BÜYÜK VE DERİN HAMLE-11-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-9-

BÜYÜK VE DERİN HAMLE-11-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-9-
“Yaratılanı severiz, yaratandan ötürü” ölçüsü, her mevzuu gibi müktesebattaki çerçevesinden koparılınca kafi derecede anlaşılmaz oldu. Oysa bu ölçü, İslam’ın insan fikrinin zirvesiydi. İslam ilim mecrasında harikulade bir mikyas var; “İnsana (mesela kafire, günahkara) değil, fiile (mesela küfre, günaha) karşıyız”. Her varlık gibi insan da (kafir de), Allah Azze ve Celle’nin yaratma iradesinin tecellisidir, O’nun yaratması ise misilsiz bir sanatkarlık ihtiva eder. Müslümanlar, her varlıktaki harikuladeliğe meftundur. Varlığa düşmanlık etmek, haddi aşmaktır. Kafire düşmanlık, Müslüman olmasına mani olmaktır veya Müslüman olma ihtimalini yok etmektir, yok saymaktır.
İnsan ile fiilini birbirinden tefrik etmek, nazari çerçevede kolay olsa da, ameli sahada fevkalade zor. Çok zaman, küfür fiiline karşı göstereceğimiz tepkiyi, o fiilin failine gösteriyor ve İslam’ın yolunu kapatıyoruz. Nazari çerçevede sathi kalan anlayışlar, hayatın içinde (pratikte) derinlik boyutunu zaten yakalayamıyor. Fikri derinlik yoksa, fiili derinliğin gerçekleşmesi fevkalade zor. Birçok illete maruz kalan akıl bünyemiz, Yahudilerin dinlerini tüm insanlığa kapatmasındaki gibi, gayrimüslim insanların bizzat kendilerini düşman edinmekle, dinimizi onlara kapatmış olmuyor muyuz? Bir Müslümanı böyle bir şey yapmakla itham etmekten Allah’a iltica ederiz fakat meselenin ehemmiyetinden dolayı Müslümanların, böyle bir tehlikeyle karşı karşıya oldukları ikazını da yapmak gerekiyor. Gerçekten de insan ile Müslüman arasındaki farkı anlamış gibi görünmüyoruz. Bir tarafa Müslümanı koyunca, diğer tarafa mutlaka gayrimüslimi koyuyoruz. Oysa bu denklem eksik, önce Müslüman ve insan denklemi kurulmalı, sonra Müslüman ve gayrimüslim denklemi kurulmalıdır. Müslüman ve insan denklemini kurmadığımızda, tamamını gayrimüslim olarak gördüğümüz insanlığa hitap edemeyiz, onlarla ancak savaşmak durumunda kalırız. Oysa cihattan önce insanlara İslam’ı götürmemiz gerekiyor. “İnsan” olarak görmediğimiz birine İslam’ı götürmekte fevkalade zorlanırız. Cihat, insanlarla değil, belli bir sınıra kadar gayrimüslimlerle de değil, İslam düşmanları ile yapılır. İslam düşmanlarına (İslam’a savaş açanlara) karşı cihattan başka bir yol arayanlar ne kadar yanılıyorlarsa, insanlara karşı cihattan başka bir yol olmadığını zannedenler de en az o kadar yanılıyorlar. Okumaya devam et “BÜYÜK VE DERİN HAMLE-11-İNSAN HAKLARI BEYANNAMESİ-9-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-12-İNSAN TELAKKİSİ-9-

