İHANET GÜNLÜKLERİ-21.07.2014-ALİ ÜNAL AJANLIĞA DEVAM EDİYOR

İHANET GÜNLÜKLERİ-21.07.2014-ALİ ÜNAL AJANLIĞA DEVAM EDİYOR

Ali Ünal, 21.07.2014 tarihinde yayınlanan, “İslam ve Alem-i İslam yanarken” başlıklı yazısında, makul şeyler söylüyor gibi görünüyor. Yazının sonuna kadar da gerçekten makul şeyler söylüyor. Fakat yazının sonuna geldiğinde, ajanlığını yapıyor ve zehrini kusuyor.

Ajanlığın ve propagandanın temel prensibini artık herkes bilir fakat Ali Ünal herkesin bildiğini bilmiyor anlaşılan. Ajanlığın ilk prensibi, dokuz tane doğru söyle, içine bir tane yanlış yerleştir, dokuz doğrunun gölgesinde o yanlışı da hap gibi yuttur. Eskiden istihbarat örgütleri ve mensuplarının bildiği ve uyguladığı bu prensip, artık dünyanın tecrübe hanesinde kalın harflerle yazılıdır ve bu meselelerle bir hafta ilgilenenler tarafından bile bilinir. Ali Ünal ajanlığa yeni başlamış olmalı ki, bu tecrübeden ve bu bilginin yaygınlığından haberdar değil.

Yazısının sonuna kadar “nazari doğrular”dan bahseden Ali Ünal, yazısının son paragrafında şu zehri enjekte ediyor;
Okumaya devam et “İHANET GÜNLÜKLERİ-21.07.2014-ALİ ÜNAL AJANLIĞA DEVAM EDİYOR”

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-5-FİKİR KABIZLIĞI

FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-5-FİKİR KABIZLIĞI

Fethullah Gülen bir konuda çok mahir, fikir ile dil ve üslubu öyle bir harmanlamış ki, birbirinden tefrik etmek fevkalade zor. Zaten tabiatı gereği fikir ile dil ve üslup birbirine nüfuz etmiş halde bulunur ve zaten tabiatı gereği bunların birbirinden tefriki zordur. Bu sebeple bazı fikir ve ilim adamları hak etmedikleri şöhrete sahip olmuşlardır. Fethullah Gülen, meselenin tabiatındaki zorluğu iyice girifleştirmiş, dil ve üslubunun içinde fikri arayıp bulmayı çetin bir mesele haline getirmiştir.

İslam’ın on dört asırlık müktesebatından ulaşabildiklerini almış, onları kendi dil ve üslubuyla ifade etmiş, kadimden beri müzakere edilen meseleleri kendi fikriymiş gibi ifade etmiştir. Müktesebata vakıf olanların farkedip, hırsızlık (intihal) ile ithamından korunmak için sık sık nakil üslubuna müracaat etmiş, nakil yaptığını gizlememiş ama her konuyla ilgili kendi fikri varmış gibi davranmaktan da kaçınmamıştır. Oysa “Kalbin zümrüt tepeleri” isimli dört ciltlik kitapta, dört adet orijinal fikir yoktur. Çok büyük bir iddia gibi görünen bu beyan, müktesebata aşina olan ve dil ile üslubu muhtevadan ayırabilenlerce anlaşılabilecek bir özelliktir.
Okumaya devam et “FETHULLAH GÜLEN’İN FİKİR HİLESİ-5-FİKİR KABIZLIĞI”

“REŞİT HAYLAMAZ” İSİMLİ HAİN…

“REŞİT HAYLAMAZ” İSİMLİ HAİN…

Reşit Haylamaz isimli bir hain, “Gönül Tahtımızın Eşsiz Sultanı Efendimiz” isimli bir kitap yazmış. Muştu yayınlarından basılan ve piyasaya sürülen bu kitabın 252. Sayfasında şu ifadeler var;
“Ancak O’nun hedefi, öncelikle bütün insanları rahmet ve şefkatle kucaklayıp, ümmeti arasında da, kelime-i tevhidin ikinci yarısını söylemekten kaçınarak kendisini kabul etmese bile ‘La ilahe illallah’ diyen herkesi buraya getirmekti. Çünkü O, “Kim, la ilahe illallah derse cennete girer” buyuracaktı. Daha baştan O (sallallahu aleyhi ve sellem), bunun için yaratılmış ve onun için de, ilk yaratıldığı halde gelişi sona denk getirilmiş; peygamberlik güftesine kafiye koyacak Son Sultan olduğu için de, bedeniyle ruhunun buluşması risalet açısından en sona bırakılmıştı.”

Bu hezeyanın İslami ilimler cihetinden verilecek cevapları var tabii ki, o cevapları ilgililerine bırakalım. Mesele, “hikmet ve tefekkür” çerçevesinde sayısız soruyu celbeder. Bir şey değiştirildiğinde ne kadar çok şeyin değiştirilmesi gerektiğini gösteren bu sorular, İslam’da reform (dinde tahrif) yapmanın imkansızlığını da ifade eder.
Okumaya devam et ““REŞİT HAYLAMAZ” İSİMLİ HAİN…”

İSLAM ŞEHRİ-18-HAYAT TARZI OLARAK “VAKAR”

İSLAM ŞEHRİ-18-HAYAT TARZI OLARAK “VAKAR”

Vakar, Müslümanların ilk unuttuğu şahsiyet tecellilerinden birisi oldu. İlk unutulan mevzulardan olması mukadderdi zira anlaşılması ve kuşanılması en zor tavırlardan biriydi. Vakarın terkip unsurları ve terkip kıvamı, ana hatlarıyla keskin bir iman, derin bir idrak, muhkem bir ahlak ister. Anlayıştaki sathilik (sığlık), imandaki zafiyet, ahlaktaki laubalilik, cesaretteki eksiklik vakarı, şahsiyetin tecelli hali, şahsiyetin mahfazası, şahsiyetin tavrı olmaktan çıkarır.

