İN İDRAKSİZLİĞİ-2-İLİM VE MARİFET ANLAYIŞI

FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-2-İLİM VE MARİFET ANLAYIŞI

Faruk Beşer, 17.08.2014 tarihli “İlim ve marifet” başlığını taşıyan ikinci yazısında, bu bahisleri tetkik ve aralarındaki farkı tefrik etmeye çalışıyor. Böylece bir kıymet ve mertebe tertibine gidiyor ve oradan tasavvuf ile ilgili zehrini okuyucuya zerkediyor.

Mesele mühim, hafifmeşreplik yapmaya lüzum yok. İlim bahsi de, irfan (marifet) bahsi de, aralarındaki mertebe silsilesi de fevkalade mühim.

Faruk Beşer, ilim ve marifet bahsine, Şeyhülislam Musa Kazım Efendi’den ilhamla giriyor;
Okumaya devam et

Share Button

FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-1-BİLİM ANLAYIŞI

FARUK BEŞER’İN DERİN İDRAKSİZLİĞİ-1-BİLİM ANLAYIŞI

Yeni Şafak gazetesi köşe yazarı Faruk Beşer, birbirini takip eden üç yazı yazdı. Birincisi 15.08.2014 tarihli “İlim, bilgi ve bilim” başlığını, arkasından 17.08.2014 tarihli “İlim ve marifet” başlığını, üçüncüsü de 22.08.2014 tarihli “Zan ve tahminden marifet doğar mı?” başlığını taşıyor. Bizim anladığımız şekliyle özetlemek gerekirse üç yazının mevzuu, bilgi, ilim, irfan bahislerini ihtiva ve cem etme arayışından ibaret.

Türkiye’deki temel meselelerden ve zafiyetlerden biri olan “çerçevesizlik” bahsi Faruk Beşer’de de açıkça görülüyor. Herhangi bir meselenin çerçevesine vakıf olmadan veya bir çerçeve oluşturmadan o bahsin veya bahislerin anlaşılabileceği iddiası tüm komikliğine rağmen ülkemizde genel kabul gören bir savruk anlayıştır. Çerçeve meselesine girmeden önce Faruk Beşer’in meseleye nasıl baktığında dair bazı misalleri zikredelim.

Faruk Beşer, yazı serisinin birincisi olan “İlim, bilgi ve bilim” başlıklı yazısında, başlıktaki kelimeleri tarif etmeye çalışıyor. Son dönemlerde çok yaygın olan kelimelerin kökleriyle ilgili bilgi vererek giriyor meseleye;
Okumaya devam et

Share Button

BAŞYÜCELİK AKADEMYASI-AKADEMYA AZALIĞI-

BAŞYÜCELİK AKADEMYASI-AKADEMYA AZALIĞI

Üstad, Akademya azalarının nasp ve tayin salahiyetini Başyüce’ye vermiştir. Mevzuu, İdeolocya Örgüsünde şöyle ifade edilmiştir; “Başyücelik Akademyası’nın azasını, kemmiyet haddiyle kayıtlı olmayarak, doğrudan doğruya Başyüce tayin eder.” (Sahife 274) Nakibü’l Eşraf müessesesinin olmadığı bir devlet ve cemiyet tasavvurunda bu tanzim doğrudur. Fakat Nakibü’l Eşraf teşkilatını raptettiğimiz devlet ve cemiyet tasavvurunda Akademya azalarını tayin salahiyeti Başyüce’ye verilmemelidir.

Nakibü’l Eşrafı raptettiğimiz devlet ve cemiyet tasavvurunda, bazı salahiyetlerin Nakibü’l Eşrafa verilmesine Üstadın itiraz etmeyeceği zannındayız. Bu sebeple mevzuu (devlet tasavvuru ve teşkilatı) üzerinde rahat çalışıyoruz,
Okumaya devam et

Share Button

BAŞYÜCELİK AKADEMYASI-KÜTÜPHANE-

BAŞYÜCELİK AKADEMYASI-KÜTÜPHANE

Akademya Riyasetine bağlı “kütüphane müdüriyeti”nin en mühim vazifesi, dünyanın en büyük kütüphanesini kurmak, kesintisiz yenilemek, dünyadaki ve ülkedeki ilim, fikir, sanat alanlarındaki gelişmeleri günlük olarak takip ve eserleri temin etmektir. Her türlü kaydı (kitap, dergi, cd vesaire) usulüyle muhafaza altına almak ve kullanılabilir, faydalanılabilir halde azalarının hizmetine sunmakla mesuldür. Kütüphane, en gelişmiş tertip, tanzim ve tedvin usullerince hazırlanır, azalara, kütüphanede veya kütüphane dışında (mesela evlerinde) hizmet vermek üzere teşkilatlanır, azaların herhangi bir mevzudaki talebi, her nerede iseler en kısa sürede hazırlanır ve ulaştırılır. Kütüphanenin personel istihdamı, her azaya bir adet yardımcı olmak üzere hazırlanır, bu yardımcılar, azalar kütüphanede çalıştıklarında sekreterya hizmetini sunar, azalar kütüphane dışında çalıştıkları zamanlarda kütüphane de hazır olurlar ve azanın kütüphaneden herhangi bir talebi olduğunda hazırlar ve ona ulaştırırlar.