Zevkte vahdeti gerçekleştirmek, İslam Maarifinin temel hedeflerinden biridir. Zevkte vahdeti gerçekleştirmek, sadece zevk alabilir hale gelmektir, bir taraftan zevk alırken, diğer taraftan ıstırap çekmemektir.
İnsan tabiatı düşünüldüğünde zevk vahdeti, fevkalade zordur. Nefs merkezinde “zevk vahdeti” gerçekleşmez. Ruh ne kadar köreltilirse köreltilsin, beka vasfını kaybetmeyeceği için, nefsin zevklerine mutlak manada iştirak etmez. Ruh ne kadar bedene, nefse, dünyaya meyledecek hale getirilse de (önündeki perdeler artırılsa da), hakikat bilgisi onu bekaya doğru çeker. Ruhun perdelenmesi mümkün fakat söndürülmesi, öldürülmesi, etkisizleştirilmesi imkansızdır. Nefs merkezinde yoğunlaşan zevk anlayışı, ruhu ne kadar perdelerse perdelesin, ne kadar baskı altına alırsa alsın, ruh bir şekilde tezahür eder ve kendine rağmen ve kendine aykırı kurulan insan iç dünyasını darmadağın eder. Bunlar ruh patlamalarıdır. Ruh, kendi tezahürlerine hiç itibar edilmeyen insan ve hayattan intikamını alır. Her arzuladığına sahip olan zengin insanların intihar etmelerinin sebebi, ruhun intikamıdır. Ruhun nefsten intikamı o kadar ağırdır ki, nefsi öldürür, insanı intihar ettirir. Nefs merkezli hayatın yoğunluğu bir noktayı aştığında, ruhun tezahürleri sıfır kıymetine indiği için, ruh varlığını, nefsi öldürerek gösterir.
Zevkte vahdet, “ruhi zevk” merkezinde gerçekleştirilebilir. Çünkü ruh, insanın nihai merkezi ve kaynağıdır. Nefs, ruha irca edilebilirse ve ruhun aldığı zevke iştirak edebilir hale getirilirse, zevk vahdeti gerçekleştirilir. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-12-İNSAN TELAKKİSİ-9-“

İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-4-İNSAN TELAKKİSİ-1-

İNSAN TELAKKİSİ-1-
Maarif, insan inşasıdır. İslam Maarif Anlayışı ise Müslüman şahsiyet inşasının irfan yekunudur. Öyleyse mesele şu sacayağını takip eder; İslam nedir, İnsan nedir, Müslüman şahsiyet nedir. “İnsan tabiatı”, “İslam’ın insan telakkisi”, “İslam’ın inşa etmeyi istediği şahsiyet numunesi” başlıkları birbirinden farklıdır. Günümüzde birçok konu birbirine karıştırıldığı için, sıhhatli tetkikler yapılamıyor, sıhhatli fikir ve ilim üretilemiyor. Müslüman ilim ve fikir adamları, “insan nedir?” sorusu ile hiç ilgilenmeksizin, doğrudan doğruya İslam’ın istediği şahsiyet numunesinden bahsediyorlar. İnsanı anlamadan, İslam’ın arzu ettiği insanı anlayacaklarına dair bir vehim içindedirler. Madenin ne olduğunu bilmeden eşya (alet) imal etmeye benzeyen bu durum, hem İslam’ı anlamayı engelliyor, hem insanı anlamayı, hem de İslam’ın istediği şahsiyet terkibini…
İnsan bahsinde onlarca kitap telif ettiğimiz için, burada, insanı, maarif cihetiyle ele alacağız. İnsanın ne olduğu, İslam’ın insanı nasıl teşhis ettiği, inşa etmek istediği şahsiyet numunesinin ne olduğu hususlarını takip ederek, “İslam’ın insan telakkisini” kısaca tetkik edeceğiz.
*
İnsan tabiat havuzu, kainattaki tüm varlık çeşitlerinin tabiat hususiyetlerini ihtiva etmekte, ek olarak da sadece insana has ve ait olan ruhu, toplam varlığının merkezi unsuru olarak bünyesinde bulundurmaktadır. Bu sebeple insan tabiat haritasını çıkarmak fevkalade zordur, kolay olan yolu ise, insanlık tarihinde mevcut olan her insan fiilinin, tabiat haritasına dahil olduğunu bilmektir. İslam, varlık çeşitlerinin her birinin müstakil olarak yaratıldığını beyan ederken aynı zamanda her varlık çeşidinin kendi tabiat sınırlarını aşamayacağını da tescil eder. Varlık, kendi tabiat sınırlarını aşamayacağı için, “evrim” yoktur. Evrim, bir varlık çeşidinin kendi tabiat sınırını aşarak başka bir varlık çeşidi haline gelmesidir. Evrim, sadece insan telakkisi ile ilgili değil, aynı zamanda tüm varlık telakkisi (ontoloji) ile de ilgilidir. Dolayısıyla İslam, her varlık çeşidinin (ve tabii ki insanın) müstakil olarak yaratıldığını beyan ederken, varlık telakkisinin de çerçevesini tayin eder. Okumaya devam et “İSLAM MAARİF ANLAYIŞI-4-İNSAN TELAKKİSİ-1-“