Derin bir idrak sahibi olmayanlar, tevazuu ile vakarın münasebetini anlamaktan acizdir. Keza, İslam’ın yekununa muhatap olamamış, ihata edici bir anlayışa erişememiş hafifmeşrep idrak teşebbüslerinin, kibir ile vakarı birbirinden tefrik etmesi zordur. Vakar, sadece tarifini yapmakla veya yapılmış tarifi bilmekle kuşanılacak bir şahsiyet hususiyeti değildir, onun idrak edilmesi, şahsiyet inşasında “mahfaza” mevkiine yerleştirilmesi gerekir. Ne var ki vakar, tarifi bile yapılamaz, kadim tarifleri de anlaşılamaz hale gelmiştir. O kadar ki, İslam ile ilgili çok iddialı laflar eden fikir ve ilim adamlarının mevzu haritasında yer almamakta, böylece kendisi de dahil olmak üzere Müslüman şahsiyetin tarifi yapılamamakta ve inşası gerçekleştirilememektedir.
Okumaya devam et “İSLAM ŞEHRİ-18-HAYAT TARZI OLARAK “VAKAR””

İSLAM ŞEHRİ-15-TEKKE

İSLAM ŞEHRİ-15-TEKKE

İslam şehrinin kalbi tekkedir, tasavvuftur. Hikmetin keşfini tasavvuf, zaptını (tertibini) medrese, tatbikini ise idare yapar. İslam, her an yeniden keşfedilmesi gereken bir mana haznesidir. Zamanın kainata ve yeryüzüne saçtığı mana (kaderin tecellisi), her dem yenidir, asla tekrar yoktur. İnsanın da bir şeyi hariç her şeyi her dem değişir. Değişen sahada yeryüzüne saçılmış mana vahitlerini, mana haleleri içinde keşfedecek, zapt edecek, tertip edecek, idrak ve tatbikini mümkün kılacak olan müessese tekke yani tasavvuftur. İnsanda kesintisiz varlığını devam ettiren ruhtur, İslam’ın “sabitleri”, ruha aittir. İnsanın, hayatın ve kainatın değişen her yönü, ruh mihverinde yeniden teşkilatlanır, ruha hitap eden İslam’ın sabit emir ve nehiylerini mümkün kılacak bir tertibe tabii tutulur. Bu meseledeki incelik ve giriftlik, tasavvuftan başka bir mecranın altından kalkacağı bir yük değildir. Şeriat-ı Ahmediye’nin merkezi olan farzlar, ufku olan haramlar, dinin sabitleridir, merkez ile ufuk arasındaki saha ise Müslümanın hayat alanıdır. Hikmet keşfi, bu alana dairdir, bu cihetiyle farzları tahkim ve ihya eder, haramları ise sınır olarak muhafaza ederken, zuhurunu iptal eder. Merkez ile ufuk muhafaza altına alındıktan sonra, ikisi arasındaki sahanın mütemadiyen değiştiğini, değişeceğini bilmeliyiz, bilmeliyiz ki bu değişimi gerçekleştirme ve yönetme imkanımız olsun.
Okumaya devam et “İSLAM ŞEHRİ-15-TEKKE”

NAMAZ-1-TAKDİM

NAMAZ-1-TAKDİM
Namaz, sayısız hikmeti muhtevi bir ibadettir. Tarih boyunca sayısız hikmetleri için sayısız kitap ve makale telif edilmiştir. Namaz gibi mühim bir ibadet hususunda bilinenleri tekrar ve nakil bile kıymetlidir ama daha kıymetli olan, ihtiva ettiği lakin daha önce zikredilmemiş bazı hikmetlerini keşfetmek olsa gerek. Uçsuz bucaksız hikmet kaynağı olan namaza dair, daha önce zikredilmemiş bazı hikmetleri keşfettiğimiz zannı, bizi bu çalışmayı yapmaya sevketti. Ulaştığımız neticeler bir zandan ibaretse, Cenab-ı Allah Azze ve Celle bu husustaki gayretimizi hayra tebdil etsin, zandan ibaret değil de, namaza ait hikmet ise Cenab-ı Allah Azze ve Celle Müslümanlara faydalı kılsın.

Namaz, diğer hiçbir ibadet ve emir ile mukayese edilmeyecek kadar hikmetle dolu. Zannımız o ki, namaz, İslam’ın tüm hükümlerini ihtiva eden bir mana haznesidir. Namazın hakkıyla anlaşılmış olması, İslam’ın anlaşılmış olmasına delalettir. Sanki namaz ile ilgili hükümler, İslam’ın tüm hükümlerinin özetidir. İslam’ın tüm hükümleri dürülüp bükülüp namaz olarak ifade edilmiş gibidir, lif lif örülmüş o yumağı açmak nasip olsa, ortaya tüm tafsilatıyla İslam çıkacakmış hissine kapılıyor insan.
Okumaya devam et “NAMAZ-1-TAKDİM”

FETHULAH GÜLEN’İ ANLAMAK…-1-

FETHULLAH GÜLEN’İ ANLAMAK…-1-
Fethullah Gülen, İslami ilimlere vakıf birisidir. Türkiye’de kamuoyunda bilinen alimlerin içinde, muhtemeldir ki ilk onun içine girer. İslami İlimlere vukufiyeti bilgi seviyesini aşan, derin idraki olan, yeni teşhislere ulaşan birisidir. İmal-i fikirde bulunabilen, nispeten kendi görüşleri olan, müktesebatı tekrar etmekten ibaret bir mevcudiyete sahip olmayan bir kişidir.
İslami İlimlerdeki müktesebata hakimiyetindeki maharet, dinleyenlere derinden tesir etme istidadını kazandırıyor. Hususi sohbetlerine katılıp da etkilenmeyen insan sayısı azdır, etkilenenler ise mazurdur. Zira berrak bir dil, nüfuz edici bir üslup, kuşatıcı bir tesire sahiptir. Bu istidat ve maharetlerin toplamının bir insanda cem olması vakayı adiyeden değil, nadirattandır.
Söylediği sözlerin tamamı İslam’a uygundur, buna paralel olarak, yaptığı her işi İslami esaslardan birine nispet etme istidadı inkişaf etmiştir. İslam’a uygun söz söyleme ve yaptığı işleri İslam’a nispet etme maharetlerindeki inkişaf, birçok insanı etkilediği gibi, birçok insanı da karşısında kararsız ve tavırsız bırakıyor. Öyle ki, söylediği söze yalan veya yanlış deme imkanı olmadığı için insanlar “manevi mesuliyetten” korkuyor.
Meseleye nazari çerçevede baktığımızda, idrak hacminin, yanlışa geçit vermeyecek derinliğe indiği, en azından vahim yanlışlar yapmayacağı hissine kapılmak mümkün. Zaten bu nokta mühimdir, bu derinlikte idrak sahibi olan birinin, yanlış yapıyor olması izaha muhtaçtır. Okumaya devam et “FETHULAH GÜLEN’İ ANLAMAK…-1-“

AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-5-TERKİP UNSURLARI-4-İMAN-3-

AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-5-TERKİP UNSURLARI-4-İMAN-3-
İslam’ın teklif ettiği iman muhteşemdir. Meçhule iman edilmesi teklif edilmiştir çünkü sonsuza iman edilmesi istenmiştir. Sonsuz her zaman meçhuldür, kainattaki keşfedilmiş ve edilmemiş ilimlerin yekunu nazara alındığında da sonsuz meçhuldür. Allah’a, Allah’ın sonsuz kudretine, sonsuz ilmine iman edilmesi istenmiştir. Sonsuza iman, tabiatı gereği meçhule imandır. Sonsuz olana iman teklif edilmiştir ama aynı zamanda sonsuzun “tevhid”ine iman edilmesi emredilmiştir. Ruh bu teklife muhatap olan tek varlıktır zira ruh bu teklife muhatap olabilecek, bu teklife liyakat kesbedecek, bu teklifi taşıyabilecek kainattaki tek varlıktır. Tabiatı gereği de buna mütemayildir.
Alem-i Ervahtaki hitap lisanı, muhtemelen Allah’ın lisanıdır. (En doğrusunu Allah bilir). Öyleyse ruh, Allah’ın lisanına muhatap olmuş, onun sonsuz ilmini ilk defa ve yaratılmış olmayan bir lisan ile tahsil etmiştir. (En doğrusunu Allah bilir). Böyleyse, Allah’ın sonsuz ilmine, O’nun lisanı ile muhatap olan ruh, deryadan bir avuç su alma nispetinde de olsa, dünyadaki (kainattaki) tüm ilimleri (ve mesela tüm lisanları) öğrenmenin istidadına sahip olmuştur. (En doğrusunu Allah bilir). Bidayetin bidayetinde vakıa böyle ise, insanın her lisanı ve ilmi öğrenebilmesi, anlayabilmesi izah edilebilir hale geliyor. Okumaya devam et “AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-5-TERKİP UNSURLARI-4-İMAN-3-“

AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-4-TERKİP UNSURLARI-3-İMAN-2-

İman, hakikati gereği maluma yönelme halidir. İman sahibi olan ruh, alem-i ervahta muhatap olduğuna yönelir, orada muhatap olduğu, “bildiğidir”, hakiki iman da zaten budur. Fakat ruhun yöneldiği “malum”, dünyanın değil maveranın malumudur. Bu malum, dünyadan bakıldığında “meçhul”dür, bu sebepledir ki dünyada meçhule (gayba) iman esastır. Çünkü imtihan sahası bu dünyadır, izahlar bu dünyaya göredir. Dünyanın, insan iç alemindeki karşılığı ise nefs ve akıldır.
Akıl, dünyada yaşanan hadiselerle, o hadiselerden elde edilen bilgilerle teşekkül ettiği için, malumu da meçhulü de bu dünyada arar. Bu arayış, kendi hacmince, kendi derinliğincedir, sınırı ise dünyadır, maddi alemdir.
Ruh bu dünyaya ait değil, maveradan gelen bir misafirdir. Akıl ise bu dünyada doğar, büyür, gelişir ve yaşar. İnsanın derinlerindeki çatışmanın temel sebebi, ruh ile akıl arasındadır. Ruhun maveraya ait bilgisi ile aklın masivaya ait bilgisinin çatışmasıdır.
Ruh maluma, akıl meçhule iman ettiği için gerilim doğar. Ruh olmasa ve akıl tamamen meçhule iman etseydi veya akıl olmasa ve ruh tamamen maluma iman etseydi, gerilim olmazdı. Hem ruhun hem de aklın bulunması, tek varlıkta bir arada yaşamak zorunda bırakılması, ruh için malum olanın akıl için meçhul olması, gerilim için kaçınılmaz bir altyapı oluşturur.
*
İman ile akıl arasındaki gerilimin esas sebebi, imanın meçhule yönelmesine mukabil aklın maluma yönelmesidir. Dünya, “malum alan”dır, insanın bilmemesi, bilinemeyeceği manasına gelmez. İmanın meçhule yönelmesi aklı aşan bir hal ve hamledir, akıl bu işin altından kalkamaz ve mukavemet eder, mukavemet ise gerilim üretir. Okumaya devam et “AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-4-TERKİP UNSURLARI-3-İMAN-2-“

AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-3-TERKİP UNSURLARI-2-İMAN-1-

AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-3-TERKİP UNSURLARI-2-İMAN-1-
İman ruhun tabi temayülü ve en büyük (en güçlü) faaliyetidir. Ruh, “alem-i ervah”dan geldiği için, “baki” olana aşinadır. Bu sebeple imanın hakikatine yabancı değildir. Doğru usul tatbik edilmek şartıyla ruhun bedenle birleştiği ana rahminden itibaren iman talimine başlanabilir. Zaten o dönemde (doğum öncesi dönemde) iman talimi başladığında, nefs de olmadığı için, hitap doğrudan ruhadır. Bu şartlarda yapılan talim, en kalıcı olanıdır.
Hamile kadınların bizzat kendileri veya onların bulunduğu mahalde başkaları tarafından Kur’an-ı Kerim (meali değil ama) okunması, en iyi talimdir. Bunun, doğumdan sonra da (en az çocuğun konuşmaya başlamasına kadar) devam etmesinde fayda var. Zaten ölüme kadar Kur’an-ı Kerim tilaveti, iman taliminin bir parçasıdır. Bilindiği üzere Kur’an-ı Kerim’in üslup hususiyetlerinden biri (belki de birincisi) hitaptır. Allah, kitabında insanlara hitap eder. Ruh, Allah’ın hitabını tanır. Çünkü daha önce (alem-i ervahta) Allah, ruhlara hitap etmiştir. Ruh, yabancı olduğu bu dünyaya geldiğinde, Allah’ın hitabını duyarsa, önceki hitabı hatırlar ve aynı olduğunu bilir. Önceki hitap ile bu dünyadaki hitabın birleşmesi, ruhta mevcut olan imanın zuhurunu tetikler.
Ruhun bu dünyaya geldiğinde (ana rahminde) ilk duyduğu kelamın, Allah Kelamı olması, ruh ile beden arasındaki çatışmanın kısa sürmesini ve en az hasarla atlatılmasını temin eder. Özellikle doğumun kolay olmasına katkıda bulunur. Çünkü ruh, bu dünyaya gelmeden önce aşina olduğu ve yöneldiği Allah’ın hitabını duyduğunda, bu dünyaya olan yabancılığı ve nefreti azalır. Yabancılığın azalması ve aşinalığın artması, hem dünyaya gelme konusunda (doğumda) hem de beden ile imtizaç konusunda kolaylıklar sağlar. Okumaya devam et “AKL-I SELİMİN TEŞEKKÜLÜ-3-TERKİP UNSURLARI-2-İMAN-1-“

MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-26-İMAN VE TEŞKİLAT

İMAN VE TEŞKİLAT
İman, ruhi yöneliştir. Ruhun istikamet kazanmış halidir. Bu sebeple iman, ruhi teşkilatlanma halidir. Ruhi teşkilatlanma, müşahhas değil, mücerrettir. Şahıslara veya müesseselere bağlılık değil, manaya bağlılıktır. İnsanların aynı istikamete yönelme halidir, bu sebeple kendiliğinden bir teşkilatlılık haline işaret eder. Muhataplarına iman teklifinde bulunmalarından dolayı dünyadaki en büyük teşkilatlar, dinlerin ta kendisidir.
İman, derin ve muhkem bir teşkilatlılık halidir. Dış etkiyle mümkün olmayan, kendi kendine zuhur eden, insanı ruhundan kavrayan, ruhunu teşkilatlandıran ve idare eden bir kıymettir. İnsanı büyük hadiseler karşısında ayakta tutan, ağır yükleri taşımasını mümkün kılan, şiddetli saldırılar karşısında mukavemet ettiren bir ruhi kıymettir. İdeolojilerin arayıp da bulamadığı, teşkilatların elde etmek isteyip de üretemedikleri bir kıymet…
*
İman, aklın aldatıcı etkilerine karşı sabrı mümkün kılan, akla ayartıcı teklifler sunulduğunda aklı zapt altına alabilen, nefsin baştan çıkarıcı hazlarına karşı mukavemet edebilen, nefse yapılan hain teklifleri reddedebilen tek kuvvet kaynağıdır. Bu hususiyetler, bir teşkilatın arayıp da bulamayacağı cinsten kıymetlerdir. Teşkilat, mensuplarından emin olmak istediğinde nasıl bir muhafaza merkezi ve muhafaza dairesi oluşturabilir? Geliştirilebilen hiçbir emniyet tedbiri, iman kadar muhkem ve derin olmamıştır. Okumaya devam et “MÜSLÜMANLARIN TEŞKİLAT ANLAYIŞI-26-İMAN VE TEŞKİLAT”

HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-7-HZ. EBUBEKİR(RA)-3-

Şu ana kadar ele aldığımız Hz. Ebu Bekir’in Allah Resulü’ne iman etme noktasında tutum ve davranışlarıydı. Allah Resulü’ne yaptığı yardımlar, O’nunla birlikte olduğu dönemlerdeki tavrı, davranışları neydi? Onlarla ilgili isterseniz biraz konuşalım.

Anam babam sana feda olsun ya Resulullah diye başlayan kelam… O gevezelik değildir Sahabenin dilinde, hakikaten feda ederek gelmişlerdir. Risaletin tevdi edilmesinden önceki arkadaşlıkları dostlukları vardır ya iki yaş küçüktür zaten. İki yaş küçüktür ve iki yıl sonra vefat etmiştir. Aynı yaşta vefat etmiştir. Altmış üç yaşında vefat etmiştir. Hasta yatağında yatarken de Hz. Aişe yanında, ona “Allah Resulü hangi gün vefat etmişti?” diye soruyor. Hz. Aişe cevap olarak, pazartesi diyor. “Bugünlerden ne?” diye soruyor Hz. Ebu Bekir. “Bugün pazartesi” diyor, Hz Aişe validemiz. “Onunla aynı günde emanetini al” diye duası var. Okumaya devam et “HİLAFET, DÖRT HALİFE VE DEVLET İDARESİ-7-HZ. EBUBEKİR(RA)-3-“

“SAÇININ TEK TELİ İÇİN KAİNATI YAKARIZ”