Kütüphane, aynı zamanda ülkedeki ve mümkün olduğunca İslam dünyasındaki her türlü yayının sicilini tutar, tertip ve tanzimini yapar.
Okumaya devam et

Share Button

BİLİM DİKTATORYASI

BİLİM DİKTATORYASI-1-TAKDİM
Bilim mefhumunu batı bilim anlayışını ve onun verimlerini esas alarak kullanıyoruz, bu manada bilim dediğimizde mesela İslami ilimleri kastetmiyoruz. İslam irfan müktesebatından bahsederken “ilim”, batı müktesebatından bahsederken “bilim” mefhumlarını kullanıyoruz. Yazılarımızda ilim ve bilim mefhumlarının böyle anlaşılması, mana haritasını sarih hale getirecek, keşmekeşi önleyecektir.
Bilim mefhumu, sihirli bir kelimedir. Mefhumun muhtevasındaki “tanzim edilmiş veya disipline edilmiş bilgi” hususiyeti dikkate alındığında paradoksal bir ifade gibi görünen bu cümle, aslında meselenin özünü ifade etmektedir. Bilim mefhumu, aslında muhtevasında tereddüt ve şüphe, tahkik ve tetkik, idrak ve nüfuz gibi tayin ve tahrik edici unsurları taşımasına rağmen, “bilimsel” dendiğinde takınılan tavır ve muhatabından takınması istenilen tavır dikkate alındığında tam bir sihirli etkiden bahsedildiği görülür. Bilime nispet edilerek üretilen bilimsel kelimesi, bilimin muhtevasındaki tereddüt, şüphe, müphemiyet gibi tüm unsurları iptal eder ve onların yerine kat’ilik, mutlaklık vasıflarını ikame eder, böylece “nihai hükmü” inhisarına geçirir, hakikat üzerinde hususi mülkiyet inşa eder.
Bilimsel kelimesi, kendisinden doğduğu bilim mefhumunun mana haritasını ve muhteva hususiyetini fersahlarca aşmış, bilimi kuşatmış, onu sanki esir almış gibidir. Bir bilim adamı, aynı paragraf içinde, hem bilimin şüpheciliğinden bahsedebilmekte hem de bilimsel (kesin) hükümler ikame edebilmektedir. Dikkat çekici nokta, bilim adamının bilimden bahsederken ifade ettiği şüphecilik, muhatabındaki “inanç” veya “bilgi” sistemini imha etmek için kullanılmakta, arkasından eklediği “bilimsellik” kelimesiyle de kendi inanç ve bilgi sistemini “mutlaklık” vasfına sarıp sarmalayarak muhatabına zerketmek için kullanılmaktadır. İzahsız bir sahtekarlık… Okumaya devam et

Share Button

İSLAM ŞEHRİ-11-FİKİR, İLİM, SANAT HAVZASI

İSLAM ŞEHRİ-11-FİKİR İLİM SANAT HAVZASI
İslam şehri, fikir, ilim ve sanat havzasıdır. Her mevzuun fikrinin üretileceği bir havza, bir mekan, bir mahfil vardır, orada mayalanmamış bir fikir asla tatbik sahasına sürülmemiştir. Birçok fikir ve ilim adamı tarafından, kısmen veya tamamen imza altına alınmamış (ittifak edilmemiş) bir fikri tatbik etmeye teşebbüs eden idarecilere karşı en şedit muhalefetin yürütüldüğü mekanın adı İslam şehridir. Fikir, ilim ve sanat insanlarının, hakkında ter dökmediği bir fikri tatbik edecek idarecinin yetişmediği, hiçbir idarecinin böyle bir teşebbüse cesaret edemediği, teşebbüs edenin derdest edildiği şehir ancak İslam medeniyeti tarafından inşa edebilir. İslam şehri, sanat eserleriyle teçhiz edilmiş bir şehir değildir, her şeyin sanatkarane inşa edildiği bir şehirdir. Şehri gelişigüzel inşa edip de, bazı meydanlarına veya noktalarına “sanat eseri” dikmek, batı kültürünün alışkanlığıdır. İslam şehrinde de sanat eserleri olur, mesela abideler bulunabilir ama esas olan şehrin her taşının sanatkarane yontulması ve hendesi bir zevk ve tertiple yerleştirilmesidir.
Şehrin en mutena semtleri, fikir, ilim, sanat merkezlerinin, müesseselerinin, faaliyetlerinin mahfilleriyle teçhiz edilmiştir. İslam şehri, bu merkezlere verdiği kıymet kadar kıymetlidir.
İslam şehri, fikir, ilim ve sanatı, kalbinde, beyninde, aklında iskan etmiştir. İslam’ın tecelli ve tatbikini temin eden bu üç mecra, şehrin üç sütunudur. Sütunların birleştiği kubbe vahdettir, o camidir. Okumaya devam et