İNSANIN TABİAT HARİTASI-1- İNSAN HAKLARI FİKRİ

İNSANIN TABİAT HARİTASI-1-İNSAN HAKLARI FİKRİ
İnsan anlayışı olmadan insan haklarından bahsediliyor. İnsan tabiat haritasını çıkarmadan insan anlayışına sahip olunduğu zannediliyor. İnsanların imkan alanı, hak listesi çıkarabilmek için kafi sayılıyor. Yapabileceği her iş ve fiili haklar listesine ekleniyor. Liberal anlayışın meşhur formülü; “yapabiliyorsa, bırak yapsın”. Sadece imkan ve kuvvete atıf yapan bir anlayış… Aslında anlayış da değil, “kendi haline bırakın” demek gibi bir şey. Hiçbir tefekkür çilesi, hiçbir akletme (akli faaliyet) gerektirmeyen yaklaşım…
Nereden bakarsanız sığ ve ucuz. İnsan nükleer silah da yapabiliyor, bırakalım yapsın mı? İnsanların, hayvanların, bitkilerin genetiği ile oynayabiliyor, bırakalım oynasın mı? İnsanlar hayvanlarla cinsi münasebete de girebiliyor, bırakalım girsinler mi? İnsan, testereyle hemcinsini kesebiliyor, bırakalım kessin mi? “Yapabiliyorsa yapsın” anlayışının buralara kadar ulaşmasına mani olan nedir? Bu soruya verecekleri cevabı biliyoruz, “suç teşkil eden fiilleri işlemek yasak”. Tamam, testereyle insanları kesmek açıkça suç fakat tüm hayat için sınırı nereye koyacağınızı nasıl tespit edeceksiniz? Okumaya devam et “İNSANIN TABİAT HARİTASI-1- İNSAN HAKLARI FİKRİ”

HAYVAN SEVGİSİ Mİ HAYVANLAŞMA TEMAYÜLÜ MÜ?