SAÇININ TEK TELİ İÇİN KAİNATI YAKARIZ
“Saçının tek teli için kainatı yakarız” dediğimizde, Müslümanlar hamaset yaptığımızı, diğerleri de tahrik ettiğimizi düşünüyor. Ne hamaset yapıyoruz, ne de tahrik ediyoruz, tam olarak hakikati, O’nun hakikatini, kıymetini beyan ediyoruz. Bildiklerini anlamayan Müslüman fikir adamı(!) kılıklı insanlardan çektiğimiz çilenin hesabını yapamaz olduk ama O’nun kıymetini anlama hususundaki inisiyatifi onlara bırakmak tam bir tefekkür felaketi olur.
Bildiklerini anlamayanlara bilgilerini kontrol etmelerini söylemek beyhudedir. Yeryüzünde Fahri Kainat Aleyhisselatü Vesselam Efendimize inanan bir tane bile insan kalmadığında, Cenab-ı Allah Azze ve Celle’nin bu dünyadaki rahmeti bitecek ve gazabı tecelliye gelmeyecek mi? O hadisenin adına kıyamet demiyor muyuz? Hatemül Enbiya Aleyhisselatü Vesselam Efendimize inanan tek insan kalmadığında, Cenab-ı Allah Azze ve Celle, tüm kainatı yakmayacak mı? Her şeyi dürüp büküp yok etmeyecek mi? Mahiyetinin ne olduğunu ve (kıyamet tasvirleri dışında) nasıl gerçekleşeceğini bilmediğimiz o büyük yokoluşun gerçekleşme şartı, O’na inanan bir tek insanın bile kalmaması değil mi? “Sakalının tek teli için kainatı yakarız” dediğimizde, bizzat Cenab-ı Allah’ın muradını kastetmiş olmuyor muyuz? Okumaya devam et ““SAÇININ TEK TELİ İÇİN KAİNATI YAKARIZ””

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-9-İNSAN TELAKKİSİ-6-

“İman artar ve azalır mı yoksa sabit midir?” sorusu uzun münakaşalara konu olmuştur. İmanın sabit veya değişken olması mühim bir meseledir. Sabit olması halinde insan faaliyetleriyle tehlikeye girmeyeceğini gösterir, değişken olması halinde ise tehlikeye açık demektir. Başka bir ifadeyle imanın sabit olması, ibadetlerle artıp eksilmeyeceğini gösterdiği için, ibadetlerdeki zafiyet imanı tehlikeye sokmaz. Aksine değişken olması halinde ise, ibadetlerdeki zafiyet, imandaki zafiyeti (azalmayı) getireceği için, bir müddet sonra yok olma ihtimali (tehlikesi) mevcuttur.
İmanın sabit veya değişken olduğu istikametindeki iki görüş de doğrudur. Birbirine zıt iki görüş doğru olur mu? Olur… İkisinin de doğru olduğunu tespit etmek için, kaynağına inmeliyiz. İman-inkar zıtlığı meselesi anlaşılmadan, bu iki görüşün doğru olduğunu anlamak kabil değil. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-9-İNSAN TELAKKİSİ-6-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-8-İNSAN TELAKKİSİ-5-

***İman inkar zıtlığı…
İman ettiğimizi söylediğimizde iman eden ruhtur. Nefs iman etmez. Ruhun, nefsten çok daha derinlerde olmasına rağmen nefsten daha hızlı ve kolay iman etmesinin sebebi, tabiatıdır. Nefsin tabiatı inkara, ruhun tabiatı imana mütemayildir.
İman, ruhun tabii temayüllerindendir, bunların birincisidir. Kainattaki en güçlü varlık olan ruhun, iman etme konusundaki meyli ve acelesi izahsız gibi görünür. Ruhtan mukayesesiz olarak zayıf olan nefsin tam aksine hareket etmesine, kendinden daha güçlü bir varlığı kabul etmemesine rağmen, ruhun bu husustaki cevvaliyeti ve meyli nasıl açıklanır? Çünkü ruh, hakikati bilir, “alem-i ervah” da Cenab-ı Allah Azze ve Celle ile mükalemede bulunmuştur, kendine hakikat arz edilmiş, kendisi de onu almış, kabul etmiş, baş tacı yapmıştır. Kainattaki en güçlü varlık olmasına mukabil, hakikatin kendisinde olmadığını, kendinin dışında bulunduğunu bilir. Nefs ise, hakikatin kendisinde olduğunu, hatta bizzat kendisi olduğunu iddia eder ki, bu iddia ve inkar, ruhun gözünün önünde gerçekleşir. Bu sebeple ruh, nefsin sahtekar olduğunu en baştan beri bilmektedir.
Ruh dünyaya gelmeden önce iman etmiştir. İmanın hakikati, ruhun, bedene taalluk etmeden önceki imanıdır. O iman, saf imandır. İnsan, hayatı boyunca, ruhun, “alem-i ervah”taki imanına sahip olamıyor. İnsanın derunundaki inkişafın maksadı da aslında o imandır, ruhun, dünyaya gelmeden önceki saf imanına malik olabilmek… Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-8-İNSAN TELAKKİSİ-5-“

HAYRETTİN KARAMAN’DAN MUHTEŞEM İKİ YAZI

HAYRETTİN KARAMAN’DAN MUHTEŞEM İKİ YAZI
Hayrettin Karaman’ın, Yeni Şafak’taki köşesinde, 04.05.2012 tarih ve “Allah dostu (Halîlullah) Allah sevgilisi (Habîbullah)” başlıklı yazısı ile 06.05.2012 tarih ve “Peygamberimiz hem Halîl hem Habîb’dir” başlıklı yazıları muhteşemdi. Köşe yazarlarını tenkit ediyoruz ama haklarını teslim etmemek gibi hasis bir tenkitçi olmaktan imtina ederiz. Bahsini ettiğimiz iki yazı, altın yaldızlı çerçeve ile tezyin edilmeli ve başköşeye asılmalıdır.