Share Button

FETHULAH GÜLEN’İ ANLAMAK…-1-

FETHULLAH GÜLEN’İ ANLAMAK…-1-
Fethullah Gülen, İslami ilimlere vakıf birisidir. Türkiye’de kamuoyunda bilinen alimlerin içinde, muhtemeldir ki ilk onun içine girer. İslami İlimlere vukufiyeti bilgi seviyesini aşan, derin idraki olan, yeni teşhislere ulaşan birisidir. İmal-i fikirde bulunabilen, nispeten kendi görüşleri olan, müktesebatı tekrar etmekten ibaret bir mevcudiyete sahip olmayan bir kişidir.
İslami İlimlerdeki müktesebata hakimiyetindeki maharet, dinleyenlere derinden tesir etme istidadını kazandırıyor. Hususi sohbetlerine katılıp da etkilenmeyen insan sayısı azdır, etkilenenler ise mazurdur. Zira berrak bir dil, nüfuz edici bir üslup, kuşatıcı bir tesire sahiptir. Bu istidat ve maharetlerin toplamının bir insanda cem olması vakayı adiyeden değil, nadirattandır.
Söylediği sözlerin tamamı İslam’a uygundur, buna paralel olarak, yaptığı her işi İslami esaslardan birine nispet etme istidadı inkişaf etmiştir. İslam’a uygun söz söyleme ve yaptığı işleri İslam’a nispet etme maharetlerindeki inkişaf, birçok insanı etkilediği gibi, birçok insanı da karşısında kararsız ve tavırsız bırakıyor. Öyle ki, söylediği söze yalan veya yanlış deme imkanı olmadığı için insanlar “manevi mesuliyetten” korkuyor.
Meseleye nazari çerçevede baktığımızda, idrak hacminin, yanlışa geçit vermeyecek derinliğe indiği, en azından vahim yanlışlar yapmayacağı hissine kapılmak mümkün. Zaten bu nokta mühimdir, bu derinlikte idrak sahibi olan birinin, yanlış yapıyor olması izaha muhtaçtır. Okumaya devam et

Share Button

AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-2-TERKİP UNSURLARI-1-

AKL-I SELİMİN TERKİP UNSURLARI
Akl-ı Selimin zihni evrende yerleşik, kalbi evrene de uzanan bir haritası var. Harita, akl-ı selimin terkip unsurlarını, faaliyet alanlarını, kaynaklarını ve nihayet bünyesini gösterir.
Akl-ı Selim, zihni evrende ikamet eden fakat zihni evreni aşıp kalbi evrene kadar ulaşan bir hususiyete sahiptir. Kalbe ve ruha bağlı olan, oradan beslenen bir bünyedir. . Ruhun mihverine (eksenine) yerleşmiştir, o ekseni terketmeden varolmaya ve faaliyetine devam eder. Zihni evrende olmasına karşılık kalp ve ruh ile en kesif münasebete sahip, onlardan en fazla müteessir olan bünyedir.
Zihni evrendeki en güçlü bünyedir. Zihni evrenin müstebiti (diktatörü) olan nefsten daha fazla güçlenme istidadı vardır. Akıl, nefsten daha fazla güç sahibi olamaz, zaten zihni evrende nefisten daha fazla güçlenecek bir bünye de yoktur. Akl-ı selim, zihni evrenin sultanı olabilecek, tamamını fethedebilecek, tamamını idare edebilecek, tamamına nüfuz edebilecek tek varlıktır. Bu sebeple akl-ı selim teşekkül etmemişse zihni evren nefsin tartışmasız tasarrufu altındadır.
Bu durumun tek istisnası, akl-ı selim oluşmasa bile, nefs terbiyesi yoluyla nefsin kalp ve ruh tarafından zapt altına alındığı tasavvuf yoludur. Nefs terbiyesi, belli bir merhaleye kadar ruhun zapt ve tasarrufu altına alınması, belli bir merhaleden sonra da nefsin aslına (ruha) irca edilmesidir. Nefs ruhi hususiyetler taşımaya başladığı andan itibaren zihni evrende akl-ı selim olmasa bile “doğru-güzel-iyi” hakimdir, “yanlış-çirkin-kötü” oraya giremez hale gelir.
* Okumaya devam et