HAYVAN SEVGİSİ Mİ HAVYANLAŞMA TEMAYÜLÜ MÜ?
Varlığın mertebeleri belli… Cemadat, nebatat, hayvanat ve insan… Yani cansızlar, bitkiler, hayvanlar ve insanlar… Her üst mertebe kendinden aşağıdaki mertebeleri (formları) ihtiva eder. İnsan, kendinden aşağıda bulunanların hepsini cem etmiştir.
Üst form ile alt form arasındaki müşterek pay, alt formdur. İnsan ile hayvan arasındaki müşterek pay, hayvani hususiyetlerdir. Hayvanların insani hususiyetler taşımadıkları, taşıyamayacakları için, müşterek pay, “insani” hususiyetlerde değil, hayvani hususiyetlerde aranır.
İnsan ile hayvan arasındaki münasebet, problemlidir. Hayvanlarla münasebet, hayvani ortak payda da gerçekleştirilebildiği için problemlidir. Hayvani ortak paydada gerçekleştirilen münasebet, insani bakışla yani akli yaklaşımla kurulmazsa, “insani muvazene” bozuluyor.
İnsani muvazene, kendinden aşağıdaki tüm varlık tabiatlarını cem eden insanın, “insan terkibidir”. Bu muvazene, hayvan tabiatını da ihtiva eden insan tabiat haritasının hangi aralığında ve hangi merkezde kurulmalıdır ki o varlığa insan diyelim. Ruh, bedeni insan yapan nihai ve merkezi unsurdur. Akıl ise insan tabiatında bulunan tüm hususiyetler üzerinde (hayvan tabiatı da dahil) tasarruf eden yönetim merkezi…
Ruha saf haliyle ulaşmak ve onun merkezinde bir hayat yaşamak fevkalade zor. Bu mesele “ehl-i kalbin” tasarrufundadır ve hususi usulleri mevcuttur. Tasavvuf, muhtelif ilimlerle bu konunun tek mecrası ve mütehassısıdır. O yola girmek isteyenler için kapı açık… Onun dışındaki insani muvazene nasıl kurulabilir? İnsanların çoğunluğu tasavvuf mecrasına girmediğine göre, bu sorunun cevabı aranmalıdır.
İnsani muvazene, “iman” merkezinde, ruh ile akıl aralığında kurulur. İmanın, ruh ve aklı yerli yerine oturtması gerekir ki sahih iman olsun. Sahih iman, İslam imanıdır. Bu manada İslam, varlığın üst formunu insan yapmak, insanlaştırmak için gelmiştir. Evet, insana gelmiştir ama aynı zamanda “insan” denilen varlığı, insan kılabilmek, insanlaştırabilmek için gelmiştir. Varlık çeşitleri içindeki insan cinsinin tabiat haritası, hayvan tabiatını da ihtiva ettiği için, hayvanlaşma istidadı da mevcuttur. İslam, bu varlığı, “insan” sınırında tutabilmek için gelmiştir.
Bu mevzuu uzun, burada bir hususa dikkat çekmek için giriş mahiyetinde ele aldık. Konumuz, batı ve batılılaşan toplumlarda “hayvan sevgisi” diye isimlendirilen bir “durumun” tahlilidir.
*
Ruha ulaşmak zor ama ruhtan uzaklaşmak kolay… İnsanın aşağıya doğru ilerlemesi, yukarıya doğru tırmanmasından tabii ki daha kolay… Hayvan tabiatı, insan tabiatının “aşağılarında” bulunur. İnsan tabiat haritasında aşağıya doğru ilerlemek, yukarılarda (zirvede) bulunan ruhtan uzaklaşmaktır. Ruhtan uzaklaşan bir insan, ruhun ünsiyetinden ve ruhun ünsiyet kurma istidadından uzaklaşır. Ruh, ruhlarla ünsiyet kurar. Tabiat haritasında, ruhtan uzak bir bölgeye düşen insan, ruhlarla ünsiyet kuramaz. Ruhlarla, yani “insanlar” ile…
Batılı hayat tarzında, hayvanların yatak odasına kadar girdiği, evde birlikte yaşadıkları, hatta sadece hayvanla yaşayan insanların çoğaldığı görülüyor. İnsanlar yalnız yaşamaya başlıyorlar fakat yalnızlığa da tahammül edemedikleri için hayatlarını hayvanlarla paylaşıyorlar. Bir evde, bir insan ve bir hayvan… Hayat çerçevesine bakın… Tek insan ve hayvanlar… Neden? Çünkü insanlar birbirine karşı ünsiyetini kaybetti, ünsiyet ile beraber sevgisini kaybetti, sevgisini kaybettiğinde tahammülünü de kaybetti. Çünkü hayatın ruhi altyapısı veya ruhi kaynakları kurudu. İnsan, insanı sevemiyor ve ona tahammül edemiyor. Geriye ne kaldı? Hareket edebilen tek canlı türü yani hayvan…
Batılı hayat anlayışı bu durumu “hayvan sevgisi” diye isimlendirdi. Bir mesele üzerinde “tefekkür çilesi” çekilmeyince hayatın nerelere kadar savrulduğunu gösteren harikulade bir misal… Bir insanla beraber yaşayamayan, bir insanı sevemeyen, bir insana tahammül edemeyen, buna mukabil yatak odasına kadar soktuğu bir hayvanla birlikte yaşayan kişi, “insani” hususiyetlerinden (insani tabiat özelliklerinden) uzaklaşmış ve hayvani hususiyetlerinden (hayvan tabiatından) ibaret hale gelmiştir.
Milyonlarca “evsiz” insanın yaşadığı batı toplumlarında (cemiyet değil, insan topluluğu), zengin birinin evinde sadece hayvanlarla yaşaması, hayvanlaşmaktır. Tabiat haritasının “hayvani hususiyetler” parantezine sıkışmış varlıklardır. İnsanı sevme istidadını kaybeden birinin, kendi tabiatının alt basamaklarında bulunan bir varlık çeşidini sevdiğini iddia etmesi büyük bir sahtekarlıktır. Fakat işin ilginç tarafı, bunu anlama istidatlarını kaybettiler yani yaptıkları sahtekarlık değil, idraksizliktir.
HAKİ DEMİR
demirhaki@gmail.com