Şu ifade önünde hürmet ve tazimle eğilmemek, “hakperestlik” ölçülerini ihlaldir.
“… Allah’ın, onu sevmekle iktifa etmediği, bütün insanlığın, Allah sevgisine mazhar olmasını ona ittibâ etmeye bağladığı açıkça ifade buyuruluyor. Buradaki ittibayı (ona tabi olmayı) hılkatin mebdeine götürdüğümüz zaman ta ezelde “asıl sevgilinin, severek yaratılanın” o olduğu, başkalarının ilâhî sevgi devletine asaleten değil, onun yolundan, onun tâbii olarak ulaşabileceği hakikati yine açıkça ortaya çıkıyor.” Okumaya devam et “HAYRETTİN KARAMAN’DAN MUHTEŞEM İKİ YAZI”

ARAP BAHARI EKSENİNDEKİ ZİHNİ SAVRULUŞLAR

ARAP BAHARI EKSENİNDEKİ ZİHNİ SAVRULUŞLAR
Arap baharı başladı akıllar dehşet bir fırtınaya tutuldu. Ne oluyor, nasıl oluyor, dinamikleri nedir, kimler bu işi tahrik ve teşvik ediyor vesaire birçok soru akıllardaki tüm ezberleri yıktı. Ezberler, zihni evrenin güvenli limanlarıdır, özellikle de tefekkürle fazla işi olmayan insanlar ezberlerine dokunulmasını istemezler. Zihni evrenin güvenli limanı olan ezberler bozulduğunda ortaya çıkacak zihni boşluklar, fiziki boşluklardan çok daha dehşetengizdir. İnsanın kendi içine düşmesi, zihni evrenindeki boşluklara yuvarlanması, aklı patlatacak bir ruhi savrulmayı tetikler. Arap baharı, Arapları değil sadece tüm dünyanın aklını mayınladı. Meseleyi düşünmeye çalışan herkes, bir tarafından bu mayınlara basıyor. Ortalık patlama sesinden geçilmez oldu, zihni patlamaları fikir zanneden idrak fukaraları da kendilerinden emin şekilde piyasada cirit atıyorlar.
Büyük Arap isyanı Suriye’ye gelip çattığında, karşısında ciddi bir hinterland buldu. Hizbullah, Irak, İran şeytan üçgeni tüm güçleriyle Suriye’de sahaya indi. İkinci hinterland (ikinci savunma hattı) ise Rusya ve Çin tarafından oluşturuldu ve dünya ikiye bölündü. Okumaya devam et “ARAP BAHARI EKSENİNDEKİ ZİHNİ SAVRULUŞLAR”

AKIL İNŞASINDA İMAN EĞİTİMİ-6-İMAN AKLIN HEDEFİNİ BELİRLER

AKIL İNŞASINDA İMAN EĞİTİMİ-6-İMAN AKLIN HEDEFİNİ BELİRLER
İman bir taraftan insani değerleri oluşturur diğer taraftan bu değerler merkezinde aklın hedeflerini meydana getirir. Değerler sistemi, hayatın nasıl yaşanacağını gösterdiği için, aklın dönmesi gereken yöne işaret eder. Akıl, iman projektörünün altında, değerlerin oluşturduğu menzillere doğru akar.
Değerler sistemi, hayatın nasıl, ne için ve hangi çerçevede yaşanacağını gösterir. Bir ahlak üretir ve insana giydirir. Akıl ise bu ahlak çerçevesinde faaliyet gösterir. Ahlak (değerler sistemi) olmazsa akıl ne yapacağını bilemez. Ne yapacağını bilemez hale gelen akıl, her şeyi yapabilir. Doğru-yanlış, güzel-çirkin, iyi-kötü, faydalı-zararlı ayrımı yapmadan her şeyi yapar. Bu ayırımları yapmazsa akla ihtiyacımız kalmaz. Çünkü bu durumda aynı hayvanlar gibi ihtiyacını elde etmek için başkalarını öldürmek de dahil her şeyi yapar. Hayvanlar gibi yaşayan insanın akla neden ihtiyacı olsun ki?
İmanı ve değerler sistemi olmayan akıl, toplumun düzenini ve huzurunu bozar. Hayatın altyapısını yok eder. Yalan söylememesi için bir sebep kalmaz, insanları dolandırmamasının bir açıklaması olmaz, diğer insanların değerlerini istismar etmemek için bir gerekçe kalmaz. İmanı ve değerler sistemi olmayan akıl, toplumun içine salınmış serseri mayın gibidir. Kime çarpar, kim ona çarpar, ne zaman çarpar belli olmaz. Fakat mutlaka ya kendisi başka birine çarpar ve patlar veya başka birisi kendine çarpar ve patlatır.
Toplum hayatının altyapısı, iman ve değerler sistemidir. Bunlar ortadan kaldırıldığında, insanlar vahşi hayvanlara döner ve toplum hayatı biter. Geriye kala kala bir sürü psikolojisi kalır ve sürünün en güçlüsü (haklısı değil) kimse o sürüye hakim olur. Hem de acıktığında birini yiyerek bu hakimiyetini devam ettirir.
İman ve değerler sistemi, ferdin ve toplumun hayatı nasıl yaşayacağını tespit ederken, aynı zamanda hedefini de belirlemektedir. Yardımseverlik gibi bir erdem, hayatın kısa menzilleri ve hedefidir. Zorda kalan, ihtiyacı olan kişilere yardım etmek, günlük, haftalık veya aylık hedefler halinde insanın önüne gelir. Bu tür yakın menzilleri aklın hedefi haline getiren imandır.
İman etmiş akıl, ne yapacağını, nasıl yapacağını, hangi hedefe ulaşması gerektiğini bilir. Böylece şaşkınlıktan kurtulur ve tembellik yapmaz. Şaşkınlık ve kararsızlık, aklın faaliyetini engeller. Akıl çalıştığı müddetçe gelişir, güçlenir ve sağlıklı bir yapıya kavuşur. Sürekli endişe, şaşkınlık, kararsızlık, aklın bünyesine zarar verir. Bu durum uzun müddet sürerse akıl kendini lüzumsuz hissetmeye başlar ve hayattan geriye çekilir. Aklın hayattan geri çekilmesi, derin bir ümitsizlik, büyük bir beceriksizlik, aşırı bir zayıflık olarak sahibine döner.
İman ve değerler sistemi aynı zamanda iradenin kaynağıdır. İmansız ve değersiz insanlar ve akılları irade sahibi olamazlar. İrade üretemeyen akıl, gevezelikten başka bir şey yapmaz. Genellikle şikayet eder, mazeret üretir ve işten kaçar. Böyle bir akıl, sahibine yüktür. Çünkü işe yaramaz ve iş yaptırmaz fakat sürekli şikayet ederek çevresini de kendinden uzaklaştırır.
Hedefsiz akıl durgun su gibidir. Kendini yenileyemez ve pislik biriktirir. Hedefi olan akıl ise akarsu gibidir, kendini sürekli yeniler ve pislik barındırmaz. Akıl bir hedefe doğru akıyorsa, sahibini de taşıyor demektir. Akıl olduğu yerde duruyorsa sahibini de yerinden kımıldatmaz.
İman ve değerler sistemi olmayan akıl da karar verir ama bu kararlar kısa ömürlüdür. Uzun ömürlü kararlar veremez, verdiği kararların arkasında duramaz. Dolayısıyla bu tür akla sahip insanlar, itibarlı kişiler değildir ve sözlerine güvenilmez.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