Share Button

“BÜYÜKLERE” SORULAR-18-BİRİNCİ KISIM, ON BEŞİNCİ SORU

“BÜYÜKLERE” SORULAR-18-BİRİNCİ KISIM, ON BEŞİNCİ SORU
SORU
15-Mekan, varlığın vücut bulması için imkan alanı, zaman ise varlığın vücut bulması için gereken muharrik kuvvet veya oluş amili midir?
SORUNUN AÇIKLAMASI
Mekan, imkan alanı… Oluş mahalli… Mekan, zemin, mahal, saha yoksa ne olabilir ki? Herhangi bir varlık ve vakıanın meydana gelebilmesi için ilk şart değil midir mekan? Mekan, “yokluk” ile varlık arasındaki berzah… Mekan, varlığın kendisi değil, belki varlık da değil. Ama o olmadan varlığın zuhuru ne mümkün. Mekan, zamandan daha fazla sır saklıyor gibi.
Zaman denen rüzgarın bile üzerinde eseceği bir zemin lazım. Mekan olmadan zamanın varlığından bahsedilebilir mi? Veya mekan olmadığında zaman olsa ne manası var ki? Zaten mekan olmadığında zamanın varlığını anlamak muhal.
Mekan bu kadar mühim, bu kadar zaruret. Tamam da neden hiç bahsi yok? Sanki mekan yokmuş, sanki mekana ihtiyaç duymuyormuşuz gibi davranıyoruz. Fikir ve felsefe adamların zaman ile ilgilenmişler ama mekan ile ilgilenen pek yok, neden? Oysa mekan, zamandan da önce lazım, zaman için bile lazım.
Varoluşun imkan alanını düşünmüyor ve umursamıyoruz ama varoluşa dair beylik laflar ediyoruz. Yeryüzünde fikir adamı geçinenler kadar sahtekar başka bir meslek var mıdır? Varoluşun zeminini konuşmayan fikir adamı müsveddeleri, varoluş hakkında ne kadar iddialı laflar ediyor? “Varoluş” gibi bir bahiste sahtekarlık yapanlardan daha büyük dolandırıcı olur mu?
*
Belli ki mekan, imkan alanıdır. Öyleyse mekan hakkındaki tasavvurlarımız, imkanlarımızı, ufkumuzu, idrakimizi oluşturuyor. Mekan telakkimiz kadar varız, ancak o kadar düşünebiliriz, varoluşumuzu ancak o çerçevede gerçekleştirebiliriz. Bu kadar mühim ama biz konuşmamakta çağlar boyu direnmişiz. Pes… Okumaya devam et

Share Button

İNSAN BİLİM VE ONTOLOJİ

İNSAN, BİLİM VE ONTOLOJİ
Varlık temelde iki çeşittir. İnsan ve diğerleri… İnsanda bir adet öz diğerlerinde ise iki adet öz bulunur. İnsandaki öz ruhtur, diğerlerindeki öz ise zaman ve mekândır. Ruh, zaman, mekan; kainatın hulasasıdır, tüm sırlar bu üçünde mahfuzdur.
*
Diğer varlıkların tahlilinin varabileceği nihai nokta zaman ve mekân kaynaklarıdır ki bunlar birbirinden müstakil olarak varolabilme iktidarına sahiptirler. Varlık, zaman ve mekânın birbirinden müstakil olarak bulunması halinde zuhur etmemektedir. Varlığın zuhuru için zaman ve mekânın temas etmesi şarttır. Bu sebeple varlıkta müşahede edilen zaman ve mekânın, birbirinden tefrik edilebilir mahiyette olduğu görülememektedir.
Kâinatın hangi noktasından başlanırsa başlansın ve hangi usul takip edilirse edilsin varlığın tahlilinin müntehasına varılabildiği her ihtimalde bakiye kalan özlerin zaman ve mekân olduğu anlaşılacaktır. Zaman ve mekâna ulaşmayan tahlil ve terkip faaliyetlerinin ara menzillerdeki gerçekliklerle meşgul olduğu vakadır. Ara menzillerde ortaya çıkan tahlil ve terkip neticelerinin ve bu neticelerde görülen gerçekliklerin “nihai gerçeklik” olarak kabul edilmesi farklı kâinat telakkilerini beslemektedir. Zira tahlil faaliyetinin müntehasındaki gerçeklik tek olmasına karşılık güzergâh farklılıklarından dolayı ara menzillerdeki gerçeklikler çok sayıda olacaktır. Okumaya devam et

Share Button