AKIL İNŞASINDA İMAN EĞİTİMİ-5-İMAN AKLIN SEVİYESİNİ BELİRLER

AKIL İNŞASINDA İMAN ETĞİMİ-5-İMAN AKLIN SEVİYESİNİ BELİRLER
İman sistemi ne kadar derin olursa, aklın seviyesi de o kadar yüksek olur. İman aklın bünyesine yerleştiği için, onun ufkunu belirler. Akıl, iman sistemi içinde düşünür, o ufkun dışına çıkamaz. Akıl, kendini oluşturan temel kabulleri sorgulayamaz. Aklın kendini oluşturan temel kabulleri sorgulaması, kendini inkar etmesidir. Bu mümkün müdür? Evet… Fakat kabullerini sorgulamaya başladığında başka bir kabuller demetine teslim olur. Netice olarak bir kabuller sisteminin içinde kalır.
Aklın hiçbir ön kabule sahip olmaması mümkün değil midir? Mümkündür. Fakat “kabul” aynı zamanda “değer”dir. Aklın “kabullerinin” olmaması, “değerlerinin” olmaması demektir. Değerleri olmayan akıl, menfaatten başka hiçbir şey düşünmez. Netice olarak menfaati tek değer haline getirir. Menfaati tek değer haline getirmek, tüm değerleri imha etmektir. Öyleyse akıl, hiçbir “kabule” sahip olmama imkanına sahip bulunsa da bu imkanı kullanmamalıdır.
Aklın kabullerini değiştirmesi mümkündür. Özellikle yanlış kabuller ile inşa edilmişse bunu yapması şarttır. Ömür boyunca yanlış kabullerle yaşaması beklenmez veya tavsiye edilmez. Fakat aklın kabullerini sorgulaması çok sarsıcı olur. Genellikle de kriz şeklinde meydana gelir. Krizin sonunda sağlını muhafaza etmesi mümkün olduğu gibi sağlığını (dengesini) kaybetmesi ihtimali de vardır ve bu ihtimal yüksektir. Gerçekten kabullerini sorgulayan akılların krizi zor atlattığı görülmüştür.
Öyleyse aklın kabullerini baştan doğru tespit etmek gerekir. Bu sorumluluk aileye düşer. Doğru kabullerle zihni evren, benlik ve akıl inşa etmelidir. Ki bu kabuller sorgulanmasın…
İman sisteminin hacmi aklın hacmini belirler. Mesela milliyetçiliği benliğine yerleştirdiğimiz bir çocuk, ömür boyu mensup olduğu kavim çapında düşünür. Özellikle de mensup olduğu kavim nüfus, coğrafya, insani üretim bakımından küçükse, aklın hacmi çok küçük kalır. Başka kavimler için hiçbir şey düşünmez, onların faydasına olacak hiçbir şey yapmaz. Ne kadar seviyesiz bir akıl…
Mesela materyalizme inandırılan ve öyle yetiştirilen bir çocuk, ömür boyu madde ile sınırlı bir hayat yaşar. Aklı maddeyi aşamayacağı için “gerçek” ve “hakikat” arayışına girmez. Bunlar olmadığında “doğru”, “güzel”, “iyi” arayışı da olmaz. Çevresinden etkilenip bu arayışlara girse bile, “doğru”, “güzel”, “iyi” gibi değerleri maddede bulmaya çalışır. Oysa maddede bulacağı tek şey, “fayda”dır. Sadece faydanın peşine düşen bir insan ise menfaatçi olur.
İman ne kadar derinse akıl o kadar derine iner. İslam’ın özelliği ve güzelliği burada da görülür. İslam imanının derinliği, maddenin çok çok ötesindedir ve tüm insanlığı kapsar.
Materyalist kabuller, Allah’ı ve ahreti reddeder. Bu durumda hayat bu dünyadan ibaret hale gelir. Hayat sadece bu dünyadan ibaretse, menfaatten başka bir değer yoktur. Çünkü ahiretteki mükafat ve cezaya inanmayınca, “iyilik” yapmak tüm anlamını yitirir. Materyalistlerin iyilik yapıyormuş gibi görünmesi, toplumda bulunan kültürün İslam tarafından oluşturulmasından kaynaklanır. “İyi insan” imajı oluşturarak kredi kazanmaya çalışırlar. Aslında iyi insan olmak değil, iyi insan görünerek daha fazla menfaat elde etmektir.
Allah ve ahrete inanmayan kişiler, “iyi insan” olmak isteseler de olamazlar. İyi insan gibi görünmek için çaba harcarlar ama yalnız kaldıklarında veya insanları aldatabilecekleri durumlarda iyi insan olamazlar. Çünkü iyi insan olmanın gerekçesi yoktur. Ahiret ve oradaki ceza yoksa kötülük yapmaktan uzak duramazlar. Akıl, onları, menfaatlerinin peşinden koşmaları için sürekli teşvik eder. Ahiretteki mükafata inanmayan akıl, karşılıksız iyilik yapmayı izah edemez, izah edemediğini de tavsiye etmez.
OSMAN GAZNELİ
osmangazneli@gmail.com

HAYVAN SEVGİSİ Mİ HAYVANLAŞMA TEMAYÜLÜ MÜ?

HAYVAN SEVGİSİ Mİ HAVYANLAŞMA TEMAYÜLÜ MÜ?
Varlığın mertebeleri belli… Cemadat, nebatat, hayvanat ve insan… Yani cansızlar, bitkiler, hayvanlar ve insanlar… Her üst mertebe kendinden aşağıdaki mertebeleri (formları) ihtiva eder. İnsan, kendinden aşağıda bulunanların hepsini cem etmiştir.
Üst form ile alt form arasındaki müşterek pay, alt formdur. İnsan ile hayvan arasındaki müşterek pay, hayvani hususiyetlerdir. Hayvanların insani hususiyetler taşımadıkları, taşıyamayacakları için, müşterek pay, “insani” hususiyetlerde değil, hayvani hususiyetlerde aranır.
İnsan ile hayvan arasındaki münasebet, problemlidir. Hayvanlarla münasebet, hayvani ortak payda da gerçekleştirilebildiği için problemlidir. Hayvani ortak paydada gerçekleştirilen münasebet, insani bakışla yani akli yaklaşımla kurulmazsa, “insani muvazene” bozuluyor.
İnsani muvazene, kendinden aşağıdaki tüm varlık tabiatlarını cem eden insanın, “insan terkibidir”. Bu muvazene, hayvan tabiatını da ihtiva eden insan tabiat haritasının hangi aralığında ve hangi merkezde kurulmalıdır ki o varlığa insan diyelim. Ruh, bedeni insan yapan nihai ve merkezi unsurdur. Akıl ise insan tabiatında bulunan tüm hususiyetler üzerinde (hayvan tabiatı da dahil) tasarruf eden yönetim merkezi…
Ruha saf haliyle ulaşmak ve onun merkezinde bir hayat yaşamak fevkalade zor. Bu mesele “ehl-i kalbin” tasarrufundadır ve hususi usulleri mevcuttur. Tasavvuf, muhtelif ilimlerle bu konunun tek mecrası ve mütehassısıdır. O yola girmek isteyenler için kapı açık… Onun dışındaki insani muvazene nasıl kurulabilir? İnsanların çoğunluğu tasavvuf mecrasına girmediğine göre, bu sorunun cevabı aranmalıdır.
İnsani muvazene, “iman” merkezinde, ruh ile akıl aralığında kurulur. İmanın, ruh ve aklı yerli yerine oturtması gerekir ki sahih iman olsun. Sahih iman, İslam imanıdır. Bu manada İslam, varlığın üst formunu insan yapmak, insanlaştırmak için gelmiştir. Evet, insana gelmiştir ama aynı zamanda “insan” denilen varlığı, insan kılabilmek, insanlaştırabilmek için gelmiştir. Varlık çeşitleri içindeki insan cinsinin tabiat haritası, hayvan tabiatını da ihtiva ettiği için, hayvanlaşma istidadı da mevcuttur. İslam, bu varlığı, “insan” sınırında tutabilmek için gelmiştir.
Bu mevzuu uzun, burada bir hususa dikkat çekmek için giriş mahiyetinde ele aldık. Konumuz, batı ve batılılaşan toplumlarda “hayvan sevgisi” diye isimlendirilen bir “durumun” tahlilidir.
*
Ruha ulaşmak zor ama ruhtan uzaklaşmak kolay… İnsanın aşağıya doğru ilerlemesi, yukarıya doğru tırmanmasından tabii ki daha kolay… Hayvan tabiatı, insan tabiatının “aşağılarında” bulunur. İnsan tabiat haritasında aşağıya doğru ilerlemek, yukarılarda (zirvede) bulunan ruhtan uzaklaşmaktır. Ruhtan uzaklaşan bir insan, ruhun ünsiyetinden ve ruhun ünsiyet kurma istidadından uzaklaşır. Ruh, ruhlarla ünsiyet kurar. Tabiat haritasında, ruhtan uzak bir bölgeye düşen insan, ruhlarla ünsiyet kuramaz. Ruhlarla, yani “insanlar” ile…
Batılı hayat tarzında, hayvanların yatak odasına kadar girdiği, evde birlikte yaşadıkları, hatta sadece hayvanla yaşayan insanların çoğaldığı görülüyor. İnsanlar yalnız yaşamaya başlıyorlar fakat yalnızlığa da tahammül edemedikleri için hayatlarını hayvanlarla paylaşıyorlar. Bir evde, bir insan ve bir hayvan… Hayat çerçevesine bakın… Tek insan ve hayvanlar… Neden? Çünkü insanlar birbirine karşı ünsiyetini kaybetti, ünsiyet ile beraber sevgisini kaybetti, sevgisini kaybettiğinde tahammülünü de kaybetti. Çünkü hayatın ruhi altyapısı veya ruhi kaynakları kurudu. İnsan, insanı sevemiyor ve ona tahammül edemiyor. Geriye ne kaldı? Hareket edebilen tek canlı türü yani hayvan…
Batılı hayat anlayışı bu durumu “hayvan sevgisi” diye isimlendirdi. Bir mesele üzerinde “tefekkür çilesi” çekilmeyince hayatın nerelere kadar savrulduğunu gösteren harikulade bir misal… Bir insanla beraber yaşayamayan, bir insanı sevemeyen, bir insana tahammül edemeyen, buna mukabil yatak odasına kadar soktuğu bir hayvanla birlikte yaşayan kişi, “insani” hususiyetlerinden (insani tabiat özelliklerinden) uzaklaşmış ve hayvani hususiyetlerinden (hayvan tabiatından) ibaret hale gelmiştir.
Milyonlarca “evsiz” insanın yaşadığı batı toplumlarında (cemiyet değil, insan topluluğu), zengin birinin evinde sadece hayvanlarla yaşaması, hayvanlaşmaktır. Tabiat haritasının “hayvani hususiyetler” parantezine sıkışmış varlıklardır. İnsanı sevme istidadını kaybeden birinin, kendi tabiatının alt basamaklarında bulunan bir varlık çeşidini sevdiğini iddia etmesi büyük bir sahtekarlıktır. Fakat işin ilginç tarafı, bunu anlama istidatlarını kaybettiler yani yaptıkları sahtekarlık değil, idraksizliktir